HURİLERLE CENNETTE CİNSEL İLİŞKİ YOK

Bu başlık her kimin canını sıktıysa canı cehenneme. Okumadan def olsun gitsin. Aklı uçkurunda olmayan, iman, maneviyat, vicdan, insaniyet, duygu, merhamet, sadakat, kişilik taşıyanlar beni daha iyi anlayacaklardır… Erdemle karşılayanları muhatab alıyorum. İslam dinini salt bir erkek dini ve uçkur dini haline getirmeye çalışanların çabalarını boşa çıkarmak için bu açıklamayı yapıyorum.

Kuran’da “göğüsleri tomurcuklanmış” kelimesi uzaktan yakından hiçbir ayetin orijinalinde geçmez. Peki nasıl oluyor da Türkçe meallerin çoğunda bu ibare ter alıyor? İlk hangi beyinsizin ya da hainin aklına geldi bu çeviri? Bu çeviriye karşı erkek alimler neden yeterince karşı çıkmadılar? Yoksa buna inanmak nefslerine hoş mu geldi? Buna inanmak mı istediler? Bilerek susanlara yazıklar olsun! Bilmeden kabul edenlere yuh olsun!

Tam bir meyhane havası vermek için şöyle çeviriyorlar:

32. Bahçeler ve üzüm bağları vardır.

33. Göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar.

34. Ve içki dolu kâse(ler).

Hatayı ayette geçen “kevâib” kelimesini çevirirken yapıyorlar. Nebe Suresi 32’de bahçeler, üzüm asmaları geçiyor. 33’teki “kevâib” ise o asmalarla ilgili bir kelimedir. Zira 34. ayette o üzümden yapılmış bir içecekten söz etmektedir. Ayetler arasında bir bağlantıyı kopararak başka yerlere çekmek bilerek olursa ihanettir ve her ihanet cahilliktir; bilmeden olursa yine gaflettir ve her gaflet de cahilliktir. Ayeti cımbız ile çekip de kelimeye onlarca mana arasından en illiyetsiz olanıyla meallendirmek cahilliktir. Fakat bu cahilliğin özelliği terbiyeden son derece uzak, mantığın uçkur seviyesinde çalıştığı, çok eşli evlilikten yetinemeyenlerin cennette hurilere bile kafayı taktığı sapık bir cahillik olmasıdır.

Kevâib kelimesi, ka’be kelimesinin çoğuludur. Ka’be, “dane” demektir. Kevaib, daneler demektir. Kaliteli anlamına da gelir. “Ka’be”nin üzüm danesi anlamına geldiğini Arablar bilirler. Ka’be kelimesinin başka bir çoğulu “unkûd” kelimesi olup “salkım” demektir. Ayette geçen diğer kelime “etrâben” kelimesi “denk” anlamına gelir. Ayette “dilber”, “göğüs” ve “tomurcuklanma” kelimelerinin esamesi bile yoktur. “Etraben” sıfattır ve ayette geçmeyen “kız”ı değil, ayette apaçık geçmekte olan kevaib’i yani “daneler”i tanımlar. Arapçada “kevaıbe” ve “etrab” kelimeleri dişilik ifade etmezler. Manası da “birbirine denk kaliteli daneler” demektir. Herhangi bir yerden bir kilo üzüm alsanız bazı taneleri bazılarından daha küçük, porsuk ya da çürük olacaktır. Bu ayette deniyor ki üzüm danelerinin hepsi olgun, hepsi büyük, hepsi sulu, hepsi kaliteli.

Ayette bağdaki üzümden bahsederken, birden göğsü tomurcuklanmış kızlardan bahsetmesi ve ardından içi dolu kadehlerden söz edilmesi akıllı bir okurun dikkatini çeker. Çünkü mantık örgüsü yapamaz; alaka kuramaz. Bu ayetin saptırılan meali, kadınlara sahip olmakta kanaat edemeyen erkek despotluğunun egemen olduğu yozlaşma döneminde ayetlerin, ağzı sulanmış erkekler açısından nasıl çarpıtıldığının en açık göstergesidir.

Ayeti şöyle çevirdiğinizde anlam açısından akışta bir bozukluk olmuyor:

31- Bahçeler ve üzüm bağları vardır.

32- Asmalardan devşirilen daneler ki her biri ötekine denktir.

33- Ve üzümlerden yapılıp dolu dolu kadehlerde sunulan içecekler.

Bu üç ayetin üçü de bahçeleri, meyveleri ve içecekleri anlatıyor. Son derece uyumlu bir bütünlük içinde okudunuz değil mi? Araya sokuşturulan yaşıt (kızlar) ise bahçelerin, asmaların ve içki kadehlerinin uyumunu ve bütünlüğünü bozan zorlama bir açıklamadır ve bu yorumu zorlayanların kafalarında geçen hangi düşüncelerin kalemlerine taştığını gösteriyor.

Kültür Bakanlığı’nca basılan “Kur'an Tercümesi” kitabındaki Molla Fenari’nin meali şöyle: “Bayık sakınıcılarundur zafar bulmak; bostanlar dakı üzümler, dakı emceği saklanmış avratlar yaşdaşlar, dakı kadah tolu.” (1). Osmanlı döneminde böylesine yanlış bir meallendirmenin yapılmasına kesinlikle şaşırmam. Aksi olsaydı şaşırırdım… Bu hataların uzantısı olarak zamanımızın hocaları(!) Nebe 31-33 ayetlerine kendilerinin de inanmak istedikleri gibi aynı anlamda meal yapıyorlar.

Nebe 31: “İnne li'l-muttakiine mefâzen” (Kuşkusuz takva sahipleri için bir tatmin var) derken, bu ayette iki isim var: “Muttaki” nefsine ve şeytana karşı kuvvetli olanlardır ve “mefaz” muttaki vasfı verilenlerin bulunduğu yerdir. “Muttakiler” bir şeyi ıslah edenler, onaranlar, düzene koyanlar, bir şeyin bozulmasına fırsat vermeyenler, gözeten ve kollayanlar, günaha çekilemeyecek kuvvette olanlardır. Tatmin oldukları başarı cennet nimetlerini edinmeleridir. İşte 32 ve 33’te zikredilen nimetlerden bu yüzden bahsediliyor. Üzüm bağlarının dallarında kızlar değil, üzüm yetişiyor. Sapık hoca müsveddeleri birbirinden genç ve güzel kızlar hayal edebilir ve halüsinasyon görebilirler. Bu kişiler patolojik tedavi görmedikçe üzüm dallarında ergenlik çağındaki kızları görmeye devam edeceklerdir.

Nebe 32: “Hadâika ve anâben”; bu ayette de iki isim var: Bahçeler anlamındaki 'hadaik'; ve bahçelerin içindeki üzüm demek olan 'anab'. Bahçeler deyince ilk akla gelen meyve ağaçları bahçelerin vazgeçilmezleridir. Meyve ağaçları içinde temsilen üzüm asmaları 'anab' kelimesiyle belirtilmektedir. Bu sadece bu meyvenin olacağı anlamına gelmez. Cennet gibi zenginliğin hudud olmayan bir yerde üzüm diğer meyvelere temsilen düşünülmelidir.

Nebe 33: “Ve kevâıbe etrâben” dendiğinde birilerinin aklına pat diye huri kızlar akla geliyor. Sonraki ayet olan Nebe 34’te “Ve kâsen dihâkan” ifadesine gelince aniden tekrar pat diye meyvelere geçiliyor. Olacak iş mi? ‘Kâse’ bildiğimiz kâse, bardak, kupa benzeri nesnedir. ‘Dihak’ bu nesnelere doldurulan içecektir. Bu içecek bahçelerde yetiştirilen üzüm ya da meyvelerle alakasız değildir. Bu düzende “göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar” gibi erotik bir ifadeyi nereye oturtabilirsiniz? İslam dinine kötülük yapmak için dinsiz imansız olmaya gerek yok; bir yandan körü körüne inanıp diğer yandan aptal, salak, gerzek, enayi, beyinsiz, budala, ahmak, sapık supuk olmak da bu vazifeyi yerine getirecektir.

nebe 31,İnne lil muttekîne mefâzâ

nebe 32,Hadâika ve a’nâbâ

nebe 33,Ve kevâıbe etrâben

nebe 34,Ve ke’sen dihâkâ

Yani,

(nebe:31); muhakkaki takva sahipleri için tatmin vardır

(nebe:32); asmalı bahçeler ve üzüm bağları

(nebe:33). ve gözalıcı üzümlerin her biri ötekine denktir (burada ne göğüs, ne tomurcuk, nede kız, kelime olarak geçmiyor)

(nebe:34) ve kadehlerde sunulan içecekler

Bu dört ayetin dördü de cennete bahçeleri, meyveleri ve içecekleri anlatıyorken hepsi son derece uyumlu bir bütünlük içindedirler. Araya zorla sıvıştırılan, sokuşturulan yaşıt (kızlar) şeklinde alakasız bir ifade bahçelerin, asmaların ve kadehlerdeki içeceklerin uyumunu ve bütünlüğünü bozar. “Etraben” kelimesi meyvelerin birbirine denk olduğunu söylerken, her bir üzüm tanesinin ötekilere denk bir olgunlukta olduğunu söylerken en az dört karısı olan alimlerin derdi nedir de buraya memeleri yeni sertleşmiş yaşıt kızları sokuyor?.. Allah belanızı versin…

Diyanet Vakfi: “Şüphesiz takvâ sahipleri için umulanı buldukları yer, bahçeler, üzüm bağları, göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar, içki dolu kâseler vardır.”

İmam İskender Ali Mihr: “Ve aynı yaşta, şahane endamlı genç kızlar.”

Abdulbaki Gölpınarlı: “Ve memeleri yeni sertleşmiş yaşıt kızlar.”

Abdullah Parlıyan : “Memeleri yeni sertleşmiş yaşıt kızlar.”

Adem Uğur: Göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar,

Elmalılı (sadeleştirilmiş): “Memeleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar var.”

Fizilal-il Kuran: “Göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar ve…”

Gültekin Onan: “Göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar.”

Hasan Basri Çantay: “Memeleri tomurcuklanmış bir yaşıt kızlar…”

Hayrat Neşriyat: “Şübhesiz ki takvâ sâhibleri için (büyük) bir kurtuluş, bahçeler ve üzüm bağları, göğüsleri tomurcuklanmış aynı yaşta kızlar ve dolu kadehler vardır.”

İbni Kesir: “Göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar.”

Kadri Çelik: “Göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar.”

Ahmed Hulusi: “Yaşıt muhteşem eşler.”

Yazık! Aklımıza Fussilet Suresi, 40 geliyor: “Allah`ın ayetlerini çarpıtanlar, sonsuz ateşin içine bırakılacaklardır. Çünkü Allah onların yaptıklarını gerçekten görendir.” Bu ayette kastedilenler kafirlerdir. Bu mealciler ise kafir değiller. Fakat bu ayet çevirisinde başarılı da değiller. Sorumluluk onların üzerinedir.

Arapların temiz, bakımlı, bedevi Arapların kirinden pasından uzak olan şehirli kadınları “havâriyyât” diye isimlendirdikleri bilinir. Bu kadınlar renklerin, tenlerinin berraklık ve beyazlığı sebebiyle böyle isimlendirilmektedir (2). Hele açıklama yapan 990 doğumlu Bağdatlı Ferrâ ise (3) Mustafa Öztürk için mesele kalmıyor; ona göre Arap dilinin, erken dönem dilbilimsel tefsirin kralı. O dönemde olmak ve hele Bağdatlı olmak başlı başına sabıkadır. Bir de gelenekçi Kurtubî’nin desteği varsa (4) tamamdır. Caner Taslaman bu kişilere itibar etmeden Kuran bütünlüğüne uygun düşmemesinden yola çıktığı için gelenekten kopmakta güçlük çeken Mustafa Öztürk’ün hışmına uğruyor. Zikrettiği alimlerden mesela Kurtubî bazı ayetleri tefsir ederken kimi mutasavvıfların görüşlerine yer vermiş (5) sakıncalı bir gelenekçidir. Kendisi gibi eleştiri bombardımanına tutulan gelenekçiler tarafından desteklenmiştir. Mustafa Öztürk bir sürü gereksiz geleneksel bilgilerle Caner Taslaman’dan daha bilgili olmakla bir de kalkmış övünüyor. Mustafa Öztürk’ün cinlerle ilgili yaklaşımı içler acısıdır: “Hurilerden söz edilirken, onlara hiçbir insan ve cinnin el sürmediği belirtilir. Bu bağlamda cinlerden söz edilmesi Arap toplumunun cinlerle ilgili folklorik inançlarına göndermedir. Özellikle İslam öncesi dönemdeki Araplara göre cinlerle insanlar arasında evlilikler olur, akrabalık bağları kurulabilirdi. Bazı erkekler genellikle si’lât diye isimlendirilen ve kadın kıyafetleriyle arz-ı endam eden dişi cinlerle evlenip çoluk çocuk sahibi olabilirdi. Mesela Amr b. Yerbû’ b. Hanzala et-Temîmî dişi bir cinle evlenmiş ve o cinden çocuk sahibi olmuştur. Bunun yanında Benî Malik, Benî Şeysa’a gibi aileler/kabileler de cinlere nispet edilmiştir” (6). Belki Caner Taslaman cinlerle ilgili ayetlerde Arapçalarıyla bir açıklama yapamıyor ama doğru anlayan alimleri seçebiliyor. Anlaşılan bu hususta Mustafa Öztürk’ün bir Hikmet Zeyveli’den, bir Ahmet Baydar’dan öğreneceği çok şey var. Kuran bütünlüğünü dikkate almak yerine tartışmalı isim Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’ye itibar etmeyi tercih ediyor (7). Mâtüridî’ye göre, dünya hayatında altın ve inciyle süslenmek ve ipek elbise giymek erkekler için hiç de matah şeyler değildir. Bunlar Araplarca arzu edilen şeylerdir. Bu yüzden, cennete ilişkin vaatler onların zevk ve beğenilerine göre ve çadırlar, odalar gibi özendirmeler de aynı minvalde dile getirilmiştir. Çadır gibi eşyalar (Arap olmayan topluluklarda) konar-göçer olma durumunda, ev imkânı bulunmaması sebebiyle zaruri olarak kullanılır, fakat bu zorunluluk hali ortadan kalktığında, yani çadır yerine ev imkânı bulunduğunda kullanılmaz. Kur’an’da çadırda huriler gibi tasvirler Arapların beğenisine hitap eden şeyler olduğu için, cennet nimetleri arasında zikredilmiştir. Altın bilezikler gibi şeyler de yine onların beğenilerine hitap ettiği için cennet nimetleri arasında tadat edilmiştir (8). Üzümü meyvelere temsil gören ben bu ifadeye katılırım.

Nebe 31-34 arasına bakınca İbni Kesir’den tutun Fizilal-il Kuran’a, Süleyman Ateş’ten Diyanet İşleri’ne kadar hep kopya yazmışlar. “Kevâıbe” kelimesini “kaabe” kelimesinin çoğulu olarak kabul görenler neden “dimdik” anlamı vermek için “göğüsleri” hatırlamışlar da kızların dik yani sağlıklı duruşlarını dikkate almamışlar? Kızların dik duruşu değil de neden göğüslerin dik duruşu aklına gelmiş ey sapık? Ayet elbette fiziksel olarak dik duruşu da demiyor ama göğüslerin de dik duruşunu demediği halde böyle anlayacağına boy pos olarak fiziki dik duruş olarak yanlış anlasaydın ya…

İslamoğlu yumuşatmak için “Ne var ki, Allah bilinciyle hareket edenleri tarifsiz bir mutluluk yurdu bekliyor; içinden su çıkan göz bebeği bahçeler, bağlar... Dahası, dengi dengine göz alıcı eşler/kevâıbe etrâbâ…  Ve dolup taşan kadehler…” demiş ama maalesef kelimeyle alakayı koparmış... Eğer “kevâıbe” sözcüğü kaabe’nin değil, keib sözcüğünün çoğulu olarak dikkate alınırsa “kaabe” fiili ise “kaabal ina” “kabı/doldurdu” anlamına geldiğinden “keib” ifadesi “dolu/doldurulmuş” manasında bir önceki ayette geçen “hadâika” ve “a’nâbâ” ifadesinden dolayı “kevâıbe” ifadesi sıfat olduğu için bahçeyi, bağı, üzümü niteliyor; “dolu bahçeler ve bağlar...” Hanım alimlerimizden Sonia Cihangir “Gerçek şu ki, muttakiler için bir kurtuluş ve mutluluk vardır. Bahçeler ve üzüm bağları… Dolu (Sulu) ve aynı zamanda olgunlaşmış… Dolu dolu kadehler onlarındır” olarak çevirdiği için “etrâbâ” kelimesi “aynı yaşta, yaşıt (kızlar)”, “denk (eşler)” şeklinde anlamlandırılmış ama ayetin bağlamına uygun durmuyor” diyor. Geleneğe ve ezbere karşı gelmesi elbette takdire şayandır. Hakkı Yılmaz “sulak bağlar-bahçeler, üzümler, hepsi bir seviyede tomurcuklar; çiçek bahçeleri, dolu dolu su kapları” demiş... En azından sapık değil. Hüseyin Kemal Günger de benzer bir algıyla "Bahçeler ve üzüm bağları vardır ve tomurcuklanmış (kevâıbe) kaliteli ve denk salkımlar (etrâbâ) ve içi dolu kadehler" demiş... Sapmayanları selamlıyorum…

Daha önce de defaatle vurgulandığı üzere, ayet 31'de muttakileri müjdeledikten sonra 32’de “Hadâika ve a’nâbâ” (bahçeler ve bağlar) 33’te “Ve kevâıbe etrâbâ” (uygun salkımlar) 34’te “Ve ke’sen dihâkâ” (taşan kaseler) diyerek hep yenen içilen ikramlar sıralanıyor. Yiyecek bir şeyler için bahçeler, bağlar, salkımlar ve içecek olarak da taşan kaseler diyen bu sıralamayı ve bu düzeni bozmak için araya erotizm sokmak akıl karı değil...

Canlılığın merkezinde insan vardır... Yeryüzünde hayvanat ve nebatatın insan için olduğunu görüyorsunuz... İnsana tüm canlılar hizmet ederler...Sünnetullah’a dikkatli bakanları mücrimlikle suçlayacağınıza tabiatı okumasını öğrenin. Kuran’ı metotlu okursanız hurilerin süs için ya da cinsel ilişki için yaratılmadığını anlarsınız. Ne o yoksa hoşunuza gitmedi mi? Aklı uçkurunda olanlar için huriler cinsel objedirler. Bakın ilgili ayetler ne diyor... Duhan suresinde takvaların emniyetli bir makamda olduklarını (51), bahçelerde ve çeşme başlarında olduklarını (52), ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyip karşılıklı oturduklarını (53), güzel gözlü hurilerle bir arada (54), güven içinde her meyveden yediklerini (55) söyleyerek devam ediyor. Buradaki 54. ayette mealler işi cinselliğe çekmek için hurilerle evlendirilmekten söz ederler ama bu ayette geçen “cnāhum” sözcüğü “evlenmek” değil “bir arada bulunmak” anlamına gelir. Bu kadar yiyecek içecek arasında huriler orada niçin bulunacaklar? Hurinin geçtiği başka bir sure olan Tur suresinde cennetliklerin sefa içinde olduklarını (18), afiyetle yiyip içeceklerken (19), huzurla sedirlere uzanacaklarını ve güzel gözlü hurilerin de eşlik edeceklerini (20) buyuruyor. Başka bir sure olan Rahman suresinde hurilerin çadırlarda mevcut olacaklarını (72) söyler. Başka bir sure olan Vakıa suresinde güzel gözlü hurilerin (22) kabuklarının içinde saklı inciler gibi (23) olduklarını, (bütün bunların) yaptıklarının karşılığı (24) olduğunu buyurur.

Sonuç olarak, Nebe Suresi-33. ayetteki Arapça “kevaıbeetraben” kelimesini sapıkça “göğüsleri tomurcuklananlar” diye çevirdikleri için bunca nimet anılırken en iyimser ifadeyle (hizmetçi) olarak eşlik eden değil de yatak arkadaşı eş gibi görmeniz normaldir. Ama “kevaıbeetraben” sözcüğü artarda sırlanan sözcüklerle birlikte okunduğunda değer anlamı katar. Hiçbir ayet hurinin cinsel partneri olduğu anlamına gelmez. Kuran’daki “genç” anlamına gelen “gılman” için de 52-Tur Suresi-24’te “inci” benzetmesi yapılmaktadır; fakat bundan da cinsellik anlamı çıkarılamaz. Hurinin eşlik etmesinden yola çıkılarak gılmanın da hizmet edeceği sonucuna varılabilir. Allahu alem. Peki o zaman huriler için böylesi tanımlamalar olmasından hareketle hangi hakla bu ifadenin kesin bir şekilde cinselliği kastettiğini söyleyebiliriz? Rahman Suresi 58. ayetteki “yakut” ve “mercan” benzetmeleri de bu çerçevede düşünülmelidir. Huriler yatak arkadaşı olmasalar da hizmet etmeden süs için duracak değiller. Huri ve gılmanın eşliği hizmet eden garsonları andırmaktadır. En doğrusunu elbette Allah bilir diyelim ... Son söz olarak Kuran’a bakarak bildiğimiz şu ki, hurilerle cennette cinsel ilişki yapılacağı sonucu Kuran'ın hiçbir ayetinden çıkmaz. Hatta cinsel istek ya da ihtiyaca dair de hiçbir bilgi verilmemiştir.

KAYNAKLAR:

1. Hürriyet 06 Mayıs 2009.

2. İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, II. 652.

3. Ferrâ, Meâni’l-Kur’ân, III. 119.

4. Kurtubî, el-Câmi’, XX. 155.

5. Kurtubî, El-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’an.

6. Âlûsî, Bulûğü’l-Ereb, II. 340-341; İbşihî, el-Müstetraf, II. 132.

7. İbn Arabî, el-Füthâtü’l-Mekkiyye, I. 49, 161; Fusûsü’l-Hikem, s. 94, 201-209.

8. Mâtüridî, Te’vîlâtu’l-Kur’ân, VIII. 490.


Başlık Kategori Yayın Tarihi
CANLI BOMBA NASIL ANLAŞILIR? Genel 10.06.2021
İSLAM NEYİNİZE YETMEDİ DE TASAVVUF İMDADINIZA YETİŞTİ? Genel 26.05.2021
DİN HALİNE GELEN TASAVVUF (2) Genel 15.05.2021
DİN HALİNE GELEN TASAVVUF (1) Genel 14.05.2021
‘VAHY-İ GAYR-İ METLUV’ DEYİP DE ŞİRKE GİRME Genel 11.05.2021
Başlık Kategori Yayın Tarihi
Ameno Genel 20.06.2021
İnsanlığın Distopyası Genel 19.06.2021
Su Sıçratmak Kaza Sebebidir Genel 17.06.2021
Toplumsal Histeri Genel 28.05.2021
İNSANIN KENDİSİNE YABANCILAŞMASI Genel 23.05.2021