DARU'L İSLAM-DARU'L HARB MESELESİ

Şerafettin Argün’ün “İslam Hukukunda Daru’l İslam ve Daru’l Harb Kavramları” isimli kitabı, 1979-80 “ders yılı lisans tezi” olarak hazırlanmış ve dönemin doçenti A.Ü.İ.F. İslam Hukuku Kürsüsü Başkanı Abdulkadir Şener tarafından kabul edilmiş...

Giriş yazısı iyi başlamamış: “…Kur’an-ı Kerim’in ve O’nun tamamlayıcısı olan sünnetin…” ifadesi Maide Suresi’nin üçüncü ayetine aykırıdır. Çünkü bu ayete göre dini bunların anladığı sünnet tamamlamıyor. Ayetler nihayete eriyor ve din Kur'an'la tamamlanıyor. Bunların anladığı sünnet tanımı da Kur'an referanslı değildir. Daha ilk paragrafta iki gaf... Ne onun sünnet zannettiği beşerî hadisler ilahi dini tamamlar ne de onun sünnet tanımı Kuran’da var…

Bir ilahiyatçının araştırmacı dahi olsa hele akademik bir tez içine D.B. Macdonald ile W.W. Hunter’in İslam Ansiklopedisi’ndeki “Daru’l İslam” başlıklı yazısını hele hele Daru’l İslam’ın tanımı için vermiş olmasını da doğru bulmuyorum. Macdonald ile Hunter mi bize bunu öğretecek? Bu isimler “Daru’l İslam” tanımını hangi kaynaktan öğrenmiştir ve yazar bu tanımı Türkiye’deki ve dünyadaki Türk ya da Arab ulemadan kaynaklandıramaz mıydı? Duncan Black’lar ya da Thomas’lar mı bize fıkıh bilgisi verecekler? Hale bakınız…

Ebu Hanife’nin “Şu üç şart zuhur etmedikçe bir belde Daru’l Harb olmaz” ifadesi kapalı kalmıştır. Bunun kaynağı üç maddenin hemen sonunda yoktur diye bir sonraki paragrafın sonundaki kaynak mı dikkate alınacaktır? Ayrıca bu üç şart bir arada mı zuhur etmek zorundadır yoksa bunlardan biri dahi yeterli midir? Kapalı kalmıştır. Okuyucu bunu sorduğunda cevapsız kalmamalıdır. Şayet Ebu Hanife bunu kapalı bıraktıysa dahi yazar bunu da aktarmalıydı...

Ebu Hanife’nin sonraki ifadeleri de kaynaksız. Zaten onun yazdığı iddia edilen kitapların ona aidiyeti bile şüpheliyken bari onun yazdığı sanılan kaynakları verin yahu. Bu da yok... İlahiyat dışında herhangi akademik bir dalda bu kadar dikkatsiz olunur mu merak ediyorum… Bu gibi durumlar İlahiyatın akademik bir yapı kazanmadığı düşüncesini doğuruyor.

Şafii fukahasının Daru’l İslam gerekçesi dikkate şayandır: "Bir belde bir kere Daru’l İslam olduğunda daha sonra orası gayr-i müslimlerin eline de geçse daima Daru’l İslam’dır." Ben bu Şafiilerin ne dediğini okumadan önce artık "dur bakalım nasıl bir saçmalık çıkacak?" sorusunu sormaya başladım. Yahu böyle şey olur mu? Bu içtihadın saçmalığını Endülüs’ün bu günkü hali bile ispatlamaya yeter. Şirkin, küfrün, fuhşiyatın tavan yapması bunlara göre hiç önemli değil; geçmişte Endülüs bir İslam Devleti olarak ilan edilmiş, kıyamete kadar Daru’l İslam… İslam diyarı olsaydı camiler, kilise ve sinagoga dönüştürülebilir miydi? Müslümanın sözünün geçmediği yerin Daru’l İslamlığı mı kalır? İspanya’ya Daru’l İslam dendiğini bir düşünsenize… Şafiilerin İslam diyarı saydığı İspanya’da sadece 2016 yılında bile 546 İslamofobik saldırı yaşanmış…İslam Devleti'nin yanından bile geçmiyor...

Devamında Ömer Nasuhi Bilmen’in gayet önemli ve değerli bir açıklamasını nakletmiş. Bilmen, bir dar üzerinde yaşayan insanların Müslümanlar olmasının küfür ahkamı tatbik edildikçe orayı daru’l İslam yapmayacağını söylemiş.

Nitekim yazar Argün’le hiç olmazsa İspanya konusunda aynı fikirde olduğumuz sonraki sayfalarda anlaşılıyor. O da Şafii fukahasına bu konuda katılmıyor.

Sonra gerekli görmediğim Daru’l İslam arazisi ve iktisab yolları konularına girmiş. Daha sonra da hep fıkhi tartışmalara yer vermiş. İlgilenenler için önemli olabilir.

Beni ilgilendiren itikaddaki tek kaynağımız olan Kur’an’ın bu tanımlamayı yapıp yapmadığıdır. İmam-ı Azam’ın görüşlerini bile El-Kasani’den, Ebu Yusuf’tan Maverdi’den, A. Udeh’ten, İbn-i Hümam’dan, M. Hamidullah, Ö.N. Bilmen, Mehmed Efendi, M. Ebu Zehra, A. Öztürk, H. Karaman gibi isimlerden kaynaklandıramaz. Hadi içlerinde İmam Yusuf onun öğrencisi olduğu için bir derece… İmam-ı Azam kendi kitabından kaynaklandırılmalıdır. Hiç kimse bir başkasını kendisinden daha iyi anlatamaz. Çünkü anlatılanlar yorum konularını içerir. Bu durumda bu kitapların değerinin azalması normaldir. Azalan değer öğrencisinin naklidir. Şayet kaynak İmam-ı Azam’ın öğrencisi değilse değeri bile olmaz. En azından Ebu Hanife'yi bağlayıcı değildir...

Yazarın girdiği vasat konularla makalemizi şişirmek istemiyorum. Kitabında özet olarak şöyle sonuçlandırıyor: Bir beldeye Daru’l İslam veya Daru’l Harb denilmesi İslam’a veya küfre nisbetledir. Daru’l Harb Müslümanların hakimiyeti altına girmemiş bulunan İslami hükümlerinin icra edilmediği memleketlerdir. Daru’l İslam olmanın tek şartı İslam ahkamının zuhurudur. İhtilaf Daru’l İslam’ın sonradan harb dar’ı olması hususundadır.

Bütün bu meselelerin Kur’an’la alakası ne derecede söz konusudur? Birkaç ayet zikredilmiş ise bile Daru’l İslam ya da harb ile alakasızlar...

Önce şu soru sorulabilir: Realitede Allah Resulünün kurduğu devlet bile İslam Devleti miydi? Medine site devletinin adı neden İslam Devleti değildi? O dönem Resulullah, ashabı ve diğer Müslümanlar İran ya da bazı cihadçı radikal Müslümanlar kadar “İslam Devleti” adını koymayı düşünememiş miydiler? İyi ki de adı İslam Devleti değildi. Aksi taktirde Uhud Harbi’ndeki yenilgi bir İslam Devletinin yenilgisi demek olacaktı. Medine Devleti ya da Mekke Devleti yenilebilir; ancak yenilgi İslam Devleti adına hiç yakışmaz. Çünkü İslam sözcük olarak taşıdığı ağırlıktan dolayı asla yenilgiye yakıştırılamaz ve uğratılamaz, fakat devletler yenilebilirler. İslam mükemmel yani kusursuz ilahi bir dinin adı olduğu için ve kusursuz bir devlet de olamayacağı için bu isim devletlere kesinlikle yakışmaz. O halde İslam Devleti ya da Daru’l İslam diye bir isim koymak doğru olmaz; ancak cümle içinde “Müslümanların devleti” ifadesi uygun olabilir.

Hal böyleyken bunu bile hesab edemeyenler nereye Daru’l İslam ve Daru’l Harb deneceğini tartışmışlar. İslami ilimler zeki olmayanların da dahil edildikleri bir alan olmamalıydı. Felsefi ya da mantık yahut metodolojik zekâ sınavını geçemeyenler ilahiyat alanında medrese ya da üniversitelerde görev almamalılar. Eğer buna dikkat edilirse hakimler, yargıçlar, savcılar, avukatlar, doktorlar, mühendisler, mimarlar gibi üretken alan sahipleriyle hiçbir şey üretemeyen imamlar ya da profesörlük unvanı olan ilahiyatçılar arasında bu kadar muazzam bir fark ve uçurum olmazdı.

Sonuç itibariyle bu tartışmalar bizi bir yere taşımazlar. Bugün müslümanların gerek itikad ve gerekse siyaset olarak iyi bir durumda olmamaları -belki geçmişte makul olan bu tartışmaların bugün kesinlikle makul değildir- bugün bu konuları gereksiz kılmaktadır. Bugün lazım olan şudur:

1. Allah’ın rızasına uygun itikad: Bu olmazsa ahiretimize yazık olur.

2. Müslümanların ülkelerinin birliği: Bu olmazsa dünyamıza yazık olurken ahretimize de olumsuz yansır.

Dünyada Resulullah zamanından beri belki Ömer bin Abdulaziz, belki Harun Reşid ve belki Aliya İzzet Begoviç gibi birkaç istisna hariç -ki bunlar bile tartışılabilir- takva liderler devlet başkanı olmamışlardır. Erbakan Hoca'nın adil yönetimi gibi kısa geçici süreler de tam olarak Kuran endeksli olarak kabul edilemeyeceği için müslüman bireylerin laik devlet yönetiminden başkası değildir. Emevi, Abbasi, Endülüs, Selçuklu, Osmanlı da kesinlikle Kuran'a göre siyaset yapan devletler değillerdi. Dinin değil mezheblerin yönettiği devletlerdi. Tıpkı İran gibi. Dünya genelinde müslüman ülkelerin tamamı maalesef İslam'a uygun olmanın aksine ibretlik durumdalar... Suud'dan Pakistan'a kadar Müslümanların yönettiği ülkeler, Avrupa ülkelerinin yasalarıyla kıyaslansa Avrupa ülkeleri tüm müslüman ülkelerden daha çok Kuran'a uygundurlar. Nitekim Kur'an'ı ölçü alarak devlet yöneten hiçbir ülke yoktur. Buna rağmen neyin Daru'l İslam'ını, harbini tartışıyorsunuz yahu? Bir yandan siyaset, bilim, ahlak, ekonomi, bilinç, şuur bakımından geri gidip diğer yandan mezhepleri birer din haline getirirken neyin devletini tartışmış bunlar? Kur'an referanslı olmayan devletlerde yaşamışlar İslam ve harb diyarının neresi olduğunu tartışmışlar. Siz önce kafalarınızda inkılap yapın, Kur'an'a göre düşünen müslüman olun, kendi devletinizi İslam'a uygun hale getirin de ondan sonra Daru'l İslamı konuşun. Resulullah bir damla kan dökmeden sadece gönülleri fethederek devlet kurmuştu. Topraklarını genişletenler, başka ülkelerin kapılarına dayananlar ve tüm cihadçılar kesinlikle Resulullahın fetih yolunda değiller. Utanmamız lazım; Resulullah zamanından beri hala İslam'a uygun bir devlet kurabilmiş ya da yönetebilmiş değiliz. Kendimize Daru'l İslam dediğimizde bile Daru'l İslam değildik... Allah bizim işte bu yüzden iki yakamızı bir araya getirmiyor.

Kafanda koruduğun yanlışlardan hiçbirisi onları koruman kadar yanlış değildir. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan politikacılar öldüklerinde büyük kalabalıklar eşliğinde heybetli camilerden kalkıyorlar ama kabirde yalnız kalıyorlar. Politikacıları razı eden içtihadlar Kur'an'ın önüne geçirildi. Rejimlerin işine gelen hadisler uyduruldu. Sırf çıkarı için yanlışı kabul eden haysiyetsizden daha şedidi yanlışı savunan şerefsizdir. Ondan daha şedidi yanlışı yayan namussuzdur. Sonu mutlaka acı son olan, ölümle biten hayat romanımızda dünya senin olsa da sonun değişmez. Servetinin ne kadarı kul hakkı ise hepsi burnundan gelmek için var... Hızla ölüme yaklaşıyorken, araya sıvıştırdığınız umutlar ölüme yaklaşma hızınızı yavaşlatmaz.                                                                                                                                                      

Not: 03.07.2014 tarihinde kaleme alınmıştır.


Başlık Kategori Yayın Tarihi
CANLI BOMBA NASIL ANLAŞILIR? Genel 10.06.2021
İSLAM NEYİNİZE YETMEDİ DE TASAVVUF İMDADINIZA YETİŞTİ? Genel 26.05.2021
DİN HALİNE GELEN TASAVVUF (2) Genel 15.05.2021
DİN HALİNE GELEN TASAVVUF (1) Genel 14.05.2021
‘VAHY-İ GAYR-İ METLUV’ DEYİP DE ŞİRKE GİRME Genel 11.05.2021
Başlık Kategori Yayın Tarihi
Toplumsal Histeri Genel 28.05.2021
İNSANIN KENDİSİNE YABANCILAŞMASI Genel 23.05.2021
DAĞILMIŞ MİLLETLER Genel 22.05.2021
Varlığımızı Anlamlandırmak Genel 20.05.2021
DI-RIŞ! Genel 15.05.2021