Ümmetin kafası neden karıştı? (10)

Rivayet meselesi Allah’ın koruma vaadi olmadıktan sonra asla noksansız, kusursuz ve masum olamaz. Bir çabanın içinde gerçeğe isabet edildiği de olur edilmediği de. Çaba içersinde mutlaka doğru hadisler vardır; ama hangisinin doğru olduğundan kesin olarak emin olunamaz. Çünkü çaba da bütünüyle isabetli ve hatasız olamaz. Zaten Allah’ın Kur’an’ı koruma vaadinin nedeni insanların kusurlu (beşeri) oluşlarıdır. Önceki ilahi kitapların ne hale geldiğini biliyoruz. Tevrat ve İncil gibi ilahi bir kitap bile insan eliyle bozuluyorsa insani rivayetler olan hadisler haydi haydi bozulabilirler. Faydası olsun diye iyi niyetli bile bozabilirler.

En iyi niyetli ve en dikkatli insanlar bile bütün rivayetleri doğru tespit etmede yüzde yüz başarı gösteremezler. Bizler dahi günlük hayatımızda yanlış anlamalarla ilgili sayısız tecrübeye sahip oluyoruz. En adil savcılar bütün kanaatlerinden ve en adil hâkimler bütün kararlarından asla emin olamazlar. Ne kadar doğru sözlü olursanız olun herkes sizi iyi anlamayacaktır.

Dikkat ederseniz “Benden Kuran dışında hiçbir şey yazmayın” hadisi gibi misaller vererek kaynaklarının Müslim ve Hanbel gibi saygın isimler olduğunu sayfa numaralarına kadar gösterdik. Hadisleri vahiy gibi gören, onları peygamber sözü sanan, çelişmeyeceğine inanan kesim işlerine gelmeyen böyle hadisleri şerh ederken ideallerine uygun bir bahaneyle olduğu gibi almayacaktır. Amacına uygun yorumlayacaktır. İnsanın kendisini kandırmasına kimse mani olamaz.

Resulullahın kaç yılında vefat ettiğine ve Buhari’nin araştırmaya ne zaman başladığına bakın. Çocuk yaşta başladıysa zaten bu daha büyük kabahat olur; yok eğer orta yaşta başladıysa doğumu 810 ve ölümü 870 olduğuna göre Resulullahın vefatından 178 yıl sonra doğmuş. Buna çocukluk ve eğitim dönemini de ekleseniz 200 yıl en az süredir. Bir yandan araştırma yaparken diğer yandan yılların geçiyor olduğunu da dikkate almayı unutmazsanız bu bazı hadislerin 220, bazılarının 230 olduğu anlamına gelir. 60 yaş gibi çok da yaşlı sayılmayacağı vefatına yakın bir dönemde de hadis topladıysa 238’e kadar tırmanır. Bir yandan tecrübesi artarken diğer yandan da Resulullahın döneminden uzaklaşmaktadır. Sonra gelen muhaddisler onun tecrübesini dikkate alarak belki daha usullü ve temkinli davranmış olsalar bile zamanın gittikçe açılması imkânları gitgide daraltmıştır. Zaten o yüzden işte Kur’an’a aykırı hadislere rastlıyoruz.

Tam burada hadis imanlıların akıllarına müsteşrik (oryantalist) kimseler gelir. Müsteşrikler bizim gibi bu sorgularla ümmetin kafasını karıştırmışlar... Biz de diyoruz ki: Çelişmeseydik de karışmasaydı. Sen doğru ol da kim ne derse desin, hepsi boşa gider. Fakat sen yanlış olduğunda ecnebileri haklı çıkarırsın ve onlar sırf ecnebi oldukları için sana göre asla haklı olmazlar. İlim tarafsızlıktan yana gerçeği bulma peşindedir; yani ilim sadece gerçeğin tarafındadır. İlim kimin dediğine bakmaz; gerçeğe ayarlıdır; “gerçek midir?” ona bakar.

Kimdir bu müsteşrikler? Şark yani doğu ilimleri ile ilgilenen kimselere ve İslâmî konularda araştırma yapan Batılı ilim adamlarına müsteşrik denilmektedir. Bu insanlar Doğu dil ve medeniyetlerini bilirler. Batılı olduklarından Doğu ülkelerinin politikacılarının saygısını kazanırlar ve araştırma konusunda her türlü kolaylığı görürler. Böylece birçok kaynağa ulaşabilirler. Her alanda olabileceği gibi içlerinde iyi niyetliler de kötü niyetliler de olabilir. Bir müsteşrik bir meselede bir kanaate vardığında o kanaat -işinize gelmediğinde- ona “araştırmacı” değil de “ajan” dersiniz. Fakat arzu ettiğiniz sonucu söylüyorsa -işinize geldi ya- o yabancı bir ilim adamıdır. İlim her müslümanın üzerine bir vecibedir. Bileceksin. Kötü niyetli bir müsteşrik ne derse desin sarp kayalar gibi olacaksın. Suçu onların araştırmalarında arayacağına kendi araştırmasızlığında aramalısın. Sen de araştır; koy önlerine delilini; kapat onların çenelerini. Ha, araştırdığında senin kirli çamaşırın ortaya çıkarsa da elin yabancısına kızma… İlmi araştırma şeffaf olmalıdır. Müslümanın hatası olabilir; fakat İslamın hatası yoktur. Çekinecek değiliz. Ortaya kirli çamaşırlarımız çıktığında onlara bile temiz diyen âlimlerimiz olmuştur. Her şeyimizi savunmuşuz. Ali ile Muaviye savaşmış, çok sayıda Müslüman can vermiş ama biz her iki tarafı da cennete sokmuşuz. Sultan Fatih daha kundaktaki kardeşini boğazlatmış fakat biz “devletin bekası için caizdir” demişiz. Âlimlerimiz bütün yabancı araştırmacıları paranoyak bir psikolojiyle karşılamışlar, “Bütün bu araştırmalarını şüphe davet edici bir üslup ile yapmışlardır. Yaptıkları tek şey bu konularda derin görüşleri olmayan zeki bir kişinin İslâm konusundaki görüş ve inancında büyük sarsıntılar meydana getirmektir”(133) demişler. Belçikalı, Fransalı, İngiltereli, Hollandalı, İspanyalı ve Amerikalı Hıristiyan misyonerler –hâşâ İslam’ın değil- Müslümanların uygulamadaki bir takım hatalarını bulup gözler önüne sergilediklerinde bizimkiler İslam’a saldırı olarak kabul etmişler. Neden? Çünkü İslam’da hata yok; ama geleneksel algımızda hata var. Biz geleneksel algımızı “İslam” olarak isimlendirdiğimiz için onlardan bazıları -senin yüzünden- İslam’ın hatası sanmışlar. Mesela hacda şeytan taşlama geleneği sonradan çıkmış bir bidattir. Sen bunu ibadet sanmışsın. Müsteşrikler bunun saçma olduğu kanaatine varmışlar. Sen de onlara karşı bu saçmalığın İslam’da olmadığını söyleyeceğine, aksine; savunmuşsun… Herifler istemediğin şeyleri sergileyince de “İslâm konusundaki şüphelerin ortaya serildiğini” söyleyerek kendine değil de onlara kızmışsın. Biz tam olarak Kur’an’ın istediği gibi olursak müsteşrikler kötü niyetli bile olsalar vız gelirler. Belki de İslam’dan etkilenirler… Nitekim kötü niyetli başladıkları araştırmaların olumlu yönde etkisinde kalan müsteşriklerin mevcut olduklarını da biliyoruz.

Dolayısıyla müsteşrikler araştırdıktan sonra hadislerin iki yüz yıl sonra yazıldığını tespit de edebilirler. Bunu onlardan çok önce İslam âlimleri de dediler zaten. Müsteşrikler bizim birçok kusurumuzu daha tespit de edebilirler. Burada bizim kızmamız gerekenler onlar değil; bundan bir ders çıkarmayıp aynı hatalara devam etmekte olan bizleriz. Bizim rol modelimiz Kur’an’da yaşayan Resulullahtır. Yerli ya da yabancı araştırmacılar kim olurlarsa olsunlar bizim rol modelimiz olamazlar. Eğer ilmi bir çalışma yaparlarsa önyargıyla dışlanmazlar ve ilmi ölçüde değerlendirilirler. Fakat onların ilmi olarak değerlendirilmeleri onları asla rol model yapamaz. Eğer Goldziher gibi bir müsteşrik, Kur’an’a daha uygun ilmi bir şey söylüyorsa -ki bunu iddia ettiğimiz sanılmasın- “bu gâvurdur” deyip çöpe atmayız. Eğer Buhari, Kur’an’a muhalif ilmi olmayan bir şey rivayet ediyorsa -ki rivayetlerinin birçoğunu makul karşılıyoruz- “bu müslümandır” deyip körü körüne kabul etmeyiz. Ancak elbette gönlümüz müslümanın Kur’an’a daha uygun kalmasını ister. Oryantalizm tarihinde, Yahudi kökenli bir Macar olan Goldziher önceleri Yahudilikte reform yapmak için çocuk yaşta eserler yazmaya başlamış. Görüşlerini uygulayabileceği özgür bir ortam bulamayınca İslâm’a yönelmiş. İslâmiyeti, Yahudiliğin gelişmiş bir üst versiyonu olarak görmüş. İslam’ın içindeki dinamizmi hala koruduğuna inanmış. Adeta İslâm dini ekseninde, Yahudiliği reforme etmek istemiş. Yani İslam’dan etkilenmiş. Eğer biz, İslam’ı beşer tarafımızı karıştırmadan salt ilahi haliyle daha iyi tanıtabilseydik, insanların dünyadaki bütün ülkelerden akın akın İslama koştuklarına şahid olurduk… Ama bu ne kadar umurumuzda?..

KAYNAKLAR:

133. Ebu’l-Hasan en-Nedvi, “İslam Ülkelerinde İdeolojik Savaş”, İstanbul 1976, s. 226.

http://www.bizimyaka.com/yazar-94730-Ummetin-kafasi-neden-karisti-10