Asıl İnsanlık Düzeyi

İnsan tarih boyunca yaşadığı sıkıntıları yine kendisinden dolayı yaşamıştır. İster yaratılış, ister evrim baz alınsın, insanlığın verdiği zararı görmek için şöyle bir dönüp geçmişe bakmamız yeterlidir. Şu ana kadar, tarih boyunca en uzun dönemimizi kapsayan avcı-toplayıcı dönem, aslında birbirimize en çok yardım ettiğimiz dönemdi belkide. Hayatta kalmak adına birlikte hareket etmeye ihtiyacımız vardı. Belki mecburiyetten belki de bugün olduğu kadar fazla insan ve imkan olmadığından, o dönem bunu günümüze oranla çok daha iyi başarabilmişiz. Zaman geçtikçe insan değişti, gelişti. Yerleşik hayata geçti. Daha fazla yemek daha fazla iş gücünü, daha fazla iş gücü ise aşırı nüfus artışını doğurdu. İlk kim bağırdı, "Buraların kralı benim." diye bilmiyoruz malesef ama nüfus arttıkça, korunma ihtiyacı arttı. Çünkü biraz kas gücü toplayabilen 'kral benim' hastalığına kapılıyordu. Bu çağı el mahkum, sözde insanların canlarını koruyan bu zorbalar ile atlatmak zorunda kaldık. 

Tam olarak atlattık demeyelim ama atlatmış gibi yaptık. Önümüze bakmak, hayata devam etmek zorundaydık. Tüccarlar, derebeyler, komutanlar, krallar, imparatorlar rahattı fakat halkın büyük kısmı hala toplumsal iyileşmeyi, asıl insanlık düzeyine ulaşmayı bekliyordu. Her fırsatta isyanlar çıkıyor, görece daha fazla imkana, daha iyi şartlara kavuşmaya çalışılıyordu. Fakat imkanlar arttıkça, aç gözlülük amansız bir bulaşıcı hastalık halini alıyor, aç gözlü zorbalar artıyordu. Olan yine üreten, gelişen, geliştiren halka oluyordu. İlk Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ derken sıradan insanlar, halklar için istenilen değişime ulaşmak çok zor oluyordu. Bazen ailesini, bazen en sevdiği arkadaşını kaybeden yürekli insanlar sayesinde halka tanınan imkanlar az da olsa giderek artıyordu. İnsanlığın gelişmesini sağlayacak, maddi kültür açısından en azından, birçok adım atılmıştı. Fakat bu her kıtada, her toplumda eşit bir şekilde ilerlemedi. On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde hala birey olabilme şansı, insan hakları istenilen düzeyde değildi. Yirminci yüzyıl ise insanlığın aç gözlülüğünün ve hırsının cezasını en fazla ödeyeceği yüzyıl olacaktı. Güya adımlar atılmış, görece gelişmeler sağlanmıştı. Devletler oluşturulmuş fakat, bireyin açgözlülük hastalığını devlete, topluma yansıtmaması için bir çözüm bulunamamıştı. İlk çağdan kalma zorba içgüdüler, yöneticilerde ziyadesiyle mevcuttu. İnsanlığın bu en büyük laneti daha Birinci Dünya Savaşı'nda kendini belli etmiş, 20 milyona yakın insan hayatını kaybetmişti. Bu savaşlar sonrasında insancıl, dünya barışına önem veren liderler oluşmuşsa da aç gözlülük ve insan egosu, özellikle yönetici sınıfın egosu, sömürgeciliğin ve adaletsizliğin devam etmesine ve ikinci bir dünya savaşına sebep olmuştur. İkinci Dünya Savaşı'na gelmeden önce, bahsedilen liderler arasında savaşın bir cinayet olduğunu ve sadece kendi ülkemizde değil tüm cihanda barışı sağlamamız gerektiğini savunan ve bunun için adımlar atan bir komutan vardır.  Bu komutan, 1978 yılında Türkiye'yi anma ve kutlama programlarına ekleyen UNESCO'nun da belirttiği ve neden olarak gösterdiği Mustafa Kemal Atatürk'tür. 1981 yılını Atatürk yılı ilan edişininin sebebini şu şekilde açıklar UNESCO. "Uluslararası anlayış, işbirliği ve barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi. UNESCO'nun yetki alanlarında etkinlikler gerçekleştirmiş bir inkılapçı. Sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önderlerden biri. İnsan haklarına saygılı, insanları ortak anlayışa ve devletleri dünya barışına teşvik eden, bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, din, ırk ayırımı gözetmeyen, eşi olmayan devlet adamı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusudur." Dünya barışını sağlamak adına Türkiye, birçok barış paktına öncülük etmiş ya da sonradan katılmıştır. Fakat sömürge anlayışına sahip devletler malesef dünya barışını önemsememiş ve daha Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan anlaşmalarda adaletsizlik ve sömürgecilik anlayışlarını sergilemişlerdir. Sonuç olarak bu İkinci Dünya Savaşı'nı doğurmuş ve birincisini üçe katlamış, 60 milyon kadar ölüme sebep olmuştur. Bu kadar fazla sayıda yıkım ve ölüm olması biraz olsun değişikliklere, iyileştirmelere yol açmış ve sıcak savaşı neredeyse sonlandırma noktasına ulaşmıştır. 

Fakat günümüzde hepimizin tecrübe ettiği gibi savaş, ekonomik ve bilimsel bir şekle bürünmüş ve soğuk savaş halini almıştır. Bugün yaşanılan salgının bu savaşın bir ürünü olduğunu ortaya atan çok sayıda komplo teorisi üretilmiştir. Bir küresel savaş ürünü olsun yahut olmasın yine aynı salgın göstermiştir ki insanlık, hangi devletin ne kadar güçlendiğine bakmaksızın, her zaman birliktelik ve dayanışmaya ihtiyaç duyacaktır. Bugün dünyanın en gelişmiş ülkeleri arasında hatta bu ülkelerin başında gösterilen ülkeler, diğer milletlerin yardımına ihtiyaç duymuştur. Bundan sonra da her zaman duyacaktır. O zaman insanlık olarak bize düşen görev, her zaman asıl insanlık seviyesine ulaşmaya çalışmak olmalıdır. Bunun için tarihimiz örneklerle ve çıkarılacak derslerle doludur.

 

"İnsanmensup olduğu milletin varlığını ve mutluluğunu düşündüğü kadar, bütün dünya milletlerinin huzur ve refahını düşünmeli."

Mustafa Kemal ATATÜRK 


Başlık Kategori Yayın Tarihi
Önce İnsan Olmak Sosyal 09.05.2020
Cehalet Salgını Sosyal 30.04.2020
Birlikte Denememiz Lazım Sosyal 11.04.2020
Bir 'Sanatçı', ülkesinin kaderini değiştirebilir mi? Sosyal 08.04.2020
ÖZ ELEŞTİRİ Sosyal 26.03.2020
Başlık Kategori Yayın Tarihi
Elbette Ağlayacağım Yaşam 03.05.2020
Anlatacaklarım var.. Yaşam 29.04.2020
Okumak Yaşam 29.04.2020
Gizli Servisler ve Komplo Teorisi Yaşam 20.04.2020
BEN GELDİM Yaşam 14.04.2020

Bu yazıya ilk yorumu siz yazın.