MÜSLÜMANIN EFENDİSİ OLUR MU? (2)

Kur’an’da “rikab” sözcüğü nerelerde geçiyor?

Bakara, 177’ye göre sevdiğimiz maldan “rikab”a vermemiz gerekiyor. Fakat daha önceden akrabalara, yetimlere, gariblere, yolda kalmışlara, muhtaçlara diye sıraladıktan sonra “rikab” geliyor; yani “köle” geliyor. Buraya kadar sıralananlar zaten “kul” değil miler, niçin bir daha “kul” desin? Yani kavramları sıraladığına göre devamında yine “köle” kavramı gelir; “kul” terimi değil. Benzer durum başka ayetlerde de var (11). Allah Müslümanın savaşta kâfirlerle karşılaşınca onu “rikab” yani “etkisiz” kılmasını istiyor; ayet şöyle: “Artık kâfirlerle karşılaştığınız zaman onları güçsüz bırakıncaya kadar etkisiz kılın. Şiddetli bağlayın. Nihayet savaşı, onun ağırlıklarını bırakınca da onları, ister lütuf olarak veya fidye alarak (bırakın)…” (12) diye devam ediyor. Burada birçok kişi “fe darber rikâbi” ifadesini “boyunlarını vurun” şeklinde çevirmiş; sonra ne diyor “şiddetli bağlayın” yani sıkıca bağlayın. Boynu vurulmuş adamı bağlayamayacağınıza göre çeviri hatalı. Bu yüzden biz “er rikâbi” sözcüğünü adeta bir köle gibi teslim ve etkisiz anlamında “etkisiz kılın” olarak çevirdik. Daha doğrusu böyle çeviren alimlerin çevirisini tercih ettik. Çünkü bağlam ve mesajın bütünü çok önemli. “Rikab” sözcüğü burada bir fiil olarak geçiyor; bir eylem halidir. Eylemden dolayı mesajı bozmayacağı için “rekabet edin” de anlaşılabilir. O kadar farklı anlamlarda kullanılan ayetler var ki (13) biz bütün bunları tek tek değerlendirip anlam düzeltme çabasına girerek konunun dışına iyice çıkmadan sadece “rikab” kelimesinin “kul” ve “köle” sözcüklerinden hangisine daha uygun olduğunu inceleyelim.

Allah mümin bir kulun (abd) bir müşrikten daha hayırlı olduğunu söylerken “abd” sözcüğü geçiyor (14). Bunu “köle” diye çevirenler var ama hata ediyorlar. Allah köleyle evlenme misaline gerek duymuyor çünkü onu cariye misali vererek telafi ediyor. Sadece Nisa suresinin 92. ayeti bile “rikabe” sözcüğünün “kul” değil, “köle” anlamına geldiğini ispatlamaya yetiyor. Ayette “…o zaman bir mümin bir köle (rakabetin) hür bırakması (tahrîru)…” ifadesi çok önemli. Müslümanlar kimi hür bırakacaklar “kul”u mu, “köle”yi mi? Elbette “köle”yi. Burada müminle ilgili olarak “mümin kul” (abdun mu’minun) derken müşrike “müşrik kul” dememesi düşündürücü değil mi? Başka bir ayette de aynı şekilde “tahrîru rakabetin” yani “köleyi hür bırakın” ifadesi (15) veya “rakabe” sözcüğünün geçtiği benzer bir ifade geçiyor (16). Her ne kadar kölenin durumu aynı kapıya çıksa da “memluk” sözcüğünün “sahip olunan”, “malik olunan”, “mülksüz” gibi anlamlarda çevrilmesinin “köle” sözcüğünden daha uygun olacağını başka bir ayetten anlıyoruz (17). Fakat bir açıdan “rikab”a “memluk” denebilir; çünkü kölelerin kendi evleri yok. Başka bir açıdan denemez; çünkü köleler efendileri tarafından bir mülkün içinde barındırılıyorlar. Bir ayette “abden memlûken” yani “mülksüz kul” anlamına gelebilecek bir ifade kullanılıyor (18). Allah son elçisine “abd” olarak hitabediyor (19) da neden “rikab” demiyor? Allah, İsa Mesih’in “abden” “kul” olduğunu söylüyor (20). Neden “rıkab” demiyor? Çünkü “köle”si değil, “kul”u… Bu ayette “abd” kökünden iki kelime geçiyor. Kim ona “ibâdeti” yani “kulluktan” çekinirse huzurunda toplayacağını söylüyor. Sonuç olarak “abd” yani “kul”a vahyediyor (21). Nuh’a da “abden” yani “kul” yakıştırması yapıyor (22). Zekeriyya’ya da “abdehu” yani “kul” diyor (23).  Davud’a da “abdenâ” yani “kul” diyor (24). Süleyman’a da “abdu” yani “kul” diyor (25). Eyyüb’e de “abdenâ” (kul) diyor (26). Lut’a da “abd” (kul) diyor (27). Şuayb’a da “abd” (kul) diyor (28). Musa’ya da “abd” (kul) diyor (29). Yusuf’a kul (abd) diyor (30). İbrahim’e, İshak’a, Yakub’a “abd” (kul) diyor (31). İnsanlardan resul gönderiyor kul (abd) olsunlar diye (32). Demek ki kulluk sonradan kabul edilen bir şey. Fakat elçiler kullardan üstünler (33); çünkü seçilmiş kuldurlar (34). Amaç ümmetin Allah’a kul olmalarını sağlamalarıdır (35).

Vahyettiği meleğe bile “abden min ibâdinâ” yani “kullarımızdan bir kul” diyor (36); bütün meleklere de “abden” (kul) diyor (37). Arz ve semalardakilerin tümünün “abda” yani “kul” olduğunu söylüyor (38). Ayetin Ona ulaşmayı dileyerek böylece Ona “abdin” yani “kul” olan herkes için olduğunu söylüyor (39). Allah “abdehu” (kuluna) kâfi olduğunu söylüyor (40). Allah “abdin” diyerek (kullarından) övgüyle söz ediyor (41). Sadece Allah’a “abd” (kul) olabiliriz (42). Allah kullarının üzerinde olduğunu söylüyor (43). Allah’tan başkasına “lâ ta’budûne” (kul olmayın) istiyor (44). Demek ki saparak başkasına kul olunuyor. Peki böyle birine hala Allah’ın kulu denir mi? İman edenlere (45) ve muhlislere (46) hususen kul (abd) diyor. İnsanların genelinden mi “kul” (abd) diye bahsediyor sorusu beni çok uğraştırdı. Anladım ki günahkâr (zunubi) müslümanlar dahi kullarıdırlar (47) ama kâfirler kulları değiller; zira inançlı değiller ve kulluk yapmıyorlar. Kul (abd) tebliğle muhatabdır (48). Bir ayette kâfirlerle kullarını (abd) kesin bir dille ayırırken kullarının Allah’tan başka dost edinmeyeceğini (49) ve insanların geneline hitaben kul (abd) olmalarını isterken “Ey insanlar, kul olun” diyor (50); buradan da anlaşılıyor ki herkes Allah’a kul değil. Allah “ıbâd” (kullarını) gördüğünü (51); kulları için rızkından temiz olanı çıkardığını (52), kullarından dilediğine/dileyene genişlettiğini ve daralttığını (53), dilediğine/dileyene hayr isabet ettirdiğini söylüyor ve hemen ardından mağfiret ve rahmet edici olduğunu hatırlatıyor (54). Kâfirleri dâhil edecek hali yok… Nitekim kullarını şeytana uymama konusunda uyarıyor (55). Kullara zikr’den söz ediyor (56). “Salih kullar” (abd) ifadesini kullanıyor (57). Hatta elçi Süleyman salih kullardan olmayı dua ediyor (58). Elçilerden Musa ve Harun’un kavmi Allah’a kul (abd) olmuşlar (59).

Emrediyor “fa’budûh”, “va’budû” (kul olun) (60). Şeytanın bile hedefi “ibâdike” (kullar) (61). “Kısas bahsinde “kula kul” ifadesini bile sanki köleler sosyal insanlarmış gibi “köleye köle” diye çevirenler de var (62). Çeviri hatalarına çok dikkat etmelisiniz. Kur’an’da firavun ve onun ileri gelenleri Musa ve Harun’u kastederek diyorlar ki, “…inanalım mı iki beşere ve ikisinin kavmi bize kul olanlarken…” (63). Allah bu ayetlere rağmen neden demiyor “Ey Firavn onlar senin kulların değil benim kullarım” diye? Firavunun ilahlık iddiasını hatırlayın. İfadenin “bize kul olmasına rağmen” kısmı firavuna aittir. Çünkü Kur’an bütünlüğünden biliyoruz ki ilahlık iddiası olan ve kendisine kulluk isteyen firavunun kendisidir. Fakat “misli-na” yani “bizim gibi” kısmı ileri gelenlere aittir. Çünkü bir önceki ayetteki ifadede firavun ve ileri gelenler “vav” harfiyle yani “ve” bağlacıyla bir araya getirilerek “fir’avne ve meleihî” şeklinde ifade ediliyor.

Nur suresindeki 32. ayet beni çok uğraştırdı. Diyanet bunu şöyle çevirmiş: “Sizden bekâr olanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden durumu uygun olanları evlendirin.” Ama ne köle ne de cariye kelimesi geçmiyor ki. Buna rağmen “min ibâdi-kum” ifadesini kimileri “sizin kölelerinizden” diye çevirmişler. Burada “ibâdikum” kelimesinin kökünde “abd” var. Bu durumda bunu “kulluk” olarak anlamamız gerekiyor. Çeviri yapan “sizin kullarınızdan” diye çevirmeyi uygun görmeyince “sizin kölelerinizden” demeyi kolay bir çıkış yolu olarak görüyor. İyi de “rikab” geçmiyor ki. Oysaki burada köleleri değil içimizde kulluk yapanları ifade ediyor. Ayet mealimiz şöyle: “Ve nikâhlayın sizden eşi olmayanları ve salihlerden kulluk yapanlarınızdan…” Bu durumda mesaj verilmiş oluyor. Ayet burada köleler veya cariyeler açısından değil, salih olanlar ve kulluk yapanlar açısından yaklaşıyor. Bunun içine bu vasıflardaki herkes girebilir. Salihlik yapanlar yani dürüst davrananlar (mesela şirk koşmadıkları için kendileriyle nikâhlanılabilen ve yemeklerinden yenilebilen ehli kitab) ve Allah’a kulluk yapanlar (yani son Resulü bilip inanmış Müslümanlar). Ne olacakmış? Evlendirmemiz gerekiyormuş. Sadece kendi çocuklarımızın ve diğer yakınlarımızın evliliğinden sorumlu değilmişiz. Sosyal bir sorumluluk yüklenmişiz. Salihlerin ve kulluk yapanların bekârlarının sorumluluğu bize aitmiş. Burada şuna dikkat çekmek isterim. Ayet 7.yüzyılda indiğinden o zamanın Nasranîleri arasında şirk koşmayanlar da vardı (ancak bugün bütün Hıristiyanların şirke battığını müşahede ediyoruz). Bu yüzden eğer bugün Allah’a ortak koşmayan dürüst biri İslam’dan habersiz olarak varsa (ki çok zor gibi) bu kişi bu ifademizin muhatabıdır ve bu kişiye İslam hurafesizce tebliğ edilmelidir. Çünkü böyle birinin İslam’a girmesinin önünde İslam’ın doğru anlaşılmasını engelleyen birtakım hurafeler vardır.

Osmanlı padişahları 620 yıl boyunca müşrik ecnebi kadınlarla evlendiler. Bu kadınların hiçbirisi tevhid ehli (Kitab ehli) değildi. Hıristiyan validelerin hiçbiri “İsa Allah’ın elçisidir” demedi; hepsi onun Allah’ın oğlu olduğuna inanan birer müşriktiler. Yahudisi de Musa’yı Allah’a ortak koşuyordu. Ama yine de evlendiler. Allah “Müşrik kadınları, mümin oluncaya kadar nikâhlamayın…” (64) buyurduğu halde yine de evlendiler. Bunların ehli kitab olduğunu sandılar. Ayette geçen ehli kitab’ın ayetlerin indiği çağda görülen ve Allah’a ortak koşmayan fakat son elçiden de henüz haberi olmayan dalaletteki Nasranîler ve Necaşi gibi Habeşliler olduğunu bilemediler. Bu müşrik olmayan ehli kitab son elçiyi tanıdıklarında İslama koşuyorlardı; günümüz haçlıları gibi istilacı müşrikler değillerdi. Bu ayetin devamında “ve le abdun mu’minun hayrun min muşrikin” ifadesinde geçen “abd” köklü sözcüğe rağmen “ve elbette bir mümin kul hayırlıdır müşrikten” diyeceklerine “ve elbette bir mümin köle hayırlıdır müşrikten” demişler. Sanki bir zenginin evindeki köleyi müşrikten hayırlı görüyor gibi; hayır, Allah’ın kulunu hayırlı görüyor. Bu kul Bilal gibi köle de olabilir, Ebu Bekr gibi köle sahibi de lakin “kul” deyince hepsini içine alır. Demek ki “abd” sözcüğü “köle” değil, “kul”dur. Biz Türklerin “kul” sözcüğüne yüklediğimiz anlam “abd”ı daha iyi karşılamaktadır.

Allah Musa’ya Firavun’un sorumluluk bilinci olmayan zalim kavmine gitmesi için sesleniyor (65). Musa yalanlamalarından, öldürmelerinden, göğsünün daralıp dilinin dolaşacağından endişe ederek bu emri Harun’a vermesini istiyor (66). Allah da onunla birlikte gidip kendilerini elçiler olarak tanıtmalarını ve İsrailoğullarını serbest bırakıp kendileriyle birlikte göndermesini istiyor (67). Musa mesajını Firavun’a tebliğ edince, Firavun da Musa’yı çocukluğundan beri uzun zamandır kendisinin yanında yetiştirdiğini hatırlatarak inkârcılıkla suçluyor (68). Musa da -o zamanlar çocuktu- ve ne yaptığını bilmez halde sarayda bulunduğunu hatırlatıyor. Hatta -vefa borçlanacağı kadar mutlu olmasa gerek ki çok mutlu olmadığından- ondan korktuğu için yanından kaçtığını ve daha sonra Allah’ın ona hüküm verme yeteneği bahşederek elçisi yaptığını söylüyor (69). “O başıma kaktığın nimet de (aslında) İsrail oğullarını kendine kul edinmiş olmandır” diyor (70). Böylece Musa ne Firavunun ilahlığını ne de kavminin ona kulluk yapmasına razı olmamıştır. Burada “abd” geçiyor. Dikkat edin bu Firavuna karşı köleliğe değil, kulluğa başkaldırıdır. Çünkü zenginler ve liderler köle edindiler; fakat ilahlık taslayanlar bununla da yetinmeyip kendisine kul olmalarını istediler. Mesela bir ayette cezası kesinleşenlere Allah lanetleyip gadab ettiğini söylerken maymunlar (gibi) ve domuzlar (gibi) ve tâguta kul (abd) olduklarını söylüyor (71). Aslında Allah putlara kul (abd) olmalarını yakıştırmıyor (72); demek ki kendileri yakıştırıp akıbetindeki cezayı hak ediyorlar; hatta inanmamak için bahane buluyorlar (73). Zira Allah kullarından (ibâdihî) dileyeni/dilediğini hidayete erdiriyor, nimetlendiriyor (74). Sadece Allah’a kul olmaya çağıran İsa Resul (75) insan suretli maymunlar ve pislik içindeki vahşi domuzlara dönüşmüş insanlar tarafından zulme uğramadı mı? Hatta Allah’tan başka beşer oldukları halde dua edilenlere de “abd” (kul) hitabı var (76). Çünkü iradesiz varlıklar da Allah’ın kullarıdırlar. Putlar başka putlara tapıp da kul olamazlar. Sünnetullah gereği hiç kıpırdamadan yaratılışlarına uygun şekilde öylece kalırlar. Bu da bir itaattir. Allah’ın kulu olmayanlar sadece iradelerini kullanarak başka şeyleri ilah edinenlerdir. Yani bile isteye hevasına (yahut bir puta) kulluk yapanlardır. Hatta elçi İbrahim babasına şeytana kul olmaması için yalvarıyor (77). Şeytan onun hevasıdır. Kısacası Allah’tan başka şeylere de kul olunabiliyor (78).

Allah kullarına (abd) zulmetmez (79); kullar kendilerine zulmederler (80); kullarını (abd) bağışlayıcıdır (81). Yani kulları günaha girip (82) tövbe edebilirler. Bu yüzden ayette kullukta sabırlı olunması emrediliyor (83). Fakat bazı kulları da öyle kolay kolay günaha çekilemezler. Hatta bazı kulları takvadırlar (84). Allah kullarına cenneti vaat ediyor (85). Resullerin gelme nedeni bile Allah’a kulluğa davettir (86). Allah semalarda ve yeryüzünde olan kimselerin hepsinin mutlaka Rahmana kul olarak çıkacaklarını söylüyor (87). Çünkü kulluktan sorumluydular…

Ayrıca onları tek tek adetlendirerek saydığını (88), gördüğünü (89), kıyamet günü onların hepsinin Allah’a ferd ferd geleceğini (90), imanlıları ve dürüstleri Rahmana muhabbet duyulanlardan kılacak (91). Dikkat edilirse kul olarak gelenler devamında açıklanıyorlar; onlar imanlı ve dürüst insanlardır. Allah, Firavunun ordusundan uzaklaşmasını istediği Musa’nın berberinde bulunanlara da “kullarım” (abd) diyor ve endişe etmemelerini istiyor (92).

Kur’an’da “abd” yani kul olarak geçen daha birçok ayet var (93). “Abd” olarak geçen bütün ifadelere “kul” sözcüğü daha uygundur.

Bütün bu bilgilerden sonra “cariye” sözcüğünü incelediğimizde Türkçe 19 mealden sadece Muhammed Esed mealinin “mümin bir cariye” yerine, “mümin bir kadın” ve “mümin bir köle” yerine “mümin bir erkek” manasını verdiğini görüyoruz. Araplar cinsiyetine izafeten esir kadın köleye “emetun” demiş olup, “hizmetçi” manasında aslında hür veya köle olsun fark etmeksizin gelenekte zaten tüm kadınlar hizmet ederler. Anne de hizmet eden bir kadındır; “emetun” kelimesi ile anne anlamındaki “umm” kelimesi arasında bir ilişki vardır.

Kur’an’da “el câriyeti” sözcüğü “cereyan eden, akıp giden” anlamında “Muhakkak ki (tufanda) su taştığı zaman, sizi (akıp giden) gemide biz taşıdık” (94) ve “câriyetun” sözcüğü yine akıp giden “Orada akıp giden bir pınar vardır” (95) ayetlerinde kullandığımız köle kadın cariye anlamında olmayan birer sözcüktürler. Bu anlamda Kur’an’da hiç geçmeyen fakat her nasılsa hadislerin içine bu anlamda girmiş olan “cariye” sözcüğüne “Yanımda şarkı söyleyen ensardan iki cariye vardı…” (96) gibi hadislerde karşılaşabiliyoruz. Bu hadis gerçekten sahih ise Resulullah zamanında köle kadınlara da hür kadınlara da “emetun” kelimesi kullanılıyor olmalıdır; bu hadise bakılırsa “köle kız” değil, “genç veya olgun kadın” anlamına gelir. "Emetun" kelimesinin kökü “e-m-y” dir. Sonundaki “y” harfi çokluğu ve mübalağayı göstermek için müennes “t” ye dönüşmüş. Durum böyle olunca “emetun” kelimesinin Arapçadaki karşılığı “kimsesiz” “sahipsiz” “kocasız” kadın (veya erkek) anlaşılır. Fakat kocasız ve sahipsiz veya korumasız olanlar sadece köle kadınlar değil; fakir, yetim, kimsesiz kadınlar da aynı konumdadırlar. Fakat Kur’an dul kadınlara “seyyibâtin” derken, tam karşılığı olan bekâr yahut bakire kadınlara “ebkâren” demektedir (97). Kuran “eym” kelimesinin çoğulu olan “eyama”yı kullanarak “abd” ve “emetun” kelimelerini bununla açıklar (98). Öyleyse “abd” ve “emetun” kelimelerinin manası “eyama”dır, yani kimsesiz, bekâr, korumasız ve fakir kadınlardır. Çoğalma ve üretme işini üstlendikleri için kadına “emetün-imraetun-ümmün” deniyor. Hatta Kur’an’da bal yapan arıya, ağ yapan örümceye, karıncaya ve sivrisineğe yapılan referanslar hep müennes yani dişildir. “Emek” veya “emektar” yahut “emekli” sözcükleri de Türkçemize bu nedenle girmiştir. Köle kadının hizmetinden ve emeğinden dolayı bu isimle anılması normaldir. Ancak bu isim ona emaneten verilmiştir; yoksa emetun cariye olduğu için değil. Cariyeliğin kendisi zaten gelip geçicidir. Kadın üretkendir; “ümmet” millettir ve bunda çokluk ifade eden şedde vardır. “Emetun” kelimesini “umm” şekline dönüştüğünde de “çokluk” anlamında bir ifade ortaya çıkar; anne “doğuran”dır; çoğaltan kadındır. “Emetun” kelimesi kök itibarıyla “kadın”dır; cariye diye özel bir manası yoktur.

Her devirde ve herkesin kölesi-cariyesi varmış gibi düşünmek doğru ve gerçekçi değildir. Kur’an, cariye manası verilen "emetun" kelimesine sıfat olarak “mü’min” kelimesini kullanır. “Mü’min” kelimesi "emanet" anlamına da gelir. Arapların savaş sonucu elde ettikleri kadınlara “sahipsiz-kocasız-malsız-mülksüz kadın” anlamında "emetun" demeleri belli bir zamana aittir. “Emetun-imre-etun” gibi kelimeler “üreten-çoğaltan-çalışan” anlamına da gelmektedir. Köleler hizmet ve çalıştırılmak için tutulduğundan bu mana verilmiş olabilir. Kadın köle olsa da olmasa da hizmet ettiği için bu sıfatı sadece köle olana atfetmek sizce doğru mudur? Kur'an'daki kelimelerin gerçek karşılığı yine Kur'an’dadır. Arapların mahalli kullanımlarını esas almak, Kur’an’ı yanlış yorumlamaya neden olabilir. Kuran’a göre "eemtun" ve "abd" kelimelerinin manası “kimsesiz-fakir-eşsiz kadın ve erkek” demektir. Bu sıfatı taşıyan köle ya da hür herkes bu kapsama girer. Bunun alanını daraltıp "köle" ve "cariye" olarak sunamayız.

Ayet mü’min bir cariyenin müşrik bir kadından ve mü’min bir kulun müşrik birinden daha hayırlı olduğunu (99) bildirir. Cariyeye ihsanla davranmak zorundadır (100); nikah kıyılabilir (101); güvenli kılar (102). Nikah yoksa namahrem söz konusudur (103).

Bir münazaraya icabeten demiştim ki: “Peygamberlerin ilk görevi Allah’tan aldıkları vahyi insanlara bildirmek yani ‘tebliğ’, ikinci görevleri de bildirdikleri bu vahyi açıklamak yani ‘tebyin’dir” derseniz, Kur’an’ın zaten mübin olduğunu ve Allah’tan bir açıklama olarak geldiğini yahut apaçık geldiğini söyleyen ayetlere ters düşersiniz. “Biz Kuranda manası tam olarak anlaşılamayan ayetleri efendimizin hadisleriyle ve fiilleriyle açıklığa kavuşturuyoruz” demek korunan Kur’an’ı korunmayan hadislere emanet etmek demek olur. Burada “efendi” kelimesi de yanlıştır; Resulullah etrafındakilerin arkadaşı ve imamı olmuştur, efendileri değil. Arapçada “rabb” ve “mevlâ” sözcükleriyle karşılanır. Fatiha 2’de âlemlerin (insanların) rabb’inin yalnızca Allah olduğu bildirilmiştir. Siz hadislere de iman ettiğiniz için sizden sünni ekolün meallendirdiği bir hadisi ölçü getireyim: "Mutarrif İbnu Abdillah, babası (radıyallahu anh)'tan naklediyor: 'Benî Amir heyetiyle Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanına gitmiştik: "Sen bizim efendimizsin!" diye hitap ettik. "Efendi, Allah'tır!" buyurdular. Biz: "Fazilette en ileride olanımız, mertlikte en başta gelenimizsin!" dedik. Bize: "Söylediğinizin hepsi bu veya buna yakın bir söz olsun. Şeytan sizi (mübalağalı medihlerde) koşturmasın!' buyurdular" (104). Fakat tabi hadisler söz konusu olduğu için aksine rivayetler de bulmak mümkündür (105). Bu münazaramı (106) yazdığımda sadece Allah'ın “efendi” olduğunu düşünmüştüm. Sonradan "efendi" sözcüğünün bizim kullandığımız manada "kul" değil de "köle" sözcüğünün karşılığı olduğunu fark ettiğimde Allah'a "efendi" denilemeyeceğini, “Rab” gibi bildiğimiz ve emin olduğumuz sözcükleri seçmemiz gerektiğini düşündüm. Nihayet daha sonra ise zihnimde bir level daha atlayıp Allah'ın zorlayıcı bir yönünün de olduğunu ve bu cihetten bakılınca "efendi" denilebileceğini düşündüm. Allah seçiyor kimin hangi anne babaya evlat olacağını ve bu zorunlu. Bu zorlayıcı iradenin kölesiyiz ama özgür irademizden dolayı da köle değiliz. Şu hâlde Allah'a "alemlerin efendisi" demek ancak bakıldığı cihete bağlı olarak doğru olabilir. Sonra bana bu da yanlış geldi En son levelde düşündüm ki yaratılışımızın cevri tarafı bizi köle yapmak zorunda değildir; nasıl yaratılacağımızı seçemeyişimiz kul olmamıza mâni değildir. Hayır Allah “efendi” değil… Allah kendisini Arapça sözcüklerle nasıl tanımladıysa öyledir. Başka dillerle tanımlarken sapılmamasına dikkat edilmelidir. Onun köleleri değil kulları var ve kullarının seçebileceği ve seçemeyeceği durumlar var.

KAYNAKLAR:

11. Tevbe, 60.

12. Muhammed, 4.

13. Bknz. Haşr, 6.

14. Bakara, 221.

15. Maide, 89; Mücadele, 3.

16. Beled, 13.

17. Bknz. Nahl, 75.

18. Nahl, 75.

19. Bakara, 23; Enfal, 41; Kehf, 1; Furkan, 1; Zümer, 36; Necm, 10; Hadid, 9; Cinn, 19, Hicr, 49.

20. Nisa, 172; Meryem, 30; Zuhruf, 59; Nisa, 172.

21. İsra, 1.

22. İsra, 3; Kamer, 9; Tahrim, 10.

23. Meryem, 2.

24. Sad, 17.

25. Sad, 30.

26. Sad, 41, 44.

27. Tahrim, 10.

28. A’raf, 85.

29. A’raf, 128.

30. Yusuf, 24.

31. Sad, 45.

32. Muminun, 32.

33. Neml, 15.

34. Neml, 59.

35. Neml, 45.

36. Kehf, 65.

37. Nisa, 172; Enbiya, 26.

38. Meryem, 93.

39. Sebe, 9.

40. Zümer, 36.

41. Kaf, 8; Alak, 10; Bakara, 90, 186, 207; Al-i İmran, 30, 182; Hicr, 42; İsra, 1, 65; Enbiya, 27, 73; Muminun, 109; Nur, 55; Furkan, 63; Şuara, 52; Fatır, 28.

42. Bakara, 133, 138, 172; Al-i İmran, 64, 79; Enam, 56; Araf, 70; Yunus, 104; Hud, 2, 26; Ra’d, 36; Nahl, 114; İsra, 23; Kehf, 16; Fatiha, 5.

43. Bknz. Enam, 18, 61.

44. Bakara, 83; A’raf, 70.

45. İbrahim, 31.

46. Hicr, 40.

47. İsra, 17.

48. Enbiya, 106.

49. Kehf, 102.

50. Bakara, 21.

51. Al-i İmran, 15, 20.

52. A’raf, 32.

53. Kasas, 82; Rum, 48; Sebe, 39.

54. Yunus, 107.

55. İsra, 53.

56. Enbiya, 84.

57. Enbiya, 105.

58. Neml, 19.

59. Muminun, 47.

60. Al-i İmran, 51; Nisa, 36; Maide, 72; Enam, 102; Araf, 59, 65, 73; Tevbe, 31; Yunus, 3; Hud, 50, 61, 84, 123; Hicr, 99; Meryem, 30, 65; Taha, 14; Enbiya, 25, 92; Hac, 77; Muminun, 23; Neml, 91; Ankebut, 16, 17, 36, 56.

61. Nisa, 118.

62. Bakara, 178.

63. Muminun, 47.

64. Bakara, 221.

65. Bknz. Şuara, 10, 11.

66. Bknz. Şuara, 12, 13, 14.

67. Bknz. Şuara, 15, 16, 17.

68. Bknz. Şuara, 18, 19.

69. Bknz. Şuara, 20, 21.

70. Bknz. Şuara, 22.

71. Bknz. Maide, 60.

72. Bknz. Maide, 76; Yunus, 18.

73. Bknz. Nahl, 35.

74. Bknz. Enam, 88; İbrahim, 11; Nahl, 2.

75. Bknz. Maide, 117.

76. Bknz. A’raf, 194.

77. Bknz. Meryem, 44.

78. Bknz. Meryem, 49.

79. Bknz. Enfal, 51; Hac, 10.

80. Bknz. Fatr, 32.

81. Bknz. Tevbe, 104, 112.

82. Bknz. Furkan, 17; 58.

83. Bknz. Meryem, 65.

84. Bknz. Meryem, 63.

85. Bknz. Meryem, 61.

86. Bknz. Nahl, 36.

87. Bknz. Meryem, 93.

88. Bknz. Meryem, 94.

89. Bknz. Fatır, 45.

90. Bknz. Meryem, 95.

91. Bknz. Meryem, 96.

92. Bknz. Taha, 77.

93. Yasin, 22, 30, 60, 61; Saffat, 40, 74, 81, 132, 171; Sa’d, 17, 30, 41, 44, 83, 84; Zumer, 2, 7, 10, 11, 14, 16, 17, 22, 36, 53, 64, 66; Mu’min, 15, 44, 48, 60, 66; Fussilet, 14, 37, 46; Şura, 19, 23, 25, 27; Zuhruf, 15, 19, 59, , 64, 81; Duhan, 18, 23; Ahkaf, 21; Zariyat, 56; Necm, 10, 62; Kamer, 9; Hadid, 9; Tahrim, 5, 10; Nuh, 27; Dehr, 6; Fecr, 29; A’lak, 10; Beyyine, 5; Karia, 6; Kureyş, 3; Kafirun, 1, 2, 3, 4, 5.

94. Hakka, 11.

95. Gaşiye, 12.

96. Müslim, 892 no’lu hadis.

97. Tahrim, 5.

98. Nur, 32.

99. Bknz.Bakara, 221.

100. Nisa, 36.

101. Bknz. Nisa, 24, 25; Ahzab, 50.

102. Nur, 33.

103. Nur, 58.

104. Ebu Davud, Edeb 10, 4806.

105. Buharî, Fezâilu'l-Ashab'ın-Nebi 23; Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, Müsned, I/399; Buharî Enbiya, 3, Tefsiru sureti 17/5; Müslim, İman, 237, 238, Ebu Davud, sünnet, 12; Buharî, Sulh, 9; Ebu Davud, Mehdi, 8 gibi.

106. “Kur'an Mealiyle Fetva Verilir mi? Yazısına Cevap", 31.10.2018).

NOT: 05.11.2020 tarihinde tekrar gözden geçirilmiştir...


Başlık Kategori Yayın Tarihi
HOCAM AHMET BAYDAR’DAN TUTTUĞUM NOTLAR (3) Genel 22.11.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (27) Genel 20.11.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (26) Genel 19.11.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (25) Genel 18.11.2020
MÜSLÜMANIN EFENDİSİ OLUR MU? (3) Genel 08.11.2020
Başlık Kategori Yayın Tarihi
ODAK TEK EĞİTİM MODELİ Genel 28.11.2020
El-Cezeri ve Cizreli Mehmet(imiz) Genel 22.11.2020
İslamın gerçek bir yol olmadığını düşünenler.. Genel 22.11.2020
TEKNOLOJİK GELİŞMELER-2 Genel 27.10.2020
Teknik Düşünceler 16- Lütfen Kartınızı Alınız Genel 26.10.2020