MUCİZE MANİPÜLASYONU

21. yüzyılın teknik araştırma imkanları artık hem derinlik kazandığından ve hem de küresel gelişme gösterdiğinden dünün ve bugünün "yanlış"ları saklanamayıp kendini ele verecek, "doğru"ları ise kesinlik kazanacaktır. Kuran "hak"tır; tartışma götürmez. Fakat "doğru" şartlara göre isabetli olmakla birlikte geçmişte doğru denilmediyse bile rivayetlerin tahkik ve tetkikiyle ne denildiği artık daha kesin anlaşılacaktır. Artık kelimelerin bile tarihine gidilebiliyor ve geçmişte o kelimeyle ne kastedildiği daha doğru anlaşılabiliyor. Dilin sözcüklerinin düzenleniş tarzıyla ilgili olan (sentaks) yönü ve sözcüklerin ne anlama geldiği konusu üstünde duran (semantik) yönü artık daha kolay anlaşılabiliyor. Bilim müslümanların tarihinde hiç bu kadar gelişmemişti. İki alim arasında kalındığında hangisini seçeceğinizi daha kolay belirleyebiliyorsunuz. Dil nasıl insan fıtratında mevcut ilahi bir mevhibe ise mantık da onun kuvveden fiile çıkması için yardımcı kuvvettir. Kelimelerin etimolojik tahliliyle alakalı çalışmalar artık tavan yapmış ve nice alimlerin yanılgılarını gözünün yaşına bakmadan  sergilemiştir. Kur’ân’ın ilk muhatabların 7. yüzyılda anladıkları gibi doğru anlaşılması için Arap dilinin semantiğinin en gelişmiş günümüz şartlarında bilinmesi şarttır. Bahsettiğimiz sematik alimlerimizin uyguladıkları "ilmu’d-delâle" veya "ilmü’l-meânî" değildir. Bilim ve teknoloji araştırıp ilerledikçe milattan çok daha öncelerine gidilmektedir. Artık 7. yüzyıl Arabının kültürünü, dilini, etimolojisini, hermenötiğini ve mantığını anlamak eskisi kadar zor değildir. Artık işler çok değişmiştir. Tefsirlerin birçoğu ilmi değerini yitirmiştir. Metodolojinin ilahiyata girişi Kur'an'ın daha doğru anlamasına ciddi katkı yapmıştır. Artık araştıran müslümanlar sünnetullah'a uygun inanma yolunda çok mesafe katettiler.

Sünnet kavramı Kur'an'da 14 yerde tekil, 2 yerde çoğul isim olarak geçer. Kavramın kullanılışına baktığımızda Mekki ve Medeni sureler arasında nisbeten dengeli bir dağılım gösterdiğini gördüğümüzden anlıyoruz ki bu kavram, vahyin iniş sürecinde semantik bir değişim göstermez. Kur’an’da doğrudan isnat edildiği iki sünnet koyucu özneden biri "Allah" (sunnetullah: Allah’ın sünneti), diğeri sunnetu’l-evvelîn (öncekilerin sünneti) terkibinde geçen “öncekiler”dir. Resulullah başta olmak üzere insanlara isnatla kullanılan sünnetin Kur’ani dayanağı bu terkiptir. Kur'an'da hiçbir yerde Resulullah'a isnatla kullanılmamıştır. Sünnet’in Resulullah’a isnatla kullanılması sonradan öylesine konuşulmuştur ki "Allah'ın sünneti" bile bu denli konu edilmemiştir. "Sünnetullaha iman" neden "mucize ve keramete iman" kadar mevzu edilmemiştir?

Arapça olan "mucize" kavram, Kur’an’da hiç geçmez. Sadece o kadar değil, ilk üç yüzyılda yazılmış 9 ünlü sünni hadis kitabında da hiç geçmez. Sadece sahihinde değil, zayıfında ve uydurmasında bile geçmez. Bu terim İslam ilahiyatına Hicri 4. yüzyılda girmiş bir bid’at kavramdır. Komşu dinlerin mucize edebiyatı ve mitolojisine karşın aşağılık duygusuna kapılan Müslümanları rahatlatmak için, yabancı batıni kültürlerden ve ilahiyatından kopyalanarak önce İslam kültürüne ve sonra da akideye ilave edilmiştir. Böylece Kur'an'ın hiçbir yerinde geçmeyen birçok sözcük gibi mucize ve keramet sözcükleri de Kur'an'da defalarca geçen sünnetullah gibi daha birçok sözcükten daha çok zikredilmiştir. “Mucize” teriminin Kur’an’da birebir karşılığı yoktur. Kur’an’da geçen âyet/âyât terimlerinden bazıları, maalesef “mucize” olarak karşılanır. Ayet, sözlükte “gösterge, belge, delil, işaret, alamet” anlamına gelir. Yani “ilahi kudret delili.” Kur’an’da yüzlerce yerde gelen ayet terimi ya tabiat Kitabı yani yer, gök, ay, güneş, insan, hayvan, bitki gibi unsurlar için ya da vahiy Kitabı (Kur’an) için kullanılır. Kur’an’da âyet terimi birkaç istisna hariç tabiat yasalarıyla ilgilidir. Yaratıcının şapkadan tavşan çıkarmadığını hepimiz biliyoruz.

Resulullah'tan mucizevi bir belge isteyenlerin, İsra 59’da kesin bir dille reddedildiklerini biliyoruz. Buna gerekçe olarak da öncekilerin harikulade delil geldikten sonra da inkârlarında ısrar etmeleri gösterilir. Ankebut 51’de harikulade delil isteyenler şöyle azarlanır: “Bizim bu Kur’an’ı indirmiş olmamız onlara yetmedi mi?” Sözün özü: Kur’an açıkça Resulullah'tan harikulade bir olay bekleyen müşrikleri ve müşrik mantıklı uydurulmuş din sahiplerini bunun olmayacağına dair kesin bir dille reddeder. Allah'ın elçisi İbrahim "Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan getir!" (Bakara, 258) diyor. Dikkat ederseniz Firavuna "Güneşi doğudan doğuran Allah'ım güneşi batıdan da doğurur; şimdi görürsün" demiyor; çünkü sünnetullah'ın değişmeyeceğini biliyor. Mecazı doğru okumazsanız mitolojiye kayarsınız.

Nihayet müslümanlar Resulullahın bize model olamayacak kadar aşkın ve mitolojik bir kahraman değil, bize bizden bir model olan ve ayakları yere basan gerçek bir kahraman olduğunu kendi dönemindekiler gibi fark ettiler. Çünkü o dönemi artık daha iyi okuyabiliyoruz. Mucizenin peygamberlere mahsus harikulade olay olduğuna inananlar Kuran'dan öğrendiler ki Allah "len tecide li sunnetillâhi tebdîlâ" (Ahzab, 62) diyor; yani Allah'ın sünneti asla değişmiyor. "Tebdîl" değiştirmek demek. Başka bir ayette "lâ tecidu li sunnetinâ tahvîlâ" diyor. "Tahvîl" de değiştirme, çevirme, döndürme, dönüştürme anlamında bir sözcük; yani aynı kapıya çıkıyor; bu ayete göre de sünnetullah başka türlüye dönüştürülemiyor; yani değişmiyor. O zaman bu ölçü dikkate alınarak bir daha düşünmelisiniz... Daha önce düşündüklerinizi bir daha gözden geçirmelisiniz...

Kur’an'da şirk koşanların hepsi reddedilen ‘harikulade olaylar’ taleplerine yer verir. Şirk koşanlar, Elçinin yerden su çıkarmasını, bağ bahçe sahibi olmasını, ırmak akıtmasını, göğü başlarında paralamasını, Allah’ı ve melekleri getirip karşılarına dikmesini, altından bir köşke sahip olmasını, göğe çıkmasını, gökten bir kitap getirmesini istediler. Bu talepler içerisinde su çıkarmak, bağ bahçe sahibi olmak gibi çalışarak elde edilecek şeyler de vardır. Fakat müşrikler yine de istediler ama bu taleplerin hiç biri kabul edilmedi. Elçiye bu tür taleplerin tümüne şöyle cevap vermesi emredildi: “Kudreti sonsuz olan Rabbimdir; ben, fani bir elçiden başka neyim ki?” (İsra, 90-93). Çünkü Allah’ın kudreti ile sünneti çatışmaz.

Müşriklerin bütün bu köşeye sıkıştırma çabalarından sonra bizzat Rabbi Resulullah'a "elinden geliyorsa yeri delerek veya göğe çıkarak bir ayet göstermesini" istedi ve bu ayet şu uyarıyla tamamlandı: “Eğer Allah isteseydi, onların tümünü hidayet üzere buluştururdu (ama istemedi). Öyleyse, sakın cahillerden olma!” (Enam, 35). Bunun ardından gelen En’am 36, şirk koşanların mucize talebini dile getirir ve onun ardından gelen ayette ise bu talep şöyle reddedilir: “Biz ilâhî yasalarda hiçbir boşluk bırakmadık” (Enam, 37). Yani bağlamı dikkate alınca ‘Biz ilahi yasalarda hiçbir boşluk bırakmadık ki, o boşluğu bekledikleri mucizelerle dolduralım" şeklinde zımni açılımı yapılabilir. Allah "Sana indirdiğimiz ve onlara okunmakta olan kitap, kendilerine yetmedi mi?" (Ankebut, 51) diye boşuna sormaz...

Muzice sözcüğü Arapça "aciz bırakan" demek olduğundan Allah'ın yarattığı her şey birer mucizedirler. Fakat siz mitolojik bir mucize beklentisine kapıldığınızda işler değişir. Mekkeli müşrikler sizin kastettiğiniz mucizeyi yani Sünnetullah'ın değişmesini istediler ama reddedildiler. Uydurulmuş dine inanan Müslümanlar ise içlerinden geçen mucizeleri Kur’an’da bulamayınca ‘hadis’ suretinde uydurdular. Böylece doğa bilimlerinden uzaklaştık. Yerini "kitlesel meczupluk" aldı. “Hikmet, nedenleri bilmektir” diyen âlimler dikkatlerden kaçırıldılar; hatta şeytanlaştırıldılar. Emevi ve Abbasi halifelerinin Ömer bin Abdulaziz ve Harun Reşid gibi istisnaları dışında neredeyse hepsinin zalim hükümdarlar olduklarını ve mitolojik hadisleri rivayet eden saray imamlarının rahat ettiklerini fakat Ebu Hanife gibi takva alimlerin şehid edildiklerini dikkate alırsanız Kur'an'a uygun olmayan hadislerin niçin uydurulmuş olduklarını da anlayabilirsiniz.

Tabiat kitabı ile Kur’an’ın kitabı asla çelişmez. Zira ikisinin kaynağı Allah'tır. Kur’an’a göre tabiat baştan sona ayetlerden oluşmuş bir kitaptır (Fussilet, 53). Sosyal yasalar “Allah’ın yasaları” anlamındaki sünnetullah'tır. Allah’ın sünneti asla değişmez ve bozulmaz (İsra, 77; Ahzab, 62; Fatır, 43). Sünnetullah, bütün bir evrende geçerli olan ilahi yasaların yazılı olduğu kitaba bağlı olarak işler (Furkan, 2). Zira Allah her şeyi bir kader, yani “ölçü” ile yaratmıştır (Kamer, 49). Metotlu okuduğunuzda sizin mucize sandıklarınızın nasıl bir "hikmet" olduğunu daha iyi anlarsınız.

Kur'an'ı kendi döneminin kastıyla okuduğunuzda şeytanların, cinlerin, Kitabın, levhi mahfuzun, hikmetin, ilmin, meleklerin ve saire ne olduklarını daha iyi anlarsınız. İşte o zaman anlarsınız ki Resulullah ayakları yere basan ve mutedil düşünen bir elçiymiş. Mucize beklentileri hep müşriklerin peşine düştüğü şeylermiş. Neden cinleri hıristiyan ve yahudilerin anladıkları  gibi anlıyorsunuz? Bunun farkında olup da rahatsız olmamanız mümkün değil. Sanırım farkında değilsiniz. Kur'an'ın anlattığı cinleri o dönemin (7. yüzyıl) müslümanları gibi anlamalıyız. Bu başka bir makale konusu...


Başlık Kategori Yayın Tarihi
KUL ÇIKARSA ARADAN, KALIR SANA YARADAN Genel 29.03.2021
EFSANE TARİHİMİZİ DUYURMAK Tarih 18.03.2021
SOLAK BALİ OĞLUNUN BAŞINDAKİ KAVUNU NİÇİN VURDU? Tarih 15.03.2021
BİR SAVUNMA YAZISI (29) Genel 13.03.2021
BİR HIRİSTİYAN MİSYONERE CEVAP Genel 07.03.2021
Başlık Kategori Yayın Tarihi
KADIN(2) Genel 23.03.2021
Bir Albatros Hikayesi Genel 07.03.2021
DEPREM HAFTASI Genel 03.03.2021
YASADIŞI YASA DIŞI SIRADIŞI VE SIRA DIŞI SAVIM Genel 07.02.2021
HAYAT'A DAİR GÜZEL TAVSİYELER Genel 07.02.2021