SOLAK BALİ OĞLUNUN BAŞINDAKİ KAVUNU NİÇİN VURDU?

Orta Asya’da Türk boylarında büyük göçler sonucu Anadolu’ya yerleşen Selçukluda, Osmanlıda, Meşrutiyet döneminde ve Cumhuriyet döneminde spor; zihniyet itibarıyla farklı telakki edildiyse de spor faaliyetleri daima mevcut olmuştur. Orta Asya’da Türk boylarında görülen spor faaliyetleri, aslında birer savaş talimi veya barış günlerinin eğlenceleriydi. Sporda amaç savaş hazırlığı idi. Yani avuntu değildi. Orta Asya’daki tüm Türk boylarında güç ve sağlamlık büyük önem taşır. Bu sebepledir ki bedene güç vermekle alakalı çalışmalar Türk sporunun temelidir.

Okçuluk, binicilik ve güreş bu sporların başında gelir. Savaş araçları olarak at, ok vs. kullanılır. At yarıştırmak, at üzerinde çöğen ve cirit oyunları oynamak, yay gerip ok savurmak, güreşmek eski Türk boylarında çalışılan daimi sporlardır. Orta Asya’daki Türk boylarında rastlanan talim-oyun ana kökenli sporları yalnız erkekler değil, kadınlar da yaparlardı. Buna Dede Korkut öykülerinde de rastlarsınız. Bey kızı Banu Çiçek, kendisiyle evlenmek isteyen Bamsi Beyrek’e “Atın atımı, okun okumu geçer, güreşte de beni yenersen sana varırım” şartını koşar. Bamsi Beyrek at yarışında, ok savurmada ve tutuştukları güreşte Banu Çiçek’i yenince Bey kızı onu kocalığa kabul eder. Bu öykü Orta Asya’daki Türk kızlarının bir koçyiğit ile mücadele edecek güç ve beceriye sahip olduklarını gösterir. Kung Fu ekollerinden Wing Chun’un doğuş hikayesi de buna benzer.

Orta Asya’daki Türk boylarının “küres” adıyla andıkları güreş de önemli faaliyetlerden olup savaşlarda hasımla yapılacak göğüs göğse boğuşmanın hazırlığı içindi. Daha sonra düğünlerde ve şölenlerde de uygulanarak gelenekselleşti… Anadolu’ya yerleşen Türk boylarında ata yadigarı faaliyetler devam etti. Köy düğünlerindeki güreş müsabakaları, at koşuları gibi... Yine Orta Asya menşeli bir Türk sporu olan “Aba Güreşi” de Anadolu’nun çeşitli yörelerinde sürüp gider. Bu sporun Orta Asya’dan Tibet’e (Çin) uzandığı ve oradaki Budist rahipler tarafından benimsenerek Uzakdoğuya yayıldığı ve gerek giysiler, gerekse oyunları yönünden “Jiu Jitsu” nun temelini teşkil ettiği düşünülür. Çinliler buna “Chin na” derler. Yakın dövüş tekniklerini içerir. Eğer bu doğruysa Uzak Doğu savaş sanatlarının menşeini atalarımızda aramak gerekir...

Orta Asya steplerinde vahşi sürüler halinde dolaşan “tarpan”ları yakalayıp onları evcilleştirmek suretiyle çoğaltarak ortaya çıkardığı atı da kendine can yoldaşı bilmişlerdi. Savaşta hazırlık talimi olarak yapılan ve “tepük” diye adlandırılan ve günümüzdeki futbolun menşei sayılabilecek bir oyun da eski Türk boylarında rağbet görürdü. Tepük, havayla şişirilmiş bir kuzu postunu, ayakla tekmelemek suretiyle belirli aralıklarla dikilmiş mızraklardan oluşan karşılıklı kalelere sokmak esasına dayandığı için günümüzün futboluyla çok benzerdir. “Çöğen” ise her yönüyle günümüzde “polo” adıyla anılan sporun ta kendisidir. Anadolu’nun birçok köylerinde cirit ve çöğen oyunları Orta Asya kökenlidir. Orta Asya menşeli sporlar Osmanlı döneminde daha çok önemsenmiştir.

Ergenekon ve Oğuz destanlarında ok ve yayın bahsi geçer. Ünlü Türk hakanı Oğuz Han’ın ilk üç oğlu Gün, Ay ve Yıldız’a “Bozok” der; diğer üç oğlu Gök, Dağ ve Deniz’e de “Üçok” der ve bunlar “ok”un Türklerin gözündeki büyük değeri ifade eder. Göktürk alfabesinde ok ve yay birer harf şeklinde görülür. Ayrıca ok ve yay, Batı Türkistan ve Büyük Selçuklu bayraklarındaki gibi Avar Türklerinin bayrağında da yer alır… Savaş talimi içinde sadece ok değil koşu, mızrak atma, ağırlık kaldırma ve yüzme de mevcuttur.

Bizans İmparatoru Romanüs’ün 100.000 kişilik güçlü ordusuna karşı sadece 40.000 askeriyle savaşan Türk kumandanı Alparslan, Malazgirt’teki zaferini okçularıyla kazanmıştı. Yani Anadolu’nun kapıları okçuların maharet ve gayretiyle açıldı. Gerek Selçuklu Türkleri ve gerekse onları izleyen irili ufaklı Türk beylikleri ok kullanmaya büyük ehemmiyet verdiler. Osmanoğulları da ok ve yayı elden bırakmadılar. Orhan Bey fethettiği Bursa’da yaptırdığı “Atıcılar Sahası” ile bu yolda ilk büyük adımı atan Osmanlı hükümdarı olmuş; daha sonra da Yıldırım Bayezid Gelibolu’da yaptırdığı “ok meydanı” ile bunu sürdürmüştü. Sultan Fatih ise İstanbul’u fethi sırasında donanmasının karadan yürütülüp Haliç sularına indirilişini izlediği sırta verdiği önemi fetihten sonra burasını derhal ok meydanı haline getirerek gösterdi. Fatih Sultan Mehmed’in burada ok meydanını kurdurur iken “üzerinden kuş dahi uçurulmaya” fermanını vermiş olması da bu alana gösterilen değerden dolayıdır. Bu meydan Türk sporunun en eski tesislerindendir.

Yavuz Sultan Selim’in en sert yayları dahi kurmakta ve çekmekteki büyük ustalığını ünlü tarihçi Peçevi hayranlıkla anlatır. Yavuz’un ayrıca “zarp vurma” tabir edilen kalın hedefleri okla delmedeki hüneri de tarihi belgelerde kayıtlıdır. Üçüncü Sultan Selim de mükemmel bir okçu kabul edilir. Topkapı Sarayı bahçesinde adına “nişan taşı” dikilidir.

İkinci Sultan Mahmud, 1 Temmuz 1818 günü 951 gez mesafeye ok savurarak günün lisansı anlamına gelen “kabze” almış, bundan sonra Ok Meydanı’nda sürekli olarak atışlar yapmıştı. 24 Ekim 1820 günü 1228 gez mesafeye ok uçurarak adına menzil taşı diktirmişti. Bu okçuluk tarihimizin en iyi “ilk 10” derece arasında yer aldı. Sonra ayağa kalkıp şeyhin elini öpünce şeyh, “Götürün üstadı kabza versin” dedi. O zamanlar vekilharc atıcıyı kendisini yetiştiren üstadının yanına götürürdü. Üstadının önünde diz çöküp elini öpünce, üstadı da çırağının sol kulağını sağ eliyle tutarak öğüt verirdi. Talip tekrar üstadının elini öperek ayağa kalkar ve orada bulunan diğer kendisinden önce kabza almış kemankeşlerin elini öper. El öpme işi tamamlanınca Meydan Şeyhi ile yandaki odaya ikisi yalnız girerler. Burada Şeyh ona “kemankeş sırrını” söyler ve “büyük kabza alma” töreni de bu şekilde tamamlanır. Padişahların da kabza alışları işte bu şekildeydi. Ancak, padişahlar el öpmeyeceği için büyük odada özel surette hazırlanmış bir yerde oturur, vekili olan kişi kabza alırdı (Atıf Kahraman, “Cumhuriyete Kadar Türk Güreşi). Görüldüğü üzere Osmanlıda kabza alma işi, bir spor mağazasından kuşak almak gibi yahut birkaç kata bilmekle “hoca” olmak gibi kolay değildi. 

Sultan Fatih İstanbul’un fethinden sonra emir verdi: “Haliç sırtlarında Otağ-ı Hümayunumuzun kurulduğu tepenin düzlüğünde bir Meydan-ı Kemankeşani yapıla. Kemankeşlerim anda yay gereler, ok savuralar…” Bu işle ilgilenmesi için hocası Akşemseddin’i görevlendirdi. Hatta Ok Meydanı’na gereken önemin verilmesini ferman eylerken “üzerinden kuş dahi uçurulmaya” demişti. Fetihle yaşıt olan bu meydanda Türk kemankeş pehlivanları yay gerip ok savurmak için çalışma ve yarışmaya koyuldular. Meydan-ı Kemankeşani adıyla anılan İstanbul Ok Meydanı’nda ilk menzil açan kişi Bahtiyar Pehlivan adında yiğit bir kemankeşti.

Hayat kısa… Sultan Fatih de her ölümlü gibi vefat etti (ö.1481). Onun meşhur fermanıyla tahkikata başlayan Müslihüddin Efendi, tecavüzleri tespit ederek bunu yapanları en ağır şekilde cezalandırdı. İskender Paşa hevesle bu işi ele alarak bölgenin en güzel yerine Okçuluk Tekkesi inşa ettirdi. İçinde küçük bir mescidi bulunan bu tekkede toplantı ve idman salonlarının yanı sıra zengin bir kütüphane, müze, hocalar için özel daireler, kemankeşlere ücretsiz yemek dağıtan bir aşevi, yatakhaneler ve padişahın yarış izlemeleri için şahnişli bir Hünkâr Dairesi bulunuyordu.

Okçuluğun bir kumar ve geçim vasıtası halini almaması çok önemsenmişti. Bu yüzden yarışlara ödül koyma hakkı yalnızca Padişah ile Okçular Tekkesi Şeyhi’ne tanınmıştı. Onların koyacakları ödüller ise asla büyük ölçülerde olmamış ve zaten nadiren verilmişti.

Türk okçuluk tarihinin en büyük ödülünü Subaşı Sinan aldı. İkinci Bayezid’in solaklarından olan ve Ok Meydanı’ndaki başarılarıyla Padişahın gözüne girerek Silifke Kalesi Dizdarlığına kadar yükselen Subaşı Sinan, bu görevdeyken Silifke Kalesi Karamanoğulları tarafından ani bir baskınla zaptedildi. Çünkü Karamaoğulları Osmanlının boyunduruğu altında kalmak istemiyordu. Bu Türklerin boyun eğdirilemez bir özelliğiydi. Karamanoğulları beyliğinin özgürlük tutkusu Osmanlıyı epey uğraştıracaktı. Diğer Türk beylikleri gibi onları da dahil etmek isteyen Osmanlı bu konuda çok hassastı. Hatta çok kan akmış, çok can almış, haddinden fazla dul ve yetim bırakmıştı. Bu uğurda en katı töreler oluşturulmuştu. Töreler bir Padişahın kalesini düşmana kaptıran dizdarın kellesinin vurulmasını gerektiriyordu. Bu durumda ırkı da dini de Osmanlıyla aynı olan Karamanoğulları özgürlük mücadelesi verdikleri halde "düşman" kabul edilecekti öyle mi?

Subaşı Sinan Ağa’nın, Ok Meydanı’nda nice menziller açıp adına taşlar diktirmiş olması yüzünden kellesi menzillerine ödül konarak İkinci Bayezid tarafından bağışlanmıştı. Sıradan biri olsaydı kellesi kesilecekti. Hak bu muydu? Bu Kuran’ın neresinde vardı? "Okçuluk Tekkesine küçük de olsa bir mescid inşa etmişti ya, eğer bu Osmanlının günahlarına kefaret olmazsa ihtişamlı saray gibi camiler yaptırmıştı… Herhalde Allah bunların hürmetine bağışlayıcı olurdu…" Herhalde kafa buydu...

Meydan-ı Kemankeşanede yay gerip ok savurmak için okçunun kabze alması ve bunun için en az 900 gez (594 metre) mesafeye ok savurması gerekiyordu. Gez bu meydanda kullanılan ve 66 santime denk bir ölçüydü. Bu bir ok boyuydu. Menzil atışı İhtiyarlar, Biniciler, Dokuzyüzcüler, Binyüzcüler olmak üzere dört sınıftı. Binyüzcüler er usta sınıfını teşkil eden 1100 gez mesafenin üzerine ok uçurmuş kemankeşlerdi.

İkinci Bayezid bugün adıyla da anılan semtte adını taşıyan estetik mimarili camiyi yaptırdıktan sonra hemen arkasındaki sahaya Okçular Çarşısı’nın kurulmasını emir buyurdu. Osmanlı ülkesi sınırları içinde ok ve yay yapımıyla uğraşan ne kadar sanatkâr varsa İstanbul’a getirtildi ve bu çarşıda kendilerine yer gösterilerek Padişahın fermanıyla onlara her türlü kolaylıklar sağlandı.

Zamanının en iyi kemankeşlerinden olan Solak Bali maalesef en ağır cezaya çarptırılan ve en zor sınavdan geçen okçu oldu. Aslen Edirneli olan ve okçuluktaki büyük başarılarından ötürü İkinci Bayezid’in takdirini kazanarak solakları arasına giren Solak Bali, bir yarışmada "yanlışlıkla" Padişahın en sevdiği havacısının ölümüne neden olmuştu. Bundan çok büyük bir teessür duyan Padişah ünlü kemankeşe ölümden beter bir ceza vermek istedi. Oysaki yanlışlıkla olduğunun herkes şahidiydi. Fakat Padişah çok duygusal davrandı. Nisa 92.ayet “Bir mü’minin diğer bir mü’mini öldürmesi olacak şey değildir. Fakat yanlışlıkla olabilir. Kim yanlışlıkla bir mü’mini öldürürse, cezası, mü’min bir köleyi azat etmesi ve ölenin ailesine diyet ödemesidir. Ancak ölenin ailesi bağışlarsa, diyet ödemesi gerekmez. Şâyet ölen mü’min olmakla birlikte size düşman olan bir kavimden ise, öldürenin cezası, sadece mü’min bir köleyi azat etmesidir. Eğer öldürülen kişi, aranızda anlaşma bulunan kâfir bir kavimdense, o takdirde ceza, ölenin ailesine diyet ödemesi ve mü’min bir köleyi azat etmesidir. Bunları yerine getirmek için yeterli imkânlara sahip olamayan, bunun yerine peş peşe iki ay oruç tutmalıdır. Allah bu cezaları, yanlışlıkla adam öldüren kimsenin tevbesini kabul etmek için koymuştur. Allah bilendir, hakimdir” buyuruyordu.

Bu ayete göre Solak Bali, havacının ailesiyle bu meseleyi halletmeliydi. Aile diyete razı olursa diyet ödeyecekti. Yahut aile hiçbir şey istemeyecekti. Ekonomik imkânı yoksa iki ay üst üste oruç tutarak Allah’ın affetmesini isteyecekti. Allah’ın hükmü buydu ama Padişahın hükmü geçerli oldu. Bu ayet “…Allah bilendir, hakimdir” buyurarak bittiği halde bildiğini okuyan da hakimliğe soyunan da Padişah oldu… Ta ki eceli gelene kadar (ö.1512)… Meğer hakiki hâkim Padişah da değilmiş…

Solak Bali kendisini çekemeyenlerin de fitneleriyle Padişah tarafından çok ağır bir cezaya reva görüldü. Solak Bali hayatta en sevdiği insan olan küçük küçük oğlunun başı üzerine konulacak bir keleği 100 adım mesafeden vurmaya mahkûm oldu. “Kelek” olgunlaşmamış kavundur ve 100 adım mesafe o çocuğa verilen değersizliği gösterir. 20 adım deyiver de okçu ıskalamasın... Hayır, yüz adım diyecek ki çocuğu vursun... Padişahın bu isteğine saray imamı olan Şeyhul İslam karşı çıktı mı? Şeyhul İslam masaya vurarak, “Ayet var, bunu yapamazsın” dedi mi? "Küçük çocuğun ne suçu var? Neden ona bu korkuyu yaşatıp sebinin canını hafife alıyorsun?” dedi mi? “Sende hiç çocuk sevgisi yok mu? Vicdan yok mu?” dedi mi? Bereket Padişahın da bizzat izlediği bu hayati atışta Solak Bali bir okla oğlunun başı üzerindeki keleği vurdu da çocuk da kurtuldu kendisi de affa nail oldu. Sultan Fatih kundaktaki kardeşini boğdururken “devletin bekaası” için diyerek sağa kıvıranlar burada nasıl sola kıvıracaklardı?.. Ondan sonra “Karamanoğulları neden Osmanlıya katılmak istemedi?” diye bir de sormaya cüret edersiniz…

Ecnebilerin Wilhelm Tell gibi hayali kahramanları hikayelerde yaşattığı hadisenin gerçeği Osmanlıda yaşanmıştı. William Tell İsviçre’yi Avusturya boyunduruğundan kurtarmaya yardım edince İsviçre’yi İmparator I. Albert adına yöneten Vali Gessler, düklük şapkasını Altdrof meydanında bir direğe astırmış ve gelen herkesin bu şapkaya selam vermesini emretmiş. Karamanoğulları gibi boyunduruğa razı olmayan Wilhelm Tell adlı bir adamın hikayesidir bu... Tell, Gessler’ın şapkasını selamlamadığı için tutuklanmış. Fakat bu onurlu bir tutuklanmadır. Tell’in okçuluktaki ününden haberdar olan Vali, Tell’in oğlunun başına konulacak bir elmayı okla vuramaması halinde ikisini de idama çarptıracağını söylemiş. Bu vali ile bizim Padişahın arasında ne fark vardır? Hadi onların Nisa 92 gibi bir çıkış yolu yoktu; bizim de mi yoktu?.. Neyse... Tell, bu güç işi başarmış ve oğlunu yaralamadan başının üstündeki elmayı bizim Solak Bali gibi vurmuş. Fakat Tell'in atışı yapmadan önce eline iki ok aldığını gören dük bunun sebebini sormuş. Tell muhteşem bir cevap vererek ikinci oku oğlunun ölmesi halinde dükü öldürmek için kullanacağını dürüstçe ve cesurca söylemiş. Bunun üzerine dük tarafından hapse mahkûm edilerek bir kaleye gönderilmiş. Gemiyle nakledilirken çıkan bir fırtınadan istifade ederek kaçmış ve Vali Gessler’i bir okla öldürmüş…

İşte böyle, biz yapınca haklı olmayız; hak ne ise onu yapmadıkça… Başlığımıza “Solak Bali oğlunun başındaki kavunu niçin vurdu?” sorusunu sormak için değil, sorgulamak için koyduk. Kendilerine ezberletilenlere uyuşturucu gibi bağımlı ve taraf olanlar bizi anlamayacaklardır. Madem hak ve batıl ayrıdır; zaten onlar da anlamamakla bizden ayrılsınlar… Çocuk katilleriyle aynı safta ve aynı istikamette olmamakla onur duyuyoruz… Karamanoğullarının vaktiyle gösterdiği özgürlük mücadelesini de saygıyla hatırlayacağız… Biz masum bir çocuğun başına hedef koyanlardan değiliz… Biz Nisa 92’ye iman ve itaat edenleriz… Ne kaldırılan saltanat İslam’a uygundu ne de kaldırılan halifelik sahabe Ebu Bekr’in halifeliğiydi… Osmanlıcıların hiç hazzedemediği Cumhuriyette dışardan alınan İtalyan Ceza Kanunu bile buna müsaade etmiyor...

NOT: Bu yazı 1992 yılında hazırladığım “Osmanlı’da Spor ve Sonrası” isimli notlarımın toparlanarak yeniden yorumlanmış halidir