EGONUN CEHENNEM ZEBANİSİ

İnsan önce çocuktur; yavaş düşünür, yavaş konuşur. Sonra gençtir; hızlı anlar, hızlı konuşur, hızlı yanılır veya tespit eder. Orta yaşlarda düşünmeyi frenler; iyice dinleyerek yavaşlar ki yanılmasın. Yaşlanınca cümleyi daha ortasında anladığından çok defa sözün bitmesini bile beklemeyeceği için tartışır veya sabırla dinleyerek söyleyeceklerinin muhasebesini yaparak muhatabını altüst eder. Böylece zaman zaman yanılgıya düştüğünde başına gelenlerin tecrübesinden yola çıkarak iyi anladığı halde acele etmez ve bekler; emin olduğunu konuşur. Bu erdemli bir adamın sürecidir. Fakat insanların çoğu bütün bu merhaleleri bitiremeden ihtiyarlarlar ve/veya ihtiyarlamadan ölürler.

Erdemi yakalayarak ölmek ancak bu merhalelerden geçen adamın işidir. Çoğunluk cahil ölür ve onların cahil ölmeleri politikacıların problemi değil, iktidarının muazzez(!) nedenidir. Çünkü Hükümetlerin iktidara gelmelerinin nedeni mevcut durumun daha kötü olmaması ve/veya daha iyi olması içindir. Fakat iktidarda kalmalarının nedeni çoğu zaman zaten toplumun halihazırdaki durumudur. Toplumun değişmesi Hükümetin değişmesine neden olabilir. Ülkesinin çıkarlarını değil de kendi kişisel çıkarlarını gözeten bir Hükümet bunu neden istesin ki?

İdare edilenler idarecileri idare edecek kadar gelişirlerse idarecileri beğenemezler. Böylece toplumun idarecilerle yarışı söz konusu bile olamayacağından başka toplumlarla yarışması için aynı kulvara bile girmesi imkansızdır.

Ancak adil bir Hükümet her Hükümet gibi geçici olduğu bilinciyle hareket ederek idareciliği bir bayrak yarışına çevirir ve asıl yarışın kendi içimizde (tavan-taban) değil, asıl yarışın başka toplumlarla olması gerektiğini bilir. Toplumun ilerlemesi için tüm imkanlarını imtiyaza nefes bile aldırmadan tesis eder.

Bu gidişat işin ehlinin iş yapması gibi toplumu kanatlandırıp uçuran bir aşamaya gelir. Derken “en ehil olmak” aranır. Mükemmelliyetçi bir toplum doğduğunda onlar arasından daima en iyiler çıkar. Dünyayı yönetecek kapasitede bir lider alt tarafı bir ülke yönetir.

Fakat geleceği bu kadar umursuyor muyuz? Eğer makam ve mevkiimizden feragat ediyorsak umursuyoruzdur. Lafla olmadığının dersini almaya devam edecek değiliz…

Politikacılar makamlarından, iş adamları keyiflerinden, bilim adamları enaniyetlerinden biraz fedakârlık yapsınlar bakın nasıl her şey değişmeye başlıyor.

Şurada koşturan bir adam görseniz sormanıza bile gerek yok. Kendi çıkarı için koşturuyordur; memleketin çıkarı için değildir. Mesela oğlunu işe sokacak olan bir babanın oğlunu politikacılar hak etmediği bir makama oturtsalar o baba milletin geleceğini ne kadar umursar? Emin olun o evlat da aynısını öğrenmektedir. 1. Dünya Savaşı sürerken Bertrand Russell halka bir konferans vermek için hazırladığı yazısını kitaba çevirdiğinde, Britanya Hükümeti savaş karşıtı bu kitabın yayımlanmasını yasaklamıştı. Bu yasak nerdeyse yarım asır sürdü. Onun “Politik İdealler”i Hükümetin işine neden gelmemişti? Çünkü bireylerin yaratıcı güçlerini kullanmasına olanak sağlama sorumluluğunu siyasilere yüklüyordu. Sosyalizmin ideallerine bağlıyken bile devletçi sosyalizmin tuzaklarına dikkat çeken Russell insanlığa musallat olan merkezi iktidar yapılarına ve yıkıcı savaşlara rest çekiyordu. Ona göre zengin olmanın iki yolu vardı: “…Birincisi üreterek, diğeri çalarak.” Bence iyi kalpli Russell çalışmaya fazla odaklanmamalı idi. Çünkü asıl problem bunun da ötesindeydi. Eğer Hükümet Russell’ı dinleseydi, halkı çok çalışıp çok üretirken imkanlarını artıracak ve bununla yetinmeyecekti. Hükümet ve halk olarak hep birlikte çok zenginleşmekle mesele bitmiyor ki. İmkanlarını genişleten halk aydınlanacak ve artık Hükümeti de beğenmeyecekti. Kaliteli insan rekabeti zengin sınıfı alaşağı edecekti. Halk sömürülmeyecekti. O zaman zenginler kollarını sıvayıp kendileri mi çalışacaklardı? Hayır, böyle gitmeliydi… Russell’ın da farkında olduğu üzere, “Dünyadaki madenler, ormanlar, buğday tarlaları hepsi hemen hemen ileride kalmayacak nispette sömürülüyor.” Bu gidişat zenginin imkanlarını, fakirin imkansızlığını artırmaktadır. Yine dediği gibi, “Lakin mevcut sistem ‘bu uygulama gelişmeyi destekliyor’ gerekçesiyle savuma yapıyor.” Gelişmeyi tabi destekliyor; ceplerinizin, cüzdanlarınızın, şifreli kasalarınızın, bankadaki hesaplarınızın, servetlerinizin gelişmesini destekliyor… Zengin daha zengin, fakir daha fakir oluyorsa bu başka türlü izah edilemez… Bugün her şeyi söyleyebilirsin; fakat yarın sadece gerçeklere inanılır. Zaman, uzun vadede doğruyu söyler. Zengin, gömülene kadar torpillidir. Kodamanların ayakkabıları, yalakaların diliyle parlar. Pabuç gibi dilleriyle pohpohladığı kişilerin heykellerini yapanlar, o güç yitirildiğinde kendi elleriyle o heykelleri yıkarlar. Saddam’ın heykellerini balyozlarla yıkan eller ona sandıkta oy veren ellerdi. Kendi zalimini hunharca alaşağı eden bir halk adaletin değil, ancak çıkarına uygun bir devrimcinin peşine düşer. Böylece paramparça olan halk tabakasının her bir parçası kendi çıkarının peşinde iç savaş girdabının kurbanı olur. Zalimi doğduğuna pişman etmeyen düzen, mazlumu doğduğuna pişman eder. Bu doğrudur. Ama bunun da bir ölçüsü var. Münakaşa değil, münazara. İstiare değil, istişare. Tehvid değil, tevhid.

Bütün bu gerçeklere rağmen böyle çıkarcılar dünya toplumlarının neredeyse tamamını oluşturduğundan bunlar arasından çıkmayı başarabilen menfaatsiz seçkinler dünyanın mümtaz şahsiyetleri olarak genellikle ölümsüzleşirler; tipik birer kahraman olurlar. İnancı ve milliyeti ne olursa olsun insanlık onları bağrına basar. Nitekim bunların çoğu da zaten dünyaya mal olurlar…

Cehennemi tutuşturan egodur. Üniforması olmadığı için egosunun cehennem zebanisi olduğunun farkına bile varmayanlar, cennete açılan tünellere sırtlarını döndükleri için kendilerini -hiç olmazsa yakmayan- bu cehennemde kendileriyle beraber ateşteki garibanları tutsak ederler. Garibanlar dünya cehenneminde cayır cayır yanarlarken bunun acısını çekmeyen zebanilere ateşe atılmamak kâfi gelir. Onun yalakalığı cennet için değildir; -cennet de ne kelime- orası ütopyaları bile olamaz; ateşe atılmasın bu ona yeter. Onun çıkarı cehennemde rahat etmektir. Bu rahatlık bey’lerin egolarına hizmet etmekten geçer.

Hep birlikte mutlu olmayı değil, şahsi mutluluğumuzu tercih ettikçe ego yarışı asla sona ermeyecektir. Birey dünya cehenneminde mutlu olacak, toplum dünya cennetinde kahrolarak yanacaktır. Cennet gibi bir dünyada cehennem azabı çekmenin altında ego vardır. Cehennemde taht kurup ateşten uzakta serinleyenler o tahta çıkana kadar azap çekerler; çıktıklarında da çok oturamadan tahtalı köyü boylarlar. Böyle bir cehennemde başkalarının acısıyla acı çekenlerin faydalı olduklarında hissettikleri vicdani rahatlıkları var ya, işte o iç huzur cennet bostanıdır. Demek istiyoruz ki cehenneme dönen bir dünyada gerçek cennet emniyetli makamlarda değil, ancak vicdanlı gönüllerde yaşanır. Vicdan, gönüllerdeki cennetin giriş kapısıdır. Cihadının engeli olan zebanilere dikkat et, ey mümin. Sen bu hayatın “esas adam”ısın… Kelepçeli ellerin avuçlarını dua için açmana engel olamaz. Prangalı ayakların koşmanı engellese de daha emin adımlarla yürümene engel olamaz. Düşüncen ve vicdanın tutsak edilemez.

Herkesin her şeyi bas bas bağırarak bildiği yerde, gerçeği susanlara sorun…


Başlık Kategori Yayın Tarihi
BİR SAVUNMA YAZISI (14) Genel 26.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (13) Genel 25.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (12) Genel 24.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (11) Genel 15.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (10) Genel 14.06.2020
Başlık Kategori Yayın Tarihi
YCHP'Lİ NİHAT YEŞİL'E KIDEMLİ SORULAR !! Politika 20.06.2020
Batı Emperyalizmi ve Türkiye Politika 17.06.2020
"KRİPTO FETÖ VİRÜSÜ" ve FETÖ'YE GEBE KALAN VESAYETCİLER !! Politika 12.06.2020
İhanet Projeleri -3 Politika 05.06.2020
KILIÇDAROĞLU'NUN, HDP 'ye UYUMLU YENİ PARTİ PROGRAMI !! Politika 03.06.2020