FİLİSTİN’DE KALICI BARIŞ MÜMKÜN MÜ?

FİLİSTİN’DE KALICI BARIŞ MÜMKÜN MÜ?

 

Emir Vefa Marangoz

Özet

Bilindiği gibi tüm ilgili taraflar Filistin sorununun ve Arap-İsrail çatışmasının an- cak adil, kabul edilebilir ve eşit bir çözüm bulunabilirse sona erdirilebileceğini vurgulamaktadırlar. Bu makalenin amacı, böyle bir çözümün ne kadar olanaklı olduğunu tartışmaktır. Öncelikle tarafların temel yaklaşımları ve beklentileri ele alınacak daha sonra ise Oslo Barış Süreci, Camp David ve Yol Haritası irdelene- cektir. Bunların karşılaştırılmasıyla bir anlamda sorunların sona erdirilmesi için ne tür bir çözümün ve yaklaşımın izlenmesi gerektiği ortaya konacaktır.

 

Anahtar kelimeler: İsrail, Filistin Sorunu, Oslo Barış Süreci, Camp David, Yol Haritası

 

 

 

 

 

IS SUSTAINABLE PEACE POSSIBLE FOR PALESTINE?

 

Abstact

As emphasized by all the related parties, Palestine question and Arab-Israel conflict can only be overcamed through just, acceptable, lasting and equal solution. In this article we would like to analyze the possibility of such a solution. First of all, the basic  approaches  and  expectations  will  be  underscored,  and  then  Oslo  peace process, Camp David and Road Map will be examined. Comparing these documents and frameworks for negotiations, the kind of solutions and approaches to be fol- lowed to give the question an end will be put forward.

 

Keywords: Israel, Palestine Question, Oslo Peace Process, Camp David, Road Map.

 

 

* Prof. Dr., Uludağ Üniversitesi ĠĠBF Uluslararası ĠliĢkiler Bölümü Öğretim Üyesi

 

Akademik ORTA DOĞU, Cilt 2, Sayı 1

Giriş

AlıĢılagelmiĢ söylemle Filistin‟de kalıcı bir barıĢın sağlanması her iki tarafça kabul edilebilir, BM kararlarına uygun bir anlaĢmanın yapılmasıy- la mümkün olacaktır. Ancak her zaman olduğu gibi bugün de önemli olan bu kavramdan tarafların ne anladığıdır. Bu farklı yaklaĢım ve farklı anlama, günümüze kadar söz konusu sorunlarda bir uzlaĢmaya varılmasını ve kabul edilebilir bir barıĢın sağlanmasını engellemiĢtir. Zira hâlâ tarafların soruna yaklaĢımları  arasındaki  uçurumun  giderildiği  söylenemez.  Durum  böyle olunca tarafların ana sorunları ertelemesi, bunların etrafından dolaĢarak so- runları müzakere ediyor gözükmeleri, hatta anlaĢmıĢ gibi yapmaları söz ko- nusu olmaktadır. ĠĢte Oslo süreci kelimenin tam anlamıyla sorunların etra- fından dolaĢarak barıĢ yapmıĢ gibi yapmaktan baĢka bir Ģey değildi.

Dolayısıyla ana sorunları daha sonraya bırakmaya yönelik yaklaĢım- lardan ziyade tüm sorunları bir paket halinde birlikte müzakere etmeyi öngö- ren yaklaĢımlara ağırlık verilmediği sürece ve Ġsrail‟in ön koĢulları ciddiye alındığı sürece Filistin sorunu daha uzun yıllar tartıĢılacağa benzemektedir.1 Tarafların öncelikleri arasında ciddi farklılıklar var. Daha, temel konulara girmeden Ġsrail tarafı Ģiddetin ve direniĢin sona ermesini bir ön koĢul olarak ileri sürerken Filistin tarafı iĢgalin sona ermesini öncelikli bir sorun olarak görmektedir. Bu aslında “yumurta-tavuk” teorisine benzemektedir ve hangi- sinin daha öncelikli olduğuna karar verilememektedir. Hatırlanacağı üzere Oslo süreci aĢamalı bir çekilme ve karĢılığında sınırlı bir toprak parçası üze- rinde yine sınırlı özerkliğe sahip geçici bir Filistin yönetiminin oluĢmasını öngörmüĢtü. Ancak sürecin sonuna yaklaĢıp da ciddi konuların ele alınmaya baĢlanması üzerine Ġsrail tarafından Ariel ġaron eliyle yapılan provokasyonla bir anlamda barıĢ süreci sabote edilmiĢ ve intifadanın baĢlamasına yol açılarak 1993 öncesine geri dönülmüĢ; Ġsrail boĢattığı bölgeleri yeniden iĢgal etmiĢtir.

Bu süreçte 2000 Temmuzunda Barak ile Arafat arasında Clinton‟un arabuluculuğu ile yapılan Camp David zirvesi önemliydi. Bu zirvede ilk defa taraflar nihai statü konuları adı verilen ve Filistin sorununun çözümü açısın- dan temel parametreleri oluĢturan sorunları müzakere etmiĢlerdi. Ayrıntısına daha sonra girilecek olan bu sorunlar, Ġsrail‟in iĢgal etmiĢ olduğu topraklar- dan çekilmesi, Kudüs‟ün statüsü, mülteciler ve yerleĢimciler sorunlarıydı.

Bu çalıĢmanın amacı bir anlamda taraflar arasında özellikle 1990

sonrası dönemde barıĢ süreci adına yaĢanan ve ortaya konan müzakere me-

 

1Benzer  bir  değerlendirme  için  bkz.  Noami  Weinberger,  “An  Israeli-Palestinian Security Regime: The Role of Peacekeeping Forces”, Efraim Karsh ve Gregory Mahler,  Israel  at  the  Crossroads:  The  Challenge  of  Peace,London:  British Academic Press, 1994, ss. 111-1 tinleri ve çerçeve anlaĢmalarını değerlendirmektir. Bu bağlamda Oslo An- laĢmaları, Camp David zirvesi ve Yol Haritası ayrıntılı bir Ģekilde ele alına- cak ve ileriye dönük nasıl bir barıĢın söz konusu olabileceği konusunda bir perspektif  oluĢturulmaya  çalıĢılacaktır.  Bu,  aynı  zamanda  konunun  daha sağlıklı bir zeminde değerlendirilmesini ve analiz edilmesini de sağlayacak- tır. Ancak bunu yaparken öncelikle tarafların temel tezleri ve kırmızı çizgile- ri ortaya konmaya çalıĢılacaktır. Zira tarafların önceliklerinin anlaĢılması, olası bir barıĢın formatları açısından önemlidir.

Tarafların Öncelikleri ve Hedefleri

Ġsrail‟de Likud ve ĠĢçi Partisi‟nin yaklaĢımları belli noktalarda fark- lılık gösterse de esas olarak iĢgal edilmiĢ topraklardan bütünüyle çekilme, Kudüs‟ün Ġsrail‟in ebedi baĢkenti olarak kalması, mültecilerin geri dönüĢle- rinin kabul edilmemesi, yerleĢimlerin tamamen boĢaltılması ve tam bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasının önlenmesi konularında ortak bir politika takip edildiği anlaĢılmaktadır. Özellikle son nokta önemli; çünkü liberaller bile ortaya çıkacak Filistin devletinin özerk olması, bağımsız olsa bile bu bağımsızlığın sınırlı bir bağımsızlık olmasını istemektedirler.2

Filistin tarafının beklentisi ise Ġsrail‟in 1967‟de iĢgal ettiği topraklar- dan tamamen çekilmesi, baĢkentin Kudüs olduğu tam bağımsız bir Filistin devletinin kurulması, mültecilerin geri dönüĢ hakkının kabul edilmesi ve isteyen Filistinlilerin topraklarına geri dönmelerine izin verilmesi ve iĢgal edilen Filistin topraklarında inĢa edilen Yahudi yerleĢkelerinin tamamen boĢaltılmasıdır.3

İsrail Ne İstiyor?

Ġsrail yönetimleri bir taraftan 1967‟den itibaren iĢgal ettikleri toprak- ları adım adım Ġsrail sınırları içine dahil ederken bir taraftan da bu topraklara yerleĢtirilen Yahudilerin eliyle ortaya çıkacak Filistin devletini engellemek için tedbirler almaya baĢlamıĢlardır. Hatta iĢgal ettiği Filistin topraklarında iĢgali kurumsallaĢtırmayı amaçlayan Ġsrail, stratejisini belli bir plân çerçeve- sinde yürütmüĢtür. Bunlardan ilki olan 1967‟deki iĢgalin hemen sonrasındaki ĠĢçi Partisi hükümetinin BaĢbakan Yardımcısı General Yigal Allon‟un önerile- rinden oluĢan ve daha sonra “Allon Plânı” olarak anılan plân, Batı ġeria‟nın Ürdün Nehri ve Ölü Deniz boyunca uzanan kısmının yani yüzde 30‟unun der- hal ilhakını öngörmekteydi. Ayrıca, Batı ġeria‟nın kuzey-güney ekseni boyun-

 

 

 

2  Bkz.:   Aharon   Cohen,   “Israel   and   Jewish-Arab   Peace:   Governmental   and

 

Nongovernmental approaches”,  Malcolm H Kerr, ed., The Elusive peace in the

Middle East Albany : State University of New York Press, 1975, ss. 102-160

3 Bkz.: George M. Haddad, “Arab Peace Efforts and the Solution of the Arab-Israeli Problem”, Malcolm H Kerr, ed., The Elusive peace in the Middle East Albany : State University of New York Press

ca uzanan ve Ürdün vadisine bakan yüksek bölgelere ve ayrıca bu hattın doğu kısmına Yahudi yerleĢkeleri inĢa edilmesini (ki bu durum büyük ölçüde ger- çekleĢtirilmiĢtir) öngörmekteydi. Bunun dıĢında Kudüs‟ü çevreleyecek Ģekilde yerleĢkeler inĢa edilmesini ve böylece Doğu Kudüs‟te yaĢayan 110,000 Filis- tinlinin bir Ģekilde kuĢatılarak Batı ġeria‟ya doğru geniĢlemelerinin önlenmesi plânlanmaktaydı. Aslında plân hem bu kısmıyla hem de diğer tüm Filistin kentlerinin etrafına kurulan yerleĢkelerle onların da aynı Ģekilde kuĢatılmaları ve nüfuslarının artmıĢ olmasına rağmen, Ģehrin merkezinde üst üste yaĢamaya mahkûm edilmeleri sağlanarak daha geniĢ çaplı uygulanmıĢtır. Plân‟ın 1967 Temmuzundaki son versiyonunda Batı ġeria‟nın yüzde 50‟sinde bir Arap ya da Filistin entitesi oluĢturulması, buna karĢılık Doğu Kudüs‟ün, Ürdün vadisinin, El-Halil tepesinin ve Gazze‟nin güney kısmının ilhak edilmesi öngörülmekteydi.

1977‟de Likud iĢbaĢına geldiğinde Allon Plânı üzerinde yapılan ça- lıĢmalarla ġaron Plânı ortaya çıkmıĢtır. Şaron Plânı, 1977‟de üzerinde yapılan çalıĢmalarla “Ġsrail‟in Yüzyılın Sonuna ĠliĢkin Vizyonu” baĢlığıyla yeni bir stratejik doküman haline getirilmiĢtir. Buna göre, Batı ġeria‟nın batısı boyunca kuzeyden güneye Cenin‟den Beytüllahim‟e uzanan hat boyunca yerleĢkeler- den oluĢan bir kuĢak oluĢturulması plânlanmıĢtı. O günlerde Tarım ve Konut Bakanı olan Ariel ġaron, söz konusu bu yerleĢkeler aracılığıyla Ġsrail ile Filis- tin arasında yeni bir tampon bölge oluĢturulacağını savunmaktaydı. ġaron‟un plânı aynı zamanda Batı ġeria‟daki yeni yerleĢkeleri Ürdün vadisine bağlaya- cak doğu-batı istikametinde yeni bir karayolu inĢa edilmesini de öngörmek- teydi. ġaron Plânı, 1978 Ekiminde Dünya Siyonist TeĢkilatı‟nın yerleĢimci politikasının ana unsuru haline getirildi. BeĢ yıllık kapsamlı plânda yerleĢimle- rin Batı ġeria‟daki Filistin nüfusunun hem arasına hem de etrafına yerleĢtiril- mesi öngörülmüĢtür. Bu plân, Likud ve ĠĢçi hükümetlerinin uygulamalarıyla kuzeyde Cenin, Tulkarim, Kalkilya ve Nablus, ortada Ramallah ve Kudüs‟ün kenar  mahalleleri  ve  güneyde  Beytüllahim  ve  El-Halil  olmak  üzere  Batı ġeria‟nın  üçe  bölünmesiyle  sonuçlanmıĢtır.  Plân‟ın  amacı  Filistin  kentleri arasındaki sürekliliği engelleyerek bir ülkesel bütünlük oluĢturmalarının önüne geçmekti.

Bu doğrultuda oluĢturulan üçüncü plân yine 1977‟de Ġsrail parlamen- tosunda (Knesset) kabul edilen ve Batı ġeria‟daki iĢgal edilen Filistin bölgele- rinde  kurulacak  Filistin  otonomisine  (entitesine)  iliĢkin  olan  ve  BaĢbakan Menahem Begin‟in adıyla bilinen Begin Plânı‟ydı. Begin plânında oluĢturulan otonomi, daha ziyade yerel konularda yetkili olacak bir meclis oluĢturulmasını da öngörmekteydi. Ancak dıĢ politika, sınırların denetimi ve ekonomik konu- larda yetki Ġsrail‟de olacaktı. Söz konusu plân, 1978‟de önce El-Halil‟de daha sonra diğer Filistin yerleĢim birimlerinde oluĢturulan Köy Birlikleri‟yle uygu- lamaya konuldu. Söz konusu birliklerin asıl amacı Ġsrail‟in hem bu bölgeleridaha rahat yönetmesini sağlamak, hem iĢgali meĢrulaĢtıracak bir görüntü oluĢ- turmak hem de iĢgali destekleyen yerel yöneticilerin ortaya çıkmasını sağla- maktı. Söz konusu birlikler zamanla Ġsrail aleyhine faaliyet gösteren Filistinli- lerin yakalanmasını sağlayan birimler olarak kullanıldı. Begin Plânı aslında 1978‟deki Camp David sürecinde Batı ġeria ve Gazze için gündeme getirilen “kendi kendine yönetim” biçiminin bir benzeriydi.

Oslo süreci de aslında “kendi kendine yönetim” ilkesi çerçevesinde Filistinliler için kısmi otonomi öngörmekteydi. Her ne kadar hem Filistinliler hem de uluslararası kamuoyu bu sürecin sonunda bir Filistin Devleti kurulaca- ğını düĢündüyse de aslında Ġsrailli yetkililerin plânlarında böyle bir Ģey yoktu. Oslo‟nun üstünden iki yıl geçmesine rağmen zamanın BaĢbakanı ve ĠĢçi Parti- si  lideri  Izak Rabin,  1995‟te  CNN‟e  yaptığı  açıklamada,  Ġsrail  ile  Filistin entitesi arasında barıĢ içinde bir arada yaĢamayı savunurken birleĢik Kudüs‟ün baĢkent olduğu ve sınırları Ürdün‟e dayanan bir Ġsrail‟den söz etmekte; Filis- tinliler  için  ise  bir  devletten  değil,  Filistinliler  tarafından  yönetilen  bir entiteden söz etmekteydi. Rabin, 1967 öncesi sınırlara dönmenin asla söz ko- nusu olmayacağını; fakat Filistinlilerin esasta Ġsrail egemenliği altında içerde özerk bir yapıya sahip olabileceklerini ifade etmekteydi.

Kaldı ki, yerleĢim sorunu her defasında müzakere edilecek nihai sta- tü konuları arasında yer almasına rağmen, Ġsrail sürekli bir Ģekilde hem ĠĢçi hem  de  Likud  iktidarları  döneminde  yerleĢke  politikasını  sürdürmüĢtür.4 Ġsrail   yerleĢkeleri   Allon   ve   ġaron   plânlarında   öngörüldüğü   Ģekliyle, 1991‟den itibaren inĢa edilen “by-pass” yollarıyla hem yerleĢkelerin birbiri- ne hem de bunların diğer Ġsrail kentlerine bağlanması söz konusu olmuĢtur. 1997‟de Netanyahu tarafından gündeme getirilen Allon-Artı Plânı da detay- larda bazı farklılıklar olsa da özde ġaron Plânı‟nın nerdeyse aynısıydı. Nite- kim, 2000‟e kadar el koyulan Filistinli köylülerin topraklarından geçirilen

250 km by-pass yolu inĢa edilmiĢtir. Söz konusu yollarla ve yerleĢkelerle

Filistin kentleri kuĢatılmıĢ ve birbiriyle bağlantısı kesilmiĢtir.

Filistin topraklarındaki Ġsrail iĢgalinin kurumsallaĢtırılmasını öngören bir diğer giriĢim de “savunulabilir sınırlar” (defensible borders) yaklaĢımıy- la sergilenmiĢtir.5  Dore Gold‟un çalıĢmasında bu konu ciddi Ģekilde iĢlenmiĢ-

 

 

4Bu  konuda  bkz.:  Mahdi  Abdul  Hadi,  “Palestinian  Security  Concerns”,  Josef Janning- Dirk Rumberg, Peace and Stability in the Middle East and North Africa, Gutersloh: Bertelsmann Foundation Publishers, 1996, ss. 85-88

5Dore  Gold,  “Defensible  Borders  for  Israel”,  The  Jerusalem  Letter  June  2003, Jerusalem  Center  for  Public  Affairs.  www.ciaonet.org/pbei/sites/jcpa.html;  Dore Gold, Jerusalem Center for Public Affairs adlı bir think-tank kuruluĢunun baĢkanı. 1997-1999 arasında Ġsrail‟in BM Daimi Temsilcisi (Büyükelçisi) olarak görev yaptir. Gold‟a göre BM‟nin 242 sayılı kararına aykırı olan Ġsrail‟in savunulabilir sınırlar tezi, özellikle Reagan‟dan beri ABD tarafından da desteklenegelmiĢtir. Yukarıda ortaya konan Allon-ġaron-Rabin ve Allon-Artı Plânlarıyla da doğru- dan ilgili olan söz konusu yaklaĢım, birleĢik Kudüs‟ün Ġsrail‟in baĢkenti ya- pılması, yerleĢkelerin geniĢletilmesi ve Ürdün Vadisine sahip olma plânlarına dayanmaktadır. Bu teze göre, 242 sayılı kararda kullanılan “güvenli ve tanın- mış sınırlar” ifadesi, Ġsrail‟in bütünüyle Altı Gün SavaĢı öncesi sınırlara çe- kilmesinin  öngörülmediğini  göstermektedir.  Dolayısıyla  Ġsrail,  iĢgal  etmiĢ olduğu topraklardan çekilmeyi düĢünmek bir tarafa; burada kalıcı olmanın meĢru altyapısını oluĢturma peĢinde koĢmuĢtur. Hatta Ġsrail, “dörtlü” tarafın- dan ortaya konan ve 242 sayılı karara ve Suudi plânına gönderme yaparak Ġsrail‟in iĢgal ettiği tüm topraklardan çekilmesini öngören “Yol Haritası”nı bu haliyle “güvenli sınırlar” tezine aykırı bularak buna Ģüpheyle yaklaĢmıĢtır. Ġsrail, son zamanlarda hızlandırdığı ve 1967 sınırları olarak bilinen yeĢil hattın daha doğusundan, yani yeni Filistin köy ve kasabalarını da Ġsrail tarafında bırakacak ve yerleĢkeleri de Ġsrail‟in denetiminde bırakacak Ģekilde inĢa ettiği ayırım duvarı ile de “savunulabilir sınırlar” tezini hayata geçirmeyi amaçla- mıĢtır. Ġsrail‟e göre inĢa edilen bu duvar, nihai sınırı ifade edecektir. Gold, çalıĢmasında yukarıda Rabin‟in öldürülmeden hemen önce, 5 Ekim 1995‟te Knesset‟te Oslo II‟nin onayı sırasında yapmıĢ olduğu konuĢmaya dikkat çeke- rek, “İsrail’in kalıcı sınırlarının her halükarda Altı Gün Savaşı sınırlarından daha ileride olacağını ve İsrail’in 1967 öncesi sınırlara dönmesinin asla söz konusu olmadığını” söylediğini belirtmiĢtir. Gold, Rabin‟in sunduğu haritada da kalıcı Ġsrail sınırlarına sadece Ürdün nehri değil aynı zamanda 2,000-3,000 fit yüksekliğindeki Batı ġeria tepelerinin de dahil edildiğini ifade etmiĢtir. Ġsrail bu bölgede savunma hattı oluĢturmasını, güvenliği için gerekli bulmak- taydı. Gold ayrıca Rabin‟in bağımsız bir Filistin devletinden hiç söz etmediği- ni sadece Ġsrail egemenliği altında kendi kendine yaĢayabilecek özerk bir var- lıktan söz ettiğini vurgulamaktaydı. Gold, 1970‟lerdeki ĠĢçi Partisi hükümetle- rinde Rabin‟in dıĢiĢleri bakanlığını yapmıĢ olan Yigal Allon‟un da “Foreign Affairs”  dergisinde  1976 Ekiminde  yayınlanan makalesinde  aynı  noktaları vurguladığına dikkat çekmektedir. Zira Allon da Batı ġeria‟nın doğusunda kalan bu toprakların baĢkasının eline geçmesinin Ġsrail‟i savunmasız bırakaca- ğına  vurgu  yapmaktaydı.  Allon,  Filistinlilerin  denetimlerinde  bulunan  söz konusu toprakların silâhsızlandırılmasının ve Ġsrail‟in Ürdün sınırındaki böl- gede savunma hattı oluĢturmasının gerekliliğini düĢünmekteydi. Hatırlanacağı üzere, Allon Plânı daha sonraki hükümetler tarafından da referans alınmıĢ; hatta Netanyahu kendi plânına Allon-Artı Plânı

Filistinliler’in Durumu

Filistinliler sorunun 242 ve 338 sayılı kararlar çerçevesinde çözül- mesini isterken baĢkenti Kudüs olan bağımsız bir Filistin Devletinin kurul- ması özlemi içindeler. ĠĢgal edilmiĢ topraklar dendiğinde esas olarak 1967 SavaĢı‟nda Ġsrail tarafından iĢgal edilen Filistin ve Arap toprakları kast edi- lirken iĢgalin çok daha önceden baĢladığı gözardı edilmektedir. Zira 1947 Taksim Kararı öncesinde Filistin‟de yaĢayan Yahudilerin toplam nüfus için- deki oranları yüzde 31 olmasına rağmen -ki bu nüfus da 1920-1947 döne- minde söz konusu olan Ġngiliz manda yönetiminin gözetiminde gerçekleĢtiri- len yasal olmayan göçlerle oluĢmuĢtur- sahip oldukları topraklar yine manda dönemindeki tüm olanaklarını kullanarak yaptıkları satın almalara rağmen ancak yüzde 6-7 dolayındaydı. Oysa BM Genel Kurulu‟nda Amerikan yöne- timinin baskıları sonucu kabul edilen 29 Kasım 1947 tarihli Taksim Kararına göre Filistin topraklarının yüzde56.4‟ünde bir Yahudi devleti kurulması ön- görülmüĢtü. Oysa söz konusu topraklarda yaĢayan halkın yarısı Müslüman Araplardan oluĢmaktaydı. Diğer bir ifadeyle söz konusu topraklarda 498,000 Yahudiye  karĢılık  407,000  Filistinli  yaĢamaktaydı.  Dolayısıyla  Yahudiler zaman kaybetmeden baskı, Ģiddet, yıldırma ve her türlü toplu katliamı uygu- layarak buradaki Filistinlileri göçe zorladılar. 14 Mayıs 1948‟de Ġsrail devle- tinin kurulduğunun açıklanmasıyla baĢlayan Birinci Arap-Ġsrail SavaĢı so- nunda Yahudiler topraklarını yüzde 78‟e çıkarırken, iĢgal edilmemiĢ Filistin toprağı artık toplam Filistin‟in sadece yüzde 22‟siydi. Bu arada yeni iĢgal edilen topraklarda yaĢayan Filistinlilere uygulanan baskı, Ģiddet ve yıldırma politikaları sonucunda 1948-49‟un zor kıĢ Ģartlarında topraklarını terk eden mültecilerin sayısı 1 milyona ulaĢmaktaydı.6  Ġsrail bir taraftan Filistinlileri göçe zorlarken onların terk ettikleri evlere ve topraklara vakit geçirmeden dıĢarıdan Ġsrail‟e göç eden Yahudileri yerleĢtirmekteydi. 1967 SavaĢı önce- sindeki süreçte bu Ģekilde iĢgal edilmiĢ topraklara yerleĢtirilen Yahudi nüfu- su 600,000 dolayındaydı. BM Genel Kurulu, 1948 Aralığında kabul ettiği

194 sayılı kararla mültecilerin geri dönüĢ hakkını kabul etmekte ve geri dönmek istemeyen mültecilere ise tazminat verilmesini öngörmekteydi. Yine bu doğrultuda 1949 Aralığında BM Genel Kurulu‟nun 302 sayılı kararıyla hem Gazze ve Batı ġeria‟da hem de Lübnan, Suriye, Ürdün ve Mısır‟da kamplarda gayet olumsuz koĢullarda yaĢamaya mahkûm edilmiĢ olan Filis- tinlilere yardım etmesi için BM Filistinli Mültecilere Yardım TeĢkilatı ku- rulmaktaydı.7

 

6  Ilan Pappe, A History of Modern Paletsine: One Land, Two People, Cambridge:

University of Cambridge, 2004, ss. 142-147

7Baruch  Kimmerling-Joel  S.  Migdal,  The  Palestinian 

Nitekim 1967 SavaĢı sonunda Ġsrail, daha önce iĢgal edemediği Fi- listin topraklarının geri kalan yüzde 22‟sini de iĢgal etmiĢtir. Bu topraklar Batı ġeria‟nın geri kalanı ve Doğu Kudüs8  ile Gazze‟den oluĢmaktaydı. Bu savaĢ  sonunda  mültecilerin  sayısı  1,5  milyona  ulaĢmıĢtır.  BM  Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen 242 sayılı kararda, “İsrail’in bu savaşta işgal  ettiği  Filistin  topraklarından  çekilmesine  ve  güvenlikli  ve  tanınmış sınırlar içinde egemenlik ve toprak bütünlüğüne sahip bağımsız bir devlet olarak yaşamasına” vurgu yapılmaktaydı. Özellikle ikinci kısmı nedeniyle Arap ülkeleri ve Filistinliler, bir süre çekinceyle yaklaĢtıkları kararı daha sonraki süreçte kabul etmiĢ olsalar da Ġsrail tarafı “tanınmış ve güvenlikli sınırlar” kavramının 5 Haziran 1967 öncesine dönmeme konusundaki poli- tikasına destek olarak yorumlamaktaydı. Bu durum, Ġsrail‟in bu tarihten son- ra değiĢmeyen bir tutumu olarak devam edecektir. Ġsrail‟in bu tutumu 1973 savaĢı sonunda değiĢmezken BM Güvenlik Konseyi 338 sayılı kararla bir anlamda 242 sayılı kararı teyid etmekteydi.

Dolayısıyla 1967 sonrasındaki tüm tartıĢmalarda kullanılan “işgal edilmiş topraklar” kavramıyla kast edilen, Ġsrail‟in bu savaĢta iĢgal etmiĢ olduğu Filistin‟in geri kalan yüzde 22‟lik kısmıdır. En iyi koĢullarda 242 sayılı karar bütün unsurlarıyla uygulansa ve Ġsrail yüzde 100‟lük bir çekilme gerçekleĢtirse bile kurulacak Filistin devleti, tarihi Filistin topraklarının yüz- de 22‟sinde kurulmuĢ olacaktır.9   YerleĢimciler sorunu da yine 1967 esas alınarak tartıĢılmaktadır. Ġsrail‟in 1967 öncesinde iĢgal etmiĢ olduğu toprak- lara yerleĢtirmiĢ olduğu Yahudilerin durumu gündeme gelmemekte, sadece 1967 savaĢında iĢgal etmiĢ olduğu Filistin topraklarına inĢa ettiği yerleĢkele- re yerleĢtirmiĢ olduğu Yahudiler tartıĢma konusu yapılmaktadır. Bugün bun- ların sayısısın 350,000-400,000 dolayında olduğu tahmin edilmektedir. Bu yerleĢkeler bilinçli bir Ģekilde uygulanan bir politikanın sonucu olup, kurula- cak bir Filistin Devletinin ülkesel bütünlükten yoksun olmasını sağlamak amacıyla yapılmıĢtır ve yapılmaya da devam edilmektedir.

Filistinliler  açısından  kurulacak bir  Filistin  devletinin  baĢkentinin Kudüs  olması  kaçınılmazdır.  Zira  Kudüs  tüm Müslümanlarca  Mekke  ve Medine‟den sonra en kutsal yerdir. Çok sayıda peygamberin mezarının bu-

Harward University Pres, 2003, s. 223

8Ġsrail Parlamentosu savaĢtan hemen sonra 1967 SavaĢı öncesi statükoya dönülme- yeceği yönünde kararlar almıĢtı. Bkz., Mark Tessler, A History of Israeli-Palestinian Conflict, Indianapolis-Bloomington: Indiana University Press.., 1994, 404

9Edward  W.  Said,  “Filistinliler  KuĢatma   Altında”,  Çev.:  Kemal  Saerısözen, Der.:Roana Carey, Yeni İntifada: İsrail’in Apartheid Politikasına Direnmek, Ġstan- bul: Everest Yay.,  s.

rada olmasının yanında Hz Peygamberin Miraç olayı Mescid-i Aksa‟da ger- çekleĢmiĢtir. Hatta bu kutsal mekan 1623‟e kadar yani Hicretten bir yıl son- raya kadar Müslümanların kıblesi olmuĢtur.10   Durum böyle olunca Doğu Kudüs‟te bulunan Mescid-i Aksa üzerinde egemenliği öngörmeyen hiçbir teklif ne Filistinlilerce ne de Müslümanlarca kabul edilebilir gözükmemek- tedir. Oysa Ġsrail de aynı Ģekilde Mescid-i Aksa ile aynı mekanda bitiĢik olarak bulunan kutsal tapınak ve Ağlama Duvarı‟nın yer aldığı Kudüs‟ü kendisi açısından oldukça kutsal bir mekan olarak kabul ederek kendi ebedi baĢkenti olmasını savunmaktadır.11  1967 SavaĢı‟na kadar Filistinlilerin elin- de bulunan Doğu Kudüs‟teki kutsal mekanların, 242 sayılı kararın uygulan- ması halinde Filistinlilerin egemenliğinde olması gerekecektir.

Diğer taraftan, bugün mültecilerin toplam nüfusunun 4 milyona ulaĢ- tığı tahmin edilmektedir. Bunların hâlâ 1,5 milyonu kamplarda gayet olum- suz koĢullarda yaĢamaktadır. 194 sayılı BM kararı mültecilerin yurtlarına dönmesini öngörmektedir. Oysa bunların bir çoğu Yafa, Hayfa, Tel Aviv ve Kudüs gibi günümüzde  Ġsrail‟in iĢgali altında bulunan topraklardan göçe zorlanmıĢlardı. Bir çoğu giderken döneceklerine o kadar emindi ki evlerinin anahtarlarını yanlarına almayı ihmal etmemiĢlerdi. Ġsrail, bunların dönmeleri durumunda  nüfus  yapısının  ve  demografik  dengesinin  bozulacağını  ileri sürerek asla kabul edilemeyeceğini savunmaktadır. Ġsrail, mültecilerin Filis- tin tarafına bile dönmesine benzer gerekçelerle karĢı çıkmaktadır.

Tarafların pozisyonlarının ortaya konduğu bu genel çerçeveyi gördük- ten sonra Ģimdi 1990 sonrası dönemde gündeme gelen barıĢ süreci ve bu süreçte müzakere edilen metinlere ve olası bir anlaĢma için ortaya atılan plânlara bakalım.

Oslo Süreci

9-10 Eylül 1993‟te karĢılıklı tanımayı öngören mektup teatisi ile baĢ- layan süreç, 13 Eylül‟de Ġlkeler Deklarasyonu adı

10  Hz. Ġbrahim ilk önce Kâbe‟yi ardından da kırk yıl sonra Mescid‟i Aksa‟yı inĢa

 

etmiĢtir. Kudüs Müslümanlar açısından Kâbe‟den sonra inĢa edilen ikinci ibadet yeridir. Kudüs‟ün Ġslam dünyasındaki yeri hakkında bkz., Charles D. Matthews, “Paletsine, Holy Land of Islam”, Journal of  Biblical Literature, Vol:51, No:2 (Jun., 1932), s. 173

11Yahudilerin Filistin toprakları üzerindeki tarihi ve dini iddiaları hakkında bkz., Solomon Zeitlin, “Jewish Right in Paletsine”, The Jewish Quarterly Reviev, Vol:38, No:2 (Oct., 1947), ss. 119-134

12BarıĢ sürecinin ayrıntısı için bkz. Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Orta Doğu: Siyaset, Savaş ve Diplomasi,

Ġlkeler AnlaĢması geçiĢ sürecinin beĢ yıl olmasını öngörmekteydi. Daha sonra yapılması öngörülen anlaĢmalar için bir çerçeve ya da temel ilkeleri belirlemeye yönelik bir anlaĢma olan Ġlkeler AnlaĢması, yapılacak anlaĢmaların bir parçası niteliğini taĢıyacaktı. Ġlk etapta Gazze ve Eriha‟da bir geçici özerk yönetim oluĢturulmasını ve bir parlamento (Konsey) seçil- mesini öngören anlaĢmanın asıl amacının 242 ve 338 sayılı BM kararları çerçevesinde nihai barıĢı gerçekleĢtirmek olduğu ifade edilmekteydi.

Ġlkeler AnlaĢması, bu anlaĢmanın yürürlüğe girmesinden sonraki iki ay içinde tarafların Gazze ve Eriha ile ilgili imzalayacakları anlaĢma ile bir- likte Ġsrail askeri varlığının Gazze ve Eriha‟dan çekilmeye baĢlayacağını ve bunun dört ay içinde tamamlanacağını öngörmekteydi. (Gazze ve Eriha ile ilgili anlaĢma 4 Mayıs 1994‟te imzalanabilmiĢtir.) Ġsrail askerlerinin çekil- mesiyle Eriha ve Gazze‟de sivil otorite Filistinlilere devredilecek; böylece Ġsrail‟in eğitim, kültür, sağlık, toplumsal refahı sağlama, vergi toplama ve turizmle ilgili konularda yetkileri Filistin Yönetimine (Otoritesine) geçecek- ti. Filistinliler bu tarihten sonra kendi polis teĢkilatlarını oluĢturacaklar, an- cak bunlar Ġsrail askerlerinin ve polislerinin bölgeden çekilmesinden sonra göreve baĢlayacaklardı. Bununla beraber, Ġsrail hükümeti, bu bölgede bulu- nan  Yahudi  yerleĢimcilerin  güvenliğinin  sağlanmasına  iliĢkin  yetkilerini nihai anlaĢma yapılıncaya kadar elinde bulunduracaktı.13  Gazze ve Eriha‟da oluĢturulan geçici özerk yönetime devredilecek bu yetkiler Ģimdilik hazırlık niteliği taĢıyacak; Filistin Konseyi‟nin seçilmesinden sonra taraflar araların- da yapacakları müzakerelerle diğer alanlarda gündeme gelecek ilave yetkile- ri ele alabileceklerdi.

BeĢ yıllık geçiĢ döneminin Gazze ve Eriha‟dan çekilmeyle birlikte baĢlaması ve üçüncü yılın baĢında ise nihai statü yani toprak, mülteciler, Kudüs‟ün statüsü, yerleĢimciler ve komĢu ülkelerle iliĢkiler konularının ele alınacağı görüĢmelerin baĢlaması öngörülmekteydi.

Aslında anlaĢma bu haliyle pek fazla bir Ģey ifade etmiyordu. Çünkü hiçbir konuyu tam anlamıyla ele almamakta ve hiçbir konuya bu aĢamada çözüm getirmemekteydi. Sadece Filistinlilerin Filistin toprağının çok küçük bir kısmında çok sınırlı yetkileri olan bir özerk yönetim oluĢturmalarına izin verilmekteydi. Buna karĢılık hayati konuların ele alınması çok daha sonraya; taraflar  arasında  yapılacak  müzakerelere  bırakılmaktaydı.  Fakat  taahhüde uymayan tarafa hiçbir yükümlülük getirmediği için ne anlaĢmanın uygulana- cağına iliĢkin bir garanti bulunmakta ne de yapılması öngörülen anlaĢmaların yapılacağına iliĢkin bir güvenceden söz edilmekteydi. Aslında Oslo sürecine

13http://www.israel.org/mfa/;

iliĢkin Edward Said‟in yorumu da bu konuda iyimser olmayı gerektirecek bir Ģey olmadığı yönündeydi.14

“Barış süreci temelde Filistin liderliğini İsrail’in şartlarını kabul etmeye zorlamıştır: İsrail birliklerinin küçük bir kısmının geri çekilmesi; yerleşimlerin devamı; Kudüs’ün İsrail egemenliğinin ve yerleşimlerin belir- lenimi altında tutulması; sınırların ve suların İsrail tarafından kontrolü; giriş ve çıkışların İsrail tarafından kontrolü; güvenliğin İsrail tarafından kontrolü. Amerikalıların ve İsraillilerin yapmaya çalıştığı şuydu: İşgalin bu şekilde yeniden ambalajlanması hususunda Filistinlilerin rızasını elde et- mek. Ortada büyük bir sahtekarlık olmasına karşılık, kamuoyuna barış doğ- rultusunda yol kat ediliyormuş görüntüsü veriliyordu.”

Bundan sonraki süreç 4 Mayıs 1994‟te Kahire‟de imzalanan Gazze- Eriha AnlaĢması‟yla devam etmiĢtir. Söz konusu anlaĢmayla beĢ yıllık geçiĢ sürecinin bu tarihte baĢlaması ve 4 Mayıs 1999‟da sona ermesi öngörülmüĢ- tür. AnlaĢmaya göre, üç hafta içinde Ġsrail askeri ve sivil yönetimi Gazze ve Eriha‟dan  çekilerek  bölgenin  denetimini  Filistin  Otoritesine  bırakacaktı. Bölgenin güvenliğinden sayıları yaklaĢık 9,000 dolayında olan Filistin poli- sinin sorumlu olduğu yeni bir dönem baĢlamıĢtı. Ancak Ġsrail hükümeti gerek Batı ġeria‟nın geri kalan bölgelerinde gerekse Ġsrailli yerleĢimcilerin yaĢadığı bölgelerde sivil ve askeri denetimi elinde bulundurmaya devam edecekti. 15

Filistin Otoritesinin denetiminin geniĢletilmesine iliĢkin plânın ikinci aĢaması konusunda yapılan ve tarihe Oslo II olarak geçen ve diğer adı “Ge- çici  AnlaĢma”  olan metnin  imza  töreni 28  Eylül  1995‟te Washington‟da yapılmıĢtır.   AnlaĢmanın   gereği   olarak   Ġsrail,   Batı   ġeria‟nın   Karbata, Kabatiya, ve Yatta kasabalarından da çekilmekteydi. Bundan sonra taraflar arasında yapılan görüĢmeler sonucunda Ġsrail 1995 Kasımında Cenin‟den arkasından  aynı  yılın  Aralık  ayında  ise  Nablus,  Tulkarim,  Beytullahim (Bethlehem) ve Ramallah‟tan çekilmiĢtir.

Ġsrail‟in Hebron‟dan çekilmeyi kabul ettiği protokol ve bundan sonra takip edilecek ilkeleri belirten anlaĢma metni ise Netanyahu ve Arafat tara- fından  17 Ocak 1997’de imzalanmıĢtır.16 Ġsrail‟in, Geçici AnlaĢma‟da ve bu protokolde öngörüldüğü Ģekilde Hebron‟dan (El-Halil) bu anlaĢmanın imza- lanmasından itibaren 10 gün içinde çekilmesi öngörülmekteydi. Ancak 1998 Mayısında  iktidarı  kaybeden  Netanyahu  döneminde  söz  konusu  çekilme iĢlemi gerçekleĢtirilememiĢtir.

 

14Edvard Said, Yeni Binyılda Filistin, Ġstanbul: Aram, 2002, s. 54. 15

Mark A. Heller, “Rabin and Arafat: Alone, Together”, Current History, Vol. 94,

No. 588 (January 1995), s. 30.

16 www.usis-israel.org.il/publish/peace/hebron_redepl.htm

Öte yandan  Netanyahu ve Arafat arasında ABD‟nin Maryland eya- letindeki Wye plântasyonunda baĢlattıkları ve bir hafta süren görüĢmelerin sonunda 23 Ekim 1998’de Wye Memorandumu adıyla anılan anlaĢma ile Filistin Yönetimi, 1967‟de iĢgal edilen Filistin topraklarının yüzde 18.2‟lik bölümde tam denetime sahip olacak; diğer yüzde 21.8‟lik kısımda ise Filis- tinlilerin sivil denetimi, Ġsrail‟in ise askerî denetimi söz konusu olacaktı. Bununla beraber geri kalan yüzde 60‟lık bölgede Ġsrail‟in sivil ve askerî anlamda tam denetimi sürecekti.17  Ancak Netanyahu‟nun 1999 Mayısındaki seçimlere kadar süren üç yıllık iktidarı döneminde bu anlaĢmanın koĢulları yerine getirilemediği için Barak‟ın iĢbaĢına gelmesinden birkaç ay sonra 4 Eylül 1999’da Mısır‟ın ġarm el-ġeyh kentinde tarihe Şarm el-Şeyh Memo- randumu olarak bilinen anlaĢma imzalanmıĢtır. Bu anlaĢma, Oslo sürecini kaldığı yerden devam ettirmeyi ve bir anlamda uygulanamayan Wye AnlaĢ- ması‟na iĢlerlik kazandırmayı amaçladığı için II. Wye AnlaĢması olarak da bilinmektedir.

AnlaĢmada Nihai Statü görüĢmelerinin 242 ve 338 sayılı BM karar- ları çerçevesinde yürütüleceği belirtilmekteydi. GörüĢmelerin baĢlamasından itibaren beĢ ay içinde Nihai Statü konularını ele alan bir çerçeve anlaĢmanın yapılması ve bir yıl içinde bu konuları çözümleyen kapsamlı bir anlaĢmaya varılması öngörülmekteydi.

Nihai statü konularının ele alınacağı müzakerelerin hazırlıkları yapılırken taraflar pozisyonlarına açıklık getirmiĢlerdi. Örneğin, Barak yöne- timi, birleĢik Kudüs‟ün Ġsrail devletinin ebedi baĢkenti olması, hiçbir koĢul- da 1967 sınırlarına geri dönülmemesi, Ürdün nehrinin batısında hiçbir ya- bancı orduya izin verilmemesi, Batı ġeria‟daki bazı yerleĢim birimlerinin Ġsrail‟in egemenliği altında kalmasını Ġsrail‟in kırmızı çizgileri olarak belir- lerken, Filistin tarafı adına Mahmut Abbas da baĢkentin Kudüs olduğu, 4 Haziran 1967 sınırlarında bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını, mül- teciler sorununa 194 (1948) sayılı BM Genel Kurulu kararı uyarınca adil bir çözüm bulunmasını ve Güvenlik Konseyi‟nin 465 sayılı kararı uyarınca Ya- hudi yerleĢim birimlerinin sökülmesini kendi kırmızı çizgileri olarak açıkla- maktaydı.18

 

 

 

17 www.usis-israel.org.il/publish/peace/october98/102398b.html 18

Genelkurmay BaĢkanı olduğu sırasında Oslo AnlaĢmasından Ģüphe duyduğunu açıklayan Barak, II. Oslo AnlaĢmasının oylamasında da Parlamento‟da çekimser oy kullanmıĢtı. Mouni Rabbani, “Envai ÇeĢit BaĢarısızlık: Oslo ve El-Aksa Ġntifadası”, Çev: Gürol Koca, Der.:Roana Carey, Yeni İntifada: İsrail’in Apartheid Politikasına Direnmek, Ġstanbul: Everest Yay., 

Ehud Barak döneminde de Ġsrail‟in yerleĢimcilerle ilgili politikasın- da temelde ciddi bir değiĢiklik olmamıĢtı. Zira, 1993‟ten 2003‟e kadarki dönem esas alındığında yerleĢimcilerin sayısının bu dönemde 254,000‟den 350,000‟e çıktığı gözlenmiĢtir. ĠĢgal Altındaki Topraklardaki Ġsrailli Yerle- Ģim Bölgeleri Raporu‟na göre Temmuz 1999‟da, yani “barıĢ yanlısı” Ehud Barak‟ın iktidara gelmesinden hemen sonra 1.924 yerleĢim biriminin inĢaa- tına baĢlanmıĢtı.19

Camp David

11-24  Temmuz  2000  tarihleri  arasında  Ġsrail  ve  Filistin  heyetleri Camp David‟de bir araya gelerek Oslo sürecinin öngördüğü nihai statü ko- nularında bir anlaĢma sağlamaya çalıĢtılar. Ehud Barak ile Yaser Arafat ara- sında nihai statü konularının ele alındığı ve bu anlamda önceki süreçlerden farklı olan II. Camp David zirvesi ile barıĢ sürecinin son tarihi olarak 13 Eylül 2000‟de yapılması öngörülen nihai barıĢ anlaĢması öncesinde BaĢkan Clinton, tarafları son bir kez bir araya getirmiĢti.20

Oysa henüz Filistinlilerin tam denetimine geçen toprak parçası Ġsra- il‟in 1967‟de iĢgal ettiği toprakların yalnızca yüzde 18‟ini oluĢturmaktaydı. B bölgesi olarak adlandırılan yüzde 24‟lük kesimde ise sadece kısmi denetimleri söz konusuydu.21 Kaldı ki Nihai Statü görüĢmeleri öncesindeki geçiĢ sürecinde yüzde 94-97‟lik bölümün Filistinlilerin tam denetimine geçmesi gerekmektey- di. Bu durum Oslo‟nun ruhuna tamamen aykırıydı ve dolayısıyla görüĢmeler eĢit olmayan koĢullarda baĢlamaktaydı.

Nitekim, Ġsrail ile Filistin arasındaki 52 yıllık anlaĢmazlığa nihai çözüm arayıĢındaki zirvede açıklandığı kadarıyla “Filistin devletinin bağımsızlığı, Batı ġeria‟dan  çekilme  ve  buradaki  Yahudi  yerleĢimlerinin  geleceği  ile  Filistinli mültecilere tazminat” konularında kısmi tavizler vermeyi kabul etmiĢ olduğu ileri sürülen Barak‟ın bütün tavizler için sürdüğü ön koĢulun, Kudüs üzerindeki Ġsrail‟in egemenliğinin devam etmesi olduğu açıklanmıĢtır. Arafat ise Arapların yoğun olarak yaĢadığı ve Müslümanlar için kutsal yerlerin bulunduğu Doğu Kudüs‟ün Filistin devletinin baĢkenti olmasından geri adım atmaya yanaĢma- mıĢtı. Zira Arafat böyle bir durumu ne Filistinlilere ne de Arap dünyasına kabul ettirmenin  olanaksız  olduğunun  farkındaydı.  Dolayısıyla  esas  olarak  Camp David‟i baĢarısızlığa uğratan faktör Kudüs üzerinde bir ortak nokta yakalana- mamıĢ olmasıydı. Fakat mültecilerin geri dönüĢü konusunda da Ġsrail tarafının

 

19 Said, “Filistinliler..”, op. cit., s. 40

20   Ami  Isseroff,  “A  Brief  History  of  Israel  and  Palestine  and  the  Conflict”,

http://www.mideastweb.org/briefhistory.htm

21  “The Second Uprising: End or New Beginning?” Journal of Palestine Studies. Vol: XXX, No: 2, Iss: 118 (Winter 2001).

kesinlikle ödüne yanaĢmaması ve Barak‟ın BM kararlarına aykırı biçimde sade- ce sınırlı bir tazminatla durumu geçiĢtirmeye çalıĢması Filistinliler açısından kabul edilmemiĢtir. Zira, Filistinliler açısından 194 sayılı BM kararıyla öngörü- len geriye dönüĢ hakkından vazgeçen bir antlaĢmaya imza atmak ihanetle eĢ anlamlıydı. Yarısı ya Filistin‟de ya da komĢu Arap ülkelerinde kamplarda yaĢa- yan 4 milyon Filistinliyi gözardı eden böyle bir anlaĢmayı imzalamak Filistin yönetimi  açısından  nerdeyse  imkansızdı.22                                                                   Toplantı  sonunda  25  Temmuz

2000‟de tarafların ayrı ayrı yayınladıkları bildiriden aralarındaki görüĢ farklılı- ğından kaynaklanan uçurumun giderilemediği anlaĢılıyordu. Her iki taraf da bir çözüme varılamamasından diğerini sorumlu tutmaktaydı.

Oysa  görüĢmelerde  özellikle  Ġsrail‟in  1967‟de  iĢgal  etmiĢ  olduğu Kudüs‟ün statüsü ve 1948‟de iĢgal etmiĢ olduğu yerlerdeki evlerini terke zorlanan ve sayıları 4 milyona yaklaĢmıĢ ve yaklaĢık 1,5 milyonu kamplarda yaĢayan mültecilerin23  geri dönüĢü konusunda da bir anlaĢmaya varılama- mıĢtı.24  Bu konularda katı bir tutum içinde olan taraf ise Ġsrail‟di. Mahmud Abbas (Ebu Mazen) tarafından açıklanan ve Hanan AĢravi ve Nebil ġa‟at tarafından teyit edilen Filistin tarafınca yapılan açıklamada Filistinlilerin geri dönüĢ haklarını göz ardı eden Ġsrail‟in çözüm diye sunmaya çalıĢtığı sınırla- maların kabul edilemeyeceği ifade edilmiĢti.25  Ġsrail, geri dönüĢ hakkı ve Kudüs gibi konuları kendi için hayati görüyor ve Filistinliler üzerindeki ha- kimiyeti kaybedebileceği için bu noktalarda bir ödüne yanaĢmamıĢtı.

Ayrıca Batı ġeria ve Gazze‟de bir Filistin Devletinin kurulmasına oldukça sınırlayıcı koĢullar getiren Ġsrail‟in teklifine göre, kurulacak Filistin Devletinin tarafsızlaĢtırılması ve silâhsızlandırılması öngörülmekteydi. Böy-

 

22 Barry Rubin, “The Decline and Fall of the Palestinian Nationalist Movement”, MERIA, Vol:10, No:2 (June 2006), s. 141; http://www.mideastweb.org/campdavid2.htm

23

BM  Mülteciler  Yüksek  Komiserliği‟nin  2000  yılı  rakamlarına  göre  1948‟de 750,000-1,000,000  dolayında  olduğu  tahmin  edilen  Filistinli  mültecilerin  sayısı 1,2‟milyonu kamplarda olmak üzere toplam 3,7 milyona ulaĢmıĢtır. Bu rakam 2001 için yuvarlak olarak 3,8  milyon olarak  verilmektedir. Bunların 1,570,192‟si Ür- dün‟de  (280,191‟i  kamplarda),  583,000‟i  Batı  ġeria‟da  (157,676‟sı  kamplarda), 824,622‟si  Gazze‟de  (451,186‟sı  kamplarda),  376,472‟si  Lübnan‟da  (210,715‟i kamplarda), 383,199‟u Suriye‟de (111,186‟sı kamplarda), ayrıca 90,000‟i Irak‟ta, 8,584‟ü  Libya‟da  ve  240,000‟i  Suudi  Arabistan‟da  olduğu  tahmin  edilmektedir. Bunların dıĢında diğer Körfez ülkelerindeki ya da dünyanın baĢka yerlerine göç etmiĢ Filistinlilerin sayıları ise tahmin edilemiyor.

24 www.un.org/unrwa/pr/pdf/figures/pdf; www.unhcr/ch/statistics/hcr2001prov.zip.

25 Anthony Cordesman, From Peace to War: Land for Peace or Settlements for War? Washington, DC.: CSIS, 2003,le bir devletin ağır silâhlarla donatılmıĢ bir ordusu bulunmayacak; Ġsrail‟in onayı olmadan diğer devletlerle ittifak anlaĢması yapmayacak; ülkesine ya- bancı askerlerin girmesine izin vermeyecek; eğer Ġsrail bir tehdit algılarsa Ürdün vadisinde askerî güç konuĢlandırabilecek; Ġsrail uçakları Filistin hava sahasını kullanabilecek;   Ġsrail, Ürdün vadisine bakan tepelere erken uyarı sistemleri yerleĢtirebilecek; Filistin Otoritesi, Ürdün ve Mısır‟dan geçiĢlerin denetimini Ġsrail ile birlikte yapacak; Ġsrail, Filistin‟e bir miktar kota ayırarak Batı ġeria‟daki suyun denetimini elinde bulunduracak ve Ġsrail, Ürdün vadi- sindeki egemenliğini 25 yıl daha elinde bulunduracaktı.26

Ġsrail‟in Kudüs konusundaki teklifinde ise, Kudüs‟ün güney ve kuzey banliyöleri Batı ġeria‟ya dahil edilerek burada Filistinlilerin egemenlik kurma- larına izin verilebileceği, ayrıca Doğu Kudüs‟ün Beyt Hanun, ġuafat ve Valaja bölgesi Filistin‟in sivil yönetimine bırakılabileceği ifade edilse de kutsal yerler de dahil Kudüs‟ün geri kalanında Ġsrail hükümetinin egemenliğinin söz konu- su olacağı vurgulanmaktaydı. Hatta Kudüs‟ün etrafında bulunan French Hill, Gilo, Givat Ze‟ev, Har Homa, Ma‟aleh Adumim, Pizgat Ze‟ev, ve Ramot yer- leĢkelerini ve çok daha güneyde yer alan ve nerdeyse El-Halil‟e bitiĢik olan Gush Etzion yerleĢkesini de dahil ederek sınırlarını alabildiğine geniĢlettiği Kudüs üzerinde egemenlik sağlamak istiyordu. Dolayısıyla Barak, Kudüs‟ün her iki devletin de baĢkenti olabileceğini söylemekle beraber Kudüs‟ün Filis- tinlilere bırakılan kısmı sembolik denecek kadar küçük bir kısmıyken; Harem- i ġerif‟in içinde yer aldığı ve sınırlarının iyice geniĢletildiği Kudüs‟ün çok büyük bir kısmının Ġsrail‟in egemenliğinde olması öngörülmekteydi.

Ġsrail teklifine göre, ilk etapta Filistin Devleti Batı ġeria ve Gazze‟nin yüzde 73‟ünde denetim sahibi olacak; Batı ġeria‟yı Kudüs‟ten Ölü Deniz‟e birleĢtiren çok geniĢ bir yol ikiye bölecek; böylece Filistin toprakları iki büyük parçadan ve Eriha gibi bir adacıktan oluĢacaktı. Bu üç parça güvenli serbest geçiĢ yollarıyla birbirine bağlanacak, fakat Ġsrail olağanüstü durumlarda bu yolları kapatabilecekti. Ġsrail, geri kalan topraklardan 10-25 yıl içinde çekile- cek; Ürdün vadisine bakan tepelerden ise öngörülen sürenin sonuna kadar kalacaktı. Nihai aĢamada Filistin Yönetimi, Batı ġeria‟nın yüzde 90‟ına (Ku- düs‟teki bazı topraklarla yüzde 94‟üne) sahip olabilecekti.

Ġsrail‟e göre, bazı yerleĢim yerlerinin ki bunların bir kısmı Kudüs‟e bi- tiĢik olan Efrat, Gush Etzion, Ma‟aleh Adumim ile Kudüs yolu üzerindeki Ariel kasabası ve trans-Samaria karayolunun denetimi kendisinde olacaktı. Bunun yanı sıra Filistin topraklarının nerdeyse ortasında bulunan Kiryat Arba yerleĢiminin de Ġsrail‟in denetiminde olması öngörülüyordu. Ayrıca bu kasa- bayı Ġsrail‟e bağlayan bir yol açılması söz konusu olacaktı. Ġsrail‟in egemenlğinde olması düĢünülen yerleĢkelerdeki Yahudi nüfusu 250,000 dolayındaydı. Bu bölgelerin Ġsrail‟in egemenliğine terk edilmesi halinde ise 80,000-100,000 dolayında Filistinli bu yeni durumdan dolayı Ġsrail‟in egemenliğinde kalacaktı.

Dolayısıyla Kudüs her iki taraf için de hayati öneme sahip olsa da görüĢmeler sadece bu sorun nedeniyle baĢarısızlığa uğramamıĢtı. Zira, mül- tecilerin geriye dönüĢü konusunda da tarafların görüĢlerinin uzlaĢtırılması söz  konusu  olamamıĢtı.  Bu  konuda  Ġsrail‟in  yaklaĢımı  oldukça  ilginçti. OnbeĢ  yıl  içinde  özellikle  Lübnan‟da  bulunan  ve  ailelerin  birleĢtirilmesi kapsamında 100,000 dolayında bir mültecinin geriye dönüĢüne izin verecek olan Ġsrail, mültecilerin evlerini terk etmiĢ olmalarının hukuki sorumluluğu- nu üstlenmeyecekti ve bu konunun bir daha gündeme getirilmemesini Ģart koĢmaktaydı. Ayrıca Filistin yönetimi ancak 500,000 dolayında bir mülteciyi kabul edebilecekti (oysa zaten bu rakamın çok üstünde bir mülteci Batı ġeria ve Gazze‟deki kamplarda yaĢamaktaydı). Mültecilerin finansmanı da doğru- dan Ġsrail hükümeti tarafından değil, Ġsrail hükümetinin de sınırlı düzeyde katkı sağlayacağı bir uluslararası fon tarafından gerçekleĢtirilecekti. Ġsrail‟e göre, kurulacak fonun Arap ülkelerinde mal varlığını terke zorlanan Yahudi- lerin haklarının da tazminini öngörmeliydi.

Sonuçta 11 Temmuz‟da baĢlayarak 15 gün boyunca çetin müzakere- lerle geçen ve ev sahibi ABD‟nin müzakerelerin tıkanmasına neden olan sorunların baĢında gelen Kudüs sorununun çözümü için çeĢitli senaryolar ortaya koyduğu ancak tüm çabalara rağmen tarafların nihai bir neticeye ula- Ģamadığı II. Camp David zirvesi, 25 Temmuz günü Clinton‟ın “anlaĢmaya varamadılar” Ģeklindeki açıklamasıyla sona ermiĢti. Aslında Ġsrail ve Filistin kamuoyundaki genel eğilim de anlaĢmanın her iki tarafça tatmin edici olma- dığı yönündeydi. Her iki kamuoyunun Camp David‟e karĢı bir tutum alması, her iki liderin de daha ileriye gidememesinde önemli bir etken olmuĢtu. Ba- rak‟ı korkutan Ġsrail‟deki aĢırılar, Filistin liderini korkutan ise sadece Filis- tin‟de yaĢayanlar değil hem çeĢitli ülkelerde yaĢayan mülteci Filistinlilerin tepkisi hem de Kudüs konusundaki bir tavizin Orta Doğu‟da ve Müslüman dünyasında kabul edilmeyeceğiydi. Ayrıca içerde HAMAS, PFLP ve Ġslâmi Cihad gibi örgütlerin Ġsrail‟in söz konusu teklifini kabul etmeleri olanaksızdı.

28 Eylül 2000, Filistin sorununun tarihi dönüm noktalarından biri ol- muĢtur.  Camp  David‟deki  baĢarısızlığın  neden  olduğu  olumsuz  ortamda, Benjamin Netanyahu‟nun ardından dönemin ana muhalefet partisi Likud‟un Genel BaĢkanı Ariel ġaron, yaklaĢık 1,000 askerle birlikte provokasyon niteli- ğindeki Harem-i ġerif ziyareti Filistinlilerin protesto gösterilerine yol açmıĢ ve kısa süre içinde El-Aksâ Ġntifadası olarak da bilinen Ġkinci Ġntifadayı baĢlat- mıĢtır. Ġsrail‟de 6 ġubat 2001‟de yapılan seçimlerin sonucunda Likud lideri

 

 

 

 

 

 

 

26

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ariel ġaron‟un baĢbakan olması ise iki taraf arasında öyle ya da böyle sürdürü- len müzakere sürecinin bir anlamda çöpe atılmasından baĢka bir Ģey değildi.27

ġaron, seçim kampanyası boyunca Orta Doğu barıĢ süreciyle ilgili olumsuz görüĢlerini ortaya koymuĢ bulunuyordu. Filistin‟in özerkliği ko- nusunda 1993‟te imzalanan Oslo anlaĢmalarını asla kabullenmemiĢ olan ġaron‟un baĢbakan oluĢuyla bu anlaĢmanın ölmüĢ olduğuna kesin gözüyle bakılabilirdi. GeçmiĢ sicilinin dıĢında baĢta Kudüs‟ün statüsü olmak üzere sorunlara bakıĢ açısı oldukça uzlaĢmaz nitelikte olan ġaron, Filistinlilerin ellerindeki toprakla, yani Gazze‟nin yaklaĢık üçte ikisi ve Batı ġeria‟nın yüzde 42‟siyle yetinmeleri gerektiğini düĢünmekteydi. Ayrıca Ürdün vadi- sinin de terk edilmemesi gerektiğine inanan ġaron‟a göre, Eriha ve Nablus Filistinlilerde kalabilirdi. Kudüs‟ün tamamı üzerinde Ġsrail‟in egemenliği- nin  sürmesi  gerektiğine  inanan  ġaron,  kentin  Arap  bölümü  konusunda egemenliğin paylaĢılmasına karĢıydı. ġaron‟a göre Kudüs, Ġsrail devletinin ve Yahudi halkının sonsuza dek baĢkenti olmalıydı. ġaron‟un Yahudi yer- leĢim birimlerine iliĢkin yaklaĢımı da bilinmekteydi. ġaron, Yahudi yerle- Ģim birimlerinin sökülmesine karĢı olduğu gibi bunların Ġsrail‟in kontrolü altında olması gerektiğini düĢünmekteydi. Son olarak ġaron bağımsız bir Filistin devletine iliĢkin bakıĢ açısıyla sert bir tutum içinde olmasına rağ- men bunu doğrudan açıklamak yerine böyle bir devletin mutlaka silâhsız- landırılması gereği üzerinde durmuĢtur.

Yol Haritası

Arafat‟ı dıĢlamaya çalıĢan George W. Bush, “Yol Haritası” öncesi Filistin yönetimini müzakerelerde yer alması için yeni baĢbakanını belirle- mesi ve “terörü” durdurması konusundaki baskısını arttırmıĢtı. BaĢbakanlık makamı, dörtlülerin hazırlık toplantılarında da Filistin Yönetimi‟nin gerçek- leĢtirmesi gereken reformların ana unsurlarından biri olarak belirlenmiĢti. Arafat, bu doğrultuda 19 Mart‟ta yeni BaĢbakan adayı olarak FKÖ Yürütme Komitesi BaĢkanı Mahmud Abbas‟ın (Ebu Mazen) belirlendiğini duyurdu.28 Nitekim, Filistin‟in ilk BaĢbakanı Mahmud Abbas‟ın 30 Nisan 2003‟te göre- ve baĢlamasıyla beraber BM, AB, ABD ve Rusya‟dan oluĢan ve daha sonra- ki süreçte “dörtlü” olarak anılacak tarafların hazırladığı üç aĢamalı “Yol Haritası” Ġsrail‟e ve Filistin yönetimine sunuldu.

 

27 Bu arada seçimi kaybeden Barak, ĠĢçi Partisi liderliğinden ve siyasetten ayrıldığını

açıklamaktaydı.

28 Lenore Martin, “Arafat‟s Dueling Dilemmas: Succession and the Peace Process,” Middle East Review of International Affairs, Vol. 6, No. 2 (March 2002), ss. 60-63; Charmaine  Seitz,  “Appointing  Abu  Mazen:  A  Drama  with  Two  Enactments” http://www.merip.org./mero/mero050103.html

 

 

 

 

 

 

27

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dörtlünün, anlaĢmazlığın tüm taraflarını, 242, 338 ve 1397 sayılı BM kararları, Madrid Konferansı hükümleri, barıĢ için toprak ilkesi ve taraf- lar arasında imzalanmıĢ diğer tüm metinler temel alınarak kapsamlı ve kalıcı bir barıĢın sağlanabilmesi için sorumluluklarını yerine getirmeye teĢvik ede- ceği ifade edilmekteydi.29

Üç aĢamadan oluĢan “Yol Haritası,” öncelikle Filistin‟de seçimlerin ya- pılması,  Ġsrail‟in 2000 Eylülüne  geri  dönmesi, Ģiddetin durdurulması;  ikinci aĢamada geçici sınırlara sahip bir Filistin devletinin kurulması; üçüncü aĢamada ise Kudüs, yerleĢimciler ve Filistinli mültecilerin geri dönüĢü gibi kilit meselele- rin ele alınmasını öngörüyordu. Özellikle plânın ilk aĢaması yani terörün ve Ģiddetin sona ermesi ve Filistin‟de siyas


Başlık Kategori Yayın Tarihi
Tanımadığım Ten.. Şiir 14.06.2021
Rahat Bir Günümüz Olacak mı ? Yaşam 13.06.2021
Hayatının gerçek amacı… Evrensel 21.05.2021
İslam niye doğru dindir? İslamofobi Felsefe 20.05.2021
BÜYÜK BİR YALANDI O KELİME ''SEVGİLİ' !' Edebiyat 17.04.2021
Başlık Kategori Yayın Tarihi
DÜNYANIN GELECEĞİ Politika 11.07.2021
Kaldırın Korkmadan Elinizi (Ali İsmail Korkmaz Anısına) Politika 10.07.2021
AK Parti'nin Akı, Karası Politika 01.06.2021
Üst Akıl Faaliyeti Politika 31.05.2021
Şeytanın Oyunu Politika 03.05.2021