GERÇEĞİN TEŞHİSİ (1) (2)

Biz mutlu olurken bütün insanlığın da mutlu olacağı bir şey önceliğimizdir. Teolojik olarak geçici bir dünyadan ziyade kalıcı olan ahirette mutlu olmak daha hayırlıdır. Her iki cihanda da bunu yapamaz mıyız? Yaparız ama bedeli ağır olabilir. Çünkü mutluluğu tekelinde tutmak isteyen ama paylaşmak istemeyenler var. İşte bu bencillik onları zalim yapıyor. Buna karşı çıkan bizler ise onlara boyun eğersek mutlu olamıyoruz yahut onların müsaadesi kadar mutlu olabiliyoruz. Fakat onlarla mücahede ederken savaşmakla elbette huzurumuz kaçıyor ama sonunda galibiyet de huzur veriyor. Bu savaş “hep birlikte mutlu olalım” diyenlerin, “hayır sadece biz mutlu olacağız” diyenlere karşı onur, şeref ve haysiyet mücadelesidir.

Böylece iman edenler cenneti kazanma ümidi ve huzuruyla mutlu olurlar. İman etmedikleri halde bu onurlu mücadelede katkı yapanların vicdani huzur duydukları kesin olmakla birlikte akıbetlerini en iyi Allah bilir. Fakat bencil zalimlerin ahirette kaybedecekleri kesin olmakla birlikte bu dünyada ya mücadeleyi kaybederek çabaları boşa gider yahut mücadeleyi kazansa bile kısa bir dünya hayatında daha kısa süren yoğun bir iktidar stresiyle geçirerek ahirette cehenneme yuvarlanacağı için yine dünyalık çabaları boşa gider.

Eğer öncelikler mutlu bir akıbetle taçlanacaksa bunu hak eder. Akıbeti mutluluk getirmeyecek bir mücadeleyi öncelemek akıllı işi değildir. Bu öncelik bizi her şeyden evvel iyi insan yapar. Teolojik açıdan da iyi bir mümin…

İşte bu cihetten bakınca varlığımız da anlam buluyor. Bütün insanlığın oy birliği “iyi insan” hedefidir. Buna kimse itiraz edemez. Zaten itiraz edecek olan ya kasten itiraz eden bir zalim yahut bilmeden itiraz eden bir beyinsizdir. Bunları da istisna kabul ederek istisnaların kaideyi bozmayacağını hatırlatırız.

Varlığımızın anlam kazanması için makul bir neden ve makul bir sonuç gerekir. İyi insan olmak için isteyerek iyilik yapacağız. Zalimlerin en büyük öncelliği olan bencillikten uzak yaşayacağız. İyiliği hem yaşayacak hem de yayacağız. Bütün insanlığın kabul edeceği bir şey gerçeğin en büyük alametidir. Çünkü bütün insanlar hep birlikte yanılamazlar. Nedir o? “İyilik yapmak iyi şeydir.”

Belki iyiliğin ne olduğu iyi insanlar arasında bile tartışılabilir. Fakat şimdilik şu kesin: İyilik yapmak varlığımızı anlamlandırır.

Madem “iyilik” tartışılmaz olarak hepimizin gayesi olmalıdır iyi insan olarak hayata iyi şeyler katmamız gerekiyor. Bilimcilerin tıp ve mühendislik alanlarında yaptıkları iyilikler gibi. Bunları iyi niyetle mi yaptılar? Elbette ekonomik boyutu olmalı ama manevi bir boyutu da var mı? Bilimcilerin bulduklarını kullanan vatandaşlar da iyilik yapabiliyorlar. İşte bu surette varlıklarını anlamlandırıyorlar. Hatta hayatı şekillendiriyorlar. Mühendis neşteri yapar. Cerrah neşteri kullanır. Hasta iyileşir. Hasta yakınları ziyaret ve dua ederler. İyileşen hasta da her fırsatta ihtiyaç sahiplerine imkanınca iyilikte bulunarak şükretmiş olur.

Buraya kadar dikkat edersek iyilik kaynağını iyilikten alıyor fakat en temelde “ego ile savaşmak” var. Ego zalimliğin nedeni… Peki egoyu paylaşmaya itecek olan terbiye nasıl gerçekleşecek? Niçin varlıklı insan varlıklı olmayanlarla paylaşsın? İşte burada takılıp kalmamak için birtakım prensipler gerekiyor. Bu prensiplere çok katı bir şekilde bağlı kalınması gerekiyor. Eğer bu prensipler beşerî olursa itirazlar ortaya çıkar. İtirazın imkansızlığı prensiplerin ilahi bir değerde olmalarına bağlıdır. İşte bu değeri veren Tanrıdır. İnsanlar mağaralardan çıkıp da sosyal bir varlık haline geldiklerinde Tanrı prensiplerini bir sisteme soktu. Bu sisteme “din” dedi. Geriye doğru söyleyecek olursak toplumsallaşmak sistematik olmayı, ihtiyaçlar toplumsallaşmayı, akıl melekesi ihtiyaçları, Tanrı akıl melekesini yarattı. Din yeryüzünde kan döken ve bozgunculuk yapanları terbiye ederken egolarına yenilen insansılar bu terbiyeye razı olmadılar. Bu terbiyeler asırlar boyunca intikal ede ede bütün insanların kabullenip yararlandıkları evrensel ilkeler haline geldiler. Günümüzde deist, ateist ve agnostikler de bu ilkelerle, bu terbiyelerle hiç olmazsa “iyi insan” olabildikleri halde, dine vefa borçlandıklarını fark etmeksizin dini reddetme nankörlüğü göstermekteler. Dini reddederken yürüttükleri mantık da dini reddederken taşıdıkları iyi niyet duygusu da ve dini reddederken bazılarının başardıkları nezaket de aslen hep dinden gelmiştir.

Bu da gösteriyor ki bütün dinlerin söz ettikleri “hikmet” diye bir şey hakikaten var. Anlaşılıyor ki hikmet şu: Bize verilen akıl ve gönlün en iyi şekilde işletilmesi. Hikmet işlevsel olduğunda bize verilen aklı bize verene hizmet olarak kullanmamız gerekiyor. Yaratılan her mahlukun Yaratıcıyı işaret etmesi de birer hikmet. Bu durumda var olan her varlıkta hikmeti görebiliriz. Zaten bunu görebilirsek hikmet… Demek ki zaten var olan hikmeti biz var etmiyoruz. Biz iman ettikten sonra varlığı anlamlandırdığımız için hikmeti görebiliyoruz. Basiretli gözlerin görebildiği şeydir hikmet.

Şu hâlde “gerçek”, mantığımızın ve duygularımızın birlikte algılayıp tatmin oldukları şeydir. “Mantıksız duygu” hurafeye, “duygusuz mantık” materyalizme hizmet eder. Duygunun mantığı kabulü mantığın “çelişkisiz” ve “manevi” olmasını gerektirir. Mantığın manevi olması “inanç”, “dürüstlük” ve “samimilik”le mümkündür. Din bu inanca “iman”, bu dürüstlüğe “salih amel”, bu samimiliğe “ihlas” der. Bunların bütünü kişiyi “takva”ya taşır. Takva her bakımdan bir araya gelen iyi şeylerin oluşturduğu bir “bütün”dür. Elbette sadece takva değil; birr, salih amel ve cömertlik de birçok iyi şeyin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Tevekkeli değil; işte bu yüzden ancak bunlar necata ve feraha kavuştururlar. Din bunları parça olarak değil, bütününü tövbeye, şefaate ve cennete sebeb görür.

Şu hâlde gerçek, maddi ve manevi olmakla iki boyutludur. Maddi boyutu mantıkla, manevi boyutu duygularla hissedilir. Duygu tarafında mantık, mantık tarafında duygu tek başına yeterli olmaz. Şu hâlde Tanrının varlığını varlıklardan anlayabiliriz. “Aşkın bir var edici”nin biyolojik gözlerimizle müşahedesini beklemeliyiz.

Bilim somut varlıkların bile neredeyse tamamının boşluklardan oluştuğunu gösteriyor. Çekirdekçikler boşluğun yanında çok küçük kalıyorlar; lakin çekirdekçiğin de kimyasına iyice inildiğinde meğer o da “boşluk”tan oluşmuş… Bu durumda aslında varlığın varlığı tartışılabilir. Mesafelerin mesafesizlikten oluştuğu da ortada… Çünkü mesafeler, “yarısı olmayan mesafe”den oluşuyorlar. Bu durumda mekânın varlığı da tartışılabilir. Görülen göreni, gören göstereni işaret eder. “Gözlerimiz” gördüklerimizden, “Gösteren”imiz gözlerimizden daha kesindir. Rüyalar da zamanın varlığını tartışma konusu yapabilirler. Demek ki gözünün gördüğünden emin olman da tartışılabilir. Geriye ne kalıyor? Gözünün görmediği “aşkın bir var edici”den emin olmak. Zaten halüsinasyonlar, illüzyonlar dahi görmekle ilgili şu mesajı verirler: Gördün ama emin olma…

Anlaşılıyor ki bir “gerçek” var, bir de “gerçekçik”… Gerçek Yaratıcıdır; yani Allah; yarattığı her şey ise gerçekçik… “Mutlak gerçek”, ezeli ve ebedi olmayı gerektirir.

Hadi biz daha fazla zorlamayalım da gerçeği “somut” ve “soyut” diye iki kısma ayıralım. Allah bu ikisinin de üzerinde “aşkın bir gerçek”tir. Ne somut ne de soyut tarafından kuşatılamaz. Gerçek görebilen herkesin gerçeğidir. Ona gözlerini kapatan kendi karanlığına gömülür. Onu göremeyenler kendi yarattıkları gerçeği(!) körü körüne dikte ederler. Onu göremeyenler “kendi gerçeklerini” yaratırlar. Hatta kendi tanrılarını bile… “Yaratan Tanrı” ile “yaratılan tanrı” arasındaki en büyük fark “beşerî müdahalenin söz konusu olması” ve “beşerî müdahalenin söz konusu olamaması”dır. Fakat Yaratan Tanrıda beşer sadece itaatle yükümlüdür; hükümde (ve hiçbir şeyde) ortak koşamaz. Bunu anlamak çok kolay. Yaratılan tanrının dininde beşerin ölçüleri dini belirler. Tanrının dinine beşerî ölçüler dahil edilmişse ortaklığa cüret söz konusudur ve bu batıl bir dindir. Yok eğer sırf beşerî ölçülerden bir din oluşturulmaya çalışılmışsa “batıl bir öğreti” demek daha doğrudur. Lakin bu batıl öğreti içinde iyi şeyler varsa -ki olmasa ikna edici de olamaz- o takdirde o iyi şeyler “gerçek dinden aşırılmış ilkeler”dir. Batıl inançlıların gerçeği “mutlak gerçek” değildir; o “sadece onların gerçeği”dir.

Şu hâlde hiç kimsenin aklına gelmeyen bir şey “gerçek” olamaz. Bütün insanlar hep birlikte yanılamazlar. Aksi takdirde “akıl”, “hayat” ve “kâinat” anlamını kaybeder.

Bütün bu hakikate inanan herkes aynı zamanda şahittirler. Tam yahut tama yakın olarak tatmindirler. Bütün bir matematik biliminin içinde bir denklemin bir veya iki bilinmeyenini bulamamış olsalar bile bildikleri onlara yeter. Çünkü o bilinmeyen az birkaç şeyin bilinmemiş olmaları “olmayışlarından” değil, “bilinmeyişlerinden” kaynaklıdır. Zira zamanla bilinebilirler. İnananların bilmedikleri kişiden kişiye fark edebilir. Benim bilinmeyenimi sen bilip bana öğretebilirsin; ben de senin bilinmeyenini sana öğretebilirim. Nihayet hiç kimsenin bilemeyeceği şeyler değillerdir. İşte önyargısız insanlar inanmasalar bile, gerçeğe en yakındırlar. Onların inanmaları an meselesidir. Tek ihtiyaçları “doğru ölçüleri oturtmak” ve “zaman”dır. Hiçbir yanlış bilgi onların zihinlerinde uzun süre ikamet edemez.

Hurafecilerin gerçeği zanları tarafından tutsak edildiğinde önyargılı oldukları anlaşılır ve elbette bu onların inancını “gerçekten gerçek” yapmaz; sadece “onların gerçeği” yapar. Aklını iyi işletenlerin eğer vicdanları da işliyorsa içlerine sinemez. Tatmin olmanın önünde kocaman putlar gibi duran çelişkiler onların hep sırt döndükleri şeylerdir. Çok sıkıştırırsanız şunu bile diyebilirler: “Olsun ben bu halimden memnunum.” İçlerine sinmeyen çelişkilerle halinden memnun gadab ehline dönüşmüştür. Onlar kendilerine dönüp de mücadele etmedikçe Allah’ın yardımı asla söz konusu olamaz.

Ancak hak din mensupları ve aklını iyi işletenler önyargısız olarak tüm çelişkilere meydan okuyacak “cesareti” gösterebilirler. Tüm çelişkilerle savaşmadan şüphesiz bir imana sahip olunamaz. Batıl din ve öğretilere inananları çelişkileriyle yüzleştirdiğinizde önyargısızlıktan nasıl kaçtıklarını apaçık görebilirsiniz.

...devam edecek...

https://www.bizimyaka.com/makale/3140902/yuksel-yilmaz/gercegin-teshisi-1

https://www.bizimyaka.com/makale/3156165/yuksel-yilmaz/gercegin-teshisi-2