SURİYE’DE BARIŞ MÜMKÜN MÜ?

2011 yılında Suriye’de Özgürlüklerin kısıtlandığı, Muhaliflerin serbest ifade özgürlüğüne sahip olmadığı Arap Milliyetçisi bir Baas baskı rejimi, her tarafı saran yolsuzluklar, işsizlik ve yoksulluk gibi herhangi bir ülkede bile çok sıkıntılar yaratacak her türlü olumsuzluk Suriye'de mevcuttu.

Tunus’ta bir işportacının kendini yakmasıyla fitili ateşlenen olaylar zinciri Ortadoğu’daki birçok ülke gibi Suriye’ye de sirayet etmişti.
Suriye’de insanlar ilk gösterilere 28 Ocak 2011 tarihinde başladı. 15 Mart'ta Şam ve Halep'te yaşanan kitlesel gösteriler ile büyüyerek Suriye'nin diğer şehirlerine yayıldı. 20 Mart'ta Dera'da göstericilerin Baas İl Başkanlığı'nı yakmasından sonra Hükümetin uyguladığı şiddet arttı. 25 Mart'a gelindiğinde 90 gösterici ve 7 polis hayatını kaybetmişti. 7 Nisan 2011 tarihine kadar demokratik reformların yapılmasını, siyasi tutukluların salıverilmesini, insan haklarının tanınmasını, olağanüstü halin kaldırılmasını ve yolsuzlukla mücadele edilmesini talep eden göstericiler bu tarihten sonra isteklerini değiştirdiler. 8 Nisan'da 10 şehirde yapılan gösterilerde Esad Rejiminin son bulması talep edildi. 22 Nisan'da gösteriler 20 şehre yayıldı. 25 Nisan tarihinde Suriye Ordusu ağır silahlarla kırsal alanlara yönelik bir askeri operasyon başlattı. Mayıs ayının sonuna gelindiğinde 1000'den fazla sivil ve 150'den fazla güvenlik örgütü mensubu hayatını kaybetmişti.

Silahlı ayaklanma 2011 yılının sonunda Türkiye sınırındaki İdlib eyaletine bağlı bir şehirde başladı. Cenazelerini defnetmekte olan protestocular kamu binalarını ateşe vererek 8 emniyet mensubunu öldürdüler ve bir karakolu basarak buradaki silahlara el koydular. Hükümet güçleri protestoculara ateşle karşılık vermeye başladı. Temmuz ayı sona ererken 1.600 sivil öldürülmüş, 500'den fazla güvenlik görevlisi hayatını kaybetmiş ve 13.000'den fazla insan gösteriler nedeniyle tutuklanmıştı.

Hâlihazırda 13 milyon 100 bin sivili yardıma muhtaç kılan iç savaştan bahsediyoruz.
Sivil ölümlerinin yüz binlerle ifade edildiği savaşta, 5 milyondan fazla sivil zorla yerinden edildi. BM Mülteciler Yüksek Komiserliğine göre, bu kişilerden 4 milyona yakın muhacire Türkiye tek başına ev sahipliği yapıyor. Suriyelilerin yaklaşık 1 milyonu Lübnan'da, 670 bin civarında kişi Ürdün'de, 250 bin civarı Irak'ta, 130 bin civarında da Mısır'da barınmaya çalışan muhacir var. 7 milyon civarında sivil ise, ülke içinde yerinden edilerek muhacir konumuna düşürüldü.
Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR), 11 Mart tarihli raporunda, Esed rejiminin Mart 2011- Mart 2019'da alıkoyduğu kişilerden en az 127 bin 916'sını halen cezaevlerinde tuttuğunu açıkladı. Rapora göre, en az 13 bin 983 kişi rejimin işkencesi nedeniyle öldü.
Sadece AÇLIK ve İLAÇ YETERSİZLİĞİ SONUCU 398'i çocuk, 187'si kadın en az 921 sivil yaşamını yitirdi. Bakın sadece ve sadece AÇLIK ve İLAÇSIZLIKTAN ölen kişi sayısı bin kişiye yakın.

Savaşın 9 yılı geride kalırken, Esed, müttefikleri Rusya ve İran'ın yardımıyla ve ABD ve Rusya destekli YPG/PKK’nin elindeki bölgelerde sayılırsa ülkenin yaklaşık yüzde 90’ında hâkimiyeti sağladı denilebilir.

ÖSO, Milli Suriye Ordusu ve Esed rejimi karşıtı silahlı grupların kontrol ettiği alan, ülke topraklarının yaklaşık yüzde 6-7 civarına geriledi.

Suriye İç savaşının başlamasının üzerinden 9 yıl geçti.
Bugün artık bu savaşın muhasebesini yapmak ve bugünkü tabloya bir bakmak gerekiyor.
Bu savaşın İslam toplumlarına, İslami Camialara, Suriye’ye, Türkiye ve halkı Müslüman olan diğer komşu ülkelere KAZANCI ve KAYBETTİKLERİ neler oldu? 

Bu savaş ile birlikte Suriye ekonomisi bitti.
Suriye’de taş üstünde taş kalmadı. Altyapı ve Üst yapıların çok büyük bir bölümü harabe haline geldi.
Suriye’nin Ekonomik ve Sosyal yaşamı gibi Siyasal bağımsızlığı da harabe haline geldi. Bugün artık ÖZGÜR ve BAĞIMSIZ bir Suriye’den bahsedilemez. Bunun yerine İran ve RUSYA’NIN her emrini kayıtsız şartsız yerine getirmek ZORUNDA olan bir Suriye var.

Türkiye açısından olaya yaklaşıldığında ise çok vahim bir tablo ile karşı karşıyayız. Olaylar başlamadan önce “Dostum Esad” diye hitap edilen, 2008 yılında Muğla’nın Bodrum ilçesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve ailesiyle birlikte tatil yapan Esad, Arap Baharından sonra mutlaka devrilmesi gereken bir “Diktatör” haline geldi. Savaşın başlamasıyla beraber bu savaştan olumsuz anlamda en çok etkilenen ülke Türkiye oldu. Beklediğimiz gibi Şam’da Cuma namazı kılamadık. Savaştan öncesine kadar Suriye’de ciddi bir varlık gösteremeyen PKK savaşın başlaması ile birlikte Suriye Rejiminin desteğiyle Cizre’den Hatay’a kadar uzun bir sınır hattında etkin bir örgüt haline gelmiş oldu. Buralardaki Hükümet Binalarını PKK/YPG’ye çatışmasız bir şekilde anlaşmayla “emanet” bırakan Suriye Rejiminden sonra ABD ve Rusya’da PKK/YPG yöneticileri ile anlaşınca Türkiye açısından ciddi bir güvenlik sorunu oluştu.
Öte yandan Türkiye’ye gelen ve yerleşen Suriye’li muhacirlerden dolayı da Türkiye ekonomisi ciddi sorunlar yaşadı.
Bir yandan çok ciddi sayıdaki Suriyelilerin iskânı, bir yandan onlara harcanan milyar dolarlar, bir yandan rastgele ülkeye gelmeleri ve dolaşmalarının ülkede yarattığı güvenlik kaygıları ülkemizi ciddi sıkıntılara sokacak potansiyel taşıyor. Yerleştikleri şehirlerde ucuz işgücü olarak çalıştırılmaları sebebiyle yerleşik işsiz halkın da tepkilerine sebep olmalarının sonucunda bugün Suriyeliler bu ülkede “İstenmeyen Misafir” konumuna düştüler.
İdlib meselesinden dolayı bugün Suriye ile çatışma içerisine giren Türkiye’nin “Komşularla Sıfır Sorun” politikasının iflası anlamına geliyordu bu durum.
      
İslami kesimler deseniz başka bir facia karşınıza çıkar.
Sünni İslami yüzlerce örgüt/örgütçük sözde Şia’nın da daha sapkın bir kolu olan Nusayriliğin Esed Rejimini yıkmak üzere Suriye’de savaşa girdiler ama Cemaat, Ülke ve yöneticilerinin Ferdi hırsları sonucunda aralarında oluşan, oluşturulan ihtilaflara sıkı sıkıya sarılıp farklı Cemaat/Camialara mensup Sünnilerin ordularını yok etmeye çalıştılar. Sözde Kuran’ın bayrağını Şam’da dalgalandırmak üzere harekete geçtiğini iddia eden örgütler asıl düşman olan ABD ve Rusya yerine birbirlerine karşı katliamlar uygulamayı marifet sandılar. Cemaatler arası savaşlarda binlerce insan öldü. Esed’in elindeki şehirleri ele geçirmek yerine birbirlerinin ele geçirdiği şehirleri birbirlerinden almaya gayret ettiler.
Bugünkü “Sonuç” Sünni İslamcılar açısından gerçekten de çok acı verici, üzerinde uzun-uzun tahliller yapılmasını gerektiren bir hale geldi.
Sünni savaşçıların kendi aralarındaki saçma sapan ihtilafları kaşıyan ABD ve RUSYA, Suriye’de istedikleri tüm siyasal ve askeri sonuçları başarıyla elde ederken Sünni İslamcılar açısından tam bir hezimet durumu ortaya çıktı.
Hiç kem küm etmemize gerek yok, Aralarındaki sorunları diplomatik yollarla halledemeyen, çözemeyen ve birbirlerini boğazlamayı sürdüren Sünni İslami kesimleri Rabbimiz çok acı, çok ağır bir imtihana tabi tuttu ve onlara çok açık, çok net bir yenilgiyi tattırdı.
Bugün İslamcıların tüm bu gelişmelerden sonra “BİZ, NERDE HATA YAPTIK” diyerek kendi kendilerine bir özeleştiri getirmeleri gerekir. Bu acı faturanın nasıl ortaya çıktığını, Siyasi gelişmelerden nasıl etkilendiklerini bilmeleri gerekir. Yanlış, Zamansız veya Plansız hamlelerin mutlak surette ortaya konulması gerekir.

İŞİD gibi Sünni İslami görünümlü ancak ABD ve İngiltere merkezli yönetildiği çok açık olan örgütlerin İnfaz görüntüsü benzeri algı operasyonları görüntüleri/içerikleriyle İslam’a ve Müslümanlara verdiği muazzam zarar ise mutlaka ayrı bir başlık altında irdelenmeli, masaya yatırılmalı buna uygun yeni tedbirler alınmalı.
İslami kesimin en büyük handikabı Peygamberimizin savaş yöntemlerine ve günün Konjöktürüne uygun davranmamalarıydı.

“Peygamberimiz yaşasaydı TAVRI NE OLURDU?” sorusunu mutlaka hepimizin kendi vicdanına sorması gerekir.
Peygamberimiz bir savaş haline geçmeden önce Müslümanların ve düşmanlarının savaş gücünü göz önüne alır ve Müslümanların aleyhine çok bariz bir fark yok ise o zaman savaş kararı alırdı.
Peygamber efendimiz Mekke zulüm döneminde Mekke'nin Zalim, İşkenceci ve Alçak yönetimi ile SAVAŞMADI. Çünkü GÜÇSÜZDÜ. GÜCÜ SAVAŞACAK KADAR YETERLİ DEĞİLDİ. Mekke Müşrikleri ile Savaşmak yerine Müslümanları ADİL vasıflı bir Hıristiyan olan Habeşistan Kralının yanına MUHACİR OLARAK gönderdi.   Mekke müşriklerinin zulümleri devam edince bu defa da Müslümanları MEDİNE'ye muhacir olarak yollamayı TERCİH ederek kendilerine göre çok-çok güçlü durumda olan Müşriklerin zulmünden geri durarak Müslümanların gücünü korumuş oldu.
Medine’de iken Müslümanlar GÜÇLENİP kuvvetlendikten sonra harekete geçti. Müslümanların ilk fiili savaşı olan Bedir Savaşını hatırlarsanız eğer Müşriklerin sayısı 950 ve Müslüman mücahitlerin sayısı ise 313 kişi idi. Yani Müşriklerin sayısı Müslümanların yaklaşık 3 katı idi. O günün şartlarında birebir kılıçlarla ve mızraklarla yapılan bir savaş olduğu için bu kapatılabilir bir fark idi. Medine’nin muhasara edildiği HENDEK Savaşında ise düşmanın aşırı kalabalık olmasını göz önüne alan Peygamberimiz oldukça akıllı bir savaş taktiğiyle şehrin etrafını hendekler ile kazdırmış ve böylece Müslümanların sayıca çok fazla olan Müşriklerle FİİLİ olarak savaşmasının önüne geçmişti. Bunu yaparak Müslümanların gücünü koruduğu çok açıktır. Yine Müslümanların Mekke'yi fethetmesinden hemen önce tamamen SİYASİ, DİPLOMATİK BİR KARAR alarak Mekke Müşrikleri LEHİNE GÖZÜKEN BİR ANLAŞMA OLAN "HUDEYBİYE" ANLAŞMASINI İMZALAMIŞ bir Siyasi dehadır Peygamberimiz. Bu anlaşmanın Müslümanların ALEYHİNE OLAN İÇERİĞİNE Müslümanların büyük çoğunluğu karşı çıkmasına rağmen Peygamberimiz bu anlaşmadan geri adım atmamıştır.
Yine Mute savaşı’da biz Müslümanlar için örnek alınabilecek derslerle doludur. Mute savaşında yüzbin kişilik Bizans ordusuna karşı sadece üçbin kişilik bir İslam ordusuna komuta etmek zorunda kalan Savaş dehası Halid Bin Velid gerilla taktikleri sayılabilecek vur-kaç taktikleriyle İslam ordusunun fazla zayiat vermeden Medine’ye dönmesini sağlamıştır. Medine’ye döndükten sonra bazı kendini bilmezlerin orduya komuta eden Halid bin Velid’e yönelik “Korkup kaçtılar” şeklindeki alayvari söylemleri Peygamberimizin kulağına gidince Peygamberimiz çok üzülmüş ve “Onlar dönüp-dönüp savaşanlardır” buyurarak Halid Bin Velid’i ve Mute Savaşına katılan Gazileri onurlandırmıştır.

Mute Savaşı, Medine’de yaşanan Hendek Savaşı, Hudeybiye Anlaşması ve Mekke’nin Fethi gibi birçok olayda da görüleceği üzere Peygamberimizin metodunda Müslümanlar durduk yere tehlikeye atılmamış, çok gerekli olmadıkça savaş yöntemi tercih edilmemiş ve elinden geldiğince DİPLOMATİK çözümler hep öncelikli tercih olmuştur.

Elbette, Diplomatik çözümler aleyhimize görünüp Çözümler canımızı da sıkabilir.

Ama tüm bunlara RAĞMEN bizler Müslümanlar arası Savaşlar yerine Diplomatik yolları tercih etmeliyiz. Bilmeliyiz ki, İslam ülkelerinde devam eden katliamlar ve Şİİ-SÜNNİ savaşı hiç birimizin lehine değil.

Bu savaşın kazananı asla ve asla Sünniler ve Şiiler olmayacak kazanan DAİMA Müslümanların düşmanları olacaktır.

Peki, Bundan Sonra ne yapmalıyız? Sorunlarımızı nasıl aşacağız.
Halkları Müslüman olan İslam ülkeleri arasında SAVAŞLARI kesinlikle engelleyecek politikalar geliştirmemiz gerekiyor.

İslam Devletleri ve toplumları arasında sorunların yine MÜSLÜMAN HAKEMLERCE çözülmesini sağlayacak adımlar atılmalı.

ABD'nin, Rusya'nın, İsrail'in ve Avrupa'nın bizim sorunlarımızı ÇÖZMEYECEKLERİ, asla çözmek istemeyecekleri çok bariz bir şekilde önümüzde duran bir gerçek.
Okyanus ötesinden gelen ABD, Avrupa, Rusya’nın temel politikalarıyla İsrail’in güvenliğini esas aldıklarını ve bu amaçla da bizim yanımızdaymış gibi görünerek bizi birbirimize kırdırdıklarını artık görmemiz gerekiyor.
Müslümanların birbirlerini katletmelerinin bir sonu yok.
Vallahi ne biz Şiileri katlederek Şia’yı bitirebiliriz ve nede Şiiler Sünnileri katlederek Sünnileri bitirebilirler.
Birbirimizle savaşarak birbirimizi bitirmemiz mümkün değil.
Hıristiyan Batılılar gibi “Yüzyıl savaşları” şeklinde de savaşsak yine iki taraftan biri bitmez, 2. Dünya savaşındaki gibi 5-6 yıl süren ve Avrupa’da büyük bir yıkıma yol açan savaşlar şeklinde de savaşsak yine bitmez. 1400 yıldır süren savaşlara rağmen ne Şia bitti ne Sünni İslam anlayışı bitti. Bunu görmemiz gerekiyor artık.
Bitecekse bile sadece (ister Sünni ister Şii fark etmez) Müslümanların Ekonomik, Askeri, Siyasal ve Sosyal gücü biter.
Şii ve Sünni hep birlikte Hıristiyan Emperyalistlerinin tahakkümü altına gireriz.
Aralarındaki görev dağılımı gereği Rusya Şia kesimini sömürürken ABD ve Avrupa’da Sünni Müslümanları sömürür. Müslümanların kaynaklarını kendi ülkelerine aktarırlar. Tıpkı bugün Suriye’deki Petrol alanlarını kendi aralarında pay ettikleri gibi geride kalan diğer ülkelerde de bu Kurt taksimlerine devam ederler.     
Bu sebeple Sünni kesimin en güçlü ülkesi olarak Türkiye ile Şia’nın merkezi sayılan komşu İran iki güçlü ülke olarak mutlak surette yan yana gelmeli, Suriye'de ortak bir çözüm bulmalı ve bu ateşi sonlandırmalıdırlar. 

Eğer Müslümanlar sorunlarını kendi aralarında ADİL ve EŞİT yöntemlerle, YANİ KURAN’I HAKEM KILARAK ÇÖZMEZLERSE daha uzun yıllar boyunca Müslüman ülkelerin sömürülmesi devam edecek.


Başlık Kategori Yayın Tarihi
SAYIN VALİM Yaşam 17.06.2020
RAMAZAN PİŞKİN MESELESİNE DAİR Sosyal 05.06.2020
GENÇLER NEDEN EVLEN(E)MİYOR? Sosyal 22.05.2020
CORONA GÜNLERİNDE TOPLU ULAŞIM Sosyal 28.04.2020
SOSYAL YARDIMLAŞMADA TEKELLEŞME SORUNU Sosyal 23.04.2020
Başlık Kategori Yayın Tarihi
HAFTANIN SAÇMA OLAYLARI Genel 01.07.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (14) Genel 26.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (13) Genel 25.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (12) Genel 24.06.2020
HAFTANIN SAÇMA OLAYLARI Genel 17.06.2020

Bu yazıya ilk yorumu siz yazın.