DİN HALİNE GELEN TASAVVUF (2)

Tasavvuf düşüncesi özellikle Ahmet Yesevî’den beri Türk boylarını etkisine aldı. Dönemin Anadolu dervişleri toprak işgallerine alet edildiler. Dervişler istîlâ orduları önünde yalınayak yürüyerek herhangi bir maddî zırha ihtiyaç duymadan yalın vücut yalın kılıç savaştılar. "Dânişmendname" isimli fetih ve gazâ kitabı der ki: “Baş açık ayak yalın nice derviş en önde yürüdüler. Ellerinde altın başlı bayrak tutuyorlar, dillerinde her an Allâh’ın adı bulunuyordu…” (58). Siyasiler tarafından kullanılamayacak seviyede bir bilince sahip değillerdi. Selçuklu hükümdarları gibi Bizans hükümdarları da toprak genişletme peşindeydiler. Bizans kafirinin dini ya da nefsi buna izin verebilir. Orasını onlar bilir… Ama bizim dinimiz ortada bir zulm ya da zaruret söz konusu olmadıkça savaşmaya izin vermez. Eğer bu iki gerekçeden dolayı savaştıysalar amenna… Fakat tarihçilerin anlattıklarına bakılırsa Kuran hayatlarının merkezinde değil, sadece rafta yer alan bir kitaptı… Gaziyân-ı Rum’un bir yağma için değil, ilay-ı kelimetullah için gazada bulunmuş olmalarını herkesten çok isterim. Fakat Selçuklu ve Osmanlı yanlısı tarihçilerin bile anlattıklarının doğru olmasını temenni etmem. Çünkü bu tarihçiler Kuran’ı iyi bilmedikleri için hangi ifadelerinde Kuran’a ters düştüklerinin hiç farkında değiller. Fisebilillâh cihad gayretiyle Abdâlân-ı Rum, Ahiyân-ı Rum ve Baciyan-ı Rum gibi yerlerden kalan izlere bakılırsa hiç de bilinçli Müslümanlar oldukları izlenimi vermiyorlar. Anadolu Selçuklu Devleti, dinî siyaset bakımdan Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun geleneklerine sadık kalarak Sünniliği ve Abbasi taraftarlığını korudu. İyi de şu Abbasiler koskoca Ebu Hanife’yi şehid eden zalimler değil miydi? Düşünün, Ebu Hanife gibi bir alime tahammül edemeyen bir devlet ne kadar Müslüman olabilirdi ki? Sünni ha? Sünnete uygun olanı Kuran’ın dışında arayan bir Sünnilik… “Devlet nüfuzu altındaki şehirler dâima Sünni-Hanefi muhiti olarak kaldı. Buralardaki medreseler ve iyice çoğalan tarikatlar, umumiyetle bu temayülü muhafaza ve takviye ettiler” (59). Başka yerlerde itibar görmeyen hatta “kafir misin nesin?” diye dışlanan Muhyiddin Arabi, Anadolu’da büyük alaka ve hüsn-i kabul gördü. Onun Vahdet-i Vücud şirki sonraki nesillere Anadolu yoluyla daha ziyade selefi Sadreddin Konevi vasıtasıyla taşındı. Ahmet Yesevi Rumeli’yi de etkiledi. Horasan Erleri, Alperenler, Kolonizatör Türk Dervişleri gibi isimlerle şirki yaydılar. “Sarı Saltuk bunların Balkanlardaki en önemli temsilcisidir” (60).

Alperen veya gazi derviş denen esrarengiz tipler savaşlarda en ön saflarda bulundular. Onların abartılı menakıbı "Gazavâtname" türü eserlerle bize kadar ulaştı. “Her Türk şehrinde, hattâ kasaba ve köyünde bir veya birkaç velî yatar. Onlar ilk Hıristiyan devletinin beşiği olan Türkiye’de İslâmiyet’i yerleştirmişlerdir. Bu manevî kuvvet temsilcilerine halk büyük bir saygı duyar. Onlara âit pek çok efsâne ve kerâmet anlatılır. Toprağı bu nevî insanlar ve onların efsâneleri kutsallaştırır. Bundan dolayı onların târihî ve mânevî fonksiyonlarını anlayan aydın, halk gibi değilse bile, kendine göre onlara değer vermelidir. Batı medeniyeti, eski Türk velîlerinin kerâmetlerinden çok daha akıl almaz, saçma hikâyelerden ibâret olan eski Yunan mitolojisine dayanır. XX. yüzyılın akılcı ve maddeci görüşüyle, Türkiye’yi asırlardan beri kutsallık duygusuyla yaşatan ve koruyan velîleri inkâr ve ihmal edersek, pek büyük bir şeyi kaybetmiş oluruz” (61). Hadi şimdi gelin de bu değerlendirmeyi eleştirmeyin. Veli olduklarının delili nedir? Bizim dememizle veli olunmaz ki. Biz istediğimiz kadar “Allah dostu” diyelim; bakalım Allah “dostum” diyor mu?.. Bunu ak ile karanın ayrıldığı öbür dünyada göreceğiz… Bu dünyada iddialı olmak kolay. Türkiye’ye vahdet-i vücut yerleştirirken kalkıp da buna "İslamiyet" demeyin. Panteizmi yerleştirdiğini söyleyin... İslam’ın neresinde vahdet-i vücud var? Geçin onu… O kerametlerle ilgili  rivayetler de kimsenin asla şahid olmadığı, hep duyum yoluyla gelmiş, insanı şirke düşüren ve Sünnetullah’a tamamen aykırı uydurma rivayetlerdir. Yunan mitolojisi yapınca saçma biz yapınca keramet; yok böyle dünya. Hurafe hurafedir. Biz de yapsak Yunan da yapsa fark etmez… Ha "cadı"yı uçurdun ha "burak"ı uydurdun… Türkiye’yi koruduğu da yok veli dediklerinin… Koruyorsa Allah koruyor… Allah korumak istemeyince kimseden fayda gelmez… Velinin koruyuculuğuna inananlar dünyadaki zulümlere müdahil olsunlar… Hele şu “veliyi inkâr” da ne demek yahu? Sanki ayet… İnkâr Allah’ın ayetlerini kabul etmemekle ilgili bir kavramdır. Ne kadar Türkleşmiş bir dine inanır oldunuz…

İnsanın ecdadına karşı zaafı olur. Kötülemek istemez. Tarihinde ecdattan kötü bir belge ya da bilgiye rastlarsa yüzünü ekşitir. Keşke böyle olmasaydı diye. Fakat gelecek asırlar taraflı yaklaşanları bağışlamayacaktır. Savaşı taraf olanlar, barışı tarafsız olanlar sağlarlar. Sadece Kuran’ın hakemliğinde eğer hak ve batıl varsa taraf olunabilir. Hak tarafında olmak imanımız gereğidir. Fakat bizim atalarımızdan biri haksızlık yaptıysa tarafsızlık bunu tenkit etmeyi gerektirir. Hiçbir toplum atalarının hatasını devam ettirmemelidir. Kuran atalarının peşinde şirke düşenleri cehennemle müjdeler. Bu yüzden rehberimiz Kuran'dır. Kuran’a ters düşen her kim olursa olsun bize de ters düşer. Türkler haklı savaş yapmadıklarında kafirlere de hak veriyor değiliz. Kafirler zaten bütünüyle batıldırlar… Kendi halinde çiftliğinde mütevazı bir hayatı olan, hayvanlarını besleyen, tarlalarını eken, ağaç diken, kendi halindeki Hıristiyan bir köye saldıran hangi dinden olursa olsun karşı çıkmak Müslüman olmamızın bir gereğidir. Sahabe Ömer’in Yahudinin arsasına taşan mescidi yıktırdığı rivayeti Kuran’a gayet uygundur. Adalet Müslümanı küçültmez…

Bektaşiliğin Türk dilinin gelişmesi ve Türkiye Türkleri ve Balkanlar üzerinde büyük etkileri oldu. Tekke şiirimizin ve saz şairlerimizin zengin ilham kaynaklarından birisi Bektaşiliktir. Mevlânâ Celâleddin’in eserlerini okuyanlar fark etmişlerdir; şirk dolu sohbetleri ve şiirleriyle Selçuklu Konyası’nda büyük etki yapmıştır. Mevlevî tekkeleri bulundukları yerlerde şirkin idamecileri oldular. Mevlevîlikte "dînî mûsikî" oluşturdular. "Mevlevî âyinleri" zengin bir mûsikî eşliğinde icrâ edildi. Mevlevî dergâhları birer mûsikî konservatuarına dönüştüler. Mevlânâ’nın "Mesnevi", "Fîhi Mâfıh" ve "Dîvân-ı Kebîr” gibi Kuran’a aykırı kitapları yüzlerce şirk içerir… Yûnus Emre keza öyledir… Kuran cenneti istemeni ister; Yunus bu pencereyi kapayıp alternatif bir pencere açarak cennet hakkında Allah ne kadar överse övsün “birkaç huri” diyecek ve cenneti istemeyecektir. Sanki çok doğru bir şeymiş gibi her peygamberin istediği cenneti o istememeyi akıl edecek ve Allah’ı isteyecektir. Allah zalimi sevmeyecek ama o yaratılanı Yaratandan ötürü sevecektir. Haçlı seferleri var; Moğol baskınları var, Bâbâî isyanları var hatta yerleşme sıkıntıları da var ama onlar uyuşturucu içmiş gibi başka bir alemdedirler. Yahu cihada katkı yapsana… Yavuz Sultan Selim, Mısır seferi dönüşünde Şam’da İbn Arabi’nin metruk durumdaki kabri üzerine bir türbe inşâ ettirirken şirk atmosferinden bağımsız değildir.

Ahî zâviyeleri de aynı atmosferi yaydı. Edebâlî bir Ahî şeyhidir. İlk Osmanlı sultan ve padişahları Ahilik an’anesi içinde yetiştiler. Ahîliğin dayandığı tasavvufi temel “fütüvvet” olduğundan diğerlerine göre biraz daha fazla işe yaradı. Her padişah Selçuklu’dan beri devam edip gelen meşayıh ve sufilere olan saygı geleneğini aynen sürdürdüler. “Din haline gelen tasavvuf” dememizin sebebi, iyi niyetle döşenen taşların cehenneme uzanan bir yola dönüşmesidir.

İtikaden tamamen olumsuz yaklaştığımız tasavvuf ve tarikatların hiç mi olumlu tarafı yoktu? Tüm batıl din ve öğretilerin de iyi tarafları var. Kalplerde olanı Allah bilir… Fakat dışardan bakınca elbette tevazu, adab, yardımseverlik, ikram, sıla-i rahim, temizlik, cihad, hafızlık, saygı, sevgi de var… Tabi Kuran terbiyesi olmadan bunlar Allah indinde artık ne kadar geçerli olacaksa… Bu değerlendirmenin dini açıdan ele alındığını hatırlatmak isterim...

KAYNAKLAR:

58. Nihad Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, I, 289-290, İstanbul, 1971.

59. Fuat Köprülü, Osmanlı İmpratorluğu’nun Kuruluşu, 95, Ankara, 1991.

60. Ebü’l-Hayr Rumi, Saltuk-nâme I-III, haz. Şükrü Halûk Akalın, KB yayını Ankara, 1987-1990; Kemal Yüce, Saltuk-nâme’de Tarihî Dînî ve Efsânevî Unsurlar, KB yayını, Ankara, 1987; Mehmet Demirci, “Balkan Müslümanlığında Gazi-Dervişlerin Rolleri ve Sarı Saltuk Örneği”, Türkiye Günlüğü, sayı: 61, Ankara, 2000.

61. Mehmet Kaplan, Türk Milletinin Kültürel Değerleri, 49, İstanbul, 1977.


Başlık Kategori Yayın Tarihi
CANLI BOMBA NASIL ANLAŞILIR? Genel 10.06.2021
İSLAM NEYİNİZE YETMEDİ DE TASAVVUF İMDADINIZA YETİŞTİ? Genel 26.05.2021
DİN HALİNE GELEN TASAVVUF (1) Genel 14.05.2021
‘VAHY-İ GAYR-İ METLUV’ DEYİP DE ŞİRKE GİRME Genel 11.05.2021
GÜREŞ TEKKELERİNDE TASAVVUF Tarih 07.05.2021
Başlık Kategori Yayın Tarihi
Toplumsal Histeri Genel 28.05.2021
İNSANIN KENDİSİNE YABANCILAŞMASI Genel 23.05.2021
DAĞILMIŞ MİLLETLER Genel 22.05.2021
Varlığımızı Anlamlandırmak Genel 20.05.2021
DI-RIŞ! Genel 15.05.2021