Hem Sana, Hem Bana

Malcolm Gladwell “Blink, Düşünmeden Düşünebilmemenin Gücü” isimli kitabında, kendiliğinden yaratmanın yapısını anlatmak için “doğaçlama tiyatrolar”ı ele alır, detaylıca..

Peki nedir doğaçlama (kendiliğindenlik)? Oradan başlayalım: O anda, hiç bir hazırlık yapmadan, bir metne dayanmadan, içe doğduğu gibi konuşma ve oynama.

Doğaçlama  tiyatro ise, 3-5 kişinin sahne aldığı oyunda, seyirciden gelen bir cümle ya da bir istekle oyunun ilk saniyesi başlar.. Oyuna giren ikinci kişi nasıl bir karakter canlandıracağını bilmeden, sahnedeki ilk kişinin repliğine karşılık vererek sahne alır.. Oyun, bir örgü gibi o onda örülüp, uzamaya başlar.. Her oyuncu karşısındakinin ağzının içine bakmaktadır ve çıkacak sözü atılan bir pas gibi alıp, sahada ilerleyip, pas verir ya da potaya koşup, basketi atar..

Gladwell’e göre, doğaçlamayı mümkün kılan kurallardan en önemlisi “kabul etme” fikridir. Şimdi diyeceksiniz ki hiçbir şeyin bilinmediği, elde bir metnin olmadığı bir oyunda kural olur mu? Evet, bir hikaye -veya mizah- yaratmanın en kolay yolu, karakterlerin kendilerine verilen her şeyi kabul etmeleridir. Gladwell, kötü doğaçlamacıların eylemi bloke ettiğini, iyi doğaçlamacıların ise eylem geliştirdiğini belirtiyor.

Blink’te okuduğum bu bölüm bana, kişiler arasındaki diyalogların nasıl geliştiğini ya da nasıl tıkandığını düşündürttü.. İnsanlar birbiri ile ilk tanıştıklarında ya da günün sonunda bir araya gelip muhabbet ettiklerinde de aynı şey olmaz mı? Elde bir metin yoktur, diyaloglar belli değildir.. Herkes kendisinden bir şey anlatmak arzusundadır ama kimse karşısındakinden ne duyacağını bilmez ve ona göre hazırlıklı değildir.

Bazı kişilerle muhabbet bir türlü ilerlemez ya da bazı kişiler sazı eline alır hiç susmaz.. Her iki durumda da bunun nedeninin karşı tarafı kabul etmeme olduğunu farkettim.

Karşımızdakinin acılarını veyahut problemlerini kabul ettiğimiz zaman ona konuşma fırsatı tanımış oluyoruz.

Küçümsemek, yok saymak ya da yaşanılan durumları yarışa çevirmekle onu kabul etmediğimiz anlamı ortaya çıkıyor. Bu kişi her kimse oğlumuz, kızımız, eşimiz, arkadaşımız.. Onu hiçleştiriyoruz.. Bu da diyaloğun kopuş noktası oluyor: “Beni takmayanı ben niye takayım?”

Size verileni kabul etme, diyaloğu devam ettiren şey.. Size bir şeyin verilmesi bazen kendiliğinden olabilir bazen de sizin sorularınızla olur. Bir soru sorarsınız, karşınızdaki bu soruyu kabul eder ve anlatır.. Bunun üzerine size bir şey sorar siz de bunu kabul edersiniz ve kendinizden bir şey vermeye başlarsınız..

Aslında bununla ilgili harika bir sözümüz var. Her ne kadar Mevlâna’nın sözü gibi internette dolaşsa da, onun olduğuna pek emin değilim. Olsun yine de güzel bir söz: “Keser gibi olma; hep bana, hep bana. Rende gibi olma; hep sana, hep sana. Testere gibi ol; hem sana, hem bana”

Farkındalığı yüksek bir hafta sonu dilerim.


Başlık Kategori Yayın Tarihi
Lacivert Geceler Yaşam 24.10.2019
“Bizim zamanımızda ... “ ile cümleye başlıyorsa, kaç.. Yaşam 21.09.2019
Sosyal Medya, İşsizlik mi? Özgürlük ve Mutluluk mu? Yaşam 15.09.2019
Kendi Kendime Konuşuyorum.... Edebiyat 06.08.2019
Zihnen ve Bedenen Tadilata İhtiyacımız Var Yaşam 04.04.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
*KADER Yaşam 27.10.2019
SÜKÛNETİN SESİ Yaşam 10.10.2019
Bu Yolculuk Nereye?! Yaşam 06.10.2019
Terk Ettik Yaşam 03.10.2019
Bize Böyle Adamlar Lazım Yaşam 30.09.2019

Bu yazıya ilk yorumu siz yazın.