EFSANE TARİHİMİZİ DUYURMAK

Devrinin namlı kemankeşlerinden ve Okçular Tekkesi şeyhlerinden Şeyh Hamdullah hat sanatında da ustaydı. İkinci Bayezid şehzade iken ondan hem hat sanatını hem de okçuluğu öğrenmişti. Şeyh Hamdullah 69 yaşındayken Şiri Merd menzilinde 1105 gez mesafelik derecesiyle adına menzil taşı diktirmişti. Kendine iyi bakmış, sağlıklı yaşamış ve 83 yaşında vefat etmişti. Maalesef Osmanlı döneminin Şeyh Hamdullah’larının hat sanatı ve okçuluk sporu Cumhuriyet ile istikrarlı bir şekilde devam edemedi. Aliço, Koca Yusuf, Küçük Yusuf, Kurtdereli Mehmed, Katrancı Mehmed, Filiz Nurullah, Kıbrıslı İbrahim, Keçecili Şeyh Kasım, Çolak Molla Mümin gibi efsane pehlivanlar Cumhuriyet tarihinde yetişemedi ve pehlivanlık evrensel bir spor haline gelemedi. Belki halterde bir Naim Süleymanoğlu efsanesi istisna kabul edilebilir. Elbette Cumhuriyet tarihinde de dünya çapında sporcularımız çıktı. Fakat dünyada nam bırakmak ve evrenselleşmek çok önemli… Zira, unutulacaksa neden rekor kırsın?..

Mir-i Alem Ahmed Ağa isimli okçumuz İkinci Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman gibi üç güçlü padişahın devrinde yaşamış, Kaptan- ı Deryalığa kadar yükselmiş muhteşem bir kemankeşti. Çocukluk döneminde odun yüklü bir eşeğin ayaklarından tutarak rahat bir şekilde havaya kaldırabildiği anlatılır. Bursalı Şüca gibi bir efsanenin kırılamayan rekorunu tek seferde fazlasıyla kırmayı başaran biri. Bursalı Şüca`dan 27.5 gez (1 gez 66 cm) aşırı atıp okunu 1271 geze düşürerek tarihi bir rekora imza attı. “Âdem ejderhası” dedikleri bir adam… Tozkoparan İskender’in bile başaramadığını başarıp spor tarihimize eşsiz bir imza atmasına rağmen, “Bu Lodos menzili bana yeter” diyerek diğer bütün rekor taşlarını söktürmüştür. Ahmed Ağa hem menzil atışında hem puta adı verilen hedefe isabet ettirmede hem kalın madeni levhaları delme becerisine dayanan zarp vurmada büyük başarı göstermiş ender kemankeşlerdendi.

Makbul İbrahim Paşa’nın At Meydanı’ndaki (Sultan Ahmed) sarayını nedeniyle devrin padişahı Kanuni Sultan Süleyman şerefine verdiği büyük ziyafetteki gösterilerde, at sırtında dört nala giderken Savurduğu okla iç içe yerleştirilmiş beş kalkanın hepsini delmek gibi akıllara durgunluk veren bir zarp vurma hüneri sergilemişti. Bugün dahi dünyada hiçbir okçunun ulaşamadığı bu menzil rekoru bu büyük okçumuzu dünya çapında duyurulmasını gerektirmiyor mu? Biz iletişimin tavan yaptığı modern çağda bile duyurma konusunda becerikli olamadık… TRT 1’de “Tozkoparan İskender” adında bir dizinin başlayacağını duyduğumda çok sevinmiştim. Zannettim ki efsane okçumuzu tanıtacak. Meğer çoluk çocuğu eğlendirmek için hazırlanmış absürt bir şeymiş… TRT 1’de “Diriliş Ertuğrul” ve “Uyanış: Büyük Selçuklu” gibi dizi filmler hayal ettiğim gibi çıkmadılar. Eskiden çok istediğim bir şeydi Selçuklu ve Osmanlı tarihini anlatan film ve dizi filmlerin yapılması. Tarih konusunda Halil İnalcık ve İlber Ortaylı gibi tarafsız tarihçilerin anlattıklarıyla aydınlandığımda düşüncelerim değişti. Belli ki ATV’de “Kuruluş Osmanlı” ve “Payitaht Abdulhamid”i Osmanlıcı yani taraflı birileri yazmış… “Muhteşem Yüzyıl” isimli dizi filme tarafsız tarihçilerin müdahil olmaları bu diziye karşı Osmanlıcıların tepkisine bile neden olmuştu. Osmanlı’nın hatasını görmeye hazır olmayan önyargılılar vardı. “Diriliş Ertuğrul”un konusu sözüm ona Osmanlıyı övüyordu; fakat tarafsız ya da Ku’ran-ı Kerim tarafından bakınca da Osmanlıyı övüyor denebilir miydi? Kan gövdeyi götürüyordu. Özellikle “Diriliş Ertuğrul” ve “Uyanış: Büyük Selçuklu” dizilerinin fragmanlarından bile nefret ettim. Kandan, intikamdan, kellelerin kopmasından bahsediyordu. Zaten şiddet içeren ve yanlı olarak tarihimizi anlatan bu filmleri izlemiyordum ama fragmanlarını ister istemez duyuyordum. “Mehmed Bir Cihan Fatihi” isimli bir dizi yaptılar; tutmadı. “Filinta” isimli Osmanlı polisiyesi bir dizi biraz tuttu ama çok az izledim, bu yüzden fikrim yok. “Yunus Emre” isimli diziye hurafelidir diye yüzümü bile çevirmedim. Yayınlamak üzere sırada “Yavuz”, “Celaleddin Menguberdi”, “Barbaros Biraderler”, “Piri Reis”, “Abdulkadir Geylani”, “Mevlâna” ve “Ahmed Yesevi” gibi diziler var. Hadi Piri Reis neyse de hurafeci tasavvufçuları anlatacağınıza Farabi’leri, Kindi’leri, İbn-i Sina’ları anlatsanıza… Hadi düzgün adamları bulup seçemiyorsunuz bari bulduklarınızı doğru anlatın. İşte mesele burada: Doğru isimleri bile bulamayanlardan doğru anlatmaları da beklenemez. Ayrıca bu gidişat bize şunu da öğretti: Dizide kimin anlatıldığı değil, daha ziyade kimin anlattığı önemliydi. Tarafsız tarihçiler anlatmadıktan sonra doğru olmayan şeyleri sokakta rastladığın herkese anlattırabilirsin… Ne kıymeti var ki?.. Anlat Mir-i Alem Ahmed Ağa’yı… Anlat Tozkoparan İskender’i, Bursalı Süca’yı… Katıldığı tüm yarışlarda hasımlarını geride bırakan ve çeşitli rüzgâr yönlerine karşı yapılan bütün menzil atışlarındaki rekorları elinde tutan Tozkoparan sadece Lodos Menzilinde dönemin büyük kemankeşi Bursalı Şüca’nın menzilini bozamamıştı. Bu onu çok büyük bir üzüntüye sokunca ölüm döşeğinde bile “Ah Lodos Menzili ah…” diye sayıkladığı rivayet edilir… Muhteşem bir hikayesi var… Bunları anlat…

Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük okçularından Tozkoparan İskender’i kaç kişi hatırlıyor? Bu sıra dışı okçumuzu neden bütün dünya bilmesin? Tozkoparan İskender tam bir ekoldü. Dizüstü çökerek 60-65 santim yüksekten savurduğu okun giderken büyük hızı etkisiyle zemin üzerinden toz kaldırması nedeniyle “Tozkoparan” adıyla nam salmıştı. Tozkoparan’ın en iyi derecesi 1281 gez (846 metre) olup bu derecenin değil üzerine çıkmak, yakınına dahi ok düşürebilen bir babayiğit bugüne dek çıkmamış. Lodos Menzili’nde ise Bursalı Süca’ya sadece 1, 5 gez (99 santim) geçilmişti. Tozkoparanın rekorları şunlar: Lodos Menzili: 1269, 5 gez (383 metre). Poyraz Menzili: 1271,5 (839 metre). Yıldız Menzili: 1279,5 gez (845 metre).

Bursalı Süca sadece tek bir menzilde dahi olsa Tozkoparan gibi büyük bir kemankeşi geçebilen tek kemankeşti. O hem efsane bir okçu hem yaman bir pehlivan hem de çok iyi bir yüzücüydü. Denizlerde saatlerce kulaç atabilecek kadar kuvvetliydi. Güreşte de yenilmiyormuş. Hile nedir bilmeyen ve acizleri koruyan cesur bir insan olduğu için er meydanlarında ona “Süca” adı verilmiş. Okçuluğu Kemankeş Kasım Ağa gibi çok usta bir hocadan öğrenmiş ve Lodos Menzilinde 1271 gez (838 metre) rekorunu kırdığında 68 yaşındaymış…

1579’da padişah Üçüncü Sultan Murad’ın önünde kürek yarışı yapıldı. Baştan sona büyük bir çekişmeyle geçen yarışta birinciliği Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa’nın kayığı kazanırken Şark Orduları serdarı Ferhad Paşa’nın kayığı da az bir farkla ikinci olmuştu. Yarışın sonucundan memnun kalan Padişah ilk iki sırayı alan kayıkların kürekçi ve dümencilerine ihsanlarda bulundu. Başka bir örnek verecek olursak Dördüncü Mehmed’in fermanıyla tertiplenen “kayıkkoşusu” İstanbul’da büyük merak uyandırmıştı. Sahilleri dolduran meraklı bir kitle bu yarışları ilgiyle izlemişti. Kadıköy’den başlayıp Fındıklı açıklarında sona erecek bu yarışta Şehzade Mustafa’nın kayığı birinci olunca kayığa diba kumaşlar asılmış, hamlacısına gümrük bütçesinden 30 akçe yevmiye bağlanmış, kürekçilere de ihsanlarda bulunulmuştu. Yarışan diğer kayıkların hamlacı ve kürekçilerine de 15’er kuruş bahşiş verilmişti. Bunlar Osmanlının onur duyulacak organizasyonlarıdır…

Burada İdris Pehlivan’ı da anmak lazım… Çünkü devrinin en namlı kemankeş ve pehlivanlarından biri olarak zehir gibi acı kuvvetiyle nam yapmıştı. Onun vefatı üzerine her gün elinden düşürmediği gürzü Silivri Kapısı’nın iç duvarına asıldı. Yanına bir de kitabe konularak adı ve namı kalıcı oldu. Kitabede şunlar yazılıdır: “Eskisaray baltacılarından Zaralı Pehlivan İdris’in gürzüne nazar idüp fatiha-i şerif okuyan iman ile gide… Okka 86-Sene 1040.” 86 okkalık bu gürz günümüz ölçülerinde 111 kiloya yakındır. İdris Pehlivan 70 yaşının üzerindeyken bile ölümünde dek bu yaman gürzü her gün elinde gezdirir, sallayıp çevirip başının üzerinde dolaştırırmış…

Padişah Dördüncü Murad da iyi bir sporcuydu. Sürekli olarak ağırlık kaldırma ve gürz sallama çalışmaları yapan, ok atmada da çok hünerli bir padişahtı. 1072 gez (707 metre) mesafeye ok savurmuştur. Revam Seferinde (1635) Konya Ovasında verilen molada askerlerin gözleri önünde yaptığı ağırlık kaldırma hareketleriyle bütün ordunun dikkatini çekmişti. Ok atmadaki diğer hünerleri de cabasıdır… Onun her gün elinde dolaştırdığı “sıklet taşı” 98 kilo geliyormuş… Tarafsız tarihçilerimizin ne dediklerine de bakmak lazım ama abartma varsa bile yanı sıra bir güçlülük durumu da vardır… Bu padişah zarp vurmada da maharetliymiş. Ünlü tarihçi Naima, kendi adıyla anılan eserinde Hindistan Türk İmparatoru Timuroğlu Şah Cihan’ın gönderdiği elçi Emir Zarifi Bey’in Musul’da Dördüncü Murad’a, “Ok işlemez, kılıç kar eylemez” diye kavi bir kalkan sunduğunu, fil kulağından yapılma ve üzeri gergedan derisiyle kaplı bu kalkanı Padişahın, sefirin gözleri önünde bir ok atışıyla nasıl deldiğini etraflıca anlatır. Ayrıca Dördüncü Murad’ın Topkapı Sarayı’ndaki demir-gümüş karışımı kalın bir kapıyı yine attığı bir okla deldiği, yine okla delmiş olduğu on iki zırhı da bir ibret işareti olarak Bağdat Kalesi’nin kapısı üzerine astırdığı bilinir.

Kemankeş Kara Mustafa Paşa da devrinin namlı okçularındandı. Hem menzil hem puta atışlarında adına menzil ve nişan taşları diktirmişti. Onu da burada anmalıyız…

Ok ve yay yapımcılarının bazı kötü düşüncelilerin kışkırtmalarıyla Okçular Tekkesi’ne hâkim olabilmek için yaptıkları bir girişim, tekkenin bakır takımlarına el koydukları gibi, “Bizim iznimiz olmadan bu meydana nişan ve menzil taşı dikilmez” diyerek direnmeleri Üçüncü Sultan Mustafa’yı çok öfkelendirmişti. İsyan Padişahın müdahalesiyle öyle bir bastırıldı ki bir daha da böyle bir harekete yeltenemediler.

İstanbul Ok Meydanı yalnız kemankeşlerin yay gerip ok uçurdukları bir meydan olmanın ötesinde gerçek bir er meydanı hüviyeti taşımıştır. Devrin en büyük pehlivanları bu meydanda güreş tuttular. Bu meydanda yaya koşuları yapıldı; at yarışları yapıldı. Kısacası tam bir spor alanıydı… Ok Meydanı yarışlarının Olimpiyatlar kadar ünlenmesi gerekirdi… Buradaki bir yaya koşusunda “üç nefer bostancıya ikişer altın” ve at yarışlarında derece alan sipahilere ise “altı zlota altın” armağan verildiği, dört gün sonraki yaya koşusunda birinci ve ikinci gelen bostancılara keza ikişer altın armağan verildiğini Topkapı Müzesi arşivinde 2325 numaralı kayıtlı belgelerden öğrenebilirsiniz…

Ok Meydanı çevresinde Hasköy ve civarında oturan bazı Yahudilerin Aynalıkavak iskelesinden yukarı, Çıksalın’dan Minber Sofrası’na kadar uzanan güllük gülistanlık bahçelerde şarap içip eğlenmeleri ve hora tepmeleri, Ok Meydanı’nın taşıdığı kutsal anlam ve değere aykırı bir davranış olarak görüldüğünden Birinci Sultan Mahmud tarafından Galata Kadısı’na gönderilen bir ferman ile “buna benzer münasebetsizliklere asla müsamaha edilmemesi, böyle davrananların şiddetle cezalandırılması” buyurulmuştu… Bu konudaki tedbirlerle bu problem giderildi…

18.yüzyılın ortalarında Tokat, Amasya, Çorum yöresinin en yaman pehlivanlarından biri olarak tanınan Deli Mehmed, karakucak güreşindeki büyük ustalığıyla uzun yıllar başpehlivan kalmıştı… Saldırgan tutumundan dolayı “Deli Oğlan” olarak tanınan Deli Mehmed, Amasya mutasarrıfı Ebubekir Paşa’nın Rumeli’de Rus Savaşına gitmesi ve ona vekalet eden Sivas Valisi Mehmed Paşa’nın “usulsüz vergilerle” vilayet halkını tarifsiz sıkıntılara boğması yüzünden silahlanarak arkadaşlarıyla birlikte yola çıkmış ve yol keserek Hükumet kuvvetlerini epey uğraştırmıştı. Devleri uzun bir süre uğraştırdıktan sonra çetesiyle birlikte telef oldu…

Ramazan Bayramı münasebetiyle Gülhane-i Amire’de yurdun dört yanından gelen pehlivanların iştirakiyle başpehlivanlık güreşi düzenlenmişti. Bu güreşlere Cezayir’den, Rumeli’den, Suriye’den ve Mısır’dan gelen en seçkin pehlivanlar katıldılar. Çok büyük bir kalabalık tarafından izlenen bu güreşlerde bugün isimleri unutulmuş olan Sivaslı Hüseyin, Engürülü Mustafa, Sivaslı Ömer, Burgazlı İsmail, Tokatlı Süleyman, Konyalı Mehmed, Tokatlı Hasan, Sinoplu Ahmed, Bursalı Mustafa gibi isimler o gün tarih yazmışlardı.

Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa’nın Anadolu ve Rumeli’den taht şehri İstanbul’a gelenlere, Saadabad’ta verdiği büyük ziyafetle güreş karşılaşmaları da yapılmıştı. Bu güreşlere devrin en seçkin pehlivanları katılmışlardı. Bunların arasında Üçüncü Sultan Selim’in pek himayesine aldığı başpehlivanı Ahıskalı Mahmud Pehlivan da mevcuttu. İlerlemiş yaşına rağmen gençlere kök söktüren Mahmud Pehlivan karşısına çıkan pehlivanların her birini kısa sürede yenmişti. Pehlivanları himayesine ve sarayda mahiyetine alarak huzurunda onları sıkça güreştirerek “Huzur Güreşleri”ni gerçek anlamıyla ortaya çıkaran İkinci Sultan Mahmud oldu.

Bu yazı vesilesiyle diyorum ki Okmeydanı tekrar canlandırılmalıdır. Ata sporlarımız başta olmak üzere Uzak Doğu sporlarından Batı sporlarına kadar tüm sporların dört yılda bir dünyayı topladığı uluslararası bir spor alanı haline getirilmelidir. Buradaki organizasyonların amaçlarından biri de ata sporlarımızı ve efsane sporcularımızı tüm dünyaya tanıtmak olmalıdır. Efsane tarihimizii herkes bilmeli…

NOT: Bu yazı 1992 yılında hazırladığım “Osmanlı’da Spor ve Sonrası” isimli notlarımın toparlanarak yeniden yorumlanmış halinin bir kısmıdır.