Sosyal Medya, İşsizlik mi? Özgürlük ve Mutluluk mu?

Bu yazıyı yazma fikri, Malcolm Gladwell’in Outliers kitabını okurken geldi. Bundan yıllar önce Kıvılcım Anı’nı büyük bir keyif ve hayranlık içinde okumuştum. Yaz ortasında Davut ve Golyat’ı, bugün Blink’i bitirdim ve şimdi de Outliers’e başladım.

Okuduğum her kitap, bir damla gibi önce benim merkezime düşer ve sonra dalga dalga yayılır. Okuduğum kitaplarda ararım kendimi.. Kurulan cümlelerin öznesini “ben” yaparım.. Sonra yakın çevremden başlayarak, ikinci, üçüncü tekil kişi ve çoğul kişiler olarak cümleleri yeniden kurarım.. Hani sınav sorularında vardır, “Aşağıdaki kelimelerden hangisi eklenirse/çıkarılırsa metnin anlamı bozulmaz?” Tıpkı onun gibi, metni incelerim, içine yerleştirdiğim kişilerle metnin anlamı bozuluyor mu? Hangi kişileri (ben dahil) eklersem ya da çıkartırsam anlam bozuluyor?

Daha ilk hikayede (Roseto’nun Gizemi) geçen cümleleri yeniden kurdum ve düşünmeye başladım üzerinde... Birlikte düşünelim mi?

Hikaye özetle şu; İtalya’nın Roseto Volfortore isimli bir taşra kasabasından yola çıkan bir grup insan, Pennsylvania’nın Bangor kasabasına 90 mil uzaklıktaki arduvaz (kayaç) ocaklarında iş bulup çalışmaya başlar. Birkaç on yıl içinde iki katlı evleri, ana caddesi, pazarı, dar sokakları, ekilip biçilen tarla ve bahçeleri, kilisesi, bir düzineyi aşkın giysi atölyesi olan, etrafında İngiliz ve Alman kasabalarının bulunduğu ama onlarla ilişki kurmayan, tamamen İtalyanca konuşulan bir kasaba oluştururlar ve bu kasabaya Roseto ismini verirler..

1950'lerde, Amerika’da kalp krizi ve kolestrol ilaçlarının patladığı bir dönemde, bu kasabada hiçbir insanın kalp krizinden ölmediği, bir konferans sonunda ortaya çıkar ve konferansı veren kişi bu imkansız durumu araştırmak için Roseto’ya gidip, yaşayan insanların medikal geçmişini öğrenmek üzere belediye başkanı ile anlaşır...

Yapılan araştırmalarda, Roseto’nun sırrının sağlıklı beslenme, egzersiz, genler ya da tabiat koşullarıyla hiçbir alakası olmadığı ortaya çıkar. Roseto’yu diğer yakın kasabalardan veyahut Amerika’nın geri kalan yerlerinden ayıran özelliğin ne olduğunu, kasaba çevresinde yaptıkları bir yürüyüş ile keşfederler. Rosetolular, birbirlerini ziyaret edip, sokaklarda muhabbet etmektedirler, birbirleri için yemek pişirirler, üç kuşak bir arada yaşarlar ve aile büyüklerine saygıda kusur etmezler, kilise bütünleştirci bir etkiye sahiptir. 2 bin kişinin altında olan bu kasabada 22 tane sivil toplum kuruluşu vardır; yardım severlerdir. Toplumun, zenginleri gösteriş yapmaktan ziyade başkalarının eksiğini kapatmanın, onlara yardıcı olmanın peşinde eşitlikçi bir hayat felsefesine sahiptir...

Bu küçük hikayeyi bir arkadaşımla paylaştığımda bana söylediği ilk şey: “Araştırmanın yapıldığı zamanla bu zaman arasında çok fark var. O zaman sosyal medya yoktu. Şimdi herkesin elinde bir telefon” oldu. Oysa ki yazar o zamanın koşullarında bile bunun imkansız olduğunu söyleyerek hikayeyi anlatıyordu ki kalp krizi olmayan bir yer olduğu için araştırmaya gidilmişti..

Her fikir, başka bir fikri tetikliyor bende.. Neden herkesin elinde bir telefon?  

Hepimiz bir şekilde sosyal gruplar içindeyiz ve aslında bu gruplar bizim, isteyerek seçtiğimiz gruplar değil... Öncelikle kendi seçimimiz olmayan bir aile içinde ilk sosyalleşmemizi yaşıyoruz.. Okul ve iş hayatının verdiği sosyal çevre geliyor ardından.. Evleniyoruz.. Eşimizin ailesi ve arkadaşlarının bulunduğu sosyal çevre ile tanışıyoruz.. Bunlar, bize bir şekilde dayatılan, genel olarak kendi seçimimizle oluşan çevreler değil.. Bazılarımız bu çevreden memnun bazılarımızın ise keyfi kaçıyor. Bize dayatılan bu çevrede kendimizi bulamıyorsak eğer toplum içinde yalnızlaşan bireyler oluyoruz.. Söz gelimi eşimizin ailesi ile görüşmelerimiz bayramdan bayrama oluyor. Eşimiz bizim sosyal çevremizden hoşlanmıyorsa arkadaş toplantılarına yalnız katılıyoruz. vs.

İşte bu noktada sosyal medya devreye giriyor.. Kendimizi, zevklerimizi, ideolojimizi, hayat görüşümüzü, espri anlayışımızı bünyesinde bulduğumuz bir sosyal medya grubu, bize daha cazip gelmeye başlıyor. Reelde yüz yüze geldiğimiz insanlardan daha çok, buradaki bilinçli tercihimiz sanal insanlarla yaptığımız sohbetler daha doyurucu oluyor ve bizi daha mutlu ediyor. Çünkü aynı dili konuştuğumuz insanların arasındayız.. Kimseye bir şey ispat etmek, hoşlanmadığımız bir sohbet ortamında ya da aile, akraba çevresinde bulunmak zorunda değiliz.. Çocukluktan başlayıp, şu yaşa kadar bize verilen rolleri oynamak zorunda olmadığımız sanal bir dünyada kendimizi daha özgür ve mutlu hissediyor olabiliriz.

Sosyal medyada başlayan dostlukların hepsinin elbette kalıcı olmadığını görüyoruz ama en azından bizi bir mecburiyetin içinde yaşamaya zorlamıyor. Yeri geliyor engelliyoruz yeri geliyor sessize alıyoruz. Keşke bunu gerçek hayattada bunu yapabilsek, değil mi?

Sosyal medya, geniş spektrumlu bir antibiyotik gibi. Kimilerine göre asosyal bir hayatın tezahürü, bağımlılık, kimilerine göre bilinçli olarak seçilen, sosyal bir hayatın yaşandığı mutlu ve özgür bir ortam. Artıları eksileri üzerinde yüksek lisans ve doktora tezleri yapılır.. Ben küçük bir tarafından yakaladım. Yakaladığım yol boyunca ince bir çizgiden yürüdüm. Siz ne dersiniz bu konuda?

 

 

 

 


Başlık Kategori Yayın Tarihi
Hem Sana, Hem Bana Yaşam 11.10.2019
“Bizim zamanımızda ... “ ile cümleye başlıyorsa, kaç.. Yaşam 21.09.2019
Kendi Kendime Konuşuyorum.... Edebiyat 06.08.2019
Zihnen ve Bedenen Tadilata İhtiyacımız Var Yaşam 04.04.2019
Stratejik Olmak Zorundasınız Kadın / Aile 22.12.2018
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SÜKÛNETİN SESİ Yaşam 10.10.2019
Bu Yolculuk Nereye?! Yaşam 06.10.2019
Terk Ettik Yaşam 03.10.2019
Bize Böyle Adamlar Lazım Yaşam 30.09.2019
Ortalığı Sulandırmak Yaşam 28.09.2019

Yazıya yapılan bütün yorumlar

Hazal Seyitoğlu 19.09.2019

Merhaba Baran, Demek gerçekten üzerinden uzun bir zaman ve farklı yaşanmışlıklar geçmiş... Yazılarımı ekleyip çıkmayı tercih ediyorum. Ne diyelim, o zaman yeniden hoş geldiniz.

EVİNDAR 18.09.2019

Baran Yağmur ben, Hazal Hanım. Eskilerden. Hatırladınız mı?

Hazal Seyitoğlu 18.09.2019

Sayın Evindar, Cevap hakkı doğuracak, bir yorumunuzu göremedim. iyi günler dilerim.

EVİNDAR 17.09.2019

Ne mi, derim? Bak ben geldim Seyitoğlu, derim. Bi cevap ver, derim. Bir kez daha seslenmiştim sana. Duymamıştın. Yine diyorum; bak ben geldim. Hem Yazarport'a, hem İstanbul'a.

Bu yazıya sizde kendi yorumunuzu yazabilirsiniz.