SEN KATİLLERİN TORUNU DEĞİLSİN

Gözleriniz kör olduğunda somut gerçekleri değil hayalleri görürsünüz. Fakat kalp gözünüz kör olduğunda gerçek olduğunu söyleyen yalanlara inanırsınız.

İnsanlık tarihinde Allah’ın nebileri hariç toplumları barış içinde yaşatmaya çalışan hiçbir toplum olmamıştır. Dünyanın her yerinde kan ve gözyaşı aralıksız olarak akmıştır. Bütünüyle bir toplum aziz olabilir mi? Eğer bir nebinin peşindeki takvaları kastedeceksek elbette olabilir. Bunun dışında nasıl mümkün olsun? Hiçbir nebi durup dururken savaşılmasını istemez. Hiçbir nebi topraklarını genişletmeye kakışmadı. Çünkü her nebi öldürmeyi en büyük günahlardan biri olarak görür ve dünyevi hırsa sahip olmaz. Son nebiye kadar hiçbir nebi öyle çok kanlı bir savaş bile yapmamıştır. Kardeşine savunmasız bakan Kabil’den bir yanağına tokat yiyince diğerini de çeviren İsa’ya kadar salt barış istenmiştir. Maide 30’un terbiyesine göre, İsrailoğullarına “...Kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur…” denmiştir. Bu ayete rağmen nasıl birini öldürsün?

Taviz kapısını aralarken “…Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur…” diyen ayeti gerekçe göstererek haklı yere öldürdüklerini düşündüler. Bu ayeti çok sömürdüler. Hızlarını alamayıp çocukları bile öldürürlerken yine bu ayeti bahane yaptılar. Oysaki bu ayet size zulmederek saldıran kafirlere karşı geçerliydi.

Son nebi Muhammed’e gelindiğinde son yıllarına kadar böyle mümkün mertebe savaşmadan devam etmiştir. Fakat 7.yüzyılın şartlarında artık savaş tek çıkış yolu olduğunda Kuran’ın tamamlanmasının son çeyreğinde yani tamamlanmasına az kala sadece zarurette olmak üzere cihad farz kılındı. Asla saldırı yapmayacaklar, daima mecbur olunduğunda savunma savaşı yapacaklardı. Kaçan düşmanın ardından bile koşmayacaklardı. Barış teklifi olursa hemen uzlaşacaklardı. Ne zulmedecekler ne de zulme razı olacaklardı. Esirleri bile en küçük bir bahaneyle serbest bırakacaklardı. Savaş alanında düşmanın kalkanı, kılıcı, zırhı ya da üzerinden çıkan ziynetin bir kısmı sana, bir kısmı devlete ve bir kısmı fakirlere dağıtılacaktı; fakat bu savaş alanıyla sınırlıydı. Kısasa kısas yapılacaktı ve bunda bile bağışlamaya izin verilmişti. Hata ile öldürme durumunun bile cezai bir bedeli vardı. Öldürülenlerin ailelerinin garantisi de sağlanacaktı. Savaşın yaralarının sarılması da gerekiyordu. Amaç savaşarak toprak almak ve toprakları genişletmek değildi. Amaç Yusuf nebi gibi kralların ve toplumların kalplerini fethetmekti. Bir toplumun kalbini fethederseniz yani onlar Müslüman olurlarsa o toprakların sizin olmasına gerek kalmaz. İlkçağlardan beri kan ve göz yaşı üzerine nice topraklar işgal edildi de ilk çağdan hangi ülke bu günlere kadar kaldı? Demek ki boşuna kan akıtmışlar. Demek ki İslam terbiyesiyle barış tesis edilebilir ve kan akmayabilir; topraklara göz dikilmeyebilir ve gönüller fethedilebilir.

Eğer nebilerin ölçüsünün dışına çıkarsak dünyada ecdadı temiz tek bir toplum bulamazsınız. İslam’la terbiye edilmeyen hiçbir toplum temiz olamaz. Hele Yahudilerin ve Hıristiyanların zulümlerini ciltler dolusu yazabiliriz. Ermenilerle Türkler Anadolu’da birbirine girince ölenler oldu. Ermeniler ölünce soykırım, Türkler ölünce hiçbir değeri yok öyle mi? Türkler bu konuda suçu en az olan milletlerden biridir. Fakat bu makalenin konusu ecdadımızı zalimlerden ve terbiyesizlerden ayıklayıp gerçek ecdadımızın kim olduğunu sergilemektir…

Kim bizim ecdadımız? Bizim ecdadımız dedelerimizin ve ninelerimizin geriye doğru neseb olarak ulaştıklarıdır. Osmanlıdan ziyade ecdadımız Selçukludur. Fakat Selçukluları incelediğinizde “omuz üstünde baş bırakmama” çabası da İslam’ın terbiyesi değildir. Kuran’ın savaş konusundaki hassasiyeti Selçuklularda da yoktur. Türk beyliği Türk beyliğini, Müslüman Müslümanı öldürmüştür. Hem de ayet, “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır” (Nisa, 93) dediği halde. Kuran rehber edinilmemiştir. Bunun yanı sıra elbette biz başka toplumlardan daha zalim değildik. Zaten masum bir nesil yok. Örnek toplum yok. Örnek olmak sadece bireylere mahsus kalmış. Tolumlar daha ziyade zalimlerce yönetilmiş. Başka toplumların da rehberi Kuran değildi. Aslında burada toplumların Kuran’a ne kadar muhtaç olduğuna vurgu yapıyorum. Ne Selçuklularda ne de Osmanlılarda bir Kuran mealini farklı dillerde yazıp ilahi mesajı yaymak bile hesapta yoktu.

Selçuklular müşrik kadınlarla evlilik yaparak öne çıkmadıkları için bu konuda takdir etmek gerekir. Fakat Osmanlı İmparatorları, ayet “Müşrik kadınları iman edinceye kadar nikahlamayın…” (Bakara, 221) dediği halde Allah’a ortak koşan Hıristiyan ve Yahudi kadınları nikahladılar. Bu ayete gözlerini kapayıp şu ayete gözlerini açtılar: “…Mü'minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce kitap ehlinden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak -onlara ücretlerini (mehirlerini) ödediğiniz takdirde- size (helal kılındı)…” (Maide, 5). 1500 önce bu ayetin indiği yıllarda bazı Nasraniler arasında İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu söylemeyen ve Yahudiler arasında Musa’yı Allah’a ortak koşmayan az sayıda da olsa Allah’ı birleyen hanif imanlılar da vardı. Allah "kitap ehli" derken bu ayette bunları da dahil ediyordu. İsa’dan sonra 500-600 yıl geçmiş olduğu için yani 7. yüzyıla gelene kadar gitgide azalsa da yine de Resulullah zamanında Nasaralı muvahhidlere rastlanıyordu. Günümüzdeki gibi İsrailoğullarının ya da Nasranilerin tümü kafir olmamışlardı. İşte Allah’ın “…Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helal olduğu gibi sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir…” dediği "kitap ehli" Allah’ı birleyerek yemeği hazırlıyorlardı. İşte Allah’ın nikah kıyılabileceğini söylediği "kitap ehli" Allah’ı birleyerek nikahlayan kitab ehliydi. O asırda Allah’ı birleyen bir Yahudi, bir Nasrani ya da bir Müslüman "kitab ehli" kapsamında övülmektedir. Çünkü onlar müşrik değillerdi. Osmanlı, ayeti böyle anlamak istemedi çünkü öylesine güzel müşrik kadınlar vardı ki takvaya fetvayı tercih etti. Evet bu ayete gözlerini kapadılar çünkü ganimet olarak ellerine geçirdikleri kadınların güzelliklerinden gözlerini alamadılar. Bu ayeti kapayıp uçkurlarını açtılar. Hele şu “Müşrik kadınları iman edinceye kadar nikahlamayın…” ayeti Cuma hutbelerinde bile okunamadı. Saray imamları ne istediyse onlar okundu. İmamın ne isteyeceğini de padişah belirledi. Fatih Sultan Mehmed, Fatih Kanunamesi ile kardeş katlini yasallaştırdı. Şeyhülilslam Ebusuud'dan aldığı "katli vaciptir" fetvasını da aslında Fatih verdirdi. Devletin bekası Maide 5’ten daha değerliydi. Bugün Maide 5 önümüzde duruyor ama ezeli ve ebedi baki bir devlet durmuyor; Osmanlı yok.

İslam dini bir kadınla evlenilmesini istediği halde ayeti bağlamından koparıp ikişer, üçer, dörder artırdılar. Artırdılar çünkü bir taneyle yetinilemeyecek sayıda güzel kadınları ellerine geçirdiler. Kafir kadınlarla evlendiler ama Asporça isimli kafir kadını nasıl bu isimle çağıracaklardı? Ya da Theodora isimli kafir kadını nasıl bu gavur ismiyle çağıracaklardı? Yahut kafir Eftandise’yi nasıl çağıracaktı?.. İsimlerinin sonuna “Hâtûn” koyunca kulağa hoş geldi. Marya Thamara Hâtûn, Angelina Hâtûn, Sofia Baffo Hâtûn demek bir derece rahatlatıcı olsa da saray geleneği olarak Türk ismi vermek daha da iyi gelecekti. Mesela Aydos'un kızı Holofiro’ya Müslüman olmadığı halde Nilüfer adı verilince kulağa çok daha hoş geldi. Osmanlı padişahlarının eşlerine işte bu yüzden Türk isimleri verildi; Müslüman oldukları için değil. Fatih Sultan Mehmed’in cariye olarak ele geçirilen Ortodoks Hıristiyan annesi Eikosifoinissa Manastırı'nda gömülüdür. Kulağınıza nasıl geliyor?

Şu hâlde halkın arasından evlenmek varken kafirlerle evlenen padişahlar senin ceddin olabilir mi? Bir padişah halktan bir kadınla evlendiyse ancak o kadının çocukları Osmanlı torunu olabilir ama evlenmiyor ki. Lazar Hrebelyanoviç’ın kızı Mileva (Olivera Lazarevic Despina) Hâtûn’la evlenmek varken ne işi olur inek sağan Türk kadınıyla? János’un kızı Maria Hâtûn’la evlenmek varken ne işi olur tarlasında çapa yapan Türk kadınıyla? Yahudi kızı Ester Stella varken ne işi olur Ayşe ile Fatma ile? Corac Bronkoviç’in kızı Mara Hatun varken ne işi olur Maide 5’le? Önüne Demetrus’un kızı Helene Hâtûn gibi cazibeli bir gavur kızı çıkmış ne işi olur elleri kınalı Hatice ile? Önüne gavur oğlu gavur Nicolò Venier ile Violanta Baffo’nun Cecilia adında manken gibi kızları çıkmış ne işi olur gözleri sürmeli Fadime ile? Sonra Osmanlı torunusun öyle mi? Yıl 2021 ve yeni nesil sorguluyor. Bakalım hangi tarihe kadar körü körüne bunu söylemeye devam edeceğiz…

I. Murad Hüdavendigar kardeş ve evlat katilidir. Kardeşleri Şehzade İbrahim ve Halil’i öldürdükten sonra oğlu Savcı Bey'i de idam ettirmiştir. Ettin de ne oldu? Kuran terbiyesi alsaydınız ne sen onlara kıyabilirdin ne de onlar sana saygısız olurlardı.

I. Bayezid (Yıldırım Bayezid) kardeşi Yakub Çelebi'yi çadırına çağırarak boğduruyor. Oğlu Süleyman Çelebi kardeşi Musa Çelebi tarafından öldürülüyor. Musa Çelebi de diğer kardeş Mehmet Çelebi tarafından idam ediyor. Bu gelenek sonrakiler aktarılıyor…

II. Murad, amcası Mustafa Çelebi’yi idam ettirdikten sonra Mustafa, Yusuf ve Mahmud adlarındaki üç kardeşini de öldürtmüştür.

Uydurma hadisin “o ne güzel kumandan” olarak övdüğü Fatih Sultan Mehmed kundaktaki 6 aylık bebek olan kardeşi Şehzade Ahmed’i Edirne’deki sarayında boğdurtarak öldürtmüştür. Allah, Tahrim suresinde çocuk öldürenleri “Hangi günahtan dolayı öldürüldü?” diye sorgulayacağını söylüyor ama bu ayete de gözlerini kapatıyorlar. Ben kesinlikle Fatih’in değil, memnuniyetle Şehzade Ahmed’in kardeşiyim…

Yavuz Sultan Selim yedi yeğenini öldürttükten sonra kardeşi Şehzade Korkut’u da boğdurtarak öldürtmüştür.

Kanuni Sultan Süleyman, oğlu Şehzade Mustafa'yı Şeyhülilslam Ebusuud'dan aldığı "katli vaciptir" fetvası üzerine çadırında boğdurtmuştur.

II. Selim (Sarı Selim), kardeşi Bayezid ve oğullarını boğarak öldürdü.

130 cariyeli uçkur düşkünü 112 çocuklu III. Murad 5 tanesi dışındaki tüm cariyelerini doğum yaptıklarında çocukları ile birlikte öldürttü.

III. Mehmed dördü yetişkin gerisi çocuk yaştaki 19 kardeşini boğdurttu.

Genç Osman kardeşi İbrahim’i öldürttü.

Daha ne diyeyim? Kuran’a dönün… Bu yazdıklarıma bakılırsa sen katillerin torunu değilsin. Çünkü katiller senin ninelerine tenezzül etmediler. Türk kadınlarını saraya hatun olarak sokmaktan ziyade gavur karılarına hizmetçi olarak soktular. Daha ziyadesi sarayın bahçesine bile giremedi. İşte sen o tarlalarda çapa yapan, ahırlarda inek sağan kadınların torunusun. Sen evladını bırak öldürmeyi evladı için ölen ana-babaların torunusun. Sen kardeş katili olamayacak kadar vicdanlı ve merhametli bir ecdadın torunusun. Sen şatafatlı sarayın değil namuslu köylülerin torunusun. Sen ecdadının şerefini kelle kesen ellerde değil ağaç diken, tarla sürüp nasır tutan, kundak sallayıp imanlı ve merhametli yiğitler büyüten ellerde bulursun. Kadeh tokuşturan padişahlar değil, ayran hazırlayan toprak kokan köylü sakinleridir senin ecdadın. Misk kokulu saraylarda yaşayanlar değil, gübre kokulu köylerde yaşayanlardır senin ecdadın. Bu çirkinlikler yüzünden kelle veren leventlerdir senin ecdadın.

Niçin mi kellesi vurulsun? Çünkü senin yiğit ecdadın saraydaki oğlancılığı hazmedemedi. Vezir Çandarlı Ali Paşa sevimli oğlanları, içoğlanı biçiminde saraya sokunca halkın içinde susanlar değil karşı çıkanlar öldürüldü. İşte onlardır ecdadın. Onlar öldürülseler bile bu rezillikleri kayıt altına alanlar oldu ve bunlar neredeyse bütün Osmanlı vakayinamelerinde yer alırken, “Manzum Tevârih-i Âl-i Osman”ın bir gün onları rezil edeceğini bile düşünemediler. Bu notlarda “İç oğlanına itten beter rağbet ederlerdi” yazdığına göre halk arasında buna dayanamayanların halini bir düşünün. Saray “haremlik ve selamlık” diye ikiye ayrıldıktan sonra kadınlar harem kısmına sürgün edildiler ve oğlanlar kadın saltanatına ortak oldular. Bu Lutilik 1387 sonrasıdır. Yıldırım Bayezid'den sonra kısa bir kargaşa döneminin akabinde Osmanlı sarayı oğlancılığı geliştirdi. Çok içmesiyle ünlü Padişah II. Murat oğlancılığı protokol kitabı olarak devlet sistemine soktu.

Sen bugün hiç inanmak ve görmek istemesen de Sehî Bey, “Tezkire (Heşt Behişt)” adlı eserinde Sultan II. Murat’ın içki içerken rakkas yani oğlan oynattığını yazan bir beyit aktarır. Hatta oğlu Fatih Sultan Mehmet de içoğlanı kullanmıştır. Bu oğlanlardan saki olarak kullanılan birisine Veziriazam Şair Ahmet Paşa âşık olunca kıyamet kopmuştur. Sehi Bey, "Tezkire"sinde Ahmed Paşa’yı anlatırken bu olaya da değinmekten çekinmemiştir. Neden çekinsin? Fatih Sultan Mehmet “Avni” mahlasıyla yazdığı bir şiirlerinde mesela diyor ki:

"Bir Güneş yüzlü melek gördüm ki âlem mahıdur

Ol kara sünbülleri âşıklarınun ahıdur.”

(Güneş gibi parlak yüzlü melek gördüm ki, âlemin ışık saçan dolunayıdır. Onun sümbül gibi siyah saçları âşıklarının ahlarıdır). Parlak dediği kişinin oğlan olduğunu bir sonraki ayet ele verecek.

“Karalar geymiş meh-i tâbân gibi ol serv-i naz

Mülk-i Efreng'ün meğer kim hüsn içinde şahıdur.”

(Karalar giyinmiş dolunay gibi nazlı nazlı salınan o servi boylu tıpkı Frenk ülkesinin güzellikler içindeki padişahıymış.) Şah ya da padişah kadınlara kullanılan bir ifade değildir.

“Gamzesi öldürdügine lebleri canlar virür

Var ise ol ruh-bahşun dini İsa rahıdur.”

(Gamzesi belirdiğinde dudakları can bağışlar. Galiba o ruh bahşedenin dini İsa'nın yoludur.) Neden Muhammed’in değil de İsa’nın yolu diyor?

“Avniyâ kılma güman kim sana ram ola nigar

Sen Sitanbul şahısun ol (da) Kalata şahıdur.”

(Ey Avni, gönül verdiğin o Hıristiyan güzelinin sana ram olacağını asla umma! Çünkü sen nihayetinde İstanbul'un şahısın, o Galata'nın padişahıdır.) Yukarıdaki şiirdeki sevgili, Galata'da yaşayan Hıristiyan bir oğlandır. Onun için dininden bile vazgeçmeye hazır olduğunu yazıyor. Bazıları dinden geçmeyi mecaz olarak yorumlasalar bile anlatılanın kara donlu bir erkek olduğu biliniyor. Osmanlı ülkesindeki gayrimüslimler sokakta kim oldukları anlaşılsın diye genellikle siyah elbiseyle dolaşırlardı.

“Akl ü fehmin din ü imanın nice zabt eylesün

Kâfir olur hey Müselmanlar o tersayı gören.”

(İyiyi kötüden ayıran akıl, din, iman nasıl korunsun?  Kafir olası geliyor ey Müslümanlar onu görenin.)

“Kevser'i anmaz ol içdüğü mey-i nâbı içen

Mescide varmaz o varduğı kilisayı gören.”

(Kevseri aklına getirmez onun içtiği saf şarabı içen. Mescide gitmez onun gittiği kiliseyi gören.)

Bu şiirleri yazan Fatih’in tahta geçen oğlu II. Bayezid daha şehzadelik döneminde ayyaş ve terbiyesizlikle suçlanmış. Onun içoğlanı, güzel Sırp çocuğu Mustafa tarihimizde Koca Mustafa Paşa olarak bilinmektedir. II. Bayezid'in oğlu Yavuz Sultan Selim oğlancı şairleri korumuştur. En sert oğlancılık kitabının yazarı şair Gazalî Yavuz döneminde rahat etmiştir. Yavuz Sultan Selim dönemin şeyhülislamı Kemalpaşazade'ye “Rücûu'ş-Şeyh ilâ Sibâhü fi'l Kuvvet-i Ale'l-Bah” adlı bahnameyi yani oğlancılık ilişkilerini de anlatan meşhur cinsellik kitabını yazdırtmıştır. Sonraki yüzyıllarda bu kitabın farklı adlarda yapılan baskıları başka padişahlara da sunulmuştur. Yavuz Sultan Selim şiirlerini Farsça yazmıştır. Yazdığı bir gazelde sevgilisini savaşçı bir oğlan gibi tasvir etmiştir. Bu dönem artık oğlancılığın saraydan sokaklara aştığı bozulmuş bir dönemdir. Aynı ilişkiler daha da ilerleyerek Kanuni Sultan Süleyman döneminde de sürdü. Oğlan satıcılığının devlet memurları tarafından bile yapılır hale geldiği zaman yaşandı. Padişah Kanuni’nin de “Muhibbi Divanı”nda şaraplı, sarhoşlu, oğlanlı ve mesela Padişah'a sakilik yapan içoğlanından meyhaneci çırağı bir Hıristiyan oğlana tutulduğunu anlattığı beyitleri görürsünüz. Bir gazeli şöyle başlıyor:

“İy Muhibbi içüben mest-i harabat olub

Topdolu eyleyelim nara ile afakı.”

(Ey sevgili içmekten öyle mest ve harab olalım ki, attığımız naralarla afakı çınlatalım.) Kanuni Sultan Süleyman da "Şair Muhibbi" mahlası almış.

IV. Murat da aynı. O dönemin Enderun’unda yetiştirilen Ali Ufki de bu bilgiyi doğrular: “IV. Murat, Büyükoda’da içoğlanı olan Ermeni Musa'ya böyle âşık oldu ve ona öylesine tutuldu ki kimi zaman çıldıracak hale geliyordu. Ayrıca genç bir silahdar paşaya da âşık oldu. Bu içoğlanı güzelliği uğruna Galatasaray kışlasından alınmış, önce Padişah'ın lütfuyla Hasoda'ya kabul edilmiş, çok kısa bir sürede de silahdar paşa olmuştu.”

Ali Ufki Bey, kendi döneminin padişahı olan IV. Mehmet’in de Ermeni kökenli bir oğlana olan tutkusunu anlatır: “Şu anda hüküm süren Padişah, Güloğlu adında İstanbullu genç bir oğlana âşıktır. Padişah'ın musiki içoğlanı olan bu kişi şimdi onun gözdesidir ve kendisine imparatorluğun en önde gelen mevkilerinden, neredeyse divan reisliğine denk kubbe veziri rütbesi verilmiştir.” Sadece dönemin şahidleri ve tarihçileri değil ecnebileri de bu rezillikleri kaleme aldılar. Alphonse de Lamartine 4 ciltlik “Osmanlı Tarihi” kitabında 4. Murat’ın Üveyis isimli Tire’li bir gence âşık olup saraya götürüp en üst makamlara getirmesini detaylarıyla anlatır. Derler ki Okan Bayülken’i “İstanbul Kanatlarımın Altında” filminde bunu anlattığı için bacağından vurmuşlar. Taksim İlkyardım Hastanesi’ne zor yetiştirmişler... Kitap okumaktan magazine bakmaya vaktim olmuyor ama doğru olması mümkündür. Zira Osmanlıda buna karşı çıkanlar öldürüldüler; günümüzde karşı çıkanlara karşı çıkanlar öldürülmek istenebilir. Ama asrımızda sorgulayanlar egemen olacaklardır…

Tekrar ediyorum… Yukarıda zikrettiğim ayette bir mümini kasten öldürmenin cezasının ebedî cehennem olduğunu unutmayın. Allah’ın ona gazab ve lanet ettiğini unutmayın. Allah’ın onun için büyük bir azab hazırladığını unutmayın. Müslümanın Müslümanı öldürmesine Kuran şiddetle karşı çıktığı halde bu katillik ve canilik Türklere Emevilerden ve özellikle Abbasilerden miras kaldı. Çünkü Türklerin Müslüman oluşu maalesef çok kötü bir döneme rastlar. Türkler eğer bir sahabe Ömer döneminde hele Resulullah döneminde Müslüman olsaydılar tarihimiz başka türlü şekillenebilirdi. Şunu da unutmayın: Bir gerçeği ne kadar örterseniz örtün uzun vadeli saklanamaz. Bir zalimi ne kadar överseniz övün herkesi inandıramazsınız. Bugün gerçekler karmakarışık olabilir ama uzun vadede kendini ortaya çıkarırlar. Politika sizi büyüleyebilir hatta aptallaştırabilir ama sizden sonrakiler sorgularlar ve böyle benim gibi yargılarlar. Bu nedenle asrımızı gerçek bir Müslüman olarak yaşayalım ki kıyamete kadar nesiller boyu örnek olup övgüyle anılalım.

Osmanlı Devleti, köylülerden vergi alıyordu. Fakat bunun haricinde bazı işgüzar devlet memurları da ikinci bir vergi toplayıcı olarak keselerini dolduruyorlardı. Köylüler tarımsal üretimde çıkmaza girdiler. Bu yetmezmiş gibi eşkıyalar ve konargöçerlerle de sorun yaşıyorlardı. Kısacası köylüler kimsenin umurunda değildi. Osmanlı Devleti toprak ve tahsildar olarak köylülerin yapısal sorunlarını kaderlerine terk ederken sadece vergi toplamakta ihmalkâr değildi; ama köylülerin sorunlarını gidermekle ilgili her konuda ihmalkardı. Köylüler tarımsal sorunların altında kaldılar. Toprağının kiracısı konumundaki köylülerin sermayesi bir çift öküz ile saban idi ve iklimsel sorunlarla da baş edemiyorlardı. Kullandıkları araç ve gereçleri iyileştirmekte çaresiz kalan köylüler, üretimden pazara karşılaştığı hiçbir sorunu çözmekte yeterli olamıyor ve Saraya seslerini duyuramıyorlardı. İşte sen bu köylülerin neslisin…

Senin ecdadın ne bunlardan habersiz olan Saraydır ne de kul hakkıyla geçinen devlet memurları ve eşkıyalardır… Sen Yahudi ve Hıristiyan saraylı annelerin, katillerin, oğlancıların, gaspçıların torunu değilsin. Sen tüm bu rezilliklerden uzak yaşayan saf ve namuslu köylülerin torunusun. Sen saraylıların hakir gördüğü köylülerin torunusun. Sen karıncaya bile kıyamayan köylülerin torunusun. Sen abdestli, namazlı, helal sütle emziren Hatçe anaların torunsun… Sen saraylardan aşağıya bakanların değil, ellerini yukarıya açıp bakarken hamd ve dua edenlerin torunusun… Sen sahabe Ebu Bekr’in hilafet makamını hakkıyla temsil edemeyenlerin değil, hilafeti de saltanatı da onların başlarına geçiren Paşaların torunusun… Ama en çok köylülerin torunusun…

27.04.2021