PANTEİST SPİNOZA’NIN YETERSİZ TANRISI

Neden böyle bir başlık attım söyleyeyim. Spinoza’yı hassaten eleştireceğim. Hem de çok daha detaylı ve kapsamlı bir makale hazırlayacağım. Bu yazıyı asıl yemekten önce verilen bir adet çiğ köfte ziyafeti gibi vermek üzere yazdım… Son yıllarda Müslümanların deizme kaydığı konusunda 3 hatayı düzeltmeliyim: Birincisi kayanlar Müslümanlar değil hurafecilerdir ve onlar zaten şirke batmış durumdaydılar. İkincisi kimlerin deist olduklarının peşine düştüğümde önüme Spinoza etkisi çıkıyor; demek ki deist değil aslında panteist olmuşlardır. Üçüncüsü iddia edildiği kadar çok sayıda geçiş yoktur; çünkü hurafeciler son derece katı ve önyargılıdırlar; biz bile onları şirkin içinden çıkaramıyoruz… Bir panteistin bana gönderdiği bir yazıyı eleştireceğim. Buradan itibaren bana ait kısımları siyah puntolu yazılarla ayıracağım:

"Einstein'ın ABD üniversitelerinde konferans verdiğinde öğrencilerin ona sık sık sordukları soru:

-Tanrı'ya inanmıyor musun?...

Einstein hep şu cevabı verirdi:

“Spinoza'nın tanrısına inanıyorum”.

Spinoza'yı okumayan kişi aynı yerde kalır..."

Einstein'ın 4 Aralık 1926'da Max Born'a yazdığı mektupta diyor ki: “Kuantum Mekaniği açık bir şekilde heybetlidir. Fakat içimden bir ses bana hala bunun bir gerçek olmadığını söylüyor. Kuram birçok şey söylemektedir; ancak bizi eski kuramların getirdiği gizemlere yaklaştırmamaktadır bile. Ben, herhangi bir oranda ikna oldum ki, Tanrı bu Evren'de zar atmaz.”

1927 yılında, Alfred Kerr'e yazdığı bir mektupta şunu diyor: “Doğanın gizemlerini zorlayıp, içerisine girmeyi başardığımız zaman göreceksiniz ki, birbirini tekrar eden, fark edilebilir olanın haricinde, derinlerde yatan, çözülmesi güç, açıklanamaz bir kuvvet bulunmaktadır. Bu kuvvete duyduğum hayranlık ve saygı benim dinimdir. Bu bağlamda, evet, ben bir dindarım.”

24 Aralık 1929'da Herbert Goldestein'a yazdığı bir mektupta ise “Kendisini var olan her şey ile birlikte, yasalar dahilinde harmoni içerisinde ortaya çıkaran; insanın kaderi ve yaptıkları ile kendisini sınırlandırmamış olan Spinoza'nın Tanrısı'na inanıyorum.”

1930 yılında kendisiyle yapılan bir röportajda G. S. Viereck'in "Büyüklüğün Parıltıları" isimli kitabıyla ilgili şöyle demiştir: “Ben bir ateist değilim. Panteist olarak adlandırılabileceğimi de sanmıyorum. Bahsedilen sorun bizim zihinlerimiz için aşırı engindir. Birçok dilde yazılmış kitaplarla dolu olan devasa bir kütüphaneye giren küçük bir çocuk konumundayız. Nasıl yapıldığını bilmiyoruz. Hangi dilde yazıldığını bilmiyoruz. Çocuk, çaresizce kitapların dizilişinde gizemli bir sıra olduğu hissine kapılıyor; ama bunun ne olduğunu bilmiyor. Bu, bana kalırsa, en zeki insanın bile Tanrı'ya bakış açısını göstermektedir. Evren'in büyüleyici bir şekilde düzenlendiğini ve belli başlı yasalara uyduğunu görüyoruz ancak bu yasaları sadece bulanık bir şekilde anlayabiliyoruz. Sınırlı zihinlerimiz, yıldızları hareket ettiren gizemli kuvveti algılayabiliyor. Spinoza'nın panteizmine hayranlık duyuyorum; ancak onun modern düşünüşe yaptığı katkılara daha büyük hayranlık duyuyorum çünkü tin ve bedenin birbirinden ayrı olmadığı görüşünü savunan ilk filozoftur.”

1945 yılında verdiği bir röportajda Guy Raner'a, Einstein: “Bir rahip ile asla görüşmedim ve halkın benimle ilgili bu kadar kolay yalan söyleyebilmesini hayranlıkla izliyorum. Bir rahip gözünden ben, elbette ki bir ateistim ve her zaman öyle kalacağım. İnsansı özelliklerden yola çıkarak, insanın küresi haricinde olabileceklere insanı özellikler yüklemek her zaman yanıltıcı olmuştur; bunlar, çocukça benzetimlerdir. Evren'in büyük ve güzel harmonisini anlayabildiğimiz kadar anlamalıyız. Her şey bundan ibarettir.”

1950 yılında M. Berkowitz'e yazdığı bir mektupta diyor ki: “Tanrı'ya karşı olan tutumum agnostiktir. Hayatın asilleştirilmesi ve daha iyi hale getirilmesi için var olan ahlaki prensiplerin açık olan, birincil öneminin varlığının herhangi bir yasa-verici gücün varlığını gerektirmediğine ikna olmuş durumdayım, hele ki ceza-ödül mantığı üzerine kurulu bir yasa-verici güce...”

17 Aralık 1952'de Beatrice Frohlich'e yazdığı bir mektupta diyor ki: “Kişisel bir Tanrı'ya inanma fikrine son derece yabancıyım ve bana kalırsa bu, oldukça saf bir düşüncedir.”

1954 yılında Wiliam Maler’a diyor ki: “Kilisenin otoritesi üzerine kurulu hiçbir Tanrı konseptine inanmıyorum. Hatırladığım kadarıyla kitlesel bir zorla kabul ettirişi reddetmiştim. Bireysel olarak bir Tanrı'nın var olmadığını size ispatlayamam, fakat eğer ki onunla kişisel olarak konuşacak olsaydım, bir yalancı olurdum. Dindarların iddia ettiği gibi ödüllendirip cezalandıran bir Tanrı fikrine asla inanmıyorum. Onun Evren'i, umut içerikli dualarla değil, karşı konulamaz yasalarla çalışmaktadır.”

24 Mart 1954'te J. Dispenteiere'ye diyor ki: “Benim dini görüşlerim ile ilgili okuduklarınız, elbette ki, sistematik olarak sürdürülen çarpıtmalardan ibarettir. Kişisel bir Tanrı'ya inanmıyorum ve bunu asla reddetmedim ve bunu net bir şekilde ifade ettim. Eğer içimde dini sayılabilecek bir his varsa o da Evren'in yapısına ve bilimin bu yapıyı açığa çıkarmasına duyduğum karşı konulamaz hayranlıktır.”

Bir sene sonra da zaten Einstein ölüyor… Bu gelgitler bize ne gösteriyor? BİR: Einstein din konusunda bocalayacak kadar kararsızdır. İKİ: Din konusunda bilgili olmadığı gibi araştırma da yapmamıştır. ÜÇ: O halde bilimde gösterdiği metodolojik çabayı dinde yapmamıştır. DÖRT: Dinde yapmadığı metodolojik çabayı bilimde yapsaydı bilimde de başarılı olamayacaktı. BEŞ: Einstein din konusunun danışılacağı bir merci değildir. ALTI: Einstein din konusunu iyice araştırsaydı kanaati ne olurdu asla bilemeyeceğiz ama herhalde bu kadar bocalamayabilirdi. YEDİ: Spinoza’yı okudum, aynı yerde kaldım…

“Şöyle özetleyebiliriz: Baruch de Spinoza, 17. yüzyıl felsefesinin üç büyük "Rasyonalist"inden biri olarak kabul edilir, Fransız Descartes ile birlikte.”

Akıllı olmak "akılcı olmak" anlamına gelmediğinden bunun hiç önemi yok. Rasyonel konularda ne olmadığını anlayabilirler ama nesnel varlıkların ne olduğunu anlamak için ve Tanrıya dayandırmamak için zigzag yaparak "varlığı sıfırın oluşturduğu" bir köşeye çekmek de rasyonel olmak anlamına gelmeyecektir.

“Spinoza'nın tanrısı ya da doğasına göre Tanrı şöyle derdi: Dua etmeyi ve boşuna göğsüne yumruk atmayı bırak!”

Dua etmenin neler kazandırdığını bilmeyen elbette bunu diyecektir. Biz dua sayesinde hem rahatlayıp patolojik rahatsızlıklara uzak kalıyoruz hem de nimetlendirildiğimize inanıyoruz. Ha, inançlıyız diye dua ederken göğsümüze yumruk atmıyoruz. Hurafeye inanan biri göğsüne yumruk atarak dua ediyorsa bunu gidin ona söyleyin.

“Yapmanı istediğim tek şey, dünyaya çıkıp hayatının tadını çıkarmandır.”

Bizim dinimiz 'sürekli stres altına girin' gibi bir şey demiyor. Kuran’da bir dua var: “Dünyada da bir güzellik ahirette de bir güzellik ver” (Bakara, 201). Ha, ağlayan bir insan gördüğünüzde empati yapıp onunla ağlayın da demiyor; "şefkatle" çözüm arayın diyor, iyilik konusunda yardımlaşmamızı istiyor (Bak. Maide, 2), (Bak. Tevbe, 71). Filistin’de kan gövdeyi götürürken Spinoza’nın ırkından olan Yahudiler kan ve gözyaşı üzerine sofra kurarken, panteistler bundan hiç rahatsız olmayıp hayatın tadını çıkarabilirler. Biz tüm dünya insanlığı olarak hep beraber mutlu olalım, hep beraber hayatın tadını çıkaralım diyoruz. Hangisi daha vicdani bir taleptir? Başınıza bir bela geldiğinde bunun cevabını veriniz…

“Eğlenmeni, şarkı söylemeni ve senin için yaptığım her şeyin tadını çıkarmanı istiyorum..”

İnsanın mutlu olmaya elbette ihtiyacı var. Ama her şeyin bir ölçüsü vardır ve ölçüsüz mutluluk "insani" bir tavır olamaz. Her şeyin tadını çıkarmak hangi ölçüye göre olacaktır? Din değilsiniz ki ilkeleriniz olsun. Ensest ilişkiler her şeyin tadını çıkarmanın neresinde? Kim belirleyecek olmaması gerekeni? Her şeyin tadını çıkarmak isteyenin ağzı sana da sulanırsa özgürlüğe bir sınır koyacak mısın? Sınır koyarsan her şeyin tadını çıkarmak isteyeni üzmeyecek misin? O üzülünce hayatın ve her şeyin tadını çıkarmak, eğlenmek, şarkı söylemek sınırlanan kişinin içinden geçecek mi? Bu durumda yine şimdiki gibi bir kısmınız mutlu, bir kısmınız mutsuz olursunuz. Oysaki şimdi zalimler karşısında birlikte hareket ederek direnen mazlumlar kazanıp mutlu olabiliyorlar iken direnmeyenler mutsuz oluyorlar. Spinoza’nın dediği olursa direnmek yok; şayet dirense sapıklar mutlu olamayacaklar, yok eğer sapıklara direnseler direnmeyenler mutlu olamazlar. Tam bir kısırdöngü… Sadece sapıklık üzerinden anlaşılsın diye örnek verdim ama örnekler elbette artırılabilir…

“Kendi inşa ettiğin tapınaklara gitmeyi de bırak. Oraların benim evim olduğunu söylüyorsun !”

Spinoza herhalde bunu Yahudilere (Bak. DBS, XI, 774-775; Kutluay, s. 205-207), hıristiyanlara (Bak. Matta, 21; Titus 1) ve Müslümanlar arasındaki hurafecilere (Bak. Taberani, Mu‘cemü’l-Kebir, X, 10346) söylemiş olmalı. Çünkü Kuran’ın hiçbir yerinde “Allah’ın evi” (beytullah) ifadesi kesinlikle geçmez. Bakara 125’te geçen “evimi” (beytiye) ifadesini “Allah’ın evi” olarak anlayan Müslümanlar da var, İbrahim’in “evimi” demesini istediği şeklinde anlayanlar da var. Çünkü bu ayetin içinde de zaten “makâmı ibrâhîm” geçiyor. İbrahim makamından kendilerine bir "salat etme yeri" (musallen) edinilmesini istiyor. Al-i İmran 97’de de "İbrahim’in makamı" (makâmu ibrâhîm) ve "ev" (beyt) ifadesi geçiyor. Hud 73’de İbrahim’in ailesine “ev haklı” (ehlel beyt) diye hitap ediliyor. Yine İbrahim konusunda daha çok başka bir ayette “müslümanlardan bir ev halkı” (beytin minel muslimîn) ifadesi geçiyor. Şu halde ev elçi İbrahim'indir. Fakat bütün bunları ne Spinoza bilir ne de Einstein. Müslümanın dikkatinden kaçan küçük bir şey ve diğer ayetlerle bir bütün olarak değerlendirmemek birinci grubu oluşturduğuna göre yani bu meseleyi hala anlaması gereken bazı Müslümanlar olduğunu göre panteist, deist, agnostik ya da ateistler elbette uzaktan anlayamazlar. Bilimsel konular gibi çok dikkatli bir araştırma gerekir. Spinoza Kuran’ı bilseydi bunu da bilirdi. Einstein’ın da Arapça bildiğini sanmıyorum. Nihayet iki grup var. Birinci grup Allah’ın evi dese bile üç oda bir mutfak gibi anlamıyor. Müslümanları aynı istikamete çeviren bir işaret noktası olarak anlıyor. Bunda problem yok. İkinci grup zaten "İbrahim’in evi" olarak anladığından Kuran’da “Allah’ın evi” ifadesinin hiç geçmediğini söylüyor. Bunda da problem yok. Az önce panteistlere verdiğim “ölçüsüz sapıklık” örneğinin yanında konu etmeye bile değmez.

“Benim evim dağlarda, ormanlarda, nehirlerde, göllerde, plajlarda ve senin kalbindedir. Sefil hayatın için beni suçlamayı bırak;”

Müslümanlar olarak bize göre Spinoza’nın saydığı bu mekanlar insanların ev edindikleri yerlerdir. Allah’ın mekânı yoktur; çünkü O sonsuz ve sınırsızdır. İnsanlar dağlara, ormanlara yerleşebilirler. Kalplere de yerleşebilirler. İslam sizi bundan men etmez. Ama sefil bir hayatı olan Müslüman varsa İslam’a göre o da Allah’ı suçlayamaz; kendini suçlaması gerekir (Bak. Nisa, 79). Biz Allah’ı dağlarda, ormanlarda, nehirlerde, göllerde kısacası her yerde hissederken biliriz ki o bize şah damarımızdan daha yakındır (Bak. Kaf, 16).

“çünkü ben sana hiçbir zaman yanlış bir şey olduğunu ya da günahkar olduğunu ya da cinselliğinin kötü bir şey olduğunu söylemedim!”

Spinoza’nın tanrısı ne kadar ölçüsüz değil mi? Birtakım ilkelerle terbiye etmeden tüm sınırları kaldırarak mutlu olmanı istiyor. Hayvanlar gibi hür ve düşüncesiz. Yanlış yok, yani yanlışta sınır yok. Günahkâr da yok, çünkü günah yok, ölçü yok, terbiye yok, ilke yok, sınır yok. Cinsellik de kötü değil çünkü sınırı yok, nasıl ve kiminle istersen… Karşı taraf istemediğinde ne olacak? Hadi ona da bir bahane bulun. Cinsellikte en küçük yaş ne mesela? İnsanı hayvandan ayıran bir “düşünce” bile yok…

“O yüzden seni inandırdıkları her şey için beni suçlama..”

Şuurlu bir Müslüman inandırılan biri gibi inanmaz. Şuurlu bir Müslüman iyi düşünür. Önyargısız olur. Düşünürken kalbini ve hislerini de açık tutar. Hiçbir şuurlu Müslüman Allah’ı suçlamak gibi saçma ve sapık bir suçlama yapmaz.

“Benimle hiçbir ilgisi olmayan ve anlamadığın halde sözde kutsal yazıları okumayı da bırak;”

Kuran bütünüyle çelişkisi olmayan, bireyin ve toplumun hayatını düzene sokan, metotlu okuyup anlayanlar için tüm zamanlarda rehber olabilecek muhteşem bir kitaptır.

“Gün doğumunda, bir manzarada, arkadaşlarının dostluğunda, küçük bir çocuğun gözlerinde beni okuyamıyorsan, henüz yazının bilinmediği devirlerde benim adıma yazıldığı iddia edilen hiçbir kitapta beni bulamazsın !”

Aksine! Allah’ın iki tane Kitabını birbiriyle okuyoruz. Biri Kuran’dır, diğeri evrendir. Allah Kuran’da "ne yarattığını" söylerken, tabiatta "nasıl yarattığını" söyler. Sadece Kuran ayetlerine değil, doğada olan bitene de “ayet” der (Bak. Rûm, 20-25). Spinoza’nın bundan haberi yok. Kuran’da sadece bu ayetleri bile biraz bilseydi bu cümleyi kurmayacaktı. Kabul etmediğini şeyi tanımıyor olması onun en büyük sorunu!

“Bana güven, ama önce kendine güven ve herşeyi benden istemeyi bırak;”

Zavallı Spinoza, yine aynı duruma düştü. Hiçbir şuurlu Müslüman çaba göstermeden Allah’tan istemeye bile kalkışmaz. Ayet var: “Biz, her bir insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık” (İsra, 13). Bunda ne var? Biz de diyoruz önce kendine güven, elinden geleni yap, sonra Allah’ın yardımını bekle. Hastanı Tanrıya havale edip unutarak değil, eczaneye giderken dua et...

“Bana işimi nasıl yapacağımı sen mi söyleyeceksin?”

Bu şuurlu bir Müslümanın da isteyeceği bir şey değil. Ne olacak şimdi? Aksine Allah akıl ve rehber olan bir kitap vermiş, bize nasıl yapacağımızı Allah söylüyor. Bu durumda bu ifaden de bize uymadı.

“Benden korkmayı da bırak; Çünkü ben öcü değilim ve seni yargılamıyorum, seni eleştirmiyorum, sana sinirlenmiyor, seni rahatsız etmiyorum, asla seni cezalandırmıyorum. Beni sadece sevmen yeterlidir..”

Biz Kaf dağına bakarak değil, nesnel mahlukata bakarak iman ettik. Ağrı Dağına baktık. Samanlı Dağlarına baktık. Allah “Bakmıyorlar mı o develere, nasıl yaratılmış? Göğe bakmıyorlar mı, nasıl yükseltilmiş? Bakmıyorlar mı dağlara, nasıl dikilmiş? Yere bakmıyorlar mı, nasıl yayılmış? Haydi öğüt ver; sen sadece bir öğütçüsün. Onların üzerinde bir zorba değilsin.” (Gaşiye, 17-22). Muhteşem! Pinokyo ya da Pollyanna’ya değil, gerçek varlıklara bakarak öğüt almamızı istiyor. Ne öcüsü? Sen git onu Tanrının gökten baktığına inanan Hıristiyanlara, Tanrıyı yerde güreştiren Yahudilere, göklerdeki Burak’a inanan Kuran’dan habersiz hurafecilere söyle. Allah’ın korkmasını istediği yoksulu itip kakıp aç kalmasını umursamayan, doyurmayanlardır (Bak. Müddessir Sûresi 40-44). Allah’ın korkmasını istediği iftira atan, ayıp kusur arayan, servet biriktirerek onunla şımaranlardır (Bak. Humeze, 1-2), azgınlardır (Bak. Sad, 55), zalimlerdir (Bak. A’raf, 41), yeryüzünde haksızlık yaparak şımaranlar, böbürlenenlerdir (Bak. Mumin, 75-76). Ne var bunda? Sen zalim değilsen ve bu çirkinlikleri yapmayacaksan neden rahatsız oluyorsun? Ölçüsüz olacağın ve istediğin zaman zulmedebileceğin için mi işine gelmiyor? Derdin ne? Yeryüzünde iyilik ve kötülüğün çatıştığını ve daima var olduğunu gerçekten görmüyor musun? Senin Tanrının ahireti yoksa bu dünyada zulmedip cezalandırılmadan ölenlerin yaptıkları yanlarına kar mı kalıyor? Bu kadar aciz ve adaletsiz mi senin tanrın? Zulme uğrayan bir kadın elini imdat ederek uzattığında “kurtar” derken, senin tanrın yukarıda dediği şeyi mi söylüyor: "Eğlen, şarkı söyle, tadını çıkar." Spinoza sizin sadece aklınızı almamış, başka neyinizi almış söyleyeyim mi? Vicdanınızı… Biz zalimleri caydırmaktan yanayız. Kuran’ın hiçbir ayeti savaşı başlatmaktan yana değildir; hatta sadece saldırıya uğradığınızda savaşabileceğinizi söylerken bile “haksız saldırıda bulunmayın” der (Bakara, 190), “onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın” (Bakara, 191) der. Çünkü laftan anlamayan zalimi sadece bu şekilde engelleyebilirsin. Spinoza’nın tanrısı insanları tanımadığı için fazlasıyla serbest bırakmış. İnsan zulmederken tanrıdan korkmayacak. Erkek kadına tecavüz ederken tanrı yargılamayacak. İnsan seri katil olacak tanrı sinirlenmeyecek.  Hırsız birinin evine girecek tanrı onu rahatsız etmeyecek. Evlat annesinin bütün emeklerini hiçe sayıp ana katili bile olsa tanrı onu cezalandırmayacak. Çünkü ne pis iş yaparsa yapsın ve insanlardan nefret bile etse tanrıyı sevmesi yetecek.

“Benden özür dilemeyi de bırak; çünkü affedilecek bir şey yok. Eğer seni ben yarattıysam... Seni özgür iradenle donattım. Sana verdiğim akıl ve iradeni kullanarak yaşıyorsan seni nasıl suçlayabilirim? Seni sen olduğun için nasıl cezalandırabilirim? Bir yaratıcı bunu nasıl yapabilir?”

Hangi pisliği yaparsa yapsın yapmaya devam etsin çünkü affedilecek bir şey yok. Spinoza’nın tanrısı özgür iradeyi iyi ile kötüyü seçmek için değil, önüne gelene istediğini yapsın, kaçan kurtulsun diye vermiş. Özgür iradeden anladığı ölçüsüz ve prensipsiz davranmak. Bir de kalkmış aklı kullanmaktan bahsediyor. Aklın neyi ölçü alacağı bile belirsiz. Mülk bile edinme, edineni gasp et, ceza yok. Çalışmana bile gerek yok…

“Her türlü emirleri unut, her türlü yasayı unut; bunlar seni manipüle etmek için, seni kontrol etmek için, senin suçluluk hissetmeni isteyenlerin kurgusudur. Bunlara inanma, sadece kendi aklını kullan..”

Yasa yok, suç var, polis yok, jandarma yok, kim neyi eline geçirirse o var, herkes birbirini imha etsin de yeryüzü sadece hayvanlara kalsın istiyor. Suç işle ama suçluluk hissetme. Aklını kullan, kan ve gözyaşı üzerine bina ettiğin hayatta şarkılar söyle… Aklını kullan, ama kullanacağın kriterler olmasın… Bu durumda aklını kullanman mümkün değil; çünkü hayatın tadını çıkarmak için tek kullanacağın egondur.

“Kendine saygı göster ve kendin için istemediğin şeyi başkalarına da yapma. Senden tek istediğim hayatına dikkat etmen. Çünkü bu hayat ne bir test, ne bir basamak, ne bir adım, ne bir prova ne de cennete giden bir yoldur.... Ben seni tamamen özgür kıldım; Ödül yok, ceza yok, günahlar yok, erdem yok, kimse skor taşımıyor, kimse kayıt tutmuyor. SADECE SEVGİ VAR..!!!”

Spinoza burada baltayı taşa vuruyor. Baştan beri her istediğini yapmanı isteyip “ilke yok, yasa yok” derken bir ilke getiriyor. “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına da yapma” diyor. Her şeyin tadını çıkarmak mümkün olmayacak demek bu. Demek ki ilke şart. Peki sen kendine yapılmasını istemediğini başkasına da yapmadığın halde saldırıya uğrarsan Spinoza’nın başka bir söyleyeceği yok mu? Spinoza insanların seri olarak imal edilen bir robot gibi tek tip olacaklarını ve herkesin kendine yapılmasını istemediğini başkasına da yapmayacağını mı sanıyor? Hayat bir ütopya değildir. Gözlerinizi açın bakın ne göreceksiniz? Böyle rasyonalist bile olunmaz. Kafasında herkesin düzene girdiği "mitolojik bir dünya toplumu" yaratarak mistisizmin feriştahı olmuş. Hayatın gerçeğinden bile habersiz. Cennet bile yok. Herkesi “imansız bir iyiliğe” nasıl razı edeceksin? İnanç bile şuur gerektirirken hem inançsız hem ödülsüz dünya toplumunda neyi ileri süreceksin? Niçin iyilik yapsın? İyiyi ve kötüyü bile ortadan kaldırdın. Ama öte yandan “kendin için istemediğin şeyi” diyerek aslında kötüyü de kabul etmiş oldun. Bu ne yaman bir çelişkidir? Hem "tamamen özgür kıldım" deyip hem "kendin için istemediğin şeyi” diyerek bir kat daha çeliştin. Erdem olmaksızın sevginin olması çelişkiyi bir kez daha katlıyor. Sevgi var deyip de iyinin varlığından bahsetmemesi tutarsızlıkların cabası. Ayrıca panteistin tanrısı kendisi için istediğini başkası için de isterken eğer sadist bir panteistse var ya, sen o zaman gör. O kadar farklı psikolojik hastalıklar var ki onun özgür dünyasında asayiş diye bir şey kalmaz...

“Ancak hayatında bir cennet veya cehennem yaratmak için kesinlikle özgürsün.!!”

Hayda, özgürlük vites değiştirdi… Cennet ve cehennem yaratmak iyi ve kötünün varlığını kabul etmektir. Bu ifadesiyle toplumun bir kısmına demiş oluyor ki: “Tamamen özgürsün dedim ama bu özgürlükle cennet de yaratabilirsin cehennem de.” Ne oldu? Başa döndük. Çünkü insanlar zaten hayatı cennete ve cehenneme çevirerek bu konuda ne kadar özgür olup olmadıklarını biliyorlar. Karar ver Spinoza! Özgürlüğe bir ölçü getir. “Tamamen özgürsün” deme. İnsanların bin bir çeşit özellikte olduklarını unutma. Asayiş lafla gelmez. Herkesi razı edemezsin. Caydırıcı olamadığında suç işlerler. Ceza vermediğinde suça son vermezler. İnsanlara hep birlikte aynı kararı aldırman mümkün değil. Bunun adı, “insanı tanımamak”tır.

“Bu hayattan sonra bir ne olup olmadığını söyleyemem, ama sana bir tavsiye verebilirim ; Bu hayattan sonra bir şey yokmuş gibi yaşa. Düşün ki bu hayat senin zevk alman, sevmen ve var olman için vardır, yani hiçbir şey yoksa, sana verdiğim bu yaşama fırsatından zevk almış olacaksın. Ama eğer bir şey varsa, orada da sana iyi mi kötü mü diye sormayacağım.. Sana soracağım tek şey, beğendin mi? Eğlendin mi? En çok neyi beğendin? Yaşamında ne öğrendin ve hangi güzel işleri yaptın olacaktır..”

Bu kez sonraki hayatın olup olmadığı konusunda kararsız ve bilgisiz bir tanrı olarak karşımıza çıkarken hayatın amacını hayvanlar gibi zevke bağlıyor.  İmanı "tahmini" olan birinin kalbine pençesini geçirerek imanını alıp bu ütopyayı yerleştiriyor. Ahiret yoksa zevk almış olacaksın diyor. Sanki iman edenler hayattan zevk almıyorlar. Aksine, hayatta hiçbir zevk iman kadar güçlü, kalıcı, temiz, duygulu, rahatlatıcı olamaz. Spinoza’nın tanrısı agnostik. Daha kötüsü zalim. Eğer ahiret varsa iyi mi kötü mü diye sormayacakmış. Yani olan oldu, ağlayan ağladı, zevk alan aldı. Ağlayanların gözyaşları üzerinden zevk alanlara soruyor: Nasıl birileri sürünürken eğlendin mi? En çok kim ağlarken mutluydun? Birileri yetim bırakılırken ve sömürülürken onlara faydası olacak ne öğrendin? Dikkat ederseniz doğrudan doğruya konuyu zalimlere hiç getirmedi. Zalimlerle hiçbir derdi yok. Tam onların istedikleri gibi bir tanrı… Japonya’ya atom bombası atana soracak: “Hangi güzel işleri yaptın? Zevk aldın mı?” Çünkü milyarlarca insan “kendisi için isteneni istememe” açısından bakmayacaklar. Laf dinlemeyecekler ve buna rağmen yaptıkları yanlarına kar kalacak. Buna rağmen sonuç onlar için sakıncasız olmuyorsa asıl bu mantığı yürüten Spinoza kendine sormalı: “Bu mantıkla değil dünyayı, değil bir köyü, bir aileyi bile dizayn edebilir miyim acaba?”

“Bana inanmayı bırak; inanmak tahmin etmek, hayal etmektir. Bana inanmanı istemiyorum, beni kendinde hissetmeni istiyorum. Beni sevmen yeterli..”

Spinoza burada kendini ele veriyor. İnanca "tahmin" diyor, "hayal" diyor. Demek ki Yahudi iken hissettiği inancı dile getiriyor. Yahudi iken tatmin olmamış; sadece tahmin etmiş. İmanı bizim gibi iliklerine kadar hissetmemiş. Tevrat’taki tutarsızlıklardan yola çıkmış. Karşılaştığı tutarsızlıklarla rahat edememiş. Bir tahminden kaçmış, ama ahiretin varlığı konusunda emin olamadığı başka bir tahmine saplanmış. Zan’dan zan’a kaçmış. Madem zan içinde Yahudilikten vaz geçtin, zan içinde panteist olmaktan da vaz geçsene. İşte bunu başaramamış. Burada geçen “hissetmeni istiyorum” ifadesi onun zan etmesiyle çelişiyor. Çünkü biz hissi zan’sız yaşıyoruz. İman böyle bir şey.

“Övülmekten sıkıldım, teşekkür edilmekten bıktım. “Minnettarlık hissediyor musun? Bunu kendine, sağlığına, ilişkilerine ve dünyaya göz kulak olarak ifade et. İzlendiğini mi hissediyorsun?... Neşeni ifade et! Beni övmenin doğru yolları bunlardır..”

Spinoza’nın beklediği şu: Hani size zevk alın diyor ya. Siz de zevk peşine düştünüz. Baktınız çok güzel bir uçurtma. Bu uçurtmayı yapanı tebrik edin, uçurun, neşelenin ama o uçurtmanın ulaşma çabası gösterip ulaşamadığı o derin gökyüzünü yaratanı övmeyin. Her önüne gelen böyle bir evren yaratabilir. Yahu ne var bunda? Gözlerini açtığında bir ressamın muhteşem yağlıboya tablosunu görüp büyülenirken “sen güzel bir tablosun” deyip tabloyla konuşacağına ressamla konuşsana. Gözünü nereye çevirsen harika bir yaratılış var. Ne olur bilimden yaratılış harikalarını öğrendikçe yaratıcıya övgü yapsan? Yaratıcının buna ihtiyacı yok. Ama yaratılan varlıkların harikulade sistemleri yaratıcıyı işaret ederken Tanrıyı övmek sana ne kaybettirir? Burada geçen “dünyaya göz kulak olmak” ifadesi zulme bir çözüm getirmeden nasıl mümkün olacak? Sen Tanrıya şükretmenin gereksizliğini düşüneceğine bu sorunun cevabını ver. Çözüm getirmiyorsun! Tanrının yarattığı evrenin dizaynından dolayı ona şükretmek tek bir kişiye bile zarar vermez. Fakat yeryüzünde bunca zulüm varken zevk odaklı olman ve kendine dikkat edip göz kulak olurken mazlumlara dikkat etmemen, tam da Tanrıya şükretmek istemeyecek birinin düşeceği durumdur. Sadece kendin için yaşamak, dünyada akan kanı görmemek, dünyayı yöneten Yahudi menşeli güç odaklarının, mesela "siyonizmin afyonu"dur.

“İşleri zorlaştırmayı bırak ve benim hakkımda birilerinin öğrettiklerini papağan gibi tekrarlamaktan vazgeç..Emin olabileceğin tek şey burada olduğun, ve yaşadığındır..Nitekim bu dünya harikalarla doludur..”

Eğer zulümle mücadele etmek işleri zorlaştırıyorsa, Spinoza’nın dediğinin aksine zalimlere karşı birlik olalım ve mazlumun değil, zalimin işini zorlaştıralım. Birlik olduğumuzda hem zulmü engelleriz hem de bizim için kolaylaşır. Bu dünya harikalarla doludur evet ama diğer yandan atom bombası Mars’a atılmadı. 70 milyon Kızılderili soykırımı Neptün’de olmadı. 34 milyon 500 Afrikalı köle Uranüs’ten getirilerek öldürülmedi. Harika dünyamızda Yirminci yüzyılın ortasında Çin’de Great Leap Forward Katliamı 35 milyon insan canı aldı. Harika dünyamızda Sovyetlerde Stalin katliamıyla 25 milyon insan can verdi; sadece Sivil savaşında bile 6.000.000 insan öldü. Harika dünyamızda Almanya’da 6 milyon Avrupalı Yahudi öldürüldü. Harika dünyamızda Ruanda’da 1.000.000 kişi öldü. Harika dünyamızda Çin’de Nanjing katliamında 300.000 kişi öldü. Harika dünyamızda Filipinler’de Manila katliamında 500 bin kişi öldü. Harika dünyamızda Hindistan bölünürken 2 milyon insan öldü. Harika dünyamızda Ukrayna’da Babi Yar katliamında 500 bin kişi öldü. Harika dünyamızda Timor Adası’ndaki katliamda 200 bin kişi öldü. Az geldiyse sadece harika dünyamızda İkinci Dünya Savaşında 40.000.000 insan öldü. Dünya harikalarla dolu. Moğol istilalarında 30.000.000 insan öldü. Çin’de sadece hanedanlık savaşlarında hem de Spinoza hayattayken 25.000.000 insan öldü. Duymamış olamaz. Aradan iki yüzyıl geçtikten sonra Çin’de Taiping isyanında 20.000.000 insan öldü; Dungan isyanında 8.000.000 insan öldü. An-Lu Şan isyanında 13.000.000 insan öldü. Birinci Dünya Savaşında 15.000.000 insan öldü. Sadece Timur’un savaşlarında 15.000.000 insan öldü. Kongo’da 5.400.000 kişi öldü. Daha ne kadar sayayım? Spinoza bırakın tanrı gerçeğini içinde yaşadığı bu hayatın gerçeğini bile göremiyor. Bu ölenlerin bir de ailelerinin halini düşünün. Vicdanınız yok mu sizin?

“Etrafına baktığında beni görecek ve hissedeceksin.. Neden daha fazla mucizeye ihtiyacın var ki?"

Biz etrafımıza baktığımızda madalyonun iki yüzünü de gördüğümüz için ancak hayatın kanlı yüzüne de çözüm getiren, zalimleri caydıran, caymazsa engelleyen, hayatımızı hem bireysel hem de sosyal olarak bir düzene sokan, tüm insanlığa barış getiren ve tüm problemlere çözüm sunan, bize verdiği kılavuzunda kendi içinde hiçbir tutarsızlık taşımayan evrensel bir dinin Müslüman mensuplarıyız. Biz yaratılan her varlığın Allah’ın bir mucizesi olduğuna inanıyoruz. Şu da kesin: Spinoza benim dinimi bilmiyor.

“Beni dışarıda ararsan bulamazsın. Beni sadece kendi içinde bulursun. SPİNOZA”

Sonuç olarak seni aramaya gerek yok; çünkü bırak ahiret hakkındaki malumatı, bu dünya hakkında madalyonun diğer yüzünden bile haberin yok. Biz her varlığın Yaratanın varlığının işareti olduğuna inanırken onun tecelliyatını varlıkta görüyoruz. Allah’ı içimizde "tahmin etmiyoruz"; Onu iliklerimize kadar hissedip "iman ediyoruz". Elimizde çelişkili bir Tevrat yok; anlayarak okunduğunda her probleme çözüm getiren zevkine doyum olmaz bir Kuran var…

12.01.2021