MÜSLÜMANIN EFENDİSİ OLUR MU? (1)

“Efendi” sözcüğü Bizans’ta bir saygı unvanı olarak Rum papazlarına hitaben “efendis” olarak kullanılmış olup Yunanca içinde doğmuştur. Pontus Rumca “afentis” denilir. Bu sözcüğün direkt Türkçeye geçmediğini düşünenler olduğu gibi Selçuklularda kullanıldığını düşünenler de vardır. Fakat Türklerden önce Farisileri etkilediğini sanıyorum. Önce Farsçayla Osmanlıcaya 1359 kelimeden biri olarak geçecek ve daha sonra da günümüze kadar intikal edecektir… “Müslümanın efendisi olur mu?” suali “Müslümana efendilik yapılabilir mi?” yani “Müslüman köle yapılabilir mi?” anlamında bir sorudur.

Büyük Selçuklularda vezirler için sâhib-i ecel, el-müeyyed, el-mansûr, el-muzaffer, mecdü’l-mille ve’d-dîn, sadr, sadru’l-islâm ve’l-müslimîn, nizâmü’l-mülûk ve’s-selâtîn, kıvâmü’l-mülk ve’l-ümme, tacü’l-memâlik ve’l-mille, safiyyü’l-imam ve mecdü’l-enâm, seyyidü’l-vüzerâ fi’l-âlemîn, hâce, hâce-i buzurg, sâhib, sâhib-i dîvân-ı devlet, sâhib-i dîvân-ı saltanat ve destûr gibi Arapça unvan ve lakaplar kullanılırdı. Bununla birlikte vezirlerin sahip oldukları şöhrete göre unvan ve lakapları da vardı (1). “Efendi” sözcüğünü karşıladığı düşünülen “seyyid” ve 12.yüzyıldan itibaren “hace”, “hâcegi”, “hoca” gibi tabirler kullanılır oldu (2) ama bence bu karşılama kısmidir ve dünyalarında “efendi” kelimesi yaygın değildi. Selçuklularda bu kelime İranlılardan geçmiştir. Araplar zaten bu kelimeden bizim kadar etkilenmediler. Çünkü bunu karşılayacak çok sayıda kelimeleri vardı. Her ne kadar “afandi” olarak kullanılsa da Arapça dilinin zenginliği bu kelimeyi çok gerektirmediğinden popülarize etmedi. Oysaki bu kelime bizde öylesine kullanılır oldu ki telefonda konuşurken karşı tarafın ne denildiği anlaşılmasa hatta hiç tanımadığınız biri olsa bile sadece “efendim?” demekle de sormuş olursunuz. Birisi size seslense “efendim” dersiniz ve “buyurun” anlamı kazanır. “Mesela” anlamında yahut söz söylerken gerekli kelimeyi bulamadığınızda “…efendime söyleyeyim…” dersiniz. “Efendi efendi otur” deyince rahat oturmasını istersiniz. “Efendibaba” geniş ailede babalar ve büyük babalar için kullanıldığı gibi yaşlı erkeklere seslenirken argoya bile girmiştir. Farsçadan bize geçtiği halde belki Farisilerde bile bizim kadar işlevsel değildir. Vak’a-nüvis Es’ad Efendi’nin Pend-nâmesi de Lala İsmail Efendi Bölümü kaydını taşıyan Güvâhî’nin Pend- Pend-nâmesi de hep efendi unvanlı zatlarla anılır. O halde bizim Osmanlıcamız Türkçe, Arapça ve Farsçadan oluştuğu için Osmanlıcaya ve hayatımıza bu sözcük ancak Farsça yoluyla girebilir.

Farsçadan Osmanlıcaya geçtikten sonra günümüze kadar intikal etti. Nerden biliyoruz? 13. yüzyılda yaşayan Mevlana’nın şiirlerinde rastlanması ve Menakıb-ı Arifîn’e göre Mevlana’nın kızı Melike Hatun’a “Efendipula” lakabının verilmesi, Kastamonu emirinin kardeşine “efendi” unvanının verilmesi, Aşıkpaşazade’ye göre Kara Rustem’in Kazasker Çandarlı Kara Halil’e bu hitabı kullanması, Fatih Sultan Mehmed’in kendisi için bu ifadeyi kullanması ve Osmanlı’da bürokratik, siyasi, ilmi, dini, tasavvufi alanda çok yaygın olmasından biliyoruz.

Başlangıçta şeyhul İslama, kadıya, reisu’l küttaba, Yeniçeri Ocağı kâtibine deniliyordu; sonra daha da yayılmış Resulullaha, sahabeye, mezheb imamlarına, meşayihe de denilmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısında şehzadelere ve padişahlara sürekli kullanılmıştır. Bu kelime Farisilerden sonra Arapçaya “efendina” şeklinde geçerek Mehmet Ali Paşa’dan sonra Mısır’da kullanılmaya başlanmıştır. Bu yüzden Arapçada bu kelimenin karşılığının “Rab” olduğunu söyleyenler yanılıyorlar; çünkü onlar “efendina” diyerek “terbiye edici” anlamında kullandılar. Günümüz Uygur’larına bile “apandi” şeklinde geçmiştir. Osmanlı’da “kadınefendi” ifadesi de bir dönem kullanıldıktan sonra daha sıkça kullanılacak olan “hanımefendi” ifadesine dönüşmüştür. Aynı dönem “beyefendi” sözcüğü de kullanılmıştır. Hıristiyan din büyükleri için dahi kullanılan bu kelime o kadar yayılmıştır ki Tanzimattan sonra okuryazar olanları ve mektep talebelerini de kuşatmıştır. Birinci Meşrutiyette kurulan Meclis-i Mebusan üyelerine meclis başkanı “efendiler” şeklinde hitap ettikten sonra, TBMM kurulunca meclis başkanlarınca kullanılmaya devam etmiştir. Bu sözcük “bey” yerine de kullanılmıştır. Kadınlar kocalarına kullanmıştır. Kibarlık katmak için cümle içlerine girmiştir. Atatürk'ün “köylülere” efendi yakıştırması onların topluma olan hizmetlerinden kaynaklanmıştır. Nihayet gelişigüzel bile kullanılır olmuştur…

“Efendi” sözcüğü zamanla “köle” sözcüğünün tam karşılığı olarak anılır olmuştur. “Efendi-köle” ilişkisi bu iki kelimeyi ak-kara, iyi-kötü, ıslak-kuru gibi daima bir arada kullanılan takım halindeki iki sözcüğe dönüşmüştür. Artık “köle”nin karşılığı olan “efendi” kelimesi her ne kadar cümlelerimizin içinde sıkça kullanılır olduysa bile itici hale geldiğinden Atatürk zamanında 26 Kasım 1934’te 5290 sayılı kanunla kaldırılmıştır. Fakat bağımlılığa bakınız ki yasağa rağmen Cumhuriyetten sonra hizmetliler sınıfının adlarıyla birlikte anılır olmaya devam etmiştir.

Efendi sözcüğünün “seyyid”in karşılığı olduğunu söyleyenler hadislere iman edecek kadar inandıkları için onlara bir hadisle cevap vermek isterim.

Mutarrif İbnu Abdillah, babasından naklettiği bir hadiste, Benî Amir heyetiyle Resulullah’ın yanına gittiğini söylüyor. Hadiste Resulullah’a “Sen bizim seyyidimizsin” diye hitab ediyorlar. Resulullah bu hitaba karşı çıkarak “Seyyid Allah’tır” dedikten sonra böyle bir hitabın şeytanın konuşturması olduğunu söylüyor (3). Yahu böyle bir hadis varsa bazı tasavvufçular şeyhinin soyundan gelene bile nasıl oluyor da “seyyid” diyebiliyorlar? Hadislere saygı duyduğunu söyleyen bu insanlar bu hadisi nereye saklayabilirler? Ancak, “seyyid” sözcüğünün “efendi” anlamına geldiğini ve Resulullah için bile kullanılamayacağını söyleyen hassas müslümanlar bu hadisle tam bir çelişki içinde Resulullahın kendisine bizzat “seyyid” dediği ve “efendi” anlamında methiye kullandığı uydurma hadisleri görmüyorlar (4). Resulullahın dışında sahabe Ebu Bekr’e (5) ve hatta Resulullah’ın torununa (6) da bu “seyyid” methiyesi kullanılıyor. İstedikleri gibi bir hadis uydururlarken istemedikleri hadisleri ortadan kaldırmayı ya başaramıyorlar yahut muhaddisler “biz inandırıcı gördüğümüzü toplar size taşırız çelişmesine bir şey diyemeyiz” diye düşünüp şerhine girmemişler ve sadece işin rivayet araştırma boyutunda kalmışlar.

Resulullah’ın madem kendisini hem seyyidlikle övdüğüne hem de kendisini seyyid olarak övmekten şiddetle kaçındığına dair hadisler var biz de kendisinin mütevazı olduğunu dikkate alıp kendisini seyyidlikle övmediği hadisleri tercih ediyoruz. Bunlardan birinde Resulullah önceki ümmetin İsa’ya yaptıkları gibi kendisini de aşırı övmemelerini ve ona sadece “Allah'ın kulu ve resulu” denilmesini istiyor (7). Teysîr, bu hadisi Müslim’in de rivayet ettiğini söyler. Hatta Musa’dan da üstün görmemelerini istiyor (8). Yunus’tan da üstün görmemelerini istiyor (9). Öyleyse Resulullahın rivayette “âlemlerin efendisi” olduğunu değil, ayette âlemler için rahmet (10) olduğunu söylemeliyiz.

Kur’an meallerinde de “efendi”, “kul”, “köle” sözcüklerine rastlıyoruz. Kur’an’da olmayan bu sözcükleri zamanımızda nasıl kullanıldığı dikkate alınarak çevirilerde kullanmaları gerekiyor. Mesela zamanımızda “efendi” sözcüğü “köle” sözcüğünün tam karşıtı konumundadır. Uzun yıllar Amerikalılar zorla getirdikleri Afrikalıları köle olarak satmış ve çalıştırmışlar; kendileri onlara efendi olmuşlardır. “Efendi” sözcüğü Türkçemizde bu denli çirkin bir yer de edinmişken bazı yerde saygın bir ifade olarak konumlanmıştır. Bunun nedeni sözcüklerin usulsüzce halk arasında yer edinmesidir. Bu sözcükler eğitimli insanlar vasıtasıyla yayılmadıkları için sonuç işte bu tenakuzdur. Bu vakitten sonra bunu kurtaramayacağımız ve düzeltemeyeceğimiz için zamanımız algına göre değerlendirmeliyiz.

Önce şunu tesbit edelim: Kur’an’da geçen “abd” ve “rıkab” sözcüklerinin karşılığı “kul” mu olmalı, köle mi?

“Abd” kökü ve onun farklı türevleri Kur’an’da 275 kadar geçer. Türkçedeki “erkek köle”nin Arapçadaki karşılığı da “abd” kelimesi değil “rıkab”dır. Fakat bunu maalesef tam tersiyle anlatan Türk hocalar (!) var. “Abd”ı ayetleri gözden geçirmeden “köle” anlamında tanımlayanlar neyi kaynak alarak bunu söyleyebiliyorlar? Bakın bakalım Kur’an para karşılığında satılan Afrikalılara “abd” mı diyor, “rıkab” mı diyor? Allah kullarına “abd” mı diyor, “rıkab” mı diyor? Nasıl olur da Allah’ın köleleri olduğunu düşünürsünüz? Allah’ın Kur’an’da tedricen kaldırdığı bir kulluk mu kölelik mi? Kur’an’da bu apaçık görüldüğü halde bunu görmeyen hocalar daha çok bocalar… Ayetlere geleceğiz…

Bunlar diyorlar ki, “Herkesin bildiği üzere köle; kendi iradesi olmayan, efendisi ne derse ne isterse onu yapmakla yükümlü olan, koşulsuz, mutlak itaat eden, sürekli efendisinin hizmetinde, onu hoşnut etmeye çalışan kimse anlamındadır. Şarkılarda ve şiirlerde dile getirildiği gibi, ilahlaştırma boyutunda aşırı bir sevgiyi ve mutlak bağlılığı anlatmak için "sana/senin kölen olurum" gibi ifadeler kullanılmaktadır. Yani kölelik ifadesi, her zaman zoraki bir baskıyı, ya da bir zulüm sonucu "esaret"i değil, aynı zamanda sevginin ve bağlılığın son noktasını ifade etmek için kullanılan bir kelimedir.” Bu ifade bile neden yanıldığını sergiliyor. Demek ki bu kişiler Türkçe şiirlere ve şarkılara bakarak “köle”nin ne olduğu konusunda Arabesk ses sanatçılarının şarkılarını dinleyerek bu sonuca varmışlar. Köleleştirilen toplumlara ve kula kulluk yapılamayacağı gerçeğine bakmamışlar. Ayetlere bakarak “abd”ın ve “rıkab”ın nerede ve nasıl kullanıldığı sonucuna varamamışlar. Doğru mantık da yürütemiyorlar.

Edebiyatı da bilmiyorlar. Çünkü bu şarkıların sözlerini Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek, Orhan Veli, Nazım Hikmet, Âşık Veysel, Fuzuli, Karacaoğlan gibi büyük şairlerimiz yazmıyor. Şarkıları çok güzel sesli sanatçılar tarafından okunuyor ama sözleri kimin yazdığına kimse bakmıyor. Dolayısıyla ilk ya da orta öğretim mezunu duygusal vatandaşların yazacağı bir şiirde kölenin nasıl tanımlandığı ölçü olamaz. Bu şiirlerde “kölen olurum” diyor ama bunu öyle diyor ki ayrılık olmaktansa “yeter ki sen zulmet ona da razıyım” anlamında kölen olurum diyor. Bu şarkı sözlerinde “ilahım olursun” yahut “sana taparım” da yazabilirler. Ayrıca Arapçalarına bakmadan ayet mealleri sıralamakla da aklı başında kimseyi ikna edemezsiniz.

Eski Türkçe bir kelime olan “kul” sözcüğünden başka “abd”ı karşılayacak daha makul bir kelimemiz yok. Zamanla farklı anlamlar kazanan bir kelime olan “kul”, Osmanlıda asker olan yeniçerilere “padişahın kulları” denilerek hizmetçi, yardımcı, asker gibi çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. Bugün kazandığı anlam itibarıyla kölenin aksine iradesini kullanarak razı olmayı içerdiği için “abd”ın karşılığı olarak “kul” sözcüğü tercihe şayandır. Çünkü biz kölelikten gönülsüzlüğü anlıyoruz. Tarihte köle ticareti yapılmış; kulağa bile hoş gelmiyor. “Rikab” sadece köle değil cümlenin bağlamına göre “etkisiz” anlamına da gelir. Etkisiz kılınan… Esir edilmeden önceki aşama gibi. Köleler hiçbir konuda özgür değiller. Kaçıp kurtulmak isterler kaçamazlar. Efendilerini sevmezler ama itaat ederler. Fakat “kul” canını verecek kadar büyük bir sevgiyle itaat eder. Her şeyden çok sevecek kadar bağlıdır. Atasözlerimiz zaten bu işi “Hatasız kul olmaz”, “İnsan beşer, kuldur şaşar…” diyerek kararı bize bırakmadan halletmiş…

Mantığını bakın nasıl da yanlış işletiyor: “Köle”yi “kul” yaptığınız zaman insana Allah’ın vermediği bir yetkiyi vermiş, insanı Allah’ın kölesi, her konuda Onun hükmünü arayan, en çok Ondan korkan, Onu her şeyin üstünde seven, sadece Onun razılığını amaç edinmiş, Ona tam boyun eğmiş, Ona mutlak ve koşulsuz itaat eden bir kimse olmaktan çıkarıp; Allah’ın emirlerini yapmaya gayret eden ama kendince görüşleri-düşünceleri olabilen, kendine ait geniş bir özgürlük alanı olabilen, padişahın yanındaki devlet adamları gibi yardımcı-hizmetçi bir pozisyon ortaya çıkıyor.” Bu ifade değerlendirmeye bile değmediğini gösteriyor. Ama biz bunları okuyup yanılmasınlar diye eleştiriyoruz. Yahu, hiç de Allah’ın vermediği bir yetkiyi vermiyoruz. Biz “kul” derken insanı Onun hükmünü arayan, en çok Ondan korkan, Onu her şeyin üstünde seven, sadece Onun razılığını amaç edinmiş, Ona tam boyun eğmiş, Ona mutlak ve koşulsuz itaat eden olmaktan çıkarmıyoruz. Olur mu böyle saçma bir düşünce? Allah’ın kulu olduğuna inanan tek bir kişi var mı böyle düşünen? Kendi kafasına göre takılan birinin düşüncesi işte böyle saçma olur. “Kul” olunca ne oluyormuş? “Allah’ın emirlerini yapmaya gayret eden ama kendince görüşleri-düşünceleri olabilen…” diyor; ne var bunda? Fıkıh nasıl doğdu? Akıl yürütme nasıl gerçekleşiyor? Bir sorunun cevabını Kur’an’da bulamadığımız zaman âlimlerimiz ictihad etmesinler mi? Ebu Hanife’den Maturidi’ye kadar boşuna mı kafa yormuşlar? Hele ki bir âlim Allah’ın koyduğu hudutları aşmadan kendi düşüncesini sergileyemez mi? “…kendine ait geniş bir özgürlük alanı olabilen…” diyor; olmasın mı? Biz kurgulanmış bir robot gibi mi olalım? Allah bile bunu istememiş de sen kim oluyorsun? “…padişahın yanındaki devlet adamları gibi yardımcı-hizmetçi bir pozisyon ortaya çıkıyor…” diyor; Allah’ın dinine yardımcı olursun; Allah’ın dinine hizmet edersin; ama padişahın yanındaki devlet adamları gibi değil, itaate amade “kul” gibi. “Köle” değil, “kul” diyenler işte böylesine Kur’an’a ve akla uygun düşünüyorlar.

Devamında, “…Böylece “köle-efendi” ilişkisi yerini “kul (hizmetçi)-efendi” ilişkisi alıyor, “abd” (köle) merkezi kavramının kapsamı ve bu kapsama bağlı “İslam tanımı” değişiyor-buharlaşıyor…” diyor. Günümüzde sözcüklerin bıraktığı yerleşik algıya göre burada bize “köle” denmesi de Allah’a “efendi” denmesi de yanlış. Devamında daha vahim duruma düşüyor: “…Aynı şekilde “Allah'a köle olmak”, “Allah'a ibadet etmek”e dönüşünce, Allah’a tam teslimiyet, koşulsuz itaat ve mutlak boyun eğmek; sadece namaz, oruç ve benzeri fiili amellere dönüşmekte, kapsam daralmakta ve böylece dinin içi boşaltılmaktadır…” diyor. Aksine biz kulluğu her an ve her gün 24 saat aralıksız – ömür boyu süren bir ibadet olarak algılıyoruz. Bu algımız bile hakkımızda nasıl yanıldığınızın göstergesidir. Daha da eleştiriyi sürdürmeye tahammül edemeyeceğim…

-devam edecek-

KAYNAKLAR:

1. Bundârî, s. 17/ Türkçe Trc., 15; Abbas İkbal, Vezâret der ahd-i selâtin-i Buzurg-i Selcûkî, Tahran 1338 şemsî, s. 25-26; H. Horst, “Selçuklu Devri Türk Tarihi Araştırmaları II, Selçuklu Devri Devlet Teşkilâtına Dair Yazılmış Bir Eser Münasebetiyle”, (trc. Mehmet Altay Köymen), Tarih Araştırmaları Dergisi, Ankara 1964, sayı: 2, s. 321; İbrahim Kafesoğlu, Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu, İstanbul 1953, s. 145; Abdülkerim Özaydın, Sultan Berkyaruk Devri Selçuklu Tarihi (485-498/1092-1104), İstanbul 2001 s. 193; Aydın Taneri, “Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nda Vezirlik”, Tarih Araştırmaları Dergisi, V, Ankara 1967, sayı: 8-9, s. 145.

2. Kaya, M. (2004). “XII. ve XIII. Yüzyılda Türkiye Selçuklu Devleti'nde Dış Ticaret”, Selçuk Üniversitesi, Yayımlanmış yüksek lisans tezi, Konya.

3. Ebu Davud, Edeb 10, (4806).

4. Buharî Enbiya, 3, Tefsiru sureti 17/5; Müslim, İman, 237, 238; Ebu Davud, sünnet, 12.

5. Buharî, Fezâilu'l-Ashab'ın-Nebi 23; Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte.

6. Buharî, Sulh, 9; Ebu Davud, Mehdi, 8.

7. Buhârî, Enbiya 44.

8. Buhari, Husumat 1, Enbiya 34, 35, Rikak 43, Tevhid 31; Müslim, Fezail 160, (2373); Ebu Davud, sünnet 14, (4671); Tirmizi, Tefsir, Zümer, (3240).

9. Buhari, Enbiya 35, Tefsir, Nisa26, Tefsir, En’am4, Tefsir, Saffat 1; Müslim, Fezail 166, (2376); Ebu Davud, Sünnet 14, (4669, 4670).

10. Enbiya, 107.


Başlık Kategori Yayın Tarihi
HOCAM AHMET BAYDAR’DAN TUTTUĞUM NOTLAR (1) Genel 23.02.2020
DUYGULARDAN FISILTILAR (3) Şiir 13.02.2020
DUYGULARDAN FISILTILAR (2) Şiir 11.02.2020
DUYGULARDAN FISILTILAR (1) Şiir 05.02.2020
NEREDE O ESKİ MEYDANLAR VE MEYDAN OKUYANLAR? Spor 31.01.2020
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SURİYE’DE BARIŞ MÜMKÜN MÜ? Genel 22.02.2020
ATAKAN KAYALAR Genel 21.02.2020
15 Şubat Ve Sevgililer Günü Genel 13.02.2020
Felaketler Ülkesi Olmak İstemiyoruz!!! Genel 07.02.2020
BEKÇİLİK SİSTEMİ YENİDEN, NEDEN! Genel 05.02.2020

Bu yazıya ilk yorumu siz yazın.