GÜREŞ TEKKELERİNDE TASAVVUF

Osmanlıda güreş tekkelerinde tarikatların hurafeleri anlatılır hatta eğitim de verilirdi. Tarikat dervişleri (müritler) burada barınırdı. Burada edebe dair konularla birlikte bedensel olarak güçlü, çevik ve becerikli olmanın yolları da anlatılırdı. Saygının ön plana çıktığı görülürdü.

Malazgirt savaşından sonra Horasan’dan Batıya göçen Türkmen aşiretleriyle birlikte Anadolu’ya alperenler de gelerek tasavvuf Müslümanlığının Anadolu ve Rumeli’de yerleşmesine yardımcı oldular.

İlk Türk mutasavvıfı Hoca Ahmed Yesevi’nin halifelerinden Hacı Bektaşi Veli, Horasan’dan Anadolu’ya gelerek yerleşti. Ahmed Yesevi’nin halifelerinden Amasya’da yerleşmiş bulunan Baba İlyas Horasani’nin çar-ı yarından Mehmed Buhari Sarı Saltuk Baba da Rumeli’de tekkeler ve hangahlar açtılar. Buralarda sorgulayan bir felsefe yerine Hindistan menşeli tasavvuf felsefesi gelişti. Bu felsefede o kadar yol kat edildi ki gerek şiirde gerekse menakıbında çok sayıda eserler verildi. Mesela,

Hacı Bektaşi Veli, Mevlana’ya demiş ki:

“Şeriatta şu senindir bu benim,

Tarikatta hem senindir hem benim,

Hakikatte ne senindir ne benim.”

Kulağa çok hoş gelen ama din açısından hiçbir kıymeti olmayan bu gibi ifadeler Osmanlının yıkılışından sonra bile sömürmeye devam etti. Tarikatlarda zenginlerle fakirler aynı sofraya bile oturmadılar ki “hem senin hem benim” olsun... Hele zenginlik bakımında uçurum varsa... Çok zengin biri tarikata mürid olduğunda garibanın mürid olması gibi karşılanmıyordu. Sihr-i kelamla çok insanı kendilerine çektiler. Parası olanın parasından, garibanın emeğinden yararlandılar.

Osmanlının beylik düzeninden devlet düzenine geçerken toprak işgallerinde ve tüm savaşlarında antrenman ve spora değer vermesinin çok katkısı oldu. Konya Selçuklularında gazilerin spor yapabilmeleri ve uzaklardan gelen sporcuların barınabilmeleri için Orhan Gazi zamanında işte bu yüzden Bursa’da ilk güreşçiler ve atıcılar tekkesi açıldı. Bu tekkeler sadece güreşçilere ve okçulara mahsus değildi. Kışın açık havada idman yapamayan gürz sporcuları ve binici gaziler ve sair sporcular da tekkedeki idman malzemelerinden yararlanıyorlardı. Spora önem vermeleri elbette takdire şayandır. Fakat bunun bile ardında savaşa olan katkısı yer alır…

Nihayet aşiret (Oğuz) töresine göre yapılan güreş, artık Osmanlı Devleti’nin özel kurumları arasına girmişti. Gerek tekkelerde ve gerekse Osmanlı sarayında yapılan güreş idman ve yarışmaları yasa hükmündeki geleneklere uyularak yapıldı. Açılan tekkelerde yatıp kalkan pehlivanlara “derviş” ve tekkeyi yönetenlerin başı olup dua eden kişiye de “şeyh” deniyordu. Kuran’a göre Allah’tan başka irşad edici (mürşid) olmadığı halde başına bir de “kamil” ekleyerek “Mürşid-i Kâmil” olarak bile tanımlandılar.

Edirne alınıp da Hükümet merkezi Bursa’dan Edirne’ye taşınınca, ikinci güreşçiler tekkesi Edirne’de Kaleiçi’nde yapıldı. İstanbul alındıktan sonra Unkapanı civarında Küçükpazar ile Unkapanı yolu üzerinde Pehlivan Şücu ve daha sonra da Zeyrek’ten şimdiki Şeb Sefa Sultan Camii’nin önüne inen yokuşun bitiş yerinde de Pehlivan Demir Tekkesi açıldı. Bunları takiben de Amasya ve Manisa gibi imparatorluğun önemli şehirlerindeki diğer tekkeler kuruldu. Güreş tekkelerinin geliri iki kaynaktan sağlanıyordu. Eğer o tekke Osmanlı padişahları tarafından kurulmuş ise “miri” (devlet malı) sayılıyor ve masrafı tekkeyi yaptıran padişahın bağladığı vakıftan karşılanıyor, denetimini de Darüssaade Ağası’na bağlı bulunan Harameyn Nezareti yapıyordu. Bir kısım tekkeler de özel vakıflarla kurulduğundan devlet malı sayılmıyor ve gelir-gider hesabına o şehrin kadıları bakıyorlardı.

Güreş tekkeleri de Yeniçeri ocağı gibi tamamen Aleviliğin ve Bektaşiliğin etkisi altındaydı. Buralarda şeyhlerinin başlıca görevi vakfın geliriyle ihtiyaçları sağlamaktı. Ayrıca güreşçileri yetiştirmek ve padişah huzurunda güreşildiğinde dualar yaptırmak da masraflıydı. Genellikle şeyhler bu güreşçiler arasından seçilirdi. Öte yandan Nakşibendi tarikatında güreşe bu kadar önem verilmiyordu. Onlar nefs terbiyesiyle meşgul olmaya yoğunlaşıyorlardı. Tabiri caiz ise nefisle güreşip onu yenmeyi yeğliyorlardı. Buna rağmen Nakşi olsun Kadiri ya da herhangi başka bir tarikat olsun şeyhlerin bayramlarda bile birbirlerini ziyarete gitmemeleri nefsi yenme konusunda başarılı olunamadığını göstermektedir. Halen ülkemizde mevcut tarikatlar bu ziyaretleri yapmamaktadırlar. Çünkü ziyaret eden damgayı yiyecektir. Ziyaret edilenin müridleri kendi şeyhlerinin ayağına gelindiği için daha büyük bir evliya olduğunu söyleyecektir. Cübbeli Ahmed şeyhi Mahmud Efendi’ye “Zamanın Sahibi” diyorken, Adıyaman’daki tarikatın şeyhi de “Gavs” adı altında evliyaların kutbu kabul edilirken ayağına gitmek hangisine düşerdi?.. Kısacası tarikat nefsi terbiye etmekten ziyade heva ve hevesi ilahlaştırıyordu. Tabanda müridler bunları düşünemeyecek kadar bağlı ve bağımlı olduklarından habersizce aslında şeyhlerden daha mütevazıydılar.

Tekke pehlivanlarının (dervişlerinin) İstanbul içinde ve civardaki güreş yerlerinde güreşmelerine müsaade edildiğini, hatta saraya davet edilerek padişah huzurunda güreştirildiklerini tarihi belgeler göstermektedir (1).

Tekke pehlivanları padişah huzuruna çağrılarak burada birbirleriyle veya Enderun’daki güreşçilerle de güreştirirlerdi. Bu güreşler şehzade ve sultanların doğum şenliklerinde, evlenme ve sünnet şölenlerinde, padişahların tahta çıkış yıldönümlerinde ve dini bayramlarda yapılırdı. Bu çeşit güreşlerin en önemlisi Sultan Üçüncü Murad’ın At Meydanı’nda yaptırdığı, (3 Haziran 1582) pazar günü başlayıp 42 gün süren sünnet düğünü ile Sultan Üçüncü Ahmed’in şehzadeleri Süleyman, Mehmed, Mustafa ve Bayezid için (1720’de) Ok Meydanı’nda yaptırdığı sünnet düğünüdür (2). Ey gidi ey, kim bilebilirdi bu sünnet düğünündeki çocuklardan Süleyman’ın kardeşi Musa tarafından öldürüleceğini? Sonra da Musa’nın kardeşi Mehmet tarafından öldürüleceğini?...

Tekke pehlivanlarını en çok huzurunda güreştiren padişah Sultan Birinci Abdulhamid’dir (1774-1789). (3). Osmanlı padişahları arasında belki de iyi niyeti ve gayreti olanıydı…

Güreş tekkelerinde tasavvuf birey ile Kuran’ın arasına girdi. Düşünmeyen, sorgulayamayan, şeyhin karşısında mevta olan, hurafeye inanan, kaderci olan bir toplumun oluşmasında tasavvuf en büyük rolü oynamıştır. Kendine münhasır tipik bir dine dönüşerek hurafeler topladı. Bu nasıl mümkün oldu? Oldu çünkü biz Türkler maalesef Resulullah zamanında Müslüman olmadık. Hiç olmazsa sahabe Ömer zamanında Müslüman olaydık… Hayır biz fitnenin tavan yaptığı, Müslümanın(!) oluk oluk Müslüman kanı akıttığı, kelleler kestiği, ocaklar söndürdüğü Emeviler ve Abbasiler zamanında Müslüman(!) olduk. Tabi buna da “Müslüman” denilirse…

Not: “Osmanlı’da Spor ve Sonrası”, (1992), Yüksel Yılmaz notları.

KAYNAKLAR:

1. Evliya Çelebi, Seyahatname.

2. Topkapı Sarayı Müzesi kütüphanesinde, Sultan Üçüncü Murad’ın yaptırdığı bu sünnet düğününü anlatan bir sürname mevcut olup, (H. 1344) numarada kayıtlı (864) yaprak ve (427) minyatürlü bir sürnamedir. Ayrıca bu mevzudaki sürname de İstanbul’da Millet Kütüphanesi’nin Hekimoğlu Ali Paşa bölümünde (642 ile) kayıtlıdır. Bu sürnamenin mikrofilmi Milli Kütüphane arşivinde (A) 4350 numaradadır. Üçüncü Ahmed’in yaptırdığı düğünün sürnamesinin yazarının ismi Vehbi’dir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesinde (III: A. 3593) numarada kayıtlı olup bir sureti de İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde (Yazma, 3974) numara ile kayıtlıdır.

3. Topkapı Sarayı Müzesi arşivinde bulunan (12360) numarada kayıtlı ruznameler ve (E. 529) numarada kayıtlı 41 parça belge bu gerçeği göstermektedir.