İSLAM NEYİNİZE YETMEDİ DE TASAVVUF İMDADINIZA YETİŞTİ?

Bu soru devamına hiçbir şey yazmayı gerekli kılmıyor… Fakat beynini kullanmayanlara söylenecek çok şey olduğundan muvahhid kardeşlerime kendi çevrelerinin şirke düşmemeleri noktasında yardımcı olacak argümanlar sergilemek isterim.

Tasavvufta dinlerin birliğine inananlar vardır. Buna “vahdet-i edyân” dedikleri için müridler bir şey anlamazlar. Fakat şeyhin vekilleri açıklamaya kalkıştıklarında bütün renklerin aslının renksizlik olduğu gibi bütün dinlerin aslının da bir ve aynı olduğunu söylerler. Bu gaflet bazı Müslümanların Hanif Dininin İslam Dini olarak kemal bulduğunu ve sistematik hale geldiğini hatta tamamlandığını bilmemelerinden kaynaklanır. Bu anlayışa “bî-reng” yani renksizlik diyorlar. Tüm insanların “elest bezmi”nde kendilerinin kul, Allah’ın Rab olmasını kabul etmelerinden ibâret olan tek ve bir din olduklarına inanıyorlar. Bu inanç bir ayetin saptırılarak içinde ruh sözcüğü bile geçmediği halde ruhlar aleminde söz verildiği hususundaki uydurma rivayetlere inanılmasından dolayı oluşmuştur. Bu tip mutasavvıflar belli bir mertebeye ulaştıklarında tüm din mensuplarına aynı gözle bakarlar. Dinler arası diyalog kurarlar… Şirke girdiklerini akıllar(ın)a getirmek istemezler.

Hallâc’a göre “insanlar, kendilerinin tercih ettikleri din üzere değil; kendileri için tercih edilen din üzeredirler”. İbn Arabî’ye göre “Allah, kendisinden başkasına ibâdet edilmemesine ferman buyurduğundan, aslında Ondan başkasına ibâdet etmek mümkün değildir; başka şeylere ibâdet edenler farkında olmadan Ona ibâdet ederler. O yüzden put da birdir, Allah da” (1). Hallâc’ın tanımından körü körüne ve miras yoluyla Müslüman olduğu anlaşılıyor. Türklerin hiç sindirmeden, kitleler halinde Müslüman olmasının olumsuz sonucudur bu… İbn Arabî’nin putu Allah’la bir görmesi kurtarılamaz bir şirktir… Bunu sadece tasavvuf ve tarikattakiler içlerine sindirebilmişlerdir…

Dört kitabı yorumlayarak muharref kitaplarla Kur’an arasında her yönüyle birlik olduğunu kabul etmek Kuran’a aykırıdır. Kuran dışındaki tüm ilahi kitablar muharref olmuşlardır. Ayetler Nasaralıların İsa’ya ve İncil’e tabi olmalarını istemesi o dönemi anlatırken söz konusudur. Hala bunu istediğinden değil. Resulullah döneminde mesela Tevrat’a itibar etmediklerini Kuran örnek verirken Tevrat’ın hala itibarlı olduğuna değil, Yahudilerin elleriyle bozdukları kitaba artık kendilerinin bile inanmadığını işaret ediyor. Yahudiler “Tevrat’ı değiştirdiler” (2). Hıristiyanlarla ilgili ayet, “Meryem oğlu Mesihe, Allah diyenler, kâfir olmuştur” (3) der. Günümüzde bunu demeyen Hıristiyan kalmamışsa tümü müşriktir. Ayetler Yahudi ve Hıristiyanlar için “Bilginlerini, rahiplerini Rabler edindiler” (4) ve “Allah’ın oğullarıyız dediler” (5) demektedir. Hatta başka bir ayet, “Yahudi bilginleri ve Hristiyan rahipleri halkın mallarını yediler” (6) dediği halde maalesef Müslümanlar arasında da bunu yapanlar var. Para karşılığında hem de dini anlatmak için televizyonlara çıkan ilahiyatçılar ve ticarete giren tarikat şeyhleri bunu yapıyorlar. Neyse, kaldığımız yerden devam edecek olursak, tasavvufçular, Kur’an meali okunacağına Mektubat gibi mutasavvıfların kitaplarının okunmasını tavsiye ederler ki ilahi mesajdan uzaklaştırarak sizi istedikleri gibi otarsınlar. Kur’an’ın mealini ve tefsirini okumayı müridlerine yasaklarlar; fakat eğer kendi meal ve tefsirleri varsa o zaman durum değişir.  Çünkü o zaman onların kitaplarını hem para verip satın alacaksınız hem de onların yönlendirmelerine maruz kalacaksınız. Kur’an’ın şirk sebebi saydığı ataları hem kutsarlar ve hem de geleneksel miras ne kadar Kur’an’a ters olursa olsun ölçü kabul ederler.

Tasavvufta derinleşenler derinlerdeki düşünceleri halka açık tutmayarak sır yaparlar ki onlara kapılmayanlar onların apaçık sapıklar olduklarını fark etmesinler.  Hulûliye nedir? “Güzel kadınlara ve oğlanlara (tüysüzlere) bakmak helâldır, Allah’ın bazı sıfatları bize hulûl eder. Bu hal içinde iken öpüşmek ve sarmaş dolaş olmak câizdir” diyen mutasavvıflar zümresi” (7). Evliyâiye nedir? “Allah’ın velîsi ve dostu olma seviyesine yükselenlerden mükellefiyetin ve ibâdetlerin düşeceğine inanan mutasavvıflar zümresi” (8). Hurriyye nedir? “Kendilerinden geçmiş bir halde iken cennetten gelen hûrîlerle seviştiklerini ve cinsî temas kurduklarını iddia eden mutasavvıflar zümresi” (9). Habîbiye nedir? “Bir kimse, yaratılmışlardan ilgisini keserek Allah’ı kendisine sevgili ve dost edinirse, ondan teklifler düşer” diyen mutasavvıflar zümresi” (10). Tasavvuftaki evliyanın Kuran’la alakası yoktur. Keramet adı altında öyle abartırlar ki onlara mucize bile yaptırırlar. Siz “yahu bu keramet değil ki mucize olur bunu yapması” deseniz bile o gafletle “hayır bu keramet” deyip afyonlanmış gibi ne derseniz deyin dikkate almaz. Geylani’nin ölü diriltmesine bile keramet derler… A’râf 3, Yûnus 62-63, Yusuf 101, Bakara165-167, 239 gibi daha nice ayete, belki binlercesine hatta Kuran’ın tümüne ters bir duruşları vardır. Başlı başına batıl bir din biçimi almıştır. Gaybı bilme anlamında “işrâf” dedikleri bir kavram oluşturdular. “Yakîn, keşfetme ve gaybı görme, gaybı bilme anlamında kullanılır” (11). “Firâsetten farkı, firâsetin geçici, işrâfın kalıcı olmasıdır” (12). Onlar için geçici olmaz çünkü onlar tanrılaşmıştırlar artık…

Cihad, zikr, cin, şeytan, nefs, zühd, sünnet konusunda da gafletteler. Vesile, şefaat, şathiye-i sûfiyâne, keşif, ledunnî, ilham, rüyâ,  murâbata, vahdet-i vücut gibi pek çok konuda şirke batmış durumdalar. Yahudileştiklerinden dolayı şekilcidirler. Şathiye, sekr, istiğrak, cezbe gibi dinle hiç alakası olmayan kavramlar icat ettiler. Kuran “Hakk’a bâtılı karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin” (13) der; bunlar bilerek de bilmeyerek de hakka batıl dediler, batıla hak dediler, hakka batıl karıştırdılar.

Hallâc-ı Mansur’un “Ene’l-Hakk” yani “Ben Hakk’ım” sözü ya da Bayezid Bestâmî’nin “Sübhânî mâ a’zame şânî” yani “Kendimi tesbih ederim, noksan sıfatlardan tenzih ederim, şânım ne yüce” gibi sözlerini söylemeye kendilerini ehliyetli görürler. Bâyezid Bistâmî, “Bir denize daldım ki, peygamberler o denizin sâhilinde durdu” dediği halde, “Benim bir benzerim ne gökte bulunur ne de benim sıfatımın bir benzeri yeryüzünde bili­nir!” dediği halde şirke girdiklerini değil de aksine evliyalıklarının çok büyüklüğünü düşündürdüler. Lafa gelince şeriata aykırı olmadıklarını da söylerler. Bu yüzden onlara göre “şathiyye”, “dıştan (zâhiren) ve ortalama (şeriatla ilgili) bilgilerle bakıldığı zaman şeriata aykırı imiş gibi gözüken, fakat tasavvufî/bâtınî anlamda bir hakikati ifâde eden söz ve deyişlerdir” (14). Kuran “Lâ ilâhe illâllah” yani “Allah’tan başka ilah yoktur” dediği halde, onlar panteizme kapı açarak “Lâ mevcûde illâllah” yani “Allah’tan başka mevcut -varlık- yoktur” gibi bir alternatif icat ettiler. Allah’tan başka mevcut yoktur ne demek? Gözünü açtığında her ne görüyorsan, anla işte…

Bunları uyanık olmayanlara anlatabiliyorlar. “Sâlik, kâfir olmadıkça Müslüman olamaz, kardeşinin başını kesmedikçe Müslüman olamaz. Anası ile tezevvüc etmedikçe (evlenmedikçe) Müslüman olamaz” (15) gibi bir lafı Kuran terbiyesi almış bir Müslümana anlatamazsınız. İnanmaz ki. Şair Yunus da onlardandır: “Var kardaşın öldür, dahî avradın boşa, Anana kâbin kıydır, Hakk’ı ıyân göresin” diyor. Yani “Git, kardeşini öldür ve karını boşa, annenle nikâh kıydır, (Böylece) Allah’ı açıkça görmüş olursun” (16) nasıl der? Tasavvufçular aşırıya kaçmaya alışıktırlar. Bunun anlamını da kıvırabilirler. Bir tanesi düşünmüş taşınmış bu dizeyi kurtarmak için nefse “kardeş” demiş. Ne alaka? Erkek ruhu, kadın nefsi temsil edermiş. Ne alaka? Kadını aşağılamaktan asla gocunmadılar. Kadın dünyaya bağlılığı temsil edermiş. Ana sözcüğü ruhu da toprağı da temsil ediyormuş. Bunda kararsız görünüyor. Hepsi birbirine karıştı… Yunus’un, “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç hûri / İsteyene ver anı / Bana seni gerek seni” sözleri de Kuran’a aykırı. Allah cenneti istemeni de istiyor. İcat etme… Kork Allah’tan… Zaten tasavvufçu çelişkileri göremez; ona matematik gibi gelir çözemez. İlginçtir ki Şeyhu’l-İslâm Ebussuud Efendi, Yunus Emre’nin cennet ve nimetlerini hem istemeyen hem küçümseyen sözleri için “küfür” demektedir (17). Allah’ın kadınlara örnek gösterdiği Âsiye’nin duâsını Kur’an şöyle öğretiyor: “Allah, mü’minlere de Firavn’un karısını misal gösterdi. O, ‘Rabbim, bana katında, cennette bir ev yap, beni Firavn’dan ve onun yaptıklarından koru, beni zâlimleri topluluğundan kurtar’ demişti” (18). Yunus’u mu, Âsiye’yi mi örnek alacaksınız?..

Şebusterî, “Ey akıllı kişi! iyi düşün… Put, varlık bakımından bâtıl değildir ki, Bil ki putu yaratan da Ulu Tanrı… İyinin yaptığı her şey iyidir” derken, panteist İbni Arabi ile aynı kafa yapısına sahiptir… Buna rağmen Gümüşhanevî gibiler “Şeriata muhâlif olan tarikat, dalâlettir, felâkettir ve hatta küfürdür. Herhangi bir hakikat ki Kitap ve Sünnette uymazsa, fâsıklık ve zındıklıktan başka bir şey değildir” (19) yazsalar bile üzerine gitmezler çünkü tasavvuf kuralları çiğnenmek içindir. Saçma sapan rüya yorumlarıyla yüz binlerce insanın vaktini boşa harcatan panteist Nablusî, vahdet-i vücûdun Kur’an ve Sünnetten alındığını söyler. Bu yüzden Yunus şeriata aykırı olursan seni şöyle rahatlatır: “Şeriat, tarîkat yoldur varana / Hakîkat, ma’rifet andan içeru.” Şia imamlarla nasıl şirke battıysa, Sünni tasavvufçular da veli sandıklarıyla şirke battılar.

Muhammed Nazım Kıbrisî, “Ali başka, veli başka. Dünyada ne kadar âlim varsa, o âlimlerin hepsinin ilmini bir velinin ilim denizine atarsan kaybolur… Öteki ulemâların okuduğu ilimleri onların okudukları kitapları, Avrupa’nın papazları da okur. Bizden fazla okurlar onlar… İlmi dilinde olan kimselerin bildiğini onlar (oryantalistler) bizden fazla biliyor. Lâkin ilmi kalbinde olanların ilminden onlar bîhaberdir. Kalpte olan ilim ledunnî ilimdir. Ledunnî ilmi papazlar alamaz” (20). Kendisini veli olarak kabul edenlere dünyadaki bütün alimlerin bir velinin ilmiyle kıyaslanamayacağını söyleyerek övünüyor.

“Bilmiyorsanız ehl-i zikir (âlimler)’den sorun” (Nahl, 43) âyetindeki ehl-i zikirden maksat, evliyâullah hazerâtıdır” (21) diyerek Kuran’ı bile tasavvuf anlayışlarına uydurmaya cüret ettiler.

Tasavvufçular, Hz. Mûsâ ile “sâlih kul” arasındaki kıssayı da saptırdılar. Söz konusu salih kul Hızır adında bir ermiş kişi imiş. Bu tuzağa düşen çok kişi oldu. Tasavvufçuların işine geldi çünkü veli kul olursa Hızır bu hikâyede Musa’dan üstün bir bilince sahip olduğundan velilerin peygamberlerden üstün olabildiklerini göstereceklerdi. Meşhur “Ümmetimin âlimleri Benî İsrail’in peygamberleri gibidir” (22) hadisi bu maksatla uyduruldu. Nebiler ve şehidlerin gıbta ettiği kimselerle ilgili hadisler bu yüzden uyduruldu. Hızır’ın peygamber, velî veya melek olduğu konusunda değişik görüşler ileri sürdüler. Onun nebî olduğunu söyleyenler Allah tarafından kendisine rahmet ve ilim verilmiş olmasını hiç alakasızca Kehf, 65’e bakarak, kıssada anlatılan işleri kendiliğinden yapmadığı yönünde açıklama yapmasını yine hiç alakasızca Kehf, 82’ye bakarak (vahiy ile yönlendirilmesini sahip olduğu bilgiler dolayısıyla Mûsâ’dan üstün bir konumda tanıtılmasını delil gösterdiler. İyi de Musa da nebi. hatta kitab verilmiş bir resuldür. Hızır’ın velî olduğunu kabul edenler ona verilen bilginin doğrudan Allah’tan gelen bir ilham olabileceğini nasıl söylerler? Çünkü kafalarındaki veli algısı zaman ve mekân ötesidir. Rivayetlerin yoğun etkisindeki İbn Teymiyye de bu konuyu çözememiştir. Hızır’ın melek olduğu görüşü (23) pek taraftar bulmasa bile en isabetlisidir. Cibril’in Muhammed resul karşısındaki olağanüstü konumunu hatırlayınız. Genellikle tasavvuf erbabı onun velî olduğunu, kelâm, tefsir ve hadis âlimlerinin çoğu da nebî olduğunu düşünürken hepsi kendi dünyalarının etkisindedirler. Çünkü tasavvufçular “peygamber değil, Hızır adında bir velî” diye kabul ettirmeyi başarırsalar onlara kimse itiraz bile edemeyecektir. Kuşeyrî, Gazzâlî, Attâr gibiler Hızır her görünümü alabilen, her yaşta görünebilen, her hayvanın şeklini alabilen, anında dünyanın bir ucundan diğer ucuna gidebilen, görünüp kaybolabilen, tabiata hükmedebilen, adeta şapkanın altından çıkan tavşan gibi mitolojik ama rahmani bir yaratıktır. “Ölü insanları diriltme kabiliyetine mâliktir” (24). Serrâc, İbn ül-Arabî ve benzerlerine göre havada, boşlukta ya da su üstünde batmadan yürüyebilir.

Mesela Menzil Cemaati, Nakşibendi tarikatına bağlı olup Türkiye'deki cemaatler arasında en fazla mensubu olan cemaatlerdendir. Kurucusu sahabe Ebu Bekr değil, Muhammed Raşit Erol'dur. Tarikatların kurucular olarak sahabeleri göstermeleri sahabeye iftiradır. Cemaatin bugünkü liderleri ise Abdulbaki Erol'dur. Her yıl Adıyaman Kahta'daki Menzil'e Türkiye'nin dört bir yanından gidenler bölge için turizmdir. Dünyanın parasını harcarlar. Şeyh'ten tevbe bile alırlar. Bu bize ister istemez Hıristiyan papazların tevbe almalarını hatırlatır. Papazlar tevbe alırken başlangıçta bunlar gibi yapmışlar. Sonra günahları merak edip itiraf ettirmişler. İtirafın onları rahatlatacağını, utandırıp pişman edeceğini ve bir daha yapmamaları için bu durumun onlara yardımcı olacağını söylemişler. Bunların da bazıları özelde buna başlamış durumdalar. Budistler önceden zikr (mantra) ve dua (adhitthana) esnasında bir Budist müride ip uzatır tutmasını isterdi. Çoğalınca bir ipi herkes tutmaya başladı. Bu tecrübenin aynısını Menzilciler de yaşadılar.

Abdulkadir Geylani, “Müridim iyi olmadığı zaman ben iyiyimdir. Rabbimin izzeti hakkı için ben şarkta (doğuda) bulunduğum halde elim devamlı olarak garktaki (batıdaki) müridimin başı üstündedir. Eğer onun bir ayıbını sezersem doğudan elimi uzatır ve onu örterim. Rabbimin izzeti için kıyamet gününde benim bütün müridlerim geçinceye kadar cehennemin kapısında duracağım. Zira Allahu teala müridlerimden hiçbirini ateşe koymayacağına dair bana söz verdi. Her kim bana intisab ederse onu kabul eder ve ona yönelirim. Kabirde hiçbir müridimi korkutmamaları için münker ve nekir meleklerini tutarım” (25) der. Kuran’ı yöntemli okumaktan o kadar uzaktırlar ki bu koca şirki bile göremezler. Geylani ya da ona iman edenler bilmiyorlar mıydı ayetin “Allah´ı bırakıp onlara ne şimdi ne de Kıyamet Günü cevap veremeyecek olan ve kendilerine yalvarıldığının bile farkında olmayanlara yalvarıp yakarandan daha sapık kim olabilir?” (26) dediğini?... Sen mahşerde kendini kurtar kurtarabilirsen… “Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır. O gün, onlardan her kişinin, kendisine yeter derecede işi vardır” (27) diyor ayet. Sen de kendi derdine düşeceksin. “Zaten Rabbinin azabına karşı hiç kimse kendini (tam) bir güven içinde hissedemez” (28) diyor ayet. Senin de garantin yok. Aksine, şirk sözlerin var… Son Nebi bile Kuran’da bakın ne diyor: “De ki: Ben bidat olarak ortaya çıkmış bir resul değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilemiyorum. Ben, yalnızca bana vahyedilmekte olana uyuyorum ve ben, apaçık bir uyarıcıdan başkası değilim" (29).

Mürşide teslimiyetin şartlarından sadece şu ikisi bile şirktir: “…Kendini şeyhine satılmış bir köle gibi kabul ederek teslim olmaktır. Onun elini tutup tövbe etmektir (30). Ayet bu gibilere diyor ki: “Onlar ahbarlarını ve ruhbanlarını (din adamlarını) bir de Meryem oğlu Mesih'i Allah'ın peşi sıra rabler edindiler” (31). Demek ki bu gaflet ötelerden beri hep olmakta ve ayetler olmasın diye bizi uyarmaktadır.

Minah’ta diyor ki: “Tam ihlas, şeyhin söz, fiil ve hali, açık hükümlere muhalif olsa veya olmasa dahi, şeyhin muradına uygun olarak hareket etmektir. İnkâr veya bir mevzuun manasını sorma dahi, kalbine girmeden tasdik etmelidir” (32). Allah bile Müslümanlardan kendisine böyle körü körüne teslim olmalarını istememektedir. “Bir vakit de İbrâhim: 'Ya Rabbî, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?' demişti. Allah: 'Ne o, yoksa buna inanmadın mı?' dedi. İbrâhim şöyle cevap verdi: 'Elbette inandım, lâkin sırf kalbim tatmin olsun diye bunu istedim…” (33) şeklinde ayet devam ediyor. Allah bile “sormamalısın” demiyor. Elçisi Allah’tan bile tatmin edici bir cevap isteyebiliyor. Sonra Allah bir misalle onu tatmin ediyor. Bize burada lazım olan tasavvufun “…bir mevzuun manasını sorma dahi, kalbine girmeden tasdik etmeli…” şeklinde teslim alamayacağını anlamaktır.

“Şeyhimizin etba’ından iki alim konuşuyordu, birisi diğerine dedi, eğer şeyh sana namaz kılmamanı emretse ne yaparsın? öbürü dedi; emre kerhen uyarım, soruyu soran alim dedi; ben gönüllü ve kalb hoşluluğu ile uyarım” (34). Bunu bile yuttular yahu? Yuh artık…

“Gavs (k.s) H.z’nin yüce meclislerinde, ihlas üzerine sohbet ediliyordu. Ben Halit-i Öleki, ihlası sordum. Cizreli Mevlâna Ahmed (k.s)’in beytini okudu: “Ku’ran ve ayetlere yemin ederim. Eğer meyhanenin (tarikatın) piri Lat’a secde edin dese müridler ona uyarlar.” “İhlas bu kadar mıdır?” dediğimde, “Bu kâfi değil midir?” buyurdu. Sonra Gavs (k.s) bu fakire (Halid-i Öleki) döndü: “Sen ihlas hakkında ne diyorsun?” Ben de: “Bana göre ihlas hadisi kutsinin dalalet ettiği gibi mürid, şeyhinin bütün sözleri, fiilleri, hareket ve sekenelerinin ancak Allah (c.c) rıza ve emri ile olduğuna yakınen inanmasıdır” dedim. Gavs (k.s) bu cevabımı beğenerek “Gerçek ihlas budur. Bundan başkası yukarıdaki dörtlük gibi ehl-i sekrin kelamıdır” buyurdu” (35). Ayet bakın ne diyor: “Halis din Allah içindir değil mi? Allah'ın aşağısında veliler edinenler, “Biz onlara Allah'a yakın mertebeye ulaştırsınlar diye kulluk ediyoruz” (derler). Şüphesiz ki Allah ihtilaf içinde oldukları şeyde onların arasında hükmedecek. Şüphesiz ki Allah yalancı ve nankör kişileri hidayete ulaştırmaz” (36). Bu ayete rağmen nasıl olur da bu kadar sapabilirler?

“Mürid bir derdi için mürşide danıştığı gibi mürşid de o meselenin halini Allah’a danışır. Mürşid için Allah katında uyku ve uyanıklık halinde açık tutulan özel bir konuşma kapısı vardır. Demek ki mürşid müridin işlerini kendi hevasına tasarrufta bulunmaz. Çünkü mürid onun yanında Allahın emanetidir, o kendi ihtiyaları dini ve dünyevi mühim işleri için Allahtan yardım istediği gibi müridi için de yardım ister” (37). Allah Kuran’ın hiçbir yerinde hiçbir kuluna “mürşid” dememektedir. Sadece kendisine mürşid demektedir. Çünkü irşad etmek hidayetle doğrudan alakalıdır. Bunun için ilgili tüm ayetler buna delildir. Elçiler bile irşad edilenler konumundadırlar. Edilgen olarak raşid, reşid, reşad, rüşd elçiler ve kullar içindir. Daha bunu bile bilmiyorlar; çünkü Kuran’la terbiye olmuyorlar. Şimdi bu şuurla bir daha okuyun lütfen. Ne şirk ama değil mi?..

Zünnun’dan naklediliyor: “Üstadına Allah’tan daha fazla teslimiyet göstermeyen kişi asla mürit olamaz” (38). Yuh diyorum. Yoruma bile gerek yok… Şirkin böylesini az duyarsınız… Allah’la doğrudan sohbet yaptığını iddia eden Fethullah Gülen, Said Nursi ve Celaleddin Rumi gibi isimler tasavvufun girdabında boğuldular…

“Bir gün şeyhi ibrahim Ethem’i çağırır, “Benim canım şarap istiyor, falan çarşıda falan dükkânda vardır, git bana al getir” der. İbrahim Ethem hiç kalbini bozmadan itikadını zedelemeden söylenen dükkâna gider, şarabı alır getirir, şeyhine arz eder. Şeyh, “Artık canım istemiyor” deyip şarabı red eder. İbrahim Ethem için imtihan devresi başlamıştır artık, şeyhi onu tecrübelerden geçirmektedir. Aradan bir müddet geçer. Şeyhi onu çağırıp “Canım güzel bir kadın istiyor” der. İbrahim Ethem “Peki kurban” deyip huzurdan çıkar, düşünmeye başlar, şeyhimin emrini acaba nasıl yerine getireceğim diye. Eskiden olsaydı padişahlık zamanında etrafımda pek çok güzel kadın vardı, fakat şimdi ne yapacağım şeyhimin arzusunu nasıl yerine getireceğim diye düşüne düşüne eve gider. Eve girer, hanımına “kalk en iyi elbiseleri giyin ziynetini tak. Beraberce şeyhin yanına gideceğiz” der. Hanımı hazırlanır ve beraberce çıkarlar, şeyhin huzuruna çıkarak “Efendim emriniz üzerine getirdim” der. Şeyhi “ne getirdin?” diye sorunca “Siz benden genç ve güzel bir kadın istememiş miydiniz? Kendi hanımımdan daha güzelini bulmama imkân olmadığından onu getirdim” diye durumu arz eder. Şeyh kadını geri yollar, itikadını teslimiyetini tam olarak ölçen şeyh hemen İbrahim Ethem’e halifelik verir. İbrahim Ethem zamanın en büyük evliyası olur” (39). Daha güzel başka bir kadın bulsaydı onu nasıl razı edecekti? Ya da araması ve seçmesi yahut hangisini seçeceği konusunda kararsız klasaydı pezevenklik mi yapacaktı? Hangi mürid buna razı olur? Bu konuda beyinsizleri uyarsanız size ne derler biliyor musunuz? “Onu denedi.” Yahu bu deneme şeriata aykırı değil mi? “Ama sonunda yatağa girmedi” der. Şeriata aykırı olsa da bu kaçamak ona yetecektir. Bu hikâyeden şeyhin müridin karısını beğendiği çıkmıyor, beğenirse yatağa giremeyeceği de çıkmıyor. Yahu sapıksınız, mide bulandırıcısınız… Ahlaksızsınız…

“Allah'a yemin ederim ki ben mürşidimin nazarını onun haccı gibi bin hacca değişmem. Ben çok defa şahit oldum ki hacca giden bazı kişiler hazneye gelip şahı gördükleri zaman variyedlerini (varlıklarını) tekkeye bağışlayıp, hac farizasından vaz geçip tövbe tarikat alarak geri dönerlerdi. Benim kanaatimce hazne yakınında üzerine toz değen kişiyi cehennem ateşi yakmaz. İtiraz ederseniz bende derim ki, peygamber bir harb dönüşü buyuruyor ki: Biz küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz. Benim kanaatimce şahı haznenin ekmeğini yiyen cehennem girmeyecektir. Eğer benim 70 senelik amelim olsa şahı haznenin ekmeğini amelimden üstün tutarım” (40).21. Yüzyıl insanına bunu anlatamayacaksınız. Her geçen zaman gitgide azalacak ve utandırılacaksınız…  Ayet sizin gibiler için diyor ki: “Ey iman edenler! Şüphesiz ki ahbarların ve ruhbanların çoğu insanların mallarını bâtılca yerler ve Allah'ın yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmezler. Artık onları acıklı bir azapla müjdele” (41). Celaleddin Rumi de Kâbe'ye düşman olmuş ve “Kâbe, taşa-topaca tapanlarla doludur; sen bize yüz tut, biziz Tanrı kıblesi” (42) demiştir.

Mesnevi’de Bayezid-i Bestami'nin Kâbe’ye giderken bir şeyh ile karşılaştığı, şeyhin “Benim çevremde yedi defa tavaf et; bunu hac tavafından daha iyi say. Ey cömert! O dirhemleri önüme koy; bil ki hac yaptın muradın gerçekleşti. Umre yaptın, baki ömrü elde ettin; temizlendin, Safa’da koştun. Canının gördüğü Hakk’ın hakkı için; Hak, beni kendi evine üstün tutmuştur. Kâbe onun lütuf evi ise de tabiatım (vücudum) onun sır evidir. O evi yaptığından beri, ona gitmedi. Bu eve ise o Hay/diri Hakk’tan başkası girmedi. Madem beni gördün, Hakk’ı gördün; sadakat Kâbe’sinin çevresini döndün. Bana hizmet, Allah’a itaat ve şükürdür; sanma ki Hakk, benden ayrıdır” (43). Menzilciler de tıpkı Celaleddin Rumi gibi Kâbe'den alıkoymak için “Gavsı Bilvanisi Hayatı” kitabında “hac farzından vaz geçip tövbe tarikat alarak geri dönerlerdi” cümlesini yazmışlardır. Ama ayet ne diyor: “Ve dediler: Rabbimiz! Şüphesiz ki biz sâdatlara ve büyüklerimize itaat ettik. Böylece bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lanete uğrat” (44).

“Veli peygamber gibi hiç günah işlemez mi? Cevap: Peygamberlerin hiç günah ve kusur işlememesinin vacib olduğu gibi veliye de bu halin vacib olduğu söylenemez ancak velinin Allah tarafından korunduğu söylenir. Veli hata yanılma ve afetle günaha bulaşırsa onda ısrar etmez. Bu onlardan bulunması imkânsız bir sıfat değildir. Cüneydi bağdadi'ye “Ey ebul kasım. Veli zina gibi kötü bir iş yapar mı?” diye sorulunca hazret bir müddet başını öne eğip düşündü. Sonra başını kaldırıp şu ayeti okudu: “..Allah'ın her işi takdir edilmiştir, hükmü verilmiştir” (Ahzab 38.ayet) yani takdir edilmişse onunda başına gelir” (45). Ayette de nebilere farz kılınan şeylerin zorluk olmadığı ve daha önceden bu farzların takdir edildiği yazmaktadır; zina yazıldığı değil: “Nebiler için Allah'ın üzerine farz kıldığı şeyde güçlük yoktur. Gelip geçenler arasında Allah'ın sünneti buydu. Ve Allah'ın emri takdir edilmiş kaderdi” (46). Bu nedir biliyor musunuz? Bu ayetleri saptırma ve hırpalama çabasıdır. Çelişki yakalayan zeki insanlar böyle şeylere rastladıklarında dinimizi suçlamaktadırlar. Bu dinden uzaklaşanlardan daha ziyade dinden uzaklaştıranlar Allah’a bunun hesabını kesinlikle veremeyecekler…

“Gavs(ks) hazretleri bir seferinde sohbet etti. Buyurdu ki: “Gavsı Hizani tespihat yaparken tebessüm etmişti. Orada kendisiyle serbest konuşabilenlerden birisi vardı. Sordu: “Kurban, senin böyle adetin yoktu, tebessüm etmenin sebebi acaba ne olabilir?” dedi. Gavs şöyle buyurdu: “Bir müride kadın Botan Çayı’nda yıkanıyordu. Saçını tararken tarak saçına takılıp kaldı canı acıdı. Benden istimdat etti, bende ondan dolayı tebessüm ettim” (47). Filistin’deki gibi yahut o anlarda her nerede ne zulüm varsa orada tecavüze uğrayan kadınlara yetişmekten saçını yıkayana vakit bulamaması gerekmiyor muydu? Gerçekten de tasavvuf afyondur…

“Hayali rabıta şöyledir: Mürid sanki üstadı daima kendisiyleymiş gibi hatta helaya gittiği, cinsi münasebette bulunduğu, yediği, dostlarıyla konuştuğu, başkalarıyla karşılaştığı zaman da hatırından çıkarmayıp onu anmasıdır” (48). Bir zamanlar tasavvuf nelere inandırmış değil mi? Eğer müridler bunlara inanmayacak kadar bilinçli olsalardı bu saçmalıkları tasavvuf kitaplarına yazamazlardı. Demek ki bunların bile alıcıları olmuş. Bunlara bile inanacak kadar berbat haldeymişler…

“Hz. Peygamber buyuruyor: İşlerinizde şaşkın ve muhayyer olduğunuz zaman kabir ehlinden yardım isteyin” (49). Bu uydurma hadise Abdulhakîm Arvâsî'den (50), Mehmed Zahid Koyku’ya (51) kadar sadece tasavvufçular inanmıştır. Şeyhul İslam İbn Teymiyye ise “Hadis ilmine vakıf insanların icmaına göre bu hadis Peygamber (s.a.v.)'e iftira yoluyla uydurulmuş yalan bir hadistir. Alimlerden hiç kimse böyle bir şey rivayet etmemiştir, güvenilir hadis kitaplarında da böyle bir şey yoktur" (52) demiştir. Kitabın tahkikçisi Rabî b. Hâdî el-Medhalî bu hadisi araştırdığını sadece Acluni'nin Keşful-Hafa isimli eserinde bulduğunu söylemiştir.  Aclûnî bunu, h. 940 yılında vefat eden İbn Kemal Paşa’ya nisbet etmiştir. İbn Kemal Paşa’nın biyoğrafisi vardır (53). Kendisi Osmanlı alimlerinden olup hadis alanında uzman değildir. Hatta bu hadise kaynak bile vermemiştir (54). Zaten Aclûnî’nin Keşful-Hafa isimli eserinden hadis alınması da büyük hatadır. Çünkü Aclûnî halk arasında hadis diye bilinen sözlerin doğrusu ile asılsız olanını ortaya koymak için bu çalışmayı yapmıştır. Almayın, kanmayın, bu hadislere rastlarsanız inanmayın diye. Bu sebeple o kitapta çok sayıda uydurma hadis vardır. Aclûnî, kitabının başında Hafız ibn-i Hacer'in şu sözünü naklediyor: "Aslı olmayan hadisi kim nakletmişse Buhârî'nin Sülasiyyat'ında rivayet ettiği, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin şu sözünün kapsamına girer: Kim benden söylemediğim bir şeyi naklederse Cehennemde oturacağı yere hazırlansın" (55). Bu konuda son noktayı şu ayet koyar: “…sen kabirdekilere bir şey işittiremezsin” (56).

“De ki: Sadece rabbime yalvarırım, ortak etmem ona kimseyi” (57). “Ve siz yerde ve gökte (Allah'ı) aciz bırakacak değilsiniz. Ve sizin Allah'tan başka veliniz yoktur, yardımcınız da yoktur” (58). “Allah'tan başkasına yalvarandan daha sapkın olan kimdir? Kıyamet gününe kadar ona kimse icabet etmez. Ve onlar bunların duasından gâfildir” (59). İslam sizi bu ayetlerle ne de güzel terbiye ediyorken denizin ortasında çöl mü arıyorsunuz? Belanızı mı arıyorsunuz?

“Mürit, mürşidin her emrini hatta başının kesilmesini canını feda etmesi gerektiğini dahi emretse geciktirmeden hemen emri yerine getirir. Emri yerine getirmemek için şer-i dini bir mesele dışında birtakım mazeret beyan etmez. Şayet emri yerine getirmek için mürşidine söz vermişse verdiği sözü mutlaka yerine getirir, helak olacağını bilse bile...Kuvvetli olan görüşe göre, mürit cenabı hakkın kendisini adeta mürşidi için yarattığına inanır” (60). Bu gibi sapıklık ve sapkınlıklara mı inanacaksınız? Hem de ayet, “Ve ben cinleri ve insanları ancak bana kul olmaları dışında (bir nedenle) yaratmadım” (61) dediği halde… Hangisiyle terbiye olacaksınız? Tasavvufla mı, Kuran’la mı? Seçim sizin…

“Seyri sülük ve mucahede edebi: Madde 17: Kendini gerçek manada salih saymamak bilakis nefsini azgın bir köpek gibi görmek ve insanlar zarar görmesin diye nefsin mutlaka hapsedilmesi terbiye edilmesi gerektiğini düşünmek...Madde 21: Mürşide karşı son derece ihlaslı ve muhabbetli olmak: mürit şöyle inanmalıdır, mürşidim benim için tek ve benzersizdir, saadetim onun rızasına şekavetim helak olmam ise onun razı olmamasına bağlıdır” (62). Bu cümleleri her kelimesiyle eleştirmeye kalksak sadece bunun için bile bir kitap yazmamız gerekir. Ama bu cümleler içinde mürşidin tek ve benzersizliği, onun rızasını Allah’ın rızasıyla takas etmesi sadece apaçık bir şirki değil, apaçık bir beyinsizliği de gösteriyor. Şu kesin: Bu insanlar zeki de değiller… Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu ne güzel diyor: “Mücahitler müteahhit oldu, tasavvuf ehli tasarruf ehli oldu, şefaat ya Rasulallah gitti inşaat ya Resulullah geldi…”

İslam neyinize yetmedi de tasavvuf imdadınıza yetişti? İslam bir boşluk bırakmadı ki tasavvufla o boşluğu dolduralım… Aksine imanı bozdu. Şirke alan açtı… Eğer tasavvuf İslam’ın bir eksiğini tamamlamak için çıkmadıysa adına neden tasavvuf diyelim? Yok eğer bunun için çıktıysa zaten sözün bittiği yer...

KAYNAKLAR:

1. Süleyman Uludağ, “Tasavvuf Terimleri Sözlüğü”, Marifet Y. 3. Baskı, s. 102-103.

2. Bknz. Bakara, 79.

3. Bknz. Maide, 72.

4. Tevbe, 31.

5. Maide, 18.

6. Tevbe, 34.

7. Süleyman Uludağ, “Tasavvuf Terimleri Sözlüğü”, Marifet Y. 3. Baskı, s. 247.

8. Süleyman Uludağ, “Tasavvuf Terimleri Sözlüğü”, Marifet Y. 3. Baskı, s. 181.

9. Süleyman Uludağ, “Tasavvuf Terimleri Sözlüğü”, Marifet Y. 3. Baskı, s. 249.

10. Süleyman Uludağ, “Tasavvuf Terimleri Sözlüğü”, Marifet Y. 3. Baskı, s. 211.

11. Süleyman Uludağ, “Tasavvuf Terimleri Sözlüğü”, Marifet Y. 3. Baskı, s. 194.

12. Süleyman Uludağ, “Tasavvuf Terimleri Sözlüğü”, Marifet Y. 3. Baskı, s. 283.

13. Bakara, 42.

14. Türk Dili ve Edebiyatı Ans. Dergâh Y. c. 8, s. 108.

15. İmam Rabbani, “Mektubat”, 445. Mektup.

16. Yunus Emre Divanı.

17. Ebussuud Efendi, “Fetvâlar”, s. 87, Mesele 353, İst. 1972.

18. Tahrîm, 11.

19. Gümüşhanevî, “Veliler ve Tarikatlarda Usûl”, Pamuk Y. İst. 1977, s. 267.

20. M. Nazım Kıbrısî, “Tasavvufî Sohbetler”, s. 90.

21. Ramazanoğlu Mahmud Sami, “Musâhabe”, 6/145; İbrahim Sarmış, “Tasavvuf ve İslâm”, s. 272-273.

22. Razi, Tefsir, VIII/302; Neysaburi, Tefsir: I/264; Keşfu’l-Hafa: II/64.

23. İbn Hacer, el-İsâbe, I, 429.

24. Menâkıb-ı Mahmud Paşa.

25. Eşrefoğlu Rumi, “Muzekkin Nufus”, s.456, Semerkand Yayınları.

26. Ahkaf, 5.

27. Abese, 33-37.

28. Mearic, 28.

29. Ahkaf, 9.

30. Eşrefoğlu Rumi, “Muzekkin Nüfus”, s. 459, Semerkand Yayınları.

31. Tevbe, 31.

32. Seyyid Sıbgatullah Arvasi, “Minah”, s.231, Menzil Yayınları, 1996.

33. Bakara, 260.

34. Seyyid Sıbgatullah Arvasi, “Minah”, s.143, Menzil Yayınları, 1996.

35. Seyyid Sıbgatullah Arvasi, “Minah” 3. Bölüm, madde 59, s.62, Menzil Yayınları 1996.

36. Zümer, 3.

37. Şahabettin Sühreverdi, “Avarifül Mearif”, “Gerçek Tasavvuf”, s.123, Semerkand Yayınları.

38. Feridüddin Attar, “Tezkiretül Evliya”, s.219, Semerkand Yayınları, Tercüme: Süleyman Uludağ.

39. Seyyid Abdulhâkîm El-Hüseynî, “Sohbetler”, s. 118, Seytaç Yayınevi, 4.baskı, Nisan 2015.

40. Seyyid Abdulhakim El hüseyni, “Gavsı Bilvanisi Hayatı”, s.32, Menzil Kitabevi, Hazırlayan: Mehmed Ildırar, Ahmed Çağıl, Yer: Kahta Adıyaman.

41. Tevbe, 34.

42. Divan-ı Kebir, 5/19.

43. Mevlâna, “Mesnevi”, c: 1, s: 234-235, Yeni Şafak Kültür Hizmeti, İstanbul, 2004.

44. Ahzab suresi 67, 68.

45. Abdulkerim Kuşeyri, “Kuşeyri Risalesi”, s.647, Semerkand Yayınları, 2012, Çeviren: Dilaver Selvi, 11.baskı.

46. Ahzab, 38.

47. Kaynak: Abdülhakim El Hüseyni, “Sohbetler”, s.74, Menzil Yayınları, 1996.

48. Seyyid Abdulhakim El hüseyni, “Gavsı Bilvanisi Hayatı”, s.263, Menzil Kitabevi, Hazırlayan: Mehmed Ildırar, Ahmed Çağıl, Yer: Kahta Adıyaman.

49. Seyyid Abdulhakim El hüseyni, “Gavsı Bilvanisi Hayatı”, s.266, Menzil Kitabevi, Hazırlayan: Mehmed Ildırar, Ahmed Çağıl, Yer: Kahta Adıyaman. Mahmut Ustaosmanoğlu, (Mahmut Efendi) başkanlığında bir heyet, “Ruhu’l-Furkan Tefsiri”, İstanbul 1992, c. II, s.82. Kesfu’l Hafa; 1/85 HbNo: 213; Arabcasında Keşful-Hafa, c. I, s. 85).

50. Abdulhakîm Arvâsî, Râbıta-i Şerîfe Risâlesi s. 23 Sadeleştiren N. F. Kısakürek.

51. Mehmed Zâhid Kotku, “Tasavvufî Ahlâk” 2/272.

52. Şeyhu'l İslam İbn Teymiyye, Kâidetun celiletun fi't-tevessuli ve'l-Vesîle, s. 267.

53. Bknz. İbn Kemal Paşa, “Mucemu'l-Muellifin”, c.I, s.238.

54. İbn-i Kemal, “Paşa,el-Erbeûn”, v. 360. Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi,1694.

55. İsmail b.Muhammed el-Aclûnî, “Keşf'ul-Hafâ”, Beyrut 1988/1408, c.I, s: 8.

56. Fatır, 22.

57. Cinn, 20.

58. Ankebut, 22.

59. Ahkaf, 5.

60. Mevlâna Halidi Bağdadi, “Halidiye Risalesi”, s.74, Semerkand Yayınevi, 2013, Tercüme: Suad Demirtaş, 3.baskı.

61. Zariyat, 56.

62. Mevlâna Halidi Bağdadi, “Halidiye Risalesi”, s.111, Semerkand Yayınevi, 2013, Tercüme: Suad Demirtaş, 3.baskı.


Başlık Kategori Yayın Tarihi
NAMAZI İNKAR EDEN MÜSLÜMANLAR DA VARMIŞ Genel 24.07.2021
AYETLERE GÖRE BEŞ VAKİT NAMAZIN KILINIŞI Genel 07.07.2021
SAHABE OSMAN’IN ŞEHADETİ RİVAYETLERİ Tarih 29.06.2021
CANLI BOMBA NASIL ANLAŞILIR? Genel 10.06.2021
DİN HALİNE GELEN TASAVVUF (2) Genel 15.05.2021
Başlık Kategori Yayın Tarihi
NEV VAKIF(ÇI)LAR VE TOPLUM(2) Genel 24.07.2021
Şeridine Sığmayan Araba Kullanmasın Genel 16.07.2021
NEV VAKIF(ÇI)LAR VE TOPLUM Genel 10.07.2021
Ameno Genel 20.06.2021
İnsanlığın Distopyası Genel 19.06.2021