KUR’AN’DAKİ ZİKİR

Zikr sözcüğü Kur’an’da Allah’ın vahyettikleriyle alakalı olarak kullanılır. Fakat Kur’an’ın dışına çıktığınızda Kur’andışı anlamlara taşındığını görürsünüz. Hadis, tefsir, kelam, fıkıh alanında anlatmak, söylemek, iletmek, okumak, anmak, hatırlamak gibi birbiriyle alakalı alakasız çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. Fakat Kur’an’da zikr sözcüğünün doğrudan ya da dolaylı olarak Allah’ın indirdiği kitaplarla alakalı olduğunu görürsünüz. Kur’an’da “zikr”, en çok Kur’an’ı ifade eder. Bu yüzden hadis, tefsir, kelam, fıkıh gibi ilmi alanlar zaman zaman Kur’ani olan bu ifadeye isabet etmişlerse bile tarikat halkalarındaki zikrin ve zikr meclislerinin uzaktan yakından Kur’an’daki zikirle hiçbir alakası yoktur. Tarikatlardaki zikr, Hindistan’dan ithal olup bir kelimenin tekerrüründen ibarettir. Kur’an’daki zikrin ise daima içi doludur ve şimdi ele aldığında aradaki muazzam farkı da görmüş olacağız.

Ayet “…Siz verdiğimiz şeyleri kuvvetle alın ve onun içindeki şeyleri zikredin, umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz” (1) dediğinde, ”zikretmek” anarak hatırlamak anlamındadır. Zira devamında bu takdirde takva olunması söz konusu ediliyor. Allah’ın indirdiklerini niçin zikredersiniz? “Allah şöyle diyor dikkatli olalım” diye. Benzer durum “Ve Allah’ın mescidlerinde Onun adının zikredilmesini men eden…” (2) şeklindeki ayettir. “Adının anılmasını engelleyen” deniliyor. Fakat bunda da amaç anarak hatırlatmaktır. Hele “Öyle ise beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim” (3) ayeti açıkça “beni hatırlayın ben de sizi hatırlayayım” yani “sizden istediğimi yapın ki ben de duanızı kabul edeyim” yani “sizi umursayayım” anlamında. Hani bir ayette “…(Onlar), Allah’ı unuttular böylece (o da) onları unuttu…” (4) buyruluyor ya, işte onun gibi. “Sizi unutmayayım” anlamında… “…Ama şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğuyla beraber oturma” (5) ayetinde de “immâ yunsiyenneke” (ama sana unutturursa) dedikten sonra “ba’dez zikrâ” (zikrettikten sonra) demesi doğrudan Kur’an’dan hatırlatmalar içindir. Hemen ardından gelen ayette “Ve takva sahibi olan kimselere, onların hesabından bir şey (sorumluluk) yoktur. Lâkin zikretmelidir…” (6) buyruluyor. Neyi zikredecek? Kur’an’da olanı… Yani hatırlayacak, unutmayacak…

Bir ayette “…Artık Arafat’tan akın akın geldiğiniz zaman Meş’aril Haram’ın yanında Allah’ı zikredin. Ve sizi hidayete erdirdiği şekilde siz de Onu zikredin…” (7) buyruluyor. Yani Allah’tan hac esnasında Arafat’tan kalabalıklar halinde dalga dalga inerken kutsal mahalde Allah’tan söz edilmesini, Onun neler buyurduğunun unutulmamasını istiyor. Zaten devamında da yolumuzu kaybetmişken bize doğru yolu gösterdiğini hatırlatıyor (zikrediyor).

Diğer bir ayette hacca ait ibadetlerimizi tamamladıktan sonra “…atalarınızı zikrettiğiniz gibi, hatta daha kuvvetli bir zikirle Allah’ı zikredin…” (8) buyuruyor. Yani atalarımız nasıl aklımıza geliyor da bahsediyorsak onlardan daha ziyade Allah’tan bahsetmeliyiz.

Ayette “Ve sayılı günlerde Allah’ı zikredin…” (9) buyururken tayin edilmiş günler kastediliyor. Sayılı günler haccederken Arafat, Müzdelife ve Mina’da bulunulan günler olup Allah’ın hatırlanmasını istiyor. Bu hatırlama ayetleri okumakla yahut gelenekteki gibi tekbirlerle gerçekleşebilir. Tekbir de ayettir (10). Öyleyse “Allahu Kebir” diyerek hatırlar ve hatırlatırsın. (*)

Başka ayetlerde de Allah namazda “yürekten bir bağlılıkla” (kânitîn) (11) nihayet emin olduktan sonra biz bilmiyorken bize öğrettiği şekilde Allah’ı zikretmemizi (12) istiyor. Bu da anıp hatırlama anlamındadır. Başka bir ayette geçen “…onlar da tezekkür edemezler…” (13) ifadesindeki zikir de anmakla ilgilidir; konu te’ville ilgili olduğundan “te’vil edemezler, bu konuda bir şey diyemezler” anlamına gelir. Sonra da ancak derin kavrayış sahiplerinin bir şey söyleyebileceğini buyuruyor. Ama burada zikrin konusu müteşabih ayetlerdir…

Bir ayette “…Rabbini çok zikret ve Onu akşam ve sabah tesbih et…” (14) buyururken tesbihe zaman bildirdiği halde zikre bildirmemiştir. Çünkü zikr sürekliliktir. Hayatımızın her anında Allah’ın buyrukları rehberlik edeceği ve bunu unutmamak gerekeceği içindir. “…Allah’ı pek az zikrederler” (15) ayeti Kur’an’ı hariç bırakanlar için söylenmiştir. Resulullah onlardan ahirette şikayetçi olacaktır (16).

Bir ayette “Ve onlar (takva sahipleri) bir kötülük yaptıkları veya nefslerine zulmettikleri zaman Allah’ı zikrederler, hemen günahları için mağfiret dilerler…” (17) buyruluyor. İki önceki ayette (18) bunların takvalar olduğunu anlıyoruz. Fakat dikkat ederseniz zikri mağfiret etmekten ayrı zikrediyor. Zikr doğrudan vahiylerle alakalı bir terimdir. Allah’ın indirdiği mesajlarla bağlantı kurmaktır. Yani ayeti kattığımız anda o zikr olur. Öyleyse kötülük yapınca veya nefse zulmedince ayetin ne dediğini hatırlamak zikrdir; arkasından pişman olup bağışlanmak için Allah’a yalvarmak mağfirettir. Başka bir ayetle örnek verecek olursak “Onlar ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken Allah’ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler…” (19) ayetinde “onlar” denilenler bir önceki ayetten anlaşıldığına göre uli’l elbab yani derin kavrayış sahipleridir; şuurlu Müslümanlardır. Fakat yine dikkat edilirse zikr ile tefekkür ayrı ayrı zikrediliyor. Ayetleri okumak zikrdir; göklere bakıp yaratıcının yüceliğini düşünmek tefekkürdür. “Böylece salâtı (namazı) bitirdiğiniz zaman artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken) Allah'ı zikredin…” (20) ayetinde de ayakta, otururken ve yatarken yani devamlı Allah’ın zikredilmesi (hatırlanması) emrediliyor. Burada dikkati çeken namazdan sonra ayrıca zikr ifadesinin kullanılmasıdır.  Bir ayette zikr ve mağfiret (21), diğerinde zikr ve tefekkür (22), bunda da zikr ve salât ayrı ayrı kullanılmış oldu. Başka bir ayette de salât ve zikr ayrı ayrı geçerken şeytan hakkında “…sizi Allah'ı zikretmekten ve namaz kılmaktan alıkoymak ister…” (23) buyurur.

Ayet Resulullah’tan zalimler topluluğundan uzak durmasını istedikten (24) sonra, Allah´tan korkanlara zalimlerin hesabından bir sorumluluk olmadığını bildirirken belki sakınırlar diye “bu bir zikr’dir” buyurur (25). Zikr burada nedir? Ayettir, Kur’an’dır…

Ayet “…onlar, kendilerine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir…” (26) dedikten sonra bu kimselerin Allah´ın hidayet ettiği kimseler olduğunu son elçinin de önceki elçilerin hidayetli yoluna uymalarını, bu hizmetinin karşılığında bir menfaat, bir ücret istemediğini söylemesini “O, sadece bütün âlemlere bir zikr’dir” diyerek tamamlıyor (27). Burada zikr dediği yine elbette Kur’an’dır.

Başka bir ayette zikr’in Kur’an olduğu başka bir tarafa çekilemeyecek kadar açıktır. Ayette “(Bu,) sana indirilen bir Kitab´tır. Onunla uyarman ve inananlara zikretmen hususunda göğsünde bir sıkıntı olmasın” (28) buyurur. Zikrin ya Kur’an ya da hep Kur’an’la alakalı ama bir ayet ama bir vahiy olduğunu unutmayın…

Allah ayetinde, “…içinizden sizi uyaracak bir adam vasıtasıyla size bir Zikir gelmesine şaştınız mı?” (29) derken de zikr’in Kur’an olduğu düpedüz ortadadır. İlerleyen ayetlerde aynı soruyu bir daha sorduktan sonra “…Allah´ın nimetlerini zikredin ki, kurtuluşa eresiniz” buyruluyor (30). Burada Allah’ın “nimeti” dediği nedir? Ayetlerdir. Allah’ın nimet verdiklerinin yolu (31) vahiyle nimetlenen iman ehlinin yoludur. Unutulmaması gereken ve bağışladığı nimetler de (32) vahyettikleridir; ayetleridir; Kitaplarıdır. Kullarının üzerine tamamlayacağı nimet de ayetleridir (33). Ayet “İsrailoğullarına sor: Biz onlara ne kadar açık ayetler vermiştik. Fakat Allah´ın nimetini her kim kendisine geldikten sonra değiştirirse, şüphe yok ki, Allah´ın azabı çok şiddetlidir” (34) derken Yahudilerin Tevrat’ı hevalarına uydurmak için kendilerinden beşerî bir şeyler katarak değiştirdikleri de ayetlerdi. Burada Yahudilerin ellerindeki nimeti değiştirmelerinden söz edilmesi nimetin ayet olduğunu çok açık sergiler. Ayet, “…Sakın Allah´ın ayetlerini alay konusu edinmeyin…” dedikten sonra “…Allah´ın üzerinizdeki nimetini, size kendisiyle öğüt vermek üzere indirdiği kitap ve hikmeti hatırlayıp düşünün…” (35) derken burada nimet ve hikmet Kitap ile doğrudan alakalıdır. Nimet Kitapta olan mesajdır, hikmet ise Kitapta olan mesajın akıllıca alınmasıdır. Bunlar birbirinden koparılamazlar. Nimetle ilgili tüm ayetler için bu söylediğim geçerlidir (36).

Ayetin “Sabah akşam demeden, kendi içinden, korkarak ve yalvararak, alçak sesle Rabbini zikret…” (37) dediği de Kur’an okuması olduğu apaçıktır. Ayette, “Gerçek müminler ancak o müminlerdir ki, Allah zikredildiği zaman yürekleri ürperir, ayetleri okunduğu zaman imanlarını arttırır…” (38) derken Kur’an okunması esnasında Allah’ın adının geçtiği yerdeki heyecana işaret eder.

Bir cihad ayetinde “Ey iman edenler, bir düşman topluluğu ile karşılaştığınızda sıkı durun ve Allah´ı çokça zikredin ki kurtuluşa eresiniz” (39) derken savaşta da Allah’ın neler söylediğini hatırlayıp ona göre davranılması gerektiği anlaşılıyor.

Ayette elçi Nuh kavmine demiş ki: “Ey kavmim, eğer benim aranızda bulunmam ve Allah´ın ayetlerini zikretmem size ağır geliyorsa, şunu bilin ki, ben yalnızca Allah´a tevekkül ettim…” (40). Gördünüz mü yine zikr ayetle doğrudan alakalı…

Allah resullerle ilgili haberleri son elçisinin kalbini yatıştırmak için kıssa olarak anlattığını söyledikten sonra “Bunda da sana bir hak, müminlere de bir öğüt ve zikr gelmiştir” buyuruyor (41). Yani baştan sona dek hep ayetler söz konusu. Resulullaha anlatılan kıssalar ayet, ona hak olarak gelenler ayet, müminlere öğüt olan ayet, zikr zaten ayet…

Ayet, “Onlar, iman etmiş ve kalbleri Allah zikriyle yatışmış olanlardır. Evet, iyi bilin ki, kalbler Allah´ın zikri ile tatmin olur” (42) derken Allah’ın Kur’an’la anılması söz konusudur. (Bu yüzden çelişkisiz Kur’an bizi tatmin ediyor; hurafeler, zan ve rivayetler tatmin etmiyor.) Bu ayette anlatılan neden mi Kur’an? Çünkü bir önceki ayette, iman etmeyenler “Ona Rabbinden bir ayet indirilseydi ya” diyorlar. Ayet “işaret” demektir ve işaret Kur’an’dır. Ayet, “Yeryüzünde sizin için yarattığı değişik renklerdeki şeyleri de sizin hizmetinize sunmuştur. Elbette bunda Zikr alan kimseler için bir ibret vardır” (43). Ayette “yeƶƶekkerūne” sözcüğünde “zikr” kelimesi geçiyor. “Öğüt alan” anlamındaki bir çeviri yanlış olmaz ama 7. Yüzyıla gittiğimizde Kur’an’ın adeta diğer adı “Zikr” olunca içinde “zikr” geçen bir kelime “Zikr alan” olarak anlaşılmıştı. Yani Kur'an’dan öğüt alan anlamında… Ayetin kelime anlamı “işaret” olduğuna göre “ancak Zikr’den alan için” yani yararlanan için “işaret var” yani delil var. Buradan ne çıkıyor? Sizin için yeryüzünde yarattığı bütün o renkli şeylerde Kur’an’ı zikreden bir toplum için elbette çıkarılacak mesajlar vardır. Ama Kur’an’ı zikreden bir toplum için… Aynı suredeki bir ayette Resulullaha “Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasını irsal etmedik. Eğer bunu bilmiyorsanız Zikr ehline sorun” (44). Allah Kur’an’ın başka ayetlerinde indirdiği diğer kitaplarına da “zikr” dediği için ve son elçiden öncesine sorulması istendiği için bu ayet böyledir. Hemen devamındaki ayette de zaten “Biz delillerle ve Zeburlarla inzal ettik... Sana Zikri indirdik ki vahyedileni kendilerine açıklayasın. Ta ki tefekkür etsinler” (45). Burada da zikrin Kur’an olduğu çok açıktır.

Başka bir ayette “Ve kalblerinin üzerine, Kur’an’ı anlamalarına engel perdeler geçiririz ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Rabbini Kur’an’da bir tek olarak zikrettiğin zaman da ürkerek arkalarına döner kaçarlar” (46) buyrulur. Ne kadar açık değil mi? Zikr, anmak anlamında kullanılmış ama neyle anmak? Kur’an’la anmak… Öyle cemaatine ya da tarikatına hizmet ettirerek anmak değil… Kur’an okuyarak anmak… Ayet söylemek… Unuttuğun zaman zikretmen (47), kalbin Allah’ın zikrinden gafil kılınması (48), ayetlerin zikredilmesi (49) ve her nerede zikr geçiyorsa Allah’ın kitabıyla ilgilidir (50).

Hatta okunan hatıra bile Kur’an’da yer alıyor (51). Hatta ve hatta ahiret yurdunu zikreden halis kulların bu zikirleri bile kitaptan ayetleri zikretmektir (52).

Sana “Zikr’in Kur’an olduğunu nereden biliyorsun?” gibi kaçamak sorular soran olursa ispat edebileceğin apaçık ayetler var (53). Ayet “…zâlike zikrâ liz zâkirîn” yani “…zikredenlere bir zikirdir” (54) derken Kur’an ehlinin muhatabı olan ayetlerdir; ilgili kişilerin öğüt alacağı mesajlardır denilmiş oluyor. Zikrin Kur’an olduğu apaçık değil mi? Ayet, “Dediler ki: Ey kendisine Kur´an indirilen! Sen mutlaka bir mecnunsun” diyor (55). Bu ayette de zikrin Kur'an olduğu tartışılamaz. İlerleyen ayetlerde yine “zikr” diyor: “Hiç şüphe yok ki, Zikri biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız” (56). Zikrin Kur’an olduğu apaçık değil mi?

Bizden hatırlatması: Son sözü Kur’an söyler! Ve Kur’an ne söylerse haktır! Ölçüdür! Tarikat halkalarının yaptığına zikr denebilmesi için öğüt alarak yerine getirmek amacıyla ayetlerin yani mesajların hatırlatılması gerekir. Bunu yapıyorsa zikirdir; yapmıyorsa en kötü bir ifadeyle kir, en iyi ifadeyle fikirdir; ama zikir değildir. Bizi Kur’an’ın dışındaki değil içindeki zikir ilgilendiriyor. Kim nerede nasıl bir zikir icat ederse etsin…

DİPNOT (*): “Allahu Ekber” Kur'an’da kullanılmaz. “Allahu Kebir” sıfatı “kendisinden daha büyük ve yüce bulunmayan” anlamına geleceği için Kur’an’a daha uygundur. “Ekber” kelimesine Arapçada ismi tafdil diyorlar. Ekber kebirin ismi tafdilidir. Temel kural ismi tafdil için büyük daha büyük, güzel daha güzel, iyi daha iyi gibi aynı türdeş veya benzer “en az iki şey” gerekir. Esmau’l husnada sıfatın Allah’ın sıfatı olabilmesi için El-Rahman, El-Rahim, El-Kebir gibi başında “El” takısı olmalıdır. Yani “El” takısı o sıfatta eşsizliği ve benzersizliği ifade eden belirlilik takısıdır. “Malum” yani “başkası değil, o” anlamına getirir. “Ekber” ismi tafdili Kur’an’da 22 ayette 24 kez geçtiği halde hiçbiri Allah hakkında olmayıp ima bile edilmemektedir. Fakat Kur'an-ı Kerîm’de “kiber” kavramı 19 ayette Allah’ın zatına veya sıfatlarına nisbet edilmektedir. Allah’ın yücelik sıfatı veya ismi meşhur 99 isminden biri olan El-Kebir’dir. Allah’ın benzeri veya eşi olamayacağından ve kıyaslanamayacağından Allah için bir ismi tafdil kullanmaya gerek yoktur. Madem Allah kendisinin “El Kebir “olduğunu söylüyor biz de ona “Allahu Kebir” diyelim. Ancak ezanın “Allahu ekber” demesinin tevatür olup olmadığı araştırılmalıdır. Sonuç olarak Allah’a “ekber” demek yanlış da olmayacağı için üzerine gidilmediğini ve ezanda “ekber”, Allah’ın büyüklüğünden söz ederken “kebir” demekte hiçbir beis olmadığını düşünüyorum. Çünkü mahsuru olsaydı Resulullah men ederdi.

KAYNAKLAR:

1. Bakara, 63.

2. Bakara, 114.

3. Bakara, 152.

4. Tevbe, 67.

5. En’am, 68.

6. En’am, 69.

7. Bakara, 198.

8. Bakara, 200.

9. Bakara, 203.

10. Bknz. İsra, 111.

11. Bknz. Bakara, 238.

12. Bakara, 239.

13. Al-i İmran, 7.

14. Al-i İmran, 41.

15. Nisa, 142.

16. Bknz. Furkan, 30.

17. Al-i İmran, 135.

18. Bknz. Al-i İmran, 133.

19. Al-i İmran, 191.

20. Nisa, 103.

21. Al-i İmran, 135.

22. Al-i İmran, 191.

23. Maide, 91.

24. Bknz. Enam, 68.

25. Bknz. Enam, 69.

26. Bknz. Enam, 89.

27. Bknz. Enam, 90.

28. Araf, 2.

29. Araf, 63.

30. Bknz. Araf, 69.

31. Bknz. Fatiha, 6.

32. Bknz. Bakara, 40, 122.

33. Bknz. Bakara, 150.

34. Bakara, 211.

35. Bknz. Bakara, 231.

36. Bknz. Al-i İmran, 103, 171, 174; Nisa, 69, 72; Maide, 3, 6, 7, 11, 20, 23, 65, 66, 110; Araf, 69, , 74; Enfal, 53; Tevbe, 21; Yunus, 9; Hud, 10, 52; Yusuf, 6; İbrahim, 6, 28, 34; Nahl, 18, 53, 71, 72, 81, 83, 112, 114, 121; İsra, 83; Kehf, 95; Meryem, 58; Enbiya, 102; Hac, 56; Müminun, 10; Şurara, 22, 85; Neml, 16, 19; Kasas, 17; Ankebut, 67; Lokman, 8, 20, 31; Secde, 17; Ahzab, 9, 37; Fatır, 3Saffat, 43, 57; Zümer, 8, 49; Fussilet, 51; Zuhruf, 13, 59; Duhan, 27; Casiye, 13; Ahkaf, 15; Fetih, 2, 21; Hucurat, 8; Tur, 17, 29; Necm, 55; Kamer, 35; Vakıa, 12, 82, 89; Kalem, 2, 34, 49; Mearic, 38; Cin, 16; Müzemmil, 11; İnsan, 20; İnfitar, 13; Mutaffifin, 22, 24; Gaşiye, 8; Fecr, 15; Leyl, 19; Duha, 11; Tekasur, 8; Rahman, 13, 16, 18, 21, 23, 25, 28, 30, 32, 34, 36, 38, 40, 42, 45, 47, 49, 51, 53, 55, 57, 59, 61, 63, 65, 67, 69, 71, 73, 75, 77.

37. Araf, 205.

38. Enfal, 2.

39. Enfal, 45.

40. Yunus, 71.

41. Bknz. Hud, 120.

42. Rad, 28.

43. Nahl, 13.

44. Nahl, 43.

45. Nahl, 44.

46. İsra, 46.

47. Bknz. Kehf, 24.

48. Bknz. Kehf, 28.

49. Bknz. Kehf, 57.

50. Bknz: Kehf, 101; Taha, 14, 34, 42, 99, 124; Enbiya, 2, 7, 10, 24, 36, 42, 48, 50, 84, 105; Hacc, 34, 35, 36, 40; Muminun, 71, 110; Nur, 36, 37; Furkan, 18, 29; Şuara, 5, 209, 227; Ankebut, 45, 51; Secde, 15, 22; Ahzab, 21, 34, 35, 41; Fatır, 3; Yasin, 11, 69; Saffat, 3, 168; Sad, 1, 8; Sad, 43, 49, 87; Zümer, 21, 22, 23, 45; Mumin, 54; Fussilet, 41; Zuhruf, 5, 13, 36, 44; Duhan, 13; Muhammed, 18; Kaf, 8,37; Zariyat, 55; Tur, 29; Necm, 29; Kamer, 17, 22, 25, 32, 40; Hadid, 16; Mücadele, 19; Cuma, 9, 10; Münafikun, 9; Talak, 10; Kalem, 51, 52; Cinn, 17; Müzemmil, 8; Müddesir, 31, 55, 56; İnsan, 25; Murselat, 5; Naziat, 43; Abese, 4, 12; Tekvir, 27; Ala, 9, 15; Gaşiye, 21; Fecr, 23; İnşirah, 4; Ali İmran, 58; Yusuf, 104; Hicr, 9; Nahl, 44.

51. Bknz: Kehf, 70, 83; Meryem, 2, 16, 41, 51, 54, 56; Sad, 17, 32, 41, 45, 48; Yusuf, 42; İbrahim, 5; Enbiya, 60.

52. Bknz. Sad, 46.

53. Bknz. Taha, 99, 113; Enbiya, 50; Yasin, 69; Sad, 1, 8, 49, 87; Fussilet, 41; Zuhruf, 5, 44; Kamer, 25; Talak, 10; Kalem, 51, 52; Ali İmran, 58; Yusuf, 104; Araf, 63; Hud, 114, 120; Hicr, 9; Nahl, 44.

54. Hud, 114.

55. Hicr, 6.

56. Hicr, 9.


Başlık Kategori Yayın Tarihi
BİR SAVUNMA YAZISI (14) Genel 26.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (13) Genel 25.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (12) Genel 24.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (11) Genel 15.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (10) Genel 14.06.2020
Başlık Kategori Yayın Tarihi
HAFTANIN SAÇMA OLAYLARI Genel 01.07.2020
HAFTANIN SAÇMA OLAYLARI Genel 17.06.2020
HAFTANIN SAÇMALIYANLARI Genel 11.06.2020
İslam'da Güzel Ahlak Genel 03.06.2020
Torus Nefesi Nedir ? Torus Nefesi Teknikleri'ni Nasıl Uygularız ? Genel 20.05.2020

Bu yazıya ilk yorumu siz yazın.