RAGIP ZARAKOLU'NUN YAZISI VE HUKUKTA TEHDİT SUÇU

Açık ki hukukun devrime gereksinimi var ancak felsefe, bilim, mantık, ahlak, ve dil felsefesi ile. Yani hukuku siyasetçiler ya da siyaset değil felsefe, bilim, mantık ve ahlak hazırlamalıdır. Yani zinayı, eşcinsel evliliği bile serbest bırakan; tırnak izini kanıt(delil) olarak değerlendirmek yerine 'Basit yaralama'; domatesi bile silah sayan bir hukuk anlayışından mantık ya da bilimsellik ve ahlak olarak ne beklenebilir oysa Muhammed de, Atatürk de 'Önce ilim(bilim) ve ahlak' diyor, yoz Batı böyle demese de. Yani Batıya değil Muhammed'e ve Atatürk'e bakmak gerekir.

Dil felsefesi, dedim; neden; örnek ki domatesin ya da terliğin ya da pet su şişesinin silah sayılmaması gerektiğini dil felsefesi söylemekte çünkü silah demek 'Sürekli ya da düzenli olarak bakımı yapılan, aynı olarak yan, hiç değiştirilmeden ya da hiç değişmeden insanın yanında taşınılan ya da evinde bulundurulan; ve öldürme özellikli saldırı ya da savunma amaçlı olan nesne demektir. Yani kimse domatesi, terliği, pet su şişesini düzenli olarak silmez, yağlamaz ve sandığında saklamaz; ve kimse de bunları insan öldürmek amaçlı kullanmaz. Yani silah demek bakım ve ölüm demektir; bakın, işin içine felsefe girince işler nasıl da kolaylaşıyor?

Bence; hakaret davası ile uğraştırılmamalı çünkü hakarete aynı düzeyde bir hakaretle karşılık vermek olanağı ve hakkı varken konuyu mahkemeye taşımak, mahkemeleri aylarca uğraştırmak mantıksız birşeydir. Bunu önlemenin yolu da bence; hakaret cezasına tazminat davası açmak hakkı verilmemesidir. Bence, hakaret davası açmanın asıl amaçı tazminat yani para almaktır. Yani, hukukta böyle mantıksız ya da gereksiz durumlar var bence. Hukukta, kötüye kullanıma açık olan şeylerden biri de bence 'Tehdit davası'dır, yani düşünün ki bir insana parmak sallamak ya da pazu göstermek bile tehdit suçu sayılabiliyor; bir adliyede görmüştüm; üniversite öğrencisi bir bayan, öğrenci yurdundaki bazı bayan öğrencilerin, kendisine ceptelefonu iletisi ile tehdit ettiklerini ileri sürüp savcılığa şikayetçi olmak istiyordu, ancak biryandan da bu konuda nasıl bir dilekçe yazması gerektiği konusunda, yanındakilerle kıkır kıkır gülüyordu, biryandan da 'Çok korktum da diyeyim mi?' falan diyordu. Açık ki hakaret davası ve tehdit davası kötüye kullanıma oldukça açık konular; iki de yalancı tanık bulundu mu, iş daha da kolaylaşmakta. Tuhaf birşey de şöyle idi; bir kadın, kocasının, kendini ölümle tehdit ettiğini, belki 100 kez kendini ölümle tehdit ettiğini ve boşanmak istediğini söylüyordu; kanun şöyle bir sonuça varmış: 'Bir insan, bir insanı, 100 kez, öldürmekle tehdit ediyorsa, açık ki öldürmeyecek' demektir. Tehditi yalnızca korkuya bağlamak yanlıştır örnek ki deprem de korku verir ancak kimse depremden ya da medyadaki deprem haberilerinden(haberlerinden) şikayetçi olmaz.

Gün geçmiyor ki Akp yandaşı ya da Cumhur ittifakı yandaşı birinin Chp'yi tehdit haberi ya da Chp'ye hakaret haberi yer almasın. Medyaya bakıldığında; Chp'lilerin Akp'lileri ya da Cumhur ittifakı'cıları tehdit ettiği değil, bu durumun tersinin egemen olduğu görülmekte; hakaret konusunda da durum aynı. Bence bu durumun temel nedeni; öz bebek kardeşlerini, öz çocuk kardeşlerini, öz annelerini, öz babalarını, öz evladlarını bile öldürtmekten çekinmemiş Osmanlı sultanılarının, ve ekonomisi temelde öteki ülkeleri işgal edip haraca bağlamak ve savaş üzerine kurulu Osmanlı hanedanlığı düzeninin baştaçı edilmesidir. Böyle bir durum açık ki hukuka aykırılığı da ruhsal olarak getirme eğilimi oluşturur. Yani; öldürmek ve savaş kültürü açık ki demokrasi ve laiklikle bağdaşmaz. Yani Akp'nin ya da Cumhur ittifakı'nın hem siyasi tehdit ve siyasi hakaretin odağı durumuna gelmiş olması hem de tehdit ve hakaretten şikayetçi olması tuhaftır. Örnek ki son 1 yıldır; Akp'nin Chp'ye, Chp'nin de Akp'ye tehdit ve hakaret haberleri sayı olarak karşılaştırılsın.

Yani; Atatürk'ün 'Yurtda sulh, cihanda sulh' sözü yerine Osmanlı'nın 'Güçlü devlet tehdit gücü en yüksek olan devlettir' anlayışı tıpkı Abd'nin uygulamakta olduğu gibi oysa demokrasinin de, laikliğin de, dinin de temeli bireysel açıdan da, küresel açıdan da, bilimsel ve ahlaki işbirliğidir ki bu da tek gerçek, tek doğru huzuru, ve tek gerçek, tek doğru güveni yaratır. Yani, dünyanın ya da insanlığın sorunu Muhammed'in ve Atatürk'ün de dediği gibi 'Bilim(İlim) ve ahlak' çevresinde değil de silah ve savaş çevresinde toplanmaktır. Akp'ci Tv kanalılarının durumlarını görmektesiniz işte; savaş ve silah filımları(filmleri), dizisileri ve belgeselleri dolmaktalar.

Hukuk da, tıp da 'amatör' denilen türden ilgilendiğim iki konu, yani ikisi de hiç ilgilenmediğim konu değil çünkü felsefe de, bilgelik de her konu ile ilgilenmelidir. Bu nedenle ki her iki konusunda da internette yazılarım var. Konular konusundaki olumlu ya da olumsuz savları araştırmak, ileri sürülen savlara hemen katılmamak için konuları olası ise bir de kendim araştırmak isterim; bu nedenle de 'Hukuka, adalete, yargıya güven' konusundaki olumlu savları da, olumsuz savları da araştırmak için, haklı olduğum ancak hukukun, adaletin, gerçeklerin ve doğruların mutlaka kazanacağı inancında olduğum için avukatsız girdiğim ve yeterli hukuk bilgim de o zamanlar hiç olmadığı için, yitirmişdim(kaybetmişdim/kayıb etmiştim), oysa gerçeği, doğruyu söylemek yerine inkar etseymişim davayı kazanacakmışım; o zaman anladım ki gerçekleri, doğruları söylemek; dürüst olmak adaleti sağlamaya yetmiyor; düşünün ki bana saldıran birinden kendimi korumak için onun bileklerini sıktığımda bileklerinde kalan tırnak izilerim(izlerim), saldırganın 'Ben saldırmadım, o bana saldırdı' savı, ve tırnak izilerine aldığı darp raporu ile ben ceza aldım; oysa ben 'O bana saldırdı, ben kendimi korumak için onun bileklerini tuttum, ve elindeki bıçağı düşürmek için bileklerini tırnaklarımla sıktım' dedim ki gerçek de böyle idi zaten yoksa darb etmek için de, durupdururken(durup dururken) de kim kimin yalnızca bileklerini tutup sıkmakla yetinir. O günden sonra, hukuk öğrenmek için çalışmaya başladım; şu anki bilgim olsaydı, gerçeği ve doğruyu söylemek yerine 'Ben ona saldırmadım, o bana saldırdı, darb raporunu da kabul etmiyorum.' der, kolayca kurtulurdum çünkü 'işin raconu' böyle imiş, yıllar sonra benzeri bir iftira ile yine karşılaştım ancak bu kez bilgili, bilinçli ve hazırlıklıyım; yani hem saldırıyorlar hem de 'Ben saldırmadım, o saldırdı' diyorlar, anlaşılan ki insanlıktan uzaklık da, delikanlılıktan uzaklık da, yiğitlikten uzaklık da bir başka salgın hastalık durumunda olmalı; yani saldıracak kadar delikanlı isen suçunu itiraf edecek kadar da ya da inkar ediyorsan ya da yalan söylüyorsan en azından iftira atmayacak kadar da delikanlı ol, değil mi? Yani, görün, hukuk nelerle uğraşmak zorunda kalıyor; bu nedenle bence mahkemelerde pısikolog(psikolog) ve yalan makinası(makinesi) olmalı. Gerçek ki tıp hukuktan daha bilimsel, daha gerçekçi durumda çünkü tıp her olasılığı ve her savı sıkı biçimde inceliyor yani hiçkimse, eğer hasta ise, iki yalancı tanıkla hastahaneden 'sağlam raporu' alamaz yani tıp gerçek, doğru ne ise onu söyler. Önerim ki hukuk mahkeme üzerine değil felsefe, bilim ve mantık üzerine kurulu olmalı ki bunun en güzel haline genelde Yargıtay'da rastlanılmakta.

Ben hukukçuların hukuktan çok iyi anladıklarını düşünenlerden yana değilim. Bunun temel nedeni de hukukun felsefe, bilim ve ahlak üzerine kurulu olmaması; ve davacıların, davalıların ve tanıkların yalan söylemekten çekinmemeleri; örnek ki zinayı suç saymayan bir hukuka ne söylenebilirki(söylenebilir ki)? Yani felsefeyi, bilimi ve ahlakı dışlamak hukuku da, demokrasiye de, laikliği de, eğitimi de daha en başta yanlış yapar; yine örnek ki bıçaklı bir saldırgandan kendini korumak için saldırganın bileklerini tutup, tırnakları ile sıkan kişinin tırnaklarının saldırganın bileklerinde bıraktığı izi, 'Kimse kimseyi dövmek için yalnızca bileklerini tutmaz' deyip meşru(yasal) müdafa(savunma) saymak yerine darp suçu sayan bir hukuğa ne söylenebilirki?

Bu nedenle, bu yazım hukuk üzerine felsefel bir deneme yazısıdır gerçekte.

Ragıp Zarakolu isimli köşe yazarı 'Makus kaderden kaçış yok' adlı bir yazı yazmış ve yazısına Recep Tayyip Erdoğan ile Adnan Menderes'in yanyana fotoğraflarını koymuş.

Hukuk öğrenme çalışmamdan öğrendim ki tehdit ancak hukuka aykırılık ile olur yani hukuk yani adalet tehdit olarak değerlendirilemez yani bir insana hukuka uygun birşey söylemek tehdit olmaz örnek ki 'Suç işleme yoksa hapise girersin' demek, o kişiye tehdit suçu oluşturmaz çünkü hukuk öyledir.

Adnan Menderes'e verilen idam cezasını kişiler değil hukuk vermişti, ve günümüz Türkiye'sinde artık idam cezası da yok yani Zarakolu'nun yazısındaki Adnan Menderes fotoğrafı idam ile ilgili fotoğrafların da değil yani başbakanken çekilmiş olan olağan bir fotoğraf yani bu durumda 'Makus talih'ten kasıt olması hukuk terimi ile ancak 'latife' olabilir çünkü Türkiye'de idam cezası yok, hapis de hukuksal, yasal birşey.

Konuyu darbeye getirmek de yanlış çünkü Akp seçimle de baştan gidebilir; ve Türkiye'de darbe de yasak oysa Adnan Menderes zamanında serbest idi, orduya verilmiş anayasal hak idi.

Yani, hukuk 'Öküzünaltındabuzağıaratmak/Öküzün altında buzağı aratmak' durumlarına getirilmemeli; ve bunu önleyecek durum hukukta sağlanmalı ki bunun ilk adımı da dediğim gibi, hakarete para ödetmemek olmalıdır; yargıç, hakaret edene diyece ki 'Özür dile', ya da hakaret edilene diyecek ki 'Sen de aynısı ona söyle şimdi.' ya da 'Sen de ona hemen aynısını söyleyip durumu eşitlemek yerine mahkeme mahkeme uğraşmak için mahkemeye koştun?'.


Necdet Gürçiftçi
Bağımsız, özgür, bilimsel, tarafsız; hiçbir dini inançtan ve hiçkimseden yana olmayan dinli ve bilge
İnternette yayınlandığı zaman: 6.5.20/19.18

 

(Öteki yazılarım ve şiirlerim (siir-defteri.com) sitesinden okunabilir.)