DİN HALİNE GELEN TASAVVUF (1)

Niçin tasavvuf? İslam’ın (haşa!) neyi eksikti de tasavvuf gerekli oldu? Diyanet hizmet edemiyor muydu ve boşuna mı maaş alıyordu da tarikatlara ihtiyaç duyuluyor? Eskiden de şeyhülislamlık işini yapmamış olmalı ki tarikatlar onların dolduramadığı boşluğu doldurmuşlar… Öyle mi? Vahdet-i vücut, vahdet-i şühud, fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fillâh Kuran’daki tevhid inancına taban tabana zıd değil mi? Müslümanların itikad, amel ve ihlasına yumuşak bir giriş yapan tasavvufun bir gün modifiye bir din haline geleceğini kim bilebilirdi? Sadece tasavvuf felsefesi değil, mezheblerin her biri de din halini aldılar… Allah’ın her ne demesini istiyorsalar onu muhaddis, müfessir ve müçtehitlere söylettiler…

Süleyman Uludağ gibi isminin başında “Prof.Dr.” yazan biri bile hem saçma sapan hem de şirk olan bir tanımı kitabında konu edebiliyor. “Tasavvufta; Allah’ın bazı eşyaya veya kişilere girmesi inancı. Bu inançta olan mutasavvıflara hulûl ehli adı verilir” (1). Kendisini Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün çok fena sıkıştırdığı bir televizyon programı hatırlıyorum. Yaşar Nuri, Süleyman Uludağ’a bir peygamberin ne kadar yüksek bir cinsel gücü olduğuyla ilgili hadisi kitabına niçin koyduğunu sormuştu. Aslında mülayim ve mütevazı oluşuyla da dikkatimi çeken Süleyman Uludağ bir türlü bunun nedenini söylemeyince Yaşar Nuri nazikçe ısrarlarına devam etti. Yaşar Nuri nihayet şöyle sordu: “Süleyman Hocam ısrarımı bağışlayın ama cevabımı almadan sormaktan vaz geçmeyeceğim: Siz bu hadisi kitabınıza koydunuz. Bu hadisin doğru olduğuna siz kendiniz inandınız mı?” Nihayet Süleyman Uludağ “hayır” dedi. Doğru olduğuna kendisi bile inanmadığı bir hadisi kitabına koymuş… Tasavvufun bizi ne hale getirdiğine bu örnek hiç kalır… Tasavvuf terimleri sözlüğünün yerlerde sürünen perişan olmuş ümmetin tek bir sivilcesini bile iyileştirmeye katkısı olmuş olamaz… Koskoca profesör şunu yazıyor: “İbn Arabî’ye göre Allah, kendisinden başkasına ibâdet edilmemesine ferman buyurduğundan, esasen O’ndan başkasına ibâdet etmek mümkün değildir, başka şeylere ibâdet edenler farkında olmadan Ona ibâdet ederler. O yüzden put da birdir, Allah da” (2). Hale bakın, put da birmiş Allah da… O zaman Allah neden Kuran’da defaatle puta tapanların müşrik olduklarını, putlara değil Allah’a secde etmek gerektiğini, bedelinin cehennem olduğunu söylüyor? Sen ya da ben (haşa) bunu dersek müşrik oluruz. Ama bunu diyen İbn Arabî olunca ona laf yok. Süleyman Uludağ buna bile şirk diyemiyor. Fakat 21.yüzyıl sorgulayan müslümanların yüzyılı olacaktır. O zaman şirke girenler de onlara saygı duyanlar da iyi anılmayacaklar…

Ya koskoca Diyanet’e ne diyelim? Tasavvufçuların ürettiği beşer üstü peygamber Diyanet İslam Ansiklopedisi’nde yer alıyor. Yahu ansiklopedinin isminde hadi “Diyanet” geçiyor, bari “İslam” sözcüğü geçmesin. İslam’ın ne alakası var Kuran’ın konu etmediği hurafelerle? Yazmış, “Hakikat-ı Muhammedî veya Nur-ı Muhammedî demek Allah’ın ilk defa ve ilk varlık olarak Hz. Muhammed’i kendi nurundan yaratması demektir. Halk kitlelerinin ve tasavvuf kültürünün vahdet-i vücut düşüncesinin de etkisiyle bu görüşü benimsediğini görmekteyiz. Bu anlayışa göre; ilk yaratılan varlık Hz. Muhammed’dir; Hz. Adem değildir. Hatta dünya bile onun yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır. Hatta her şey ondan yaratılmıştır” (3). Neresinden tutsan elinde kalır… Sizi bilgilendirmek için hazırlanan bir ansiklopedi Allah’ın ilk defa yarattığını söyleyerek Allah’ın ezeli olmadığını söylemiş oluyor. Daha bunun farkında değil. Allah ilk defa yaratır mı? Allah ezeli değil mi? Ezeli olanın ilk defa yaratmasından söz edilir mi? Yahu bu ne berbat bir matematik! Allah’ın kendi nurundan yaratması inancı şirktir. Kuran’ın neresinde var bu? Kendi ruhundan üflemesi hidayet vermesiyle alakalıdır. Kendi nurundan yarattı lafı da nereden çıktı? Uydurma rivayetler sizi ne hale getirdi böyle? Allah dinini Kuran’da tamamlıyor siz nerelere açılmış kulaç atıyorsunuz? Vahdeti vücut zaten panteizmdir ve şirktir. Allah ilk yarattığı varlık diye herhangi bir bilgi vermiyor. Neden dini “magazin dini” haline getirmeye çalışıyorsunuz? Allah’tan korkmanıza yardımcı olacak bir beyniniz yok mu? Bakara 30’da Allah yeryüzünde bir halife “seçeceğim” diye “cailun” sözcüğüyle söylüyor ve Adem’i seçiyor. Bu sözcüğü “yaratmak” olarak yanlış çevirdiğiniz için saptırıyorsunuz. “Yaratmak” deseydi “halikun” derdi. Bunu bile bilmiyorsunuz. Bu yüzden ilk yaratılan Âdem sanıyorsunuz. Sonra da “…Hz. Muhammed’dir; Hz. Adem değildir…” deyip cahillikten cehalet üretiyorsunuz. Bu yanlış bilginin adında “İslam” geçen bir ansiklopedide ne işi var? Allah böyle bir magazine girip o lanet merakınızı gidermiyor. Ama biz sünnetullah’a topraktan yaratmanın mahiyetini biliyoruz. Zariyat suresinin 56. ayetinde, “Ben yaratmadım cinleri ve insanları bana kulluk etmeleri dışında” dediği halde hala peygamberin yüzü suyu hürmetine yaratmaktan söz edebiliyor. Yahu ayet bunun dışında bir nedenden yaratmadığını söylüyor. Nerden çıkarıyorsunuz bu uydurma rivayetleri? Bu ayet başka sebeplere kapıyı kapatıyor. Hatta bu ayeti Elmalılı gibi “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” diye çevirmekten de yana değilim. Çünkü böyle çevirirseniz şu sebeple yarattım derken sanki sebeplerden biri buymuş izlenimi veriyor. Fakat orijinal metne bakarsanız “Ve mâ halaktul cinne vel inse” (ben yaratmadım cinleri ve insanları) “illâ li ya´budûn” (kulluk etmeleri dışında) diyor. Böylece başka sebeplere kapıyı tamamen kapatıyor.

Müslüman Arap orduları İran’ı istila ederek Maveraünnehir’e dayandığında Türklerle karşılaştılar. Bu bölgede İslamiyet’ten önce büyük çoğunluğu Şaman dinine mensup ve az bir kısmı da Buda, Mani, Zerdüşt, Musevilik ve Hıristiyan dinlerine mensup olan Türkler mevcut şartlarda Müslümanlığa kalabalıklar halinde geçtiler. Fakat topluluklar halinde bir dine geçerken burada “bilinç” yoktur; adeta bir moda vardır. Bu yüzden Türklerde İslamiyet millî bir din haline gelecekti. Bu sayede Maveraünnehir’de bir kültür kaynaşması oluştu. Tarih 10. yüzyılı gösteriyordu.

Bilinçsizce Müslüman olmaları ebette bir takım savaşlara sebebiyet verdi. Türklerin din değiştirmelerinin zora dayanarak gerçekleşmemesi kulağa hoş gelebilir; fakat bilinçli de gerçekleşmemiştir. Öylesine bilinçsizdiler ki Kuran’dan kopuk haldeki sözüm ona Müslüman(!) Arap ordularında müslüman kanı da döken işgalci asker oldular. İslam’ı değil, hurafeli Arab kültürünü tanıdılar. İslamiyetin cihad ülküsünü öğrendiklerini sandılar. Zaten savaşçı bir gelenekten gelen Türkler Müslüman kanı dökmeyi ve toprak işgal etmeyi cihad sandılar. Bunu “Türklerin savaşçı ruhuna uygun düşmek” olarak tanımlayanlara karşı çıkınız. Barış ruhu Kuranidir; savaş ruhu şeytanidir. Türklerin Müslümanlığı benimserken zehirlenmelerinde “Tasavvuf İnancı”nın da payı oldukça çoktur. Çünkü Türkler eski inançlarındaki hurafelerinin benzerlerini tasavvufta da buldukları için bu onların hoşlarına gitti; “kam” tipi keramet sahibi, gaipten haber veren, her derde deva olan esrârengiz bir kişilikle karşılaşmaları Türkleri cezbetti. Tasavvufun “veli” veya “şeyh”lerinin “ata” ve “baba”lara benzemesi yani hem şamanlara hem de evliyaya benzemesi eski Türklerdeki “alp”i, yeni dinden dolayı “alp-eren”e çevirdi. Tipik bir Şaman İslamı(!) doğurdular.

Selçuklular döneminde İslam dünyası “Sünni” ve “Şii” olmak üzere iki büyük dilime ayrılmıştı. İtikadi açıdan Mâtüridi ve Eş’ari; fıkhi açıdan Hanefi, Şafii, Hanbeli ve Maliki okullarından oluşan Sünnilik kendi içindeki çelişkilerden bile habersizdi. Mezheblerin her biri adeta yan bir dine dönüşmüştü. Fakat ne var ki resmî mümessil Bağdad Abbasi Halifeliği idi ve halife Kaimbiemrillah Şii Büveyh oğullarına karşı Tuğrul Bey’in yardımını istiyordu. Kan dökülecekti ve her iki taraf da Müslüman olduklarını söylüyorlardı. Kuran’a göre Müslüman Müslümanın kanını dökemezdi. Bu problemi mezheplerle hallettiler. Takvanın yerini fetva alınca istedikleri gibi hem de “din” adı altında karar verebildiler. Mısır’da Fatımilerin temsil ettiği Şii mezhebi hâkimdi. Onların durumu Sünnilikten de beterdi ve bu akımın içinde Şiilik (Gulat-i şia), Batınilik, İbahilik, İsmaililik, Nusayrilik, Dürzilik gibi yan mezhepler de yuvalanmıştı. Müslümanların bu paramparça oluşunun arkasında Kuran’ın ipine hep birlikte tutunmamaları vardı. Her iki taraf da Kuran’ın ne kadar dışında kalacaklarını değil, kendilerini ne kadar haklı gösterecek bir tarih yazacaklardı. O tarihi mürekkeble değil, kanla yazacaklardı. Ahmedler Mehmedleri öldüreceklerdi… Bu durum Selçuklulardan Osmanlılara miras kalacaktı… Gerek gulat-ı şia ve gerekse Sünniler her yerde bölgedeki eski kültür ve inanışlarla karıştırdıkları görüşlerini “İslam” adı altında yaymaya çalıştılar.

Ayet bile Kuran’ı tarta tarta (tertilli) okuyup iyice anlayıp sindirmemizi isterken kütleler halinde çabucak Müslüman(!) olduklarından daha ziyade Sünni olduklarını söylemek daha isabetli olacaktır. Samaniler zamanında tasavvuf görüşüyle geleneksel “Sünni İslam”ın anlayışı hâkim oldu. Gerek Hilafet ordusunda ve gerekse Maveraünnehir’de Türkler Sünniliği savundular. Hatta İsmâili mezhebine meyleden bir Sâmani emiri tahtından indirildi (942). Türkler daha baştan beri Sünni inancını benimsedikleri için Selçuklularla birlikte, Gulat-ı Şia inancına bağlı zümrelerle siyasi açıdan devamlı olarak mücadele içinde oldular. Selçuklu Devleti bile dini bakımdan Şii hakimiyetine bir tepki gibi kuruldu. Sünni inancıyla omuz üstünde baş bırakmayan Selçuklular, kendileri gibi mezhebine iman eden Şia ile politik mücadeleden bıkmadılar. Hasan Sabbah’ın temsil ettiği Batınilerle de çok mücadele ettiler. "Sultan Sancar, Horasan Batınilerini katletti ve 1127 tarihinde aynı dinden olan düşmandan 10.000 kişi öldürüldü" (4). "Aynı dinden düşman" gibi ifadeleri özellikle kullanıyorum ki çelişki ve rezaleti vurgulamış olayım... Bunda dinin değil, dinden habersiz olanların suçu var...

Türkler Müslümanlaşmaya başladıklarından beri zulümediyorlar diye Emevi idaresine karşı olduysalar bile, Hz. Ali soyundan geldiğine inandıkları Abbasilerin de Emevilerden pek farkı yoktu. Daha bu farkı bile ayırt edemeyecek kadar bilinçsizlerdi. Sünniliğe din gibi inandılar. Resulullah ve Ehl-i Beyt sevgisini ön planda tutan sufilik cereyanının çok etkisi altında kaldılar. Fakat artık ehl-i beyt mi kalmıştı? Resulullahın ailesi 7.yüzyılda vefat etmişti ve iki oğlu da küçük yaşta vefat ettiğinden soyu biyolojik olarak kesilmişti. Onun soyu artık takva ve salih amel olarak devam edecekti… Takva zor geldiği hatta akıllarına bile gelmediği için intisap silsilesi ile Hz. Ali kanalına dayanan bir inanç oluşumu onlara daha kolay geldi. Tasavvufi meslek ve meşrepler Türkler arasında yayılırken bu “Peygamber soyu” yalanı ile istismara kapı açıldı. Sünniliğe iman eden Selçuklu sultanları, dervişler, ahiler ve dedelerin temsil ettiği zihniyet, kendine mahsus bir “Türk Müslümanlığı”nı oluşturdu.

Damattan soy mu devam ederdi? Elbette hayır. Evlattan soy devam ederdi. Bu çok mu önemliydi? Elbette hayır, takva önemliydi. Lakin soy da kalmadı. 7. yüzyılda yaşamış olan Resulullahın damadı Ali ile Türklere tasavvufu bulaştıran Ahmed Yesevî (1093-1166) arasında 400 yıl vardı. Büyük Selçuklu Devleti parçalanınca Abbâsîler güçlerini yitirdiler ve Cengiz Han'ın torunu Hulagu'nun yönetimindeki İlhanlılar 1258’de Bağdat'ı yakıp yıktılar. Halife Mustasım’ı ve yakaladıkları hanedan üyelerini öldürdüler. Böylece 508 yıllık Abbâsî Devleti sona ererken "Hz. Ali soyu" diye de bir şey kalmadı. Fakat Taberî’nin Vâkıdî’den naklettiğine göre Hz. Ali’nin nesli oğulları Hasan, Hüseyin, Muhammed b. Hanefiyye, Abbas ve Ömer yoluyla bir dönem devam ettiyse bile (5) sapla saman sonradan çok karıştı. Çetele tutulmadı. Ali evlâdlarının çoğu felâketlere maruz kaldılar. Ali oğlu Hasan babasından sonra yürüttüğü hilâfet görevinden hırslı Muâviye b. Ebû Süfyân lehine feragat etti. Karısı Ca‘de bint Eş‘as tarafından zehirlenerek öldürüldü (6). Ali oğlu Hüseyin ise yakınları ile birlikte Kerbelâ’da Emevî ordusu tarafından şehid edildi. Daha Resulullahın torunları zamanında fitne çıkararak onları şehid ettiler. Muhammed b. Hanefiyye’nin imâmet ve mehdîliğini savunan Küseyyir’in şiirlerinde Ali evlâdı ile ilgili motifler, I. yüzyılın sonu ile II. yüzyılın başlarında Şiî çevrelerdeki anlayışı gösterir (7). Ali oğlu Hasan neslinden gelen ve halifelik iddiasında bulunan pek çok kişi devrin hâkim idarecileri tarafından en sert şekilde katledildiler. En-Nefsüzzekiyye ve aynı tarihlerde Basra’da isyan eden kardeşi İbrâhim b. Abdullah, Medine’de Sâhibüfah Hüseyin b. Ali, Irak’ta Muhammed b. Tabâtabâ, Medine’de Muhammed b. Süleyman, Basra’da Ali b. Muhammed, Yemen’de İbrâhim b. Mûsâ (8), Taberistan’da Muhammed b. Zeyd ve Hasan b. Ali isyan edenlerden bazılarıdır.

Ali oğlu Hüseyin nesli Kerbelâ Vak‘ası’ndan sonra Mekke ve Medine’de tercih etiler. Zeynelâbidîn’in oğlu Zeyd b. Ali halkın hoşlanmadığı Emevî hilâfetine karşı isyan edince hareketi şiddetle bastırılarak şehid edildi. Sonra oğlu Yahyâ da aynı âkıbete mâruz kaldı. Muhammed el-Bâkır ve oğlu Ca‘fer es-Sâdık ilimle meşgul olduklarından isyanlardan uzak durarak politikacıların şerrinden emin oldular. Fakat bu son imam vefat edince oğulları İsmâil ile Mûsâ el-Kâzım’ın imâmeti konusunda Şiî cemaati arasında görüş ayrılığı oluştu. İsmâil adına başlatılan hareket daha sonra İsmâiliyye adı altında onun evlâtları ve bunların taraftarları vasıtasıyla devam ettirildi. Daha sonra bu hareket Kuzey Afrika ve Mısır’da üç asır kadar devam eden Fâtımî hilâfetini kurdu. Mûsâ el-Kâzım’dan sonra gelen Ali er-Rızâ, Muhammed el-Cevâd, Ali el-Hâdî, Hasan el-Askerî ve on ikinci imam Muhammed el-Mehdî’nin Abbâsîler’e karşı bir isyana katılmamalarına rağmen daima dikkatle takip edildiler. Mütevekkil, Ali oğlu Hüseyin’in Kerbelâ’daki türbesini bile yıkıp yerle bir etti. Daha sonra İsnâaşeriyye adını alan bu fırka uzun müddet siyasî olmaktan ziyade, kaybolan imamı bekleyen ve o dönerse dinî ve siyasî emellerini gerçekleştirmeyi amaçlayan saçma sapan bir grup oldu. Zaten brilik olmak varken parçalanmayı seçenlerden her türlü saçmalık ve zarar beklenmelidir. Nedir İsnâaşeriyye? Nedir Büveyhîlik? Eğitilmemiş yobaz insanların oluşturdukları aklı işletmeyen hizipler…

Hz. Ali ve Fâtıma’nın çocuklarından Hasan’ın nesli şerif, Hüseyin’in nesli ise seyyid unvanlarıyla günümüze kadar hangi çetele tutularak devam etmiş? Başka toplumlardan evlilik mi yapmamışlar? Kim belirliyor kimin kiminle evleneceğini? “Ben dedim oldu” demekle olmuyor… Bırakın Resulullahın soyunun devamını sahabe Ali’nin de soyunun devamını korumak mümkün değil. Adım adım takip mi edildiler? Müdahalelerde mi bulunuldular? Kayıt altına alınarak mı korundular? İskenderpaşa’da Mahmut Efendi denilen kişi nasıl rüya yoluyla görevlendiriliyor? Adıyaman’daki Gavs denilen kişi Kürt olduğu halde nasıl Kureyşli Arab oluyor? Kurucusu Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni’den öncesi yok. Daha sonra Seyyid Muhammed Raşid Erol işi büyütmüş. Osmanlıda nerede bunlar? İnsanlar neden kalplerini beyinleriyle birlikte çalıştırmıyorlar?

Abbâsî halifesi Hârûnürreşîd devrinde seyyid ve şeriflerin yeşil sarık sardıklarının eski bir kaynağı var mı? Hangi fitne döneminde çıktı bunlar? Osmanlılar devrinde şeriflerin yeşil, seyyidlerin sarı sarık sardıklarının kaynağını sor. Kaynak verse verdiği kaynağın devlet tarafından ne kadar itibarı olduğunu sor. Birilerinin bunu yapması devlet tarafından engellenmeyince doğru anlamına gelmez. Bugün de laik Türkiye’de tarikatlar yasak olduğu halde tarikatlar var. Fakat devletin ve diyanetin resmi anlamda onlarla bir bağı yok. İnanç özgürlüklerine karşı çıkmak istemiyorlar. Fakat bu onları haklı ya da doğru yapmıyor. II. Bayezid (1447-1512) zamanında geliştirilen nakîbüleşraflık müessesesi Ali evlâdının şecerelerini araştırmak, kaydetmek ve bu konuda sahte nisbet iddiasında bulunanları cezalandırmakla ilgilenmişmiş… Yahu bu saatten sonra neyi araştırıp nereye ulaşacaksın? Aradan takribi 800 yıl geçmiş… Seyyid veya şerifliğin tasdiki mi kalmış? Ne tasdiki? Buna nasıl inanırlar?.. Zaten bunu da suiistimal ettiler. İnsanları sömürdüler. Parçalanmalarından ve menfaat edinmelerinden başka bir işe yaramadı. Ali evlâdına mensup olma iddiasıyla pek çok hânedan kurdular. Bunların kimi büyüdü kimi büyüyemedi. Kuzey Afrika’da İdrîsîler (789-985), Yemen’de Ressîler (897-1300), Taberistan, Deylem ve Gîlân’da Zeydîler (864-1526), İfrîkıye ve Mısır’da Fâtımîler (909-1171), Endülüs’te Hammûdîler (1016-1058), Fas’ta Sa‘dîler (1511-1659) ve hatta Fas’ta Filâlîler XII. yüzyıldan zamanımıza kadar devam etmeyi başarmıştır. Bunlar Kuran’dan kopmanın cahil kalmış ve parçalanmış sonuçlarıdır.

Tasavvufla bu yalanları korudular. Tasavvufla insan denen varlığı madde ile mana, beden ve ruh karışımından ibaret bir bütün olarak gördüler. İyi de Kuran’ın “ruh” tanımının bununla hiç alakası yoktu ki. Sanki İslam’ın bir eksiğiymiş de tamamlamış gibi tasavvufu itikadlarına dahil ettiler. Başına da kâh peygamberi kâh Ebur Bekri oturttular… Neymiş tasavvuf bir gönül terbiyesiymiş. Yahu İslam gönlü terbiye etmiyor mu? Kuran kalbimizden geçirdiklerimizden dahi hesaba çekileceğimizi söylemiyor mu? Bakınız Bakara 284’e. Tabi zekâtı madde ve manen arınmak olarak değil de sadece kırkta bir maden arınmak olarak eksik anlarsan ve Kuran’la alakanı koparırsan açık bıraktığın yerlerine tasavvufu yama yaparsın. Tasavvufla dünyadan, bilimden, teknolojiden kopardılar. Düşünmekten, sorgulamaktan, Kuran’ı yöntemli anlamaktan uzak tuttular. Diyor ki biri: “Tasavvuf ilâhî ahlâkla ahlâklanmak demektir. Tasavvuf bencillikten kurtulup diğergâm olmaktır, kendinden çok başkalarını düşünmektir. Herkese dost olmak, kimseye yük olmamak, gül bahçesinin gülü olmak, fakat diken olmamaktır” (9).

Neymiş tasavvuf ilahi ahlakla ahlaklanmak demekmiş. İfadeyi eleştirmek yerine hadi ne kastettiğinizi anlayalım, İslam ahlaklandıramıyor muydu? Bencillikten kurtarmıyor mu? İslam hangi güzellik var da onu veremiyor? İslama kurban olun siz… Neymiş İslam düşünce tarihinde kelâmcı ve felsefeciler, dini adeta bir rasyonalizm olarak ele almışlar ve fakihler de onu bir kaideler bütünü şeklinde sunmuşlar. Eee? Bu iki zümrenin özelliği “aklı” ön plânda tutmak ve aklın rehberliğinde ilerlemekmiş. İyi de bunu bin küsur ayette isteyen Kuran. Mutasavvıflar da imana aklın ötesinde bir dayanak bulmuşlar. Haydaaa. Aklın ötesi dediği hurafe… Şeyh suda yürüyecek ve sen inanacaksın. Öyle aklı devreye sokmayacaksın. Menzil’de hatme okuyacaksın ama hatmede dediklerine akılla bakıp şirk görürsen itiraz etmeyeceksin. Ellerindeki küçük taşlarla Kuran’dan parçalar okudukları ve şeyhlere, peygambere, Allah’a dua ettikleri hatme’nin içinde “Yerlerin ve göklerin nuru, geçmiş evliyaların kemalat ve gelecekteki evliyaların feyizlerini kendinde toplayan Muhammed Diyauddin” diyorlar. Hatme’nin içinde “Manevi sırlara hazine olan efendimiz Ahmed Haznevi” diyorlar. Hatme’nin içinde “Kurtulmuş olanların kutbu, şeriatın sahibi, her türlü yardımı kendisinden aldığım şeyhim Seyyid Abdulbaki el Huseyni” diyorlar. Hatme’nin içinde “Beşer perdesinden sıyrılmış şeyh Arifi Rivegeri” diyorlar. Ne demek beşer perdesinden sıyrılmış? Artık bunu da anlamayanın cehenneme kadar yolu var… Rabıta da koca bir şirk.

Zekasıyla pek övünen Necip Fazıl, Arvasi’nin eserini çevirirken her nedense şirki göremiyor. Arvasi eserinde şöyle diyor: “Fazla olarak bildirelim ki yüksek nakşi yolunun fertleri ve rükunları ve şeyhleri irşad edicileri, irşada talipleri hemen hemen topyekûn Maverüannehir, Buhara, Semerkand ve Hindistan taraflarındandır.” Arvasi adresi vermiş ama Necip Fazıl hala işi uyanamamış; tık yok. Kuran’ı yöntemli okuyanlar bilirler ki Allah kendisinden başka hiç kimseye “mürşid” demiyor; Allah "kendisine" mürşid diyor; bir de kendi kelamı olduğu için "Kuran’a" mürşid diyor. Enbiya 51’e ve Cin 2'ye bakınız. Nebilerine de mürşid demiyor aksine “irşadlı” diyor. Mumin 29’a, 38’e bakınız. Cin, 21’de Allah’ımız, Muhammed resulden ne demesini istiyor? “…Ben sizi irşad etme gücüne sahip değilim” demesini emrediyor. Çünkü irşad hidayetle ilişkili bir ifadedir. Hatta hidayette ilerlemektir ve hidayet tüm aşamalarıyla Allah’tandır. Cin 14’e bakınız. Hatme’lerle değil Kuran’la meşgul olunuz ki saptırmasınlar. Kuran aklı devreye sokmanı, tasavvuf aklı devreden çıkarmanı ister. Böylece çelişkileri ve Kuran’a aykırı ifadeleri fark edemez ya da kafanıza bile takmazsınız. “Evliyadan bazıları vardır ki öldükten sonra daha çok yardımcı olurlar” diye inandırarak, Fatiha suresinde “ancak sana sığınır ve ancak senden yardım isterim” diyen ayetten bağını koparır. İslam’da Allah şah damarından yakındır ama tasavvufta şeyh damarından yakın olamaz. Çünkü fenafişşeyh makamına inandırır.

Bağdadi divanında ilim için Hindistan’a gitmiş? Yahu onun asrında Hindistan’da ne ilmi var? İslam mı var? Şirke boğulmuş koca bir toplum var. Bağdadi kendi içinde bir muamma. Kendi zamanında kurdurduğu tekkelerin yıkılmasını neden istediği sorusunun cevabı yok. Nakşi şeyhi Kasım Kufralıya göre, Bağdadi’nin hocası Abdullah Dehlevi Hint dinlerine inanır gibi yaşamış… Rabıta ne Kuran’ın hatta ne de hadis ve mezheblerin konusudur. İthal bir Hint inancıdır. Onların Nirvana’sı bize Fenafillah olarak sirayet etmiştir. Yoksa bir Müslüman diyebilir mi, “İnsanı kâmil miratı haktır. (Allah’ın aynasıdır) Her kim kâmil insanın ruha niyetine basiret gözüyle bakarsa onda Allah’ın tecellisini görür” diye? (10). Müslüman diyebilir mi, “Rabıta yapılacak mürşid peygamberin varisi olmalıdır. Rabıta dışında Allah’a yaklaşmak için başka bir şey aramak gereksizdir” diye? (11). Mustafa Fevzi rabıtayı 54 farzdan biri saymaya kadar ileri gitti…

Biz “tevbe” almayı ilk Hıristiyanlar filmlerindeki papazlarda gördük. Sonra duyduk ki Menzil’de şeyh de tevbe alıyormuş. Resulullah, sahabe ve mezheb imamları dönemlerinde kesinlikle olmamış bir uygulama. Neden sünnete uygun tevbe etmek varken, İslam’da hiç olmayan bir şekilde tevbe alınıyor? Lafa gelince hani sünnet önemliydi? Şeyh ortaya oturur sarığı açılır, sofiler ipleri tutarak Allah’tan af dilerler. Yahu bu sünnet mi? Değil. Yapma o zaman. Niye “vird” diye bir şey icad ediyorsun? Üzerine bir örtü alarak Allah’ı ismen zikredip silsiledeki şahısların ruhlarına dua yollamak dinimizin neresinde var? Bu İslam değil. O zaman ne? Öylesine müesseseleşmiş ki Allah’ı zikirde belli bir sayıya ulaştığın zaman bu zikri arttırmak için şeyhten izin alman gerekir. Burada “zikr” derken de Kuran’ın ifade ettiği “zikr” kesinlikle bu zikir değil ha. Kuran’ı anlaya anlaya okumaktır zikr. Bunlarda ise Allah’ın adını arka arakaya rakam gibi sıralayıp saymaktır zikir… Yani o bile değiştirilmiştir. "Teveccüh" de son zamanlarda tarikatlarda pek rastlanılır olmamakla birlikte Nakşibendiliğin önemli ritüellerindendir. Teveccüh şeyhin, müridin ağzını açıp ağzına üfleyerek ona feyz vermesidir. Şu saçmalığa bakar mısınız? Bakamazsınız çünkü aklınızı işletmeniz yasaklanır… Allah kulunun ruhuna üfler de şeyh bundan geri mi kalır?.. Şirke girdikleri çok sayıda husustan biri de üstelik torpile benzer bir “aracılık” etmeleridir. Siz ayeti hatırlatıp, “Allah size şahdamarınızdan daha yakındır” (12) diyorsunuz o “ama şeyh de Allah'a daha yakın” diyor. Yahu Allah şahdamarından herkese daha yakın olunca şeyh nasıl Allah'a daha yakın oluyor? Matematiğe, mantığa aykırı... Bu yüzden iyi bir mürid olmak istiyorsan aklını fazla çalıştırmayacaksın. Beynin basmayacak… Allah “Elâ lillâhid dînul hâlis” yani “halis din Allah’ındır” (13) dediği halde bunlar imamların dinin temsilcileri olduklarına inanıyorlar. Allah inananların velisi olduğunu söyler (14). Allahtan başka dost olmadığını söyler (15) ve Allah’tan başka dostlara tutunanların durumunu kendisine yuva yapan bir örümceğin zayıf yuvasına benzetir (16). Allah’tan başka velilere değil Kuran’a uymamızı ister (17). Akıl devreye sokulmayınca iman da devreye sokulmuyor değil mi?..

Fakat tarikatın tanımladığı veli Kuran’a uymayan bir velidir. Çünkü “Veli isteyerek zina yapmaz, zinayı Allah yaptırtır” (18). Böylece zina onlara günah kabul edilmez. “Veli cinsel organını açarsa melekler kaçmaz” (19). Düşünsenize akıl devreye sokulmayınca hayâ (utanma) da devreye giremiyor. Uşşaki tarikatı lideri Fatih Nurullah, müridlerinden birinin 12 yaşındaki kız çocuğuna geçen yıl (2020) yaptığı yüz kızartıcı sarkıntılıktan dolayı hala hapishanede. Şimdi zavallı kızın babası olan o müridin de aklı başına geldi ama geç kaldı… Şeyh önce aklını alır, sonra yapacağını yapar… “Abdulkadir Geylani yediği tavuğu diriltmiştir” (20) dese bile inanır. Fakat çok iktisatlı bir mucize uydurmuşlar. Yiyorsun tükenmiyor…

Cübbeli Ahmet kitaplarında ve Youtube’daki videolarında, “Kim Nakşibendi’nin Halidi kolundanım derse ona azap edilmez”, “Mahmut Efendi Azrail’i ölümü getirdiğinde huzurundan kovmuştur” gibi şirke girerken kendi şeyhi diğer tarikatların şeyhlerinden düşük kalmasın diye bunları söyler. Aynı şeyhin vekili olan Nusretullah´il Faruki de Youtube’daki videosunda müriddaşından geri kalmayıp “Şeyh konuşacağınızı, vücudunuzdaki ben sayınızı, yatakta kaç defa döndüğünüzü bilir” diyerek ona olan teslimiyetinin hudutsuzluğunu göstermek ister. Çünkü onlardan akıllarını işletmeleri değil, ölünün ölü yıkayıcısına teslim olduğu gibi teslim olmaları istenir. Aynı tarikattan Bayram Ali Öztürk, Youtube’daki videoda “Muhammed eşittir Allah” diyor. Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’ye kendi web sitesinde, “Bir hoca vaazında, Muhammed, eşittir, Allah sözünü kullandı. Böyle söylemenin hükmü nedir?” diye soruluyor. Verdiği cevap daha başlarken tatminden uzak: “Peygamberi adıyla anmak edebe uygun değildir. Müslümanın bir sözünden çeşitli manalar çıksa, bir tanesi bile meşru ise, o söze hüsnü zan edilir. Ancak bu söz, Muhammed aleyhisselam da, Allahü teâlâ gibi müstakil şâri'dir, farz ve haram koyabilir şeklinde tevil edilir. Veya Allahü tealayı sevmek ve peygamberini sevmek bir arada zikredilmiş, birbirinden ayrılamaz demektir” (21). Karl Marx ‘ın “Din halkın afyonudur” sözünü haklı çıkarırcasına bir akademisyenin bile bu sözü savunması ümmetin içinde bulunduğu şaşılası durumun vahametini göstermektedir. Tam bir şirk ifadesini bile kurtarmanın peşine düşülebiliyor. Bunun savunulacak nesi var? Ne demek “Peygamberi adıyla anmak edebe uygun değildir”? Müezzinler ezanda hem de beş vakit peygamberi adıyla anmıyorlar mı? Sonra ne alakası var Allah’a eşit tutmakla yanıt diye verdiğin karşılığın? Küfrün hüsn-ü zannı mı olur? Böyle bir şirke hüsn-ü zan yapanlar Kuran’daki tüm şirklere hatta Yahudi, Hıristiyan, Budist ve sair tüm dinlere hüsn-ü zan yapabilirler. Bir akademisyen olduğu halde apaçık bir şirki savunabiliyor. Bu gibi şirk sözleri Mahmut Efendi’nin kapağına adını yazdıkları Ruhu’l Furkan’a da soktular. “Vekiller Lehvi Mahfuzu görebilirler” (22). Bu kitaba icad da soktular. “70 bin kelime-i tevhid getiren cennete gider” (23) gibi. Bu bir tarikat...

Başka bir tarikat olan Menzilciler bunlardan geri kalırlar mı? Asla… Gavs deyip de geçmezler çünkü o gizliyi bilir, masumdur, günahsızdır, tayyi zaman ve tayyi mekân ile zamana ve mekâna hükmedebilir, İslam ordularının arasına karışıp savaşabilir. Gösterdikleri kerametler mucizelerle boy ölçüşür.  Youtube’daki videolarında Menzilci Şeyh Fevzeddin Erol, “Gavs’a ve ailesine köle olmak üzerimize farzdır”; “Ben Menzil’in bir ayısı ve köpeğiyim, Şeyhimizin kulu ve köpeği olmak farzdır” diyor. Bu tarikat şeyhlerinden biri, “Eğer kişi hasta olursa ‘mürşidim benim için hastalık dilemiştir, o yüzden hasta oldum’ demelidir” (24) der. Sadece Menzil’in değil, gelmiş geçmiş tüm tasavvuf kitaplarının en şirk dolu kitaplarından biri Minah’tır. Bu kitabın yazarı olan şeyh, “Muhammed Diyauddin ölmek üzere olan çocuğu geri diriltmiştir” ve “Gavsın şeytanı müslüman olmuştur” gibi çok sayıda şirk ve saçmalık dolu sözler sarf eder. Kitabındaki en çarpıcı sözlerden biri de şudur: “Şeyh namaz kılma derse bu emre uyarım” (25).

Faizi helal gören Süleymancılar sakalı yasaklarlar; Süleyman Hilmi Turan’ın son evliya olduğunu söyleyip kutsallaştırırlar ve onunla veliliğe son verirler; tesettür modelleriyle kendilerini ayırırlar (26).

Nurcuların da farkı yok. Said Nursi, “Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî tarikatında ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan namıyla bir zâttan istimdat ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak ‘Yâ Gavs-ı Geylânî’ derdim. Çocukluk itibarıyla elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa, ‘Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur.’ Acîptir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş” der (27). Hz. Ali’nin gaybı bildiği ve "Ayetül Kübrâ hakkı için beni ani ölümden koru" diyerek Risaleden yardım istediğini bile yazmıştır (28). Hatta risalesine Hz. Ali isim bile koymuş (29).

Fethullahçıların ve diğer cemaat ya da tarikatların bunlardan çok farkı yok. Ayetler mezardakileri misal göstererek “Ölülere işittiremezsin” buyurduğu halde (30) Fethullah Gülen ölülerin (ruhanilerin) gördüğünü ve cisimlendiğini söyler (31). Mevlâna, Muhyiddin-i Arabî ve Bediüzzaman dediği Said Nursi’nin Nebinin sesini-soluğunu duyduğunu söyler (32). Bişr-i Hafî isimli bir veli devamlı yalınayak gezdiği için köpekler ona olan saygılarından orta yere pislemezlermiş. Vefat ettiği gün Bağdat’ın köpekleri sokaklara pislemeye başlamışlar (33). Tasavvuçular gibi keramet hurafelerine ve velinin Hızır temsiliyeti taşıdığına inanır (34). Aşk yolunda mahbûbda kusur aranamayacağını, cezbenin ilahi olduğunu (ilâhî incizab) ve cezbedeki kulun bir hamlede Allah’a ulaştığına inanır (35), Muhyiddin ibn-i Arabî’nin “Hatemü’l-Enbiya’nın nuru Hâtemü’l-Evliya’nın nurundan istimdad eder” sözünü hikmetmiş gibi şerh ediyor (36). İmam Rabbanî, A. Kadir-i Geylanî, Şeyhu’l-Harranî ve Bediüzzaman dediği Said Nursi vefat edince Allah’ın izniyle vesayetleri devam ediyormuş. “…tasarrufları, bir rahmet bulutu gibi üzerimizde tüllenir durur” (37) diyor. “Halk, yevm-i şek şüphesi içinde. Sonra “gidin, falanın bugün doğan bebeğine bakın. Eğer süt emmiyorsa Ramazandır, emiyorsa değildir” diyorlar. Tam o esnada Gavs-ı Azam’ın annesi de oğlu süt emmiyor diye ağlıyormuş. Hali görünce, “ana ağlama, bugün Ramazan; oğlun onun için süt emmiyor” diyorlar. Bunlar Cenab-ı Hakk’ın husûsî atayasına mazhar kimselerdir” (38). “Hz. Ali, mihrapta yiyeceği hançerle şehâdet şerbetini içeceği sabah namazına çıkarken, etrafında dolaşan tavukları kovalayan çocuklarına, “Bırakın, onlar babanızın yasını tutuyorlar” dediği nakledilir” (39). Mitolojik bir şeytan algısına sahiptir (40). Hurafe dolu kitapları listeleyerek tavsiye eder (41). Hz. Ali’yi ebced-cifirci yaparak iftira eder (42). Hz. Peygamber ile annesi sayılacak olan Hz. Meryem’i nikahlandıracak kadar sapıtır (43). Mezhebini din haline getiren diğer gelenekçiler gibi Resulullahı tüm peygamberlere imam yapar (44). Mehdi ile ilgili uydurma hadislere her gelenekçi gibi o da inanır (45). Kahinliğe de inanıyor (46). Bir gece vakti kapı açılmış ve Raşit halifeler Nurcuları ziyarete gelmişler (47). Bir rahibin ruhunun cesedinden ayrılarak gezdiğine inanmış (48). Veliler aynı anda iki yerde görülebilirmiş (49). Abdülhamit hiç hacca gitmediği halde Ka’bede görülmüş (50). Velinin pilotun yanına binip yardım ettiğine inanmış (51). Evliyaullah, gelecekten haber verebilirmiş (52). Fethullah’a Peygamberin amcası Hamza yardım etmiş (53). Youtube’daki videolarında “Peygamberimiz Türkçe Olimpiyatlarına katıldı” diyor.

Büyük tarikatlar kuran Abdülkadir Geylâni, Ahmed er-Rifai, Necmeddin Kübra, Ahmet Yesevi, Mevlana Celaleddin Rumi’ler Selçuklular döneminde yaşarken kendilerini büyük veliler olarak methettikleri halde aklını kiraya verenler bunu göremediler. Buhara ve Fergana’da yaşamış şeyhlerin yaşanmamış hikâye, menkıbe ve kerametlerini halklara anlatıp yaydılar. Bu hikayelerle büyüdüler. Satuk Buğra Han’ın İslâmiyet’i nasıl kabul etti? Topluca Müslüman olan tebaası ne kadar şuurluydu? Hangi uyduruk mitolojik hikayeler ninni gibi onları uyuttu? Dokuzuncu asırdan itibaren Türkistan İslâm dünyasının sınır bölgesi durumunda iken Sûfî tarikatlarının kâfirlerin saldırılarına karşı halkı korumak için savaştıklarını anlatırlar. Bu savaşlarda sadece vatandaşlar masumdular... Topraklarını genişletmek için kendisinden güçsüz bir ülkeye sarkmayan hangi ülke var? Kedi fareyi kovalarken köpek de kediyi kovalayıp durmuş. Gücü yeten yetene… Hurafeler sûfîlerin faaliyetleri sâyesinde yerleşik hayat süren ve göçebe olan Tâcikler ile Türk boyları arasında kök salarken bunu İslam sanmışlar. Hemen sonraki devirlerde de iktidar sahipleri mutasavvıflara ve şeyhlere çok destek oldular. Onlar Sarayı eleştirmeyip aksine saygıyla yücelten, dünyadan ve gidişattan habersiz kendi halinde dervişlerdi. Hükümetlerin işine geliyordu. Şeyhler müridler sayesinde de rahattılar. Fakat müridan genellikle yoksul garibanlardan ibaretti. Tasavvufun şer’i esaslara uygun olduğunu sanıyorlardı.

Hoca Ahmet Yesevî’den etkilenenler kesinlikle yöntemli Kuran okuyucuları değillerdi. Mutasavvıfların menkıbe ve kerametleriyle hurafelere inanan cahil bırakılmış bir toplumdu. Yeni dervişler ilâhîler ve dînî şiirler ezberledikleri gibi anlayarak ayet ezberlemedikleri halde dinleyenlere cennet ve mutluluk yollarını gösteriyorlardı. Orta Asya halkları bu tür dervişleri, eskiden beri bir kutsallık verdikleri ozanlara benzeterek hararetle kabul ettiler ve onların dediklerine inandılar. Adeta Şamanlıkları devam ediyor gibiydi. Eski ozanların yerini "Ata" veya "Baba" denen birtakım dervişlerin almasıyla yetinmediler. Arslan Baba, Korkut Ata ve Çoban Ata’nın Hz. Peygamber’in ashabından olduklarına bile inandırıldılar. Ahmed Yesevi daha çok göçebe ve köylü bozkır Türkleri arasında bulunduğundan İslam değil, "Yesevilik" bu insanların inanç ve kültürünü oluşturdu. Bazıları “Ayrıca Türk hükümdarlarının İslamî akideye çok bağlı oldukları, Hanefiliği tam olarak benimsedikleri bilinmektedir. Onların bu tavrı da Rafizilik ve itizalin yaygınlaşmasına mani olduğu gibi, Türkler arasında yayılan tasavvufun şeriat çizgisinde gelişmesini sağlamıştır” (54) deseler de dini açıdan gerçek böyle değildir. Neden değil? İslami akideye bağlı diyebilmek için Kuran’a dair çalışmalar görmeliyiz. Ne yaptılar? Kuran’ı doğru anlamakla ilgili bir usul kitabı mı yazdılar? Farklı dillerde meal mi hazırlayıp dağıttılar? Yöntemli bir tefsir mi yazabildiler? İslami akideleri olsa zaten tasavvufa ihtiyaç duymazlardı. Hanefiliği tam olarak benimseselerdi hadislere iman edebilirler miydi? Ebu Hanife’nin rivayet zincirinde adı geçen bir tane bile hadis almayan hatta onu hiç hazzetmeyen Buhari’nin Resulullah’tan 230 küsur yıl sonra araştırdığı rivayetlere iman etmeleri mi Hanefiliği tam olarak benimsemektir? “Tasavvufun şeriat çizgisinde gelişmesi” ifadesi başlı başına çelişkidir. Şeriat tasavvufu zail eder. Tasavvuf yukarıda misallerini verdiklerimiz gibi şirk yüklüdür. Ahmet Yesevî Buhâra’da, devrin önde gelen mutasavvıflarından Şeyh Yûsuf Hemedânî’ye intisab etmiş...

Türk boylarının dini inanışında eski atalar kültü, evliyâ ve türbelerin kutsallığı şeklinde modifiye olarak devam etti. Hoca Ahmet Yesevî Türbesi önünde namaz kılınıp dua edildi. “Günahtır, şirktir” deyip de buna karşı çıkan Araplar, Vehhabi olmakla suçlandılar… Anadolu’ya göçen Türkler arasında eski dini hâtıralarını müslümanlıkla cilalayıp devam ettiren çok sathi ve ibtidai tipte Müslümanlaşanlar da vardı. Kılı kırk yaran fıkhi izahların ve kitabi bilgilerin ortaya koyduğu dini anlayışa ilgisiz kalarak eski Türk kamları ve atalarının Müslümanlaşmış şekli olarak gördükleri Türkmen babalarının telkin ettiği inançlarla yetindiler. Amelde Sünnî-Hanefî akideye bağlı olsalar bile bunların din ve tasavvuf anlayışında eski Türk anlayışlı kısmen Melamîlik ve Ehl-i Beyt sevgisi içeren çorba görünümünde yeni bir dine dönüştüler.

Şamanlıktan gelen unsurlarla zenginleşerek yepyeni bir din ve tasavvuf anlayışı doğurdular. Dağ köylerinin ve göçebe toplulukları da Alevi-Bektâşi zümreleri de bu yeni dinin mensubuydu. O devir Türkmenlerindeki aşırı derecede Ali ve Ehl-i Beyt sevgisine rağmen Şii değillerdi. Şii tesirler Anadolu’da sonradan, bilhassa Safevîlerin nüfuzu üzerine etki etti. Dini modifiye etmekte yarışır gibiydiler… Tasavvuf elbette yüzyıllardır tasavvufçuları inziva çekmişti. Fakat Türklerde kısmen bunu başaramadı. Bir kaynağa göre, “Türkler arasında yayılan tasavvuf anlayışı onları, bir inzivâ hayatı yaşayan bir kısım sufiler gibi tekke ve zaviyelere kapatmamıştır. Aksine onlar Allah yolunda savaşan kimseler olarak düşmana karşı çıkan, uclarda fetihler yapan, el emeği alın teriyle geçinen topluluklardı. Kurdukları zaviyeler, yerleşim ve teşkilatlanma için birer merkez olmuştu” (55).

Vahdet-i Vücud panteizmini bile sindirebildiler. Hatta görüşlerini üst seviyede idareciler ve aydın kesime yaydılar. Bahaeddin Veled (1228), Burhaneddin Muhakkık (1240), Evhadüddin Kirmani (1238), Necmeddin Daye (1256, Muhyiddin Arabi (1240), Sadreddin Konevi (1274) gibi tasavvufçular çok itibar gördüler. Onlar ne dese inandılar. “Mevlana Celaleddin Rumi (1273), Anadolu’da önemli kültür merkezlerindeki halkın dini hayatının ve Sünni tasavvufun teşekkülünde büyük tesir icrâ etmiştir” (56). Tasavvufa sımsıkı yapışanlar Kuran’ı asla yöntemli okumadılar. Zaten yöntemli okusaydılar tasavvufa yapışmazdılar. Kendilerini Kuran ile koruyamayan Orta Asya, Orta Doğu ülkeleri ve Endülüs’ten süzülüp gelen çeşitli görüş, fikir ve meşrepler Anadolu’da hal hamur olarak yeni bir dini terkibe kavuştu. Anadolu’ya gelenler sadece Yesevî ocağı bağlı ve bağımlısı Türkmen dervişleri değildi. Sanki kendileri şirke girmiyorlarmış gibi Sünni tasavvufçuların “zındık” dediği Horasan Melâmetiyesi ürünleri olan Kalenderilik ve Hayderilik gibi zümreler de geldiler. Harici-Batıni karakterli mihraklar kötüydü ama bir dönem Hacı Bektaş ocaklarının yolsuzlukların karargâhı olarak damgalanması da kötüydü. “Sarı Saltuklar, Geyikli Babalar, Ahiler Abdallar, Horasan erleri zaman oldu Batıni-Hârici menfaatler tarafından sahiplenilir oldular” (57). Son devir Selçuklu Anadolu’sunda ibahî kızılbaşlığa meyledildi. Babailer isyanından sonra başı boş isyancı dervişler dikkati çektiler.

-devam edecek-

KAYNAKLAR:

1. Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Y. 3. Baskı, s. 247.

2. Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Y. 3. Baskı, s. 102-103.

3. Mehmet Demirci, Hakikat-ı Muhammediye, Diyanet İslâm Ansiklopedisi, XV, 179.

4. Bknz. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, 229, İstanbul, 1971.

5. Bknz. Taberî, V, 155.

6. Bknz. Mes‘ûdî, Mürûcü’ẕ-ẕeheb, III, 5-6; Ebü’l-Ferec el-İsfahânî, s. 73.

7. Kümeyt, “Hâşimiyyât”.

8. Bknz. İbnü’l-Esîr, VI, 305.

9. Mehmet Demirci, “Sorularla Tasavvuf ve Tarikatler”, İstanbul, 2001, Damla yayınevi.

10. Bknz. Zahid Kotku, “Tasavvufi Ahlak”, s.222.

11. Mahmut Ustaosmanoğllu, “Sohbetler”, s.336.

12. Kaf, 16.

13. Zümer, 3.

14. Bknz. Ali İmran, 65; Bakara, 257.

15. Bknz. Tevbe, 116.

16. Bknz. Ankebut 41.

17. Bknz. Araf, 3.

18. Abdülkerim Kuseyri, “Kuşeyri Risalesi”, s.336.

19. Şeyh Abdülâziz Debbağ, “El-İbriz”, s.189.

20. Abdülkadir Geylani, “Gunyetul Talibin”.

21. https://www.ekrembugraekinci.com/question/?ID=8768.

22. Mahmud Ustaosmanoğlu, Ruhu’l Furkan c.1 s.18.

23. Mahmud Ustaosmanoğlu, Ruhu’l Furkan c.1 s.18.

24. Muhammed Saki Erol, “Arifler Yolunun Edepleri”, s.87.

25. Sibgatullah Arvasi, “Minah”, s.233.

26. Bakınız: 7.12.1989 tarihli Tercüman Gazetesi’nde liderleri Kemal Kaçar’ın yorumu.

27. Said-i Nursi, “Risale-i Nur Külliyatı, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Sekizinci Lem'a, Beşinci vecih”.

28. Said-i Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, “Şuâlar, 15. Şuâ.

29. Said-i Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yedinci Şuâ, Âyetü’l-Kübra.

30. Bknz. Fatır, 22.

31. Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 21, 23.

32. Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 24.

33. Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 24.

34. Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 25.

35. Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 26.

36. Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 27.

37. Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 37-38.

38. Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 45.

39. Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 50-51.

40. Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 162.

41. Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 182.

42. Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 186.

43. Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 197.

44. Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 221-222.

45. Fasıldan Fasıla 2, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 1.Baskı, Ekim 1995, Sayfa 12.

46. Fasıldan Fasıla 3, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 5.Baskı, 1998, Sayfa 14.

47. Fasıldan Fasıla 3, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 5.Baskı, 1998, Sayfa 217-218.

48. İnancın Gölgesinde 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 8.Baskı, 1996, Sayfa 78.

49. İnancın Gölgesinde 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 8.Baskı, 1996, Sayfa 79.

50. İnancın Gölgesinde 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 8.Baskı, 1996, Sayfa 79.

51. İnancın Gölgesinde 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 8.Baskı, 1996, Sayfa 79.

52. İnancın Gölgesinde 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 8.Baskı, 1996, Sayfa 81.

53. Küçük Dünyam 2, Zaman Gazetesi, 28 Kasım 1996.

54. Fuat Köprülü, “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar”, l8-19, Ankara 1984.

55. Ömer Lütfi Barkan “Kolonizatör Türk Dervişleri”, Vakıflar dergisi II, İstanbul, 1974.

56. Ethem Ruhi Fığlalı, Türkiye’de Alevilik-Bektaşilik, l02-103, İstanbul, 1990.

57. Samiha Ayverdi, Türk Tarihinde Osmanlı Asırları, I, 69-70, İstanbul 1975.


Başlık Kategori Yayın Tarihi
CANLI BOMBA NASIL ANLAŞILIR? Genel 10.06.2021
İSLAM NEYİNİZE YETMEDİ DE TASAVVUF İMDADINIZA YETİŞTİ? Genel 26.05.2021
DİN HALİNE GELEN TASAVVUF (2) Genel 15.05.2021
‘VAHY-İ GAYR-İ METLUV’ DEYİP DE ŞİRKE GİRME Genel 11.05.2021
GÜREŞ TEKKELERİNDE TASAVVUF Tarih 07.05.2021
Başlık Kategori Yayın Tarihi
Toplumsal Histeri Genel 28.05.2021
İNSANIN KENDİSİNE YABANCILAŞMASI Genel 23.05.2021
DAĞILMIŞ MİLLETLER Genel 22.05.2021
Varlığımızı Anlamlandırmak Genel 20.05.2021
DI-RIŞ! Genel 15.05.2021