“Maymunlar üzerinden Buhari’ye saldırı” Yazısına Tenkit (1)

Musab Seyithan’ın 22 Kasım 2017 tarihli, “Maymunlar üzerinden Buhari’ye saldırı” başlıklı yazısını tevafuken fark edip okudum. Bu hadisin uydurma olduğunu düşünen biri olduğumdan dikkatimi çekti. Daha ilk cümlesine girerken Maksat, üzüm yemek değil de bağcı dövmek…” şeklinde bir ifadeyle karşılaşınca önce bu kişinin önyargılı biri olduğu düşüncesiyle okumaktan vazgeçtim. Sonra ben de önyargılı olmayayım diye okumaya karar verdim. Okuyunca da son derece yanlış bilgilerin kamuoyuyla paylaşıldığını üzülerek görüm. Böyle “sünnet”i bile doğru anlayamamış usulsüzce düşünenlere bir cevap örneği bulunsun diye de makalesine cevap yazdım. Sonradan benzer bir yazıyı “Buhârî üzerinden sünnet düşmanlığı” başlığı altında Prof. Dr. Ali Akpınar’ın yazdığını ve bu yazarın bu akademisyenden kısmen kopyaladığını fark ettim ama iş işten geçti. Eğer daha önce fark etseydim bu akademisyeni eleştirmeyi tercih ederdim… Ama oldu bir kere…

“Maksat, üzüm yemek değil de bağcı dövmek olunca, her türlü çarpıtmayı kendilerine meslek edinen Sünnet cellatları, Rasûlullah’ın söz, fiil ve takrirlerinin, sahihini sakiminden ayırt etme mücadelesi vermiş olan muhaddislere, ahlaksızca ve cahilce saldırmaktadırlar” diyor. Resulullah’a atılan hadisli iftiralara karşı çıkan biri olarak öncelikle belirtmeliyim ki kesinlikle maksadımız bu değil. Maksadımız şudur: Resulullah’ı iftiralardan uzak tutmak… Çarpıtma nedir? Buhari’de olmayan bir hadisten mi bahsediyoruz? Yoksa hadiste insanlardan söz ediliyordu da biz kasıtlı maymunlar mı dedik? Hele şu “meslek edinme” ithamı çok kötümser bir yaklaşım oldu. Hem sünnet’in Kur’an’daki tanımını bulamıyorlar, hem sünneti Kur’an’da aramıyorlar, hem yanlış tanımlıyorlar, hem de kafalarındaki yanlış sünnet tanımına ters düşünce “sünnet cellâtları” gibi acınası bir yargıya karar alıyorlar. Muhaddisler Rasulullahın söz, fiil ve takrirlerinin, sahihini sakiminden ayırt etme mücadelesi vermiş olabilirler; buna bir itirazımız yok. Bu konuda biz de hüsn-ü zan içindeyiz. Ancak hadisin sahihini sakiminden ayırt etme mücadelesi Buhari ile başladığında aradan 250 yıl geçmiş oluyor. Bu durumda bu dile kolay ama realitede hiç de kolay bir iş değil. Dönemin konjonktürel şartları da dikkate alınırsa yanılma payı son derece yüksek.

Şartlara dikkatinizi çekerim: Hepimizin çok sevdiği Ebu Hanife’ye bile tahammül edilemeyen bir dönemden geçiliyor ve daha niceleri şehid ediliyor. Gerek Emeviler ve gerekse Abbasiler dönemlerinde Ebu Hanife hapse atılınca Hükümete yaranmak için onun arkasından atıp tuttular. Onun şehadetinden sonra yüzlerce yıl hep zalimler iktidar oldukları için bu kötüleme dedikoduları hep devam etti. Esmekte olan fitneye bakın ki Buhari Ebu Hanife’den hadis almayı bile uygun görmedi. Buhari, şehid allame Ebu Hanife hakkında “Güvenilmez adam” (1), “Sapık Mürcie mezhebinin mensubu” (2) ve “Küfründen dönmesi için iki defa tövbeye çağrılan adam” (3) gibi ifadeleri kullandıysa bunların peşine düşün. Bu durumda hem Ebu Hanife’ye hem de Buhari’ye itimad eden ehl-i sünnete sormak lazım: Ebu Hanife’ye şiddetle muhalefet eden biri ehli sünnet olabilir mi? Ehl-i sünnetçi muhaddis ve fakih Süfyan bin Uyeyne, Ebu Hanife’nin ölüm haberi kendisine gelince bırakın Fatiha okumayı demiş ki: “Allah ona lanet etsin! İslam’ın can damarlarını, bir, bir kopardı. Müslümanlar arasında ondan daha şerir biri doğmamıştır” (4). İbnül Carud daha da ileri giderek onu anlatırken demiş ki: “Müslüman olup olmadığı tartışmalıdır” (5). İmam Malik ise şöyle demiş: “Ebu Hanife, İslam bünyesinde doğan en şerir varlıktır. Bu ümmete, fikirleri yerine kılıçla vursaydı daha iyi olurdu” (6). Fitne fırtınası esiyor: Asım b. Yezid şöyle demiş: “Sufyan es-Sevri söyledi ki: Ebu Hanife hem sapık hemde saptırıcı idi” (7). Ahmed b.Hanbel (M.S. 780-855) de Sufyan es-Sevri’den (M.S. 715-778) Ebu Hanife’nin iki kere tövbeye davet edildiğini nakleder (8). Aynı dönemde yaşamamışlar… Hep dedikodu… Tehanevi’nin iddiasına göre her ne kadar Şafii arabuluculuk yaptıysa da “Biz ehl-i reyi, onlar da bizi durmadan lânetlerdi” diyor (9). (Özellikle Ehli sünnet demiyorum) ehli sünnetçiler burada sıkıştıklarında hemen Şafii’nin arabuluculuğunu ileri sürüyorlar. Oysaki bu Tahanevi’nin iddiasıdır ve doğru da olmayabilir. Eğer doğruysa ne diyor Tahanevi, “…O bizi kaynaştırdı” diyor. Ne dedi de kaynaştırdı? Ebu Hanife’yi övdü mü yoksa çok hatalı bir kul olduğunu ve üstüne gitmenin faydası olmayacağını mı söyledi? Kaynaşmanın nedeni meselenin üstünü kapatma da olabilir. Bu yüzden işinize geldi mi kolay yoldan tatmin olma yoluna kaçmayın...

Malik b.Enes gibi birinin “Ebu Hanife az kalsın dini yıkacaktı” dediğini Ahmet bin Hanbe gibi ehli sünnet kabul edilen büyük bir âlim söyleyebiliyor (10). Demek ki işler cami imamlarının söyledikleri gibi değildir. Bu işler akademik araştırma yapan ilahiyatçıların gözünden kaçamıyor. Neden bütün bu öfke? Ebu Hanife “Kur’an İslamı”ndan söz ediyor diye! Hadisleri güvenilmez buluyor diye! Kur’an’ı referans alanlardan neden şiddetle nefret ediliyor? Burada eleştirdiğimiz bu yazar bile neden “sünnet cellâtları” diyor? Çünkü rivayetlere iman ediyorlar. Hammad bin Seleme, “Ebu Hanife bir şeytandı. Resulullahın sözlerini kendi görüşlerine dayanarak reddederdi” (11) diyor. İşte karın ağrısı bu. Ebu Hanife Resulullahla beraber yaşamadı ki (hâşâ) Onun sözlerini reddetsin. O Resulullah hakkında söylenen uydurma ve iftiraları reddetti. Hüsnü zan etselerdi zalim hükümetlere baş kadılık yapmayı reddeden böylesine takva birinin Resulullaha nasıl muhabbet duyacağını anlayabilirlerdi.

“Hadis dini”ni oluşturanların hızını alamadıklarında İmam-ı Azamın talebesi Ebu Yusuf’un ağzından, “…hadislere dayanan görüşüne döndüm, benim gördüğüm bu delilleri, hocam Ebû Hanife de görmüş olsaydı…” (12) dedirttiler. Yahu İmam Yusuf yüzü varsa kendi yazdığı kitaplarında deseymiş ya bunu. Neden kaynağı bana bile çağdaş olan Kardavi’dir? İmam Yusuf’un yüzü varsa dememin sebebi hocası gibi zalim Hükümete tavır koyma cesaretinin olmayışıdır. Tavır koyamadığından hocasına olan saygısı aksine artmış olmalıdır; çünkü Ebu Hanife’nin gösterdiği cesaret takvası nedeniyledir. Tabi bunlar da rivayettirler. Neden bu rivayete karşı çıkarken bile rivayetleri kullanıyoruz söyleyeyim: Birincisi rivayete iman edenler daha başka ne rivayetler var görsünler diye. İkincisi biz Kur’an’a ve sünnetullaha ters düşmeyen rivayetlere karşı değiliz. Toptan hadis karşıtı değiliz; biz hadis yoluyla iftira atılmasının karşısında sizinle kavga yapıyoruz. Hale bakınız…

Ehli sünnetin o çok çekindikleri ve sevmedikleri İbn-i Teymiye bile Ebu Hanife hakkında “Her kim, Ebû Hanîfe’nin veya müslümanların imâmlarından bir başkasının, kıyas veya başka bir şeyden dolayı sahîh hadîse kasıtlı muhalefet ettiklerini zannederse, şubhesiz ki onlar hakkında hata etmiş, ya zan ile ya da hevâ ile konuşmuştur” (13) diyerek onu savunmuştur. O beğenmediğiniz İbni Teymiyye bile sizden daha ehli sünnet sizden daha Hanefidir (her ne kadar Hanbelî olsa da). Mesela Eşari ehli sünnet midir? Ebu’l-Hasan el-Eş’ari, “Sufyan es-Sevri İmam Ebu Hanife’nin hocası Hammad bin Ebu Süleyman’dan şu sözü nakletmiştir: O Müşrik Ebu Hanife’ye söyle ben ondan tamamen beriyim onunla hiçbir ilişkim yoktur” (14). Şu lafa bakın! Ebu Hanefi’nin kişiliğine ne Şiiler ne de sapık mezhepler ehli sünnetçilerin yaptığı hakaret ve iftiraları yapmamışlardır. Yapan varsa söyleyin kaynağını? Bu nedir yahu? Ebu Hanife’nin şehid olması bile bunların rahatını bozmuş. Bir yandan İmam Buhari (M.S. 810-870) Ebu Hanife hakkında “Ebu Hanife Murcii’dir rey ve hadisleri terk edilmiştir” (15) diyecek, öbür yandan Ebu Hanife (M.S. 699-767) hakkında İmam Müslim b Hacac (M.S. 821-875) “Ebu Hanife Numan b Sabit rey sahibidir; hadisi ızdıraplıdır ve fazla sahih hadisi yoktur” (16) diyecek… Ebu Davud hakkında bile “Ebu Hanife’ye saldırı ve onu itham, İslam ümmetinin icma noktalarından biridir. Basra’nın fıkıh imamı Eyyüb es-Sahtiyani onun aleyhinde konuşmuştur. Küfe’nin imamı Süfyan es-Sevri öyle. Hicaz bölgesinin imamı Malik bin Enes öyle. Mısır’ın imamı Leys bin Sa’d öyle Şam’ın imamı Evzai öyle. Horasan’ın imamı Abdullah bin Mübarek öyle. Kısacası yeryüzünün her yanındaki İslam uleması onun hakkındaki kanaati menfidir” (17). İbn-i Adi (M.S. 893-974) ile İbn Ebu Davud (M.S. 817-889) çağdaşlar; dolayısıyla İbni Adi’nin bunu Ebu Davud’dan bizzat işitmesi mümkündür. Aynı kaynak İmam Malik’i ten de rivayet ediyor; İmam Malik demiş ki: “Ebu Hanife dini mahveden hastalıklardan biridir” (18). Misalleri artırırsak ehli sünnetçilerin mezhepsiz oldukları gibi ilginç bir gerçek ortaya çıkacak.

İbn Abdilberr, Sufyan bin Uyeyne’nin, “Allah ona lanet etsin: İslam’ın can damarlarını bir bir kopardı Müslümanlar arasında ondan daha şerir biri doğmamıştır” (19) dediğini, İbnül-Carud’un onun hakkında “Müslüman olup olmadığı tartışmalıdır” (20) dediğini, Ebu Hanife’nin kendi öğrencisi Abdullah bin Mübarek’in “Biz önceleri onu tanımıyorduk ve sohbetlerine devam ediyorduk. Ne zamanki onu yakından tanıdık kendisini terk ettik” (21) dediğini rivayet ediyor. Hatib el-Bağdadi ise İbn Ebi Şeybe’nin, “Sanıyorum Ebu Hanife Yahudi idi” (22) dediğini, Sufyan es-Sevri’nin, “Zındıklığından dönmesi için iki kez kâfirliğinden dönmesi içinse defalarca tövbeye çağrıldı” (23) dediğini, İmam Malik’in, “Benim için Ebu Hanife’nin sözüyle hayvan pisliği arasında hiçbir fark yoktur” (24) dediğini, Ebu Davud Süleyman es-Sicistani’nin “İmam Malik Şafii ve İbn Hanbel Ebu Hanife’nin dalalet içinde olduğunda ittifak etmişlerdir” (25) dediğini nakleder. Sözüm ona bu kaynaklar ve bu âlimler ehli sünnettirler…

İşte gördüğünüz gibi tek bir paragrafın tenkidi bile o kadar uzadı ki söylenecek çok şey olduğunu birlikte anlamış oluyoruz. Artık uzatmamaya çalışacağım. Yazarın “sünnet cellâtları” dediği Ebu Hanife gibiler mi olmuş oldu şimdi? Bu durumda Resulullah hakkında atılan iftiraları rivayet eden muhaddislere ahlaksızca ve cahilce saldırmış mı oldu Ebu Hanife?

Yazar diyor ki ,“İnsan olması hasebiyle Buhari’nin gözünden kaçıp kitabına girmiş olan hadisleri ilmî olarak tenkit edip yanlışlığını ortaya koymak ayrı bir şeydir” diyor; koyun o zaman 1250 yıldır ne bekliyorsunuz? Devamında “…onun bu yanlış rivayetlerini cımbızla çekip avuçlarını ovuşturarak Sünnet’i itibarsızlaştırmak farklı bir şeydir ve edepsizliktir, bu uğurda dökülmüş alın terine saygısızlıktır” diyebilir misiniz verdiğimiz bütün bu misallerden sonra? Buna rağmen biz toptancı bir reddiye yapmıyoruz. Bu kadar uydurma, tefrika, fitne, karalama, aforozlama, yalan ve dolanın olduğu yerde sünnetin varlığı iddiası komik değil gülünçtür. Sünnet rivayetlerin Kuran’a, akla, adaba, ahlaka, ilme uygun düşmediği yerde aranmaz. Siz olmayan şeyi bulmuşsunuz; çünkü makul hadisler de var diye hepsini öyle sanıyorsunuz. Siz taş çuvalında pirinç arayın… Elbette pilav yapacak kadar bir şeyler de çıkar… Devamında “Devasa külliyattaki Sahih hadislerin saygınlığını zihinlerden söküp atmak için ortaya konulmuş bir gayrettir” gibi kötümser bir ruh haliyle sözüm ona tespit yapıyor. Düzeltelim: Bizimkisi devasa külliyattaki uydurma hadislerin saygınlığını zihinlerden söküp atmak için ortaya konulmuş bir gayrettir. Resulullaha hatta Ebu Hanife’ye atılan iftiraları söküp atma gayretidir. Bütün hadislerle bir problemimiz yok. Çünkü hadisleri reddeden ve Kuran’a davet eden hadisler de var.

Yazar, “Bu güruh, dillerine “Buhari’deki bir maymunun diğer maymunlarca taşlanması” ile ilgili rivayetini dillerine dolayarak, Buhari’nin saygınlığını yerle yeksan etmek için çırpınıyor” diyor. Bu rivayete inanmadığımız halde Buhari’nin ard niyetli olarak bunu rivayet etmiş olabileceğine de inanmıyoruz. Elbette iyi niyetli bir araştırma yapmış olmalıdır. Ama fitne dönemi olması ve Resulullahın döneminden uzaklaşılması bakımından işi çok zordur. Nitekim böyle saçma sapan rivayetler edilmiş olmalı ki kayda geçmiştir. Bunlar ayıklandıktan sonra sıkıntı yok. Diyor ki, “Kur’an’ın anlaşılmasında Sünnetin yerinin olamayacağını, güya ispat sadedinde “İşte en güvenilen hadis kaynağı dediğiniz Buhari’ye bakın, maymunların birbirine recim uyguladığından bahsediyor. Hayvanlar sorumlu mu ki bu tür saçma rivayetleri peygambere izafe ediyorlar. Buhari buysa varın gerisini siz düşünün” mesajı vererek Sünnete karşı olumsuz bir algı geliştirmektedirler” diyor. Yahu neredeyse 21.yüzyılın ilk çeyreği bitecek hala hadisi sünnet görenler var.  Sahabe bizzat Resulullaha bakarak sünneti belirliyordu; bunlar ise bizzat bakamadan belirliyorlar. Bizzat Resulullah’tan kesin gözüyle görülen sünnettir. Yani sünnet direkt muhatabın şahid olduğudur. Dolaylı muhatab ile uzak muhatablar sahabe gibi sünnet diyemezler. Çünkü şartlar aynı değil. Ne yaparsın söyleyeyim: Araştırırsın. Kurana uygunsa amel edersin. Aslında bundan da emin olamazsın. Fakat alternatifin yok. Allah rızası için neye ne kadar nasıl ulaşıyorsan amelde dikkate alırsın. Ama itikadda değil ha. İtikad etmek için kesinlik şart; korunmuşluk şart. Allah Kuran dışında hiçbir kaynağı koruduğunu söylemiyor. Devamında tam da kendisinin en büyük ihtiyacı olan şeyle bizi suçluyor: “Bu konuda da, metodoloji bilmeyen, slogancı yeni yetmeler üzerinde başarılı olmaktadırlar” diyor; yani bu cümlenin “metodoloji bilmeyen” kısmı tam da onun sorunu. Geriye kalan slogancı ya da yeni yetmeler şeklindeki ifadeleri ben yazarımıza kullanmam. Fakat sünnet ile hadisi karıştırması, 1500 yıl sonraki muhatab olduğu halde meselelere direkt muhatab gibi yaklaşması, ilk ravilerin de 250-350 yıl gibi uzak muhatab olmaları hep “metodoloji sorunu”dur.

“Maalesef Sünneti itibarsızlaştırarak, Kur’an hakkında Peygamberimizi susturup O’nun yerine kendilerini konumlandıran hocalar havzası var” diyor. Yahu Allah ayette Resululah’a hem de kâfirler için “Onlar mü’min olmuyorlar diye, neredeyse kendini helâk edeceksin” (26) buyurduğu halde Resulullahın hem de müminler için Resulullahın “Yanında ben zikrolunduğum zaman üzerime salât etmiyen kişinin burnu yere sürtülsün” (27) demesi nasıl mümkün olur? Nasıl itibar edeyim Kurana ters düşen bir rivayete? Sünnet Resulullahın merhametidir, bedduası değil… Bizim (hâşâ) kendimizi onun yerine koyduğumuz yok; bune ağır bir itham? Fakat siz Buhari’yi onun yerine koyuyorsunuz ve bundan haberiniz bile olmuyor…

Yine diyor ki yazarımız: “Bazı televizyon kanallarını ve ihdas ettikleri dırar mescitlerini bu gaye için kullanmaktadırlar. Bu havzadan beslenenler de, -bu konuda hiçbir bilgisi olmadığı halde- sahibinin sesi olup sosyal medyada, bozuk plak gibi aynı ezberi tekrar etmektedirler. Laf da anlamıyorlar. Laf anlamadıkları için utanıp yüzleri de kızarmıyor. Çok pişkinler.” Sadece Kur’an’ı referans alıyorlar diye kendilerine yapılan çok ağır ithamlar bunlar. Kur’an sevdalısı olmanın bedelini hakaretlere maruz kalarak ödüyorlar. Dırar mescidleriymiş… Niyet okuyorlar… Niyetleri sadece Allah’ın bileceği gerçeği karşısında bunlar da biliyorlarmış gibi kollarını sıvıyorlar. Ne okuması? Kur’an’daki yasağa rağmen suizan yapıyorlar. Her defasında biz “Kur’an şöyle diyor” dediğimizde onlar açısından bozuk plağa benziyoruz. Kur’an’ı Arapçasıyla anlıyoruz ama bunları Türkçesiyle anlamıyoruz. Yüzümüz kızarmıyor çünkü referansımız Allah’ın koruması altındaki Kuran! Allah’ın koruması altında olmayan hadisleri referans alanların yüzü kızarsın…

“Hadislerin, tâ Rasûlullah (sav) döneminden beri yazıldığı, koleksiyonlar ve sahifeler halinde ilim ehli sahabenin yanında bulunduğu, rivayetlerin, hafızanın yanında yazılı metinlerden de nakledildiği, iki yüz sonra yapılanın tedvin ve tasnif olduğu ilmen ispat edildiği halde, (Bak: Prof. Dr. Fuat Sezgin, Buhari’nin Kaynakları) şaz rivayetlere sarılarak hâlâ “hadisler iki yüz yıl sonra yazılmıştır” yalanıyla aynı ezberleri tekrar ediyorlar” diyor. Prof.Dr.Fuat Sezgin’in bu kitabını okudum. Fakat Prof.Dr.Mehmet Said Hatipoğlu, Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu ve Prof.Dr.Mehmet Görmez gibi araştırmacıların çalışmaları bize daha tatmin edici geldi. Siz de tavsiye ettiğiniz akademisyenin çalışmasını bir de bizim tavsiye ettiklerimizle birlikte okumayı deneyin. Belki siz de fark edersiniz… Resulullah döneminden beri hadisler yazıldıysa “Benden Kuran dışında hiçbir şey yazmayın. Kim benden Kuran dışında bir şey yazmışsa imha etsin” (28) hadisini ne yapacağız? O zaman yukarıdaki “Hadislerin, tâ Rasûlullah (sav) döneminden beri yazıldığı…” ifadeniz havada kalıyor. Devamında geçen “… koleksiyonlar ve sahifeler halinde ilim ehli sahabenin yanında bulunduğu…” ifadesi de bu sayede havalarda uçuşuyor. Buhari’den önce kitap adı verebiliyor musunuz? Hayır! Nerede bu ilim ehli? Ortada kitapları yok ama kendileri çok; bu nasıl oluyor? Resulullahı her gören müslümanı sahabe zanneden hatta rüyasında göreni bile onu görmüş gibi kabul eden bu insanlara sahabenin çok özel olduğunu ve Resulullahın sürekli birlikte oturup kalktığı yani her gün görüştüğü en yakın arkadaşları olduğunu gel de anlat bakalım. Rüyayla sahabelik dağıtan bu insanlara “…ilim ehli sahabenin yanında bulunduğu…” şeklindeki ifadenin ne kadar yanlış olduğunu anlatmak kolay değil. “Beni rüyada gören, gerçekten beni görmüştür. Beni rüyada gören, Cehenneme girmez” (29). Bu rivayetlerle büyümüşler. Bu o kadar kolay değil. “…iki yüz sonra yapılanın tedvin ve tasnif olduğu ilmen ispat edildiği halde…” ifadesi çok iddialı ama maalesef kaynaksız. Kaynak Fuat Sezgin değil, o dönemden olacak… Kısacası ortada ispat mispat yok. Korunmuş tek kaynak var o da Kur’an-ı Kerim!

Yine demiş ki: “…şaz rivayetlere sarılarak hâlâ “hadisler iki yüz yıl sonra yazılmıştır” yalanıyla aynı ezberleri tekrar ediyorlar.” Bak yukarıda “Benden Kuran dışında hiçbir şey yazmayın” hadisi var ve Müslim ve Hanbel gibi saygın muhaddisler rivayet etmişler. Bu mu şaz hadis? Buhari, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai gibi diğer saygın muhaddislerin kitaplarında “şaz” ifadesinden daha beter durumda ifade edilecek hadisler var. Bunlara gözünüzü kapatıyorsunuz; görmek işinize gelmiyor. Belki de 200 yıl sonra yazıldığı şeklindeki ifade az bile… Buna yalan diyeceğinize Resulullahın kaç yılında vefat ettiğine ve Buhari’nin araştırmaya ne zaman başladığına bakın. Çocuk yaşta başladıysa zaten bu daha büyük kabahat olur; yok eğer orta yaşta başladıysa doğumu MS. 810 ve ölümü 870 olduğuna göre vefatından 178 yıl sonra doğmuş. Buna çocukluk ve eğitim dönemini de eklesen 200 yıl en az süredir. Bir yandan araştırma yaparken diğer yandan yılların geçiyor olduğunu da dikkate almayı unutmazsanız bu bazı hadislerin 220, bazılarının 230 olduğu anlamına gelir. 60 yaş gibi çok da yaşlı sayılmayacağı vefat ettiği yaşlara yakın bir dönemde de hadis topladıysa 238’e kadar tırmanır. Bir yandan tecrübesi artarken diğer yandan da Resulullahın döneminden uzaklaşmaktadır. Sonra gelen muhaddisler onun tecrübesini dikkate alarak belki daha usullü ve temkinli davranmış olsalar bile zamanın gittikçe açılması imkânları gitgide daraltmıştır. Zaten o yüzden işte Kur’an’a aykırı hadislere rastlıyoruz.

“Hadislerin rivayet zinciri ile Rasulullah’a isnadını, “kulaktan kulağa oyunu” diyerek alaya alan, hayatı zikzaklarla dolu bir Sünnet celladını rol model edinenlerin yanında, Müsteşrik Goldziher ve Jojef Shat, Buhari’den ve diğer muhaddislerden daha güvenilirdir. Bu müsteşrikler, “Hadisler iki yüz yıl sonra yazılmıştır. Fıkıhçılar kendi ictihatlarını kuvvetlendirmek amacıyla Peygamberi arkalarına almak için hadis diye, bir takım sözler uydurup Peygambere izafe etmişlerdir” diyorlar ya, mezkûr azgın azınlık için bu zırvalar yeterlidir.” Şimdi bu paragraftaki ifadeleri tek tek doğru bilgiyle eleştirelim: Öncelikle hiçbir şekilde alaya almaktan yana değil aksine tam karşısındayız. Biz çok kızdığımız cahillerle ve zalimlerle bile alay etmiyoruz; cahillere acıyoruz, zalimlere kızıyoruz. Alay kâfirlere yakışır çirkin bir tutumdur. Hayatı zikzaklarla dolu sünnet cellâdı da kimmiş ifade açık değil. Azınlık ifadesi kullanmakla da haklı olamazsın. Hangi haklı insan ne zaman çoğunluk olmuş? Cümlenin geriye kalan kısmı şöyle: “…Sünnet celladını rol model edinenlerin yanında, Müsteşrik Goldziher ve Jojef Shat, Buhari’den ve diğer muhaddislerden daha güvenilirdir” derken herhalde kendi kanaatini söylüyor. Ona öyle gelmiş olmalı. Hemen söyleyeyim bizim rol modelimiz Kur’an’da yaşayan Resulullahtır. Yerli ya da yabancı araştırmacılar kim olurlarsa olsunlar bizim rol modelimiz olamazlar. Eğer ilmi bir çalışma yaparlarsa önyargıyla dışlanmazlar ve ilmi ölçüde değerlendirilirler. Fakat onların ilmi olarak değerlendirilmeleri onları asla rol model yapamaz. Eğer Goldziher Kur’an’a daha uygun ilmi bir şey söylüyorsa -ki bunu iddia ettiğimiz sanılmasın- “bu gâvurdur” deyip çöpe atmayız. Eğer Buhari Kur’an’a muhalif ilmi olmayan bir şey rivayet ediyorsa -ki rivayetlerinin birçoğunu makul karşılıyoruz- “bu müslümandır” deyip körü körüne kabul etmeyiz. Ancak elbette gönlümüz müslümanın Kur’an’a daha uygun kalmasını ister. Oryantalizm tarihinde, Yahudi kökenli bir Macar olan Goldziher önceleri Yahudilikte reform yapmak için çocuk yaşta eserler yazmaya başlamış. Görüşlerini uygulayabileceği özgür bir ortam bulamayınca İslâm’a yönelmiş. İslâmiyeti, Yahudiliğin gelişmiş bir üst versiyonu olarak görmüş. İslamın içindeki dinamizmi hala korumakta olduğuna inanmış. Adeta İslâm dini ekseninde, Yahudiliği reforme etmek istemiş.

Hadis naklinde yazılı kültür geleneğinin sanıldığın aksine daha erken dönemlerde başladığı ve dolayısıyla hadis kaynaklarının şifahi aktarımlara değil, yazılı kaynaklara dayandığı temel tezi üzerine kurulduğunu göstermeye çalışan Fuat Sezgin’in kitabına da gelelim. Goldziher’in hadis literatürünün gelişimi hakkında hadis mecmualarının başlangıç tarihlerinin hicri ikinci asrın ilk yarısı olduğu ve bunların da tenkit süzgecinden geçirilmemiş ve tasnife tabi tutulmamış şifahî rivayetlere dayalı koleksiyonlar olduğu tezine hadis literatürünün asıl gelişiminin sahabe ve erken tabiîn döneminde hadislerin sahife veya cüz’ denen defterlere yazılması, dağınık olarak kaydedilmiş malzemenin hicri birinci asrın son çeyreği ve ikinci asrın ilk çeyreğinde bir araya getirilmesi ve takrîbî H. 125 senesinden itibaren hadislerin muhtevaya göre düzenlenmiş bâblara tasnif edilmesi ne kadar sağlıklı haberlere sahip olunduğuna delil teşkil etmez. Buhari’nin hadislerinin tümünün bizzat çaba göstererek kaynağından toplanmadığı ve birçok hadis için hazıra konduğu düşüncesi akla şu soruları getirmektedir: Kimler kimlerden nasıl hadis toplamıştır? Buhari’nin bizzat topladıkları hangileri, hazıra kondukları hangileridir? Kendileri güvenilir mi güvenilmez mi olduğu tartışılacak birkaç kişi Buhari hakkında “titiz” dese bile Buhari’nin hazır olarak aldığı hadisleri yazanlar da titiz miydiler? Goldziher’in Buhari hakkında yanılması, Buhari ve kaynaklarının yanılmaması anlamına gelir mi? Sahabe ve erken tabiîn döneminde hadislerin sahife veya cüz’ denen defterlere yazılması (kitâbetü’l-hadîs) dönemdeki siyasi çalkantılar, müslümanların müslüman kanı dökmeleri, fitne ve kargaşalar dikkate alındığında, güzide halifelerin dahi şehid edilmeleri, Resulullahın eşinin ayrı yeğeninin ayrı yol tutacak kadar tefrika ve gerilimin tavan yapması, ridde olayları gibi fitnenin kol gezdiği vakıaların yaşanması Buhari’den önce yazılmış dahi olsa rivayetlerin sıhhatini etkilemez mi? Dağınık olarak kaydedilmiş malzemenin hicri birinci asrın son çeyreği ve ikinci asrın ilk çeyreğinde bir araya getirilmesi (tedvînü’l-hadîs) mihne-haşeviye fitnesi dikkate alındığında ne kadar sağlıklı olabilir? Dağınık olan bilgiler sahih olmadıktan sonra bir araya gelseler ne olur gelmeseler ne olur? H. 125’lerden itibaren hadislerin muhtevaya göre düzenlenmiş bâblara tasnif edilmesi sahih olmadıktan sonra neye yarar? Sonuçlar yani eldeki veriler dikkate alındığında Kurana ve akla aykırı bunca hadisin mevcudiyeti söz konusu ettiğimiz dönemi açıklayıcı değil midir? Kan gövdeyi götürürken, fitne kol gezerken, müslüman müslümana “kâfir” derken; ilmin naklinde rivayet metotlarının varlığından, bunların hangi anlamları içerdiğinden, ilintili olduğu lafızlar, yazılı literatürle ilişkilerinden hadislerin ezberlenmesinden, semâ‘ ve kıra‘atın da yazılı doküman gerektirmesinden, söz etmek sizi tatmin ediyor mu? Müellifin hadislerin tedvîninin mebdei hususunda geleneksel çizgide durarak bu işi ilk yapan kişinin İbn Şihâb ez-Zuhrî (H. 51?-124? yani ö.742?) olduğunu ifade etmesi neyi değiştirir?

İbn Şihâb ez-Zuhrî isimli şahsa “tabiun” diyemedikleri için “tabiunun küçüklerinden” denilmekte olup, bu zatın doğum tarihi hatta ölüm tarihi bile kesin değilken çalışmalarının kesinliğinden söz etmek tatmin edici değildir. Yine de rivayetlere bakılırsa Ebu Hanife (M. 699-767) ile aynı çağda yaşamış olmalıdır. Fakat Ebu Hanife gibi siyasilere baş kaldırmamış devleti sürekli borçlandıran Emevi halifelerinden Abdulmelik b. Mervan ve Hişam b. Abdulmelik’le gayet iyi geçinmiş…

Karışık bir dönemde yaşamış. O çok iyi geçindiği halife adayı Abdulmelik b. Mervan, Sahabe Zübeyr bin Avvam’ın oğlu rakip halife adayı Abdullah bin Zübeyr ile savaşmış. Çok Müslüman kanı akmış. İsyanlar kol gezmiş… İbrahim bin Malik el-Eşter peşine taktığı müslümanlarla, 685’te Abdullah bin Zübeyr’in başında olduğu müslümanları Kûfe’de kılıçtan geçirmiş. Ertesi yıl da Abdülmelik’in kendisine karşı gönderdiği Müslümanları onlar kılıçtan geçirmişler. Abdullah bin Zübeyr’in kardeşi Musab, Muhelleb bin Ebu Sufra ile birleşerek, Muhtar’ı Harura’da mağlup ederek Müslümanlarla Müslümanları kılıçtan geçirmiş (687). Küfe kalesine kapanan Muhtar, dört aylık bir kuşatmadan sonra ele geçirilerek ya öldürüldü yahut şehid edildi. Ölen de öldüren de Müslüman olunca şehid deyip diyemeyeceğimizi de bilemiyoru. Şu hale bakın. Sıra Mekke’deki rakip halifenin Irak’taki Müslüman nüfuzunu kırmaya gelmiş. Abdülmelik bu maksatla 689’da Dımaşk’tan hareket etmişken, Amr bin Said’in baş kaldırması üzerine geri dönmek zorunda kalınca merkezdeki isyanı bastırmak için arkasındaki Müslümanlarla karşısındaki Müslümanları öldürüp, 690’da yine Musab üzerine hareket etmiş ama karşılıklı çok sayıda Müslüman öldüğü halde kesin bir sonuç elde edemeden geri dönmüş. Ertesi yıl büyük bir ordu ile Irak’a hareket etmiş. Musab’ın Müslüman kuvvetlerinin bir kısmı karşı müslümanlarla mücadele ettiği için, zayıf bir ordu ile onu karşılamış. Dicle sahilindeki Maskin’de yapılan savaşta Musab öldürülmüşdü veya şehid edildi. Böylece Müslüman kanıyla Irak tamamen Emevi devletinin hâkimiyetine girmiş. Abdülmelik için geriye sadece Mekke’deki sahabe Zübeyr’in biricik evladı Abdullah bin Zübeyr kaldı. Abdullah’a karşı, Musab ile yapılan muharebede çok sayıda Müslüman kanı akıtan ve sonraları acımasızlığından dolayı “Zalim” lakabıyla anılan Haccac bin Yusuf’u göndermiş. Haccac, Mekke’nin kutsallığına bakmaksızın şehri mancınıklarla dövmüş. Kaleleri yıkan mancınıkların Müslümanları ne yapacağını artık siz düşünün. Sahabe oğlu Abdullah onlara göre öldürüldü bunlara göre şehid edildi (692). Böylece bütün rakiplerini ortadan kaldıran Abdülmelik, İslam âleminin zorla tek halifesi olmuş. Abdülmelik zamanında Sicistan valisi Abdurrahman bin Muhammed bin el-Eş’as’ın 701 yılında Haccac’ın tahakkümüne dayanamayarak ayaklanmasıyla çok Müslüman kanı akmış. 702’de Deyr el Cemacim’de yapılan savaşta Abdurrahman yenilirken de çok Müslüman canından olmuş. Abdülmelik halife olduğu ilk yıllarda Müslüman kanı dökerken Bizans’la bile iyi geçinmiş. Sonra daha da büyümek için Anadolu ve Kuzey Afrika’da Bizans’ı tehdit etmiş. Sanki amaç zulmü engellemek değil de büyümekmiş gibi Bizans ve Berberilere yönelmiş. Fakat her savaş çok müslümanın da kanının akması demekti... Hasan’dan sonra Musa bin Nusayr büyümeyi sürdürmüş. Artık “İslam imparatorluğu” diye bir şey vardı. Din âlimlerine büyük yetkiler tanımış. Hangilerine? Parlak saltanata gık çıkaramayanlara. İşte hadisçi İbn Şihâb ez-Zuhrî’nin iyi geçindiği Abdulmelik b. Mervan’ın özeti. İstersen iyi geçinme. Sonun Ebu Hanife gibi olur…

Peki, İbn Şihâb ez-Zuhrî’nin iyi geçindiği diğer Emevi halifesi Hişam Bin Abdülmelik nasıl biriydi? Hemen söyleyeyim: Tarihçiler onu şehvet düşkünü bir ağabeyin yerine geçen mal, servet ve rüşvet düşkünü kardeşi olarak anarlar. Hatta rüşvetin adını ne koymuş söyleyeyim: “Hediye.” Çok da cimriymiş. Kendi üzerine bile yeni elbise almayacak kadar parasına kıyamayan biriymiş. Dışarıdan bakan ve bilmeyen biri bu haliyle onu takva sanıp aldanabilirmiş. Bahçesindeki meyveleri bile kimse yemesin diye hepsini kestirmiş. Ama ölünce geride kalanlar da bu cimri adamın cenazesine bile masraf yapmamışlar. Kefen bulmakta ve su ısıtmakta bile zorluk çekilmiş. Bu adamın akıttığı Müslüman kanının da haddi hesabı yok. Fakat konuyu çok dağıtmamak için detaylara girmeyeceğim. Bu halife sadece âlim hüviyetli İbn Şihâb ez-Zuhrî’ye değil Ebü’z-Zinâd’a da ilgi gösterdi. Çünkü o da halifenin işine geldiği gibi fetva veren biriydi. Gaylân ed-Dımaşki ile Ca‘d b. Dirhem gibi Emevi aleyhtarı olanlar ise elbette idam edildiler. Hişâm ensâb konusuna çok düşkün ırkçı denebilecek biriymiş. Kabilelerin neseblerini tesbit için neseb âlimlerini kitap yazmaya teşvik etmiş. Cuma günleri imam minbere çıktığında ezan okunması âdetini de Hişâm’ın başlattığı rivayet edilir (30).

Şimdi bu hükümdarlarla iyi geçinen İbn Şihâb ez-Zuhrî, Buhari’den önce hadis toplasa ne olur toplamasa ne olur? Şartlar ortada. Bu yüzden Goldziher’in tedvîn ile tasnif konusunu karıştırmasının çok önemi yok. Bize ne Goldziher’den. Biz kendimiz kendimize sorun olmuşuz.

Buhârî, eserinin “kitabu’l-ilm” bölümünde rivayet yollarından semâ‘, kıra’at, arz, münavele ve mükatebeye yer verdiğini ifade etmesine rağmen eserinde rivayetleri hangi tahammül yoluyla aldığını belirtmediğinden şârihler Buhârî’nin rivayet metotlarını tespite çalışırken farklı sonuçlara varırlar. Sahîh-i Buhârî’de isnad zincirinden kimi râvîlerin hazfedilmesinden dolayı “ta‘lik” olarak adlandırılan ve eserin yaklaşık beşte birini teşkil eden bir takım rivayetlerin rivayet yollarından hangisine ya da hangilerine idhal edileceği, sıhhat bakımından konumlarının ne olacağı sürekli münakaşa konusudur.

Sezgin bile, Sahîh’de özellikle kitâbu’l-tefsîr bölümünde karşılaştığı filolojik malzeme ve kaynaklarını değerlendirirken Buhârî’nin “Hz. Peygamberin sünnet ve hadislerini içine alan muhtasar bir kitap meydana getirmek” şeklindeki gayesinin dışına çıktığını filolojik eserlerin cazibesine kapıldığını dolayısıyla Sahîh’inde özellikle Ebû Ubeyde ve Ferrâ’nın fikirlerine önemli yer verdiğini; bunu yaparken de genellikle isimleri müphem bıraktığını ifade eder. Sezgin, el-Firebrî nüshasının karışık oluşundan dolayı ondan istinsah eden râvîlerin nüshalarında farklılıklar bulunduğunu ve bugün elimizde mevcut olan Sahîh-i Buhârî’lerin yaklaşık yüzde ellisinin elFirebrî nüshasına bağlı rivayetlerin edisyonunu yapan Yunûnî (ö. 701/1301) nüshasına dayandığını belirtmektedir.

El-Cami‘u’s Sahîh’in kaynaklarının tespiti gayesi ile vücut bulan “Buhâri’nin Kaynakları” adlı çalışma, oryantalist söylemin dillendirdiği hadislerin kaynağının yazılı metinlere değil de şifahî rivayetlere dayandığı ve tedvînin çok geç bir vakitte gerçekleştiği şeklindeki eleştirilere cevap mahiyetinde hazırlanmış. Fakat koca bir Buhari Külliyatı’nın tümünün bu kaynaklara dayandığını söylemek ve bu kaynakların dönemin çalkantıları sebebiyle sağlıklı olmalarını beklemek mümkün değildir. Müslümanın kanının bile helal kabul edildiği, rivayetlerin bırakın sahihliğini tefrikaya ve fitneye sebep olduğu bir arenada kaleme alınanları Buhari nasıl tetkik edecekti? Emevilere mi Abbasilere mi inanacaktı?

Emevi taraftarı bir muhaddis Resulullahın iki şey bıraktığını ve bunların “Allah’ın Kitabı ve Resulunun sünneti” (31) olduğunu söylese…

Abbasi taraftarı bir muhaddis Resulullahın iki şey bıraktığını ve bunların “Allah’ın kitabı ve Âl-i Beyt” (32) olduğunu söylese…

Her iki taraftan da olmayan tarafsız bir müslüman Resulullahın bir şey bıraktığını ve bunların “Allah’ın kitabı” (33) olduğunu ve Kuran’da Allah’ın dininin tamamlandığını (34) söylese üçünden hangisine inanacaksınız?

Buhari topladığı hadisleri Resulullahtan ulaşan ravilerden müsned olarak isnat zinciri ile alsa ne olur almasa ne olur; çünkü kendisinden önce fitnenin kol gezdiği son derece karışık bir dönemde yazılmış tefsir kitaplarından almış olup bu çabası 200 küsur yıl sonra söz konusudur. Ayrıca bunlar Sahih-i Buhari'nin onda biri kadardır (35). Ayrıca bu hadisler senetsizdirler! Hatta toplamda adı bile “Sahih” olan bu kitapta 1341 adet isnatsız hadis vardır ki buna Resulullaha ulaşmayan “mevkuf ve maktu” hadisler dâhil bile değildir. Bir de bunları dâhil etsek gerisini siz hesap edin… Şimdi tam da burada Fuat Sezgin Hocaya “Ta'lik/muallâk hadislerin Buhari’den eski olması bu hadislere hala itibar verir mi?” diye sormak icap eder…

Buhari; başta Garibu’l-Kuran konusu olmak üzere birçok konuda Ebu Ubeyde, Ferra, en-Nadr b. Şumeyl ve Ebû Ubeyd el-Kasım gibi yazılı belgelerin geçerliğini, gerçek olup olmadıklarını araştıran filologlardan da epey faydalanmıştır (36). Buhari şehir şehir dolaşıp hadis toplamış hele hele bir hadis için altı ay yolculuk yapmış değildir. Kendisinden önce yazılmış hadis kitaplarından aynen iktibaslar yaparken Sahih’inin onda biri İmam Malik'in Muvatta'ından almıştır. Şeyhi Alî b.el-Medeni’nin kitaplarından 303 hadis almıştır. Süfyan’dan rivayet ettiğini söylediği hadisler “el-Câmi” den naklettikleridir. Fıkhı Şafii’den, kelamı el-Kerabisi ve İbn-i Küllab’tan almıştır (37). Hatta bazen bablarla içindeki hadisler arasında öylesine konu çelişkileri vardır ki, kimi Buhari şarihleri “Kitap yarım kalmış, Buhari tarafından temize çekilmemiş…”, kimisi de cahil müstensihlerin tahriflerine bağlamıştır. Buhari rivayet zincirini Resulullaha kadar ulaştıracağına dair sözünü (müsned) tutamamakla isnadın otoritesini ilk sarsan hadisçimiz olmuştur. Böylece isnadın önemini ikinci sıraya indirmiştir. Yaşadığı devirde bulunan hadis külliyatının bir nevi hulasasını yapmaya çalışmıştır (38). Buhari, başını İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin çektiği Ehl-i Kuran ve’l-Akla karşı kendi fıkhını hadisle inşa etme işine girişmiştir. Önce bab başlıklarını tespit etmiş ve sonra bu bablara göre hadis toplamıştır. Hatta bu yüzden onlarca bab’a hadis bile bulamadığından boş bırakmıştır. Ulema, “Buhari’nin fıkhı kitabının babları arasında saklıdır!”der. Yani kitabı hadis kitabından ziyade, kendi fıkhıdır ve hadis bunun için yalnızca bir araçtır. Onun derdi salt hadis toplamak değil o dönemdeki ehl-i akıl ve Kur'an karşıtı grubun akaid ve fıkhını rivayet esaslı inşa etmektir. Onun birçok meselede İmam Şafiî'ye muvafakat etmesi, Şafiî Mezhebi’ne mensup olarak şöhret bulmasına sebep olmuş olsa bile, Keşmîrî ile bir grup hadis ve fıkıh âlimine göre Buhârî ne belli bir mezhebe intisap eden mukallid, ne de herhangi bir mezhebin sınırları içinde ictihadda bulunan mezhepte müctehiddir (39).

Konuyu özetlemek pek mümkün olmadığından biraz uzattık. Zira yazarımıza zikrettiği konularda neler bilmediğini göstermeden eleştirimizi sürdüremezdik. Girdiğimiz bu konular bilinmeden anlaşılamazdık. Sonra nihayet başlığında kullandığı hadise geliyor: Amr b. Meymûn şöyle demiştir: “Ben cahiliye döneminde bir grup maymun tarafından taşlanan bir maymun gördüm, onlar onu zina ettikleri için taşlıyorlardı. Ben de onlarla beraber onu taşladım” (40). Sonra da bu hadisi kurtarmaya soyunarak diyor ki:

“Bu rivayet İmam Buhârî’nin Sahihi’inin Menakıbu’l-Ensâr bölümünde geçiyor. Bu bölümde cahiliyye dönemindeki bir kısım uygulamalar hikâye edilmektedir. Yani İmam Buharî, Peygamberimiz döneminde yaşamış fakat onu görememiş olan bir kişiyi tanıtırken, o kişinin cahiliye döneminde şahit olduğunu söylediği ilginç bir olayı hatırlatıyor. Bu kişi henüz Müslüman olmadığı bir dönemde Yemen’de bir grup maymunun, aralarına aldığı bir maymunu taşladıklarını naklediyor. Hayvanlar arasında benzeri ilginç olaylar olabilir. Maymunlar bir maymunu taşlıyorlar. O günkü bilinen kültürde zina edenler taşlandığı için Amr b. Meymûn da “Herhalde bu maymun da zina etmiştir, onun için taşlanmaktadır” düşüncesiyle gördükleri karşısında kendini tutamayıp taşlanan maymuna birkaç taş atıyor. Olay bu.” Burada kesmek zorunda kaldım. Çünkü üzülerek gayri ihtiyari güldüm. İnsanlara deseler ki şöyle bir yarışma yapacağız. Sizin hiç tasvib etmediğiniz bir konuyu sizinle birlikte belirleyeceğiz ve siz de bu konuyu savunmaya çalışacaksınız. Bakalım kendinin bile tasbib edemeyeceğin bir konuyu nasıl müdafaa edeceksin? Lise yıllarımda öğretmenimiz edebiyat dersinde böyle bir muhakeme denemesi yaptırmıştı. Yazar arkadaşımızın kendisini ne kadar zorladığı ortada. Fakat bunu sözlü olarak karşımda savunmaya kalksaydı yazması kadar kolay olamazdı. Ona derdim ki: Kardeşim. Zinadan dolayı recm cezası vermeye kalkan maymunlar nasıl söz konusu olabilir? Maymunun biri bir yere yahut birine bir taş atabilir; ama bunu zinacıya karşı toplu halde cezalandırma amaçlı yapamaz. Cima dese bari onu da demiyor; hayvanlarda bunun adı zina mı olur? Zina Müslümanlar arasındaki bir yasaktır. Buna zina denmesi için bir dini olmalı ve bu din de İslam olmalı. Sonra Amr b. Meymûn maymunların zina sebebiyle taşlamaya giriştiklerini nereden biliyor? Maymunları baştan beri mi takip etmiş, hayır! Peki, onların derdini nasıl anladı? Buna ancak bir yolla inanabilirim: Körü körüne!

Yazarımız, “Bu rivayette anlaşılmayacak ne var?” derken kendisine böyle bir yol bulmuş diyor ki: “Olayı doğru anlamak isteyen bir aklı selim sahibi bu hikâyeden “Buharî, Maymunlar da, içlerinden zina eden maymunlara recim cezası uygularlar diyor” sonucunu nasıl çıkarır? Hayvanlar birbirleriyle kavga edebilir. Bazı hayvanlar arasında gruplaşma da olabilir. Bu rivayet, Rasulullah’tan nakledilmiş bir hadis değildir. Bu aktarımı İmam Buharî, zina bahsinde, zina edenin recmine delil olarak anlatmamıştır. Burada Buhari’nin, hayvanların da yapıp ettiklerinden sorumlu olduklarına dair bir iddiası da yoktur.” Biz de diyoruz ki: Kardeşim, aklıselim sahibi olarak ben bu olayın yaşanmasından tut da rivayetin sahihliğine bile inanmıyorum. Belki Amr b. Meymûn’a bile iftira altmış olabilir ve kendisi böyle bir olay ve ifadeden habersiz olabilir. Recm, Amr b. Meymûn’un yaşadığı dönemden çok daha eskilere giden bir uygulamadır. Böyle bir sonuç çıkardığımız yok. Hayvanlar birbiriyle kavga edebilir elbette; gruplaşma da olabilir. Ama ne olamaz biliyor musun? Zina etmeleri nedeniyle topluca taşlama cezası olamaz… Sen de bunu anla. Bu hadisin Resulullah’tan nakledilmesi zaten mümkün değil; ancak “sahih” yakıştırması yapan Buhari’de bunların ne işi var? Mesele burada… Buhari zina edenin recmine delil olarak anlatmasa yahut hayvanların da yapıp ettiklerinden sorumlu olduklarına dair bir iddiası olmasa bile bu hadisteki “zina eden maymunun topluca taşlanması” saçmalığını aklıselim sahiplerine asla izah edemezsiniz.

Sonra, “Şerhlere bakıldığında bazı Buharî nüshalarında bu rivayetin olmadığı zikrediliyor. Niyeti Buharî üzerinden Sünnete saldırmak olan bu laf anlamaz aymazlar,  bu rivayeti görmezden geliyorlar” diyor. Biz de diyoruz ki ne şerhinden söz ediyorsun kardeşim? Hadisin metni bablarda aranır; şerhlerde değil. Onlar sayfa numarasına kadar kayıtlı olan bu hadis metnini açıklamaktan imtina ettilerse şerhlerde bulamadığında bu saçmalığı kurtarmış mı olacaksın? Gönlüm isterdi ki senin şerhlerde yok dediğin bu hadisin no’su da olmasaydı; hiç rivayet edilmeseydi… Sen ve senin gibiler “zina eden maymun” konusunun varlığına bile inanmasaydınız… Niyetimiz Buhari üzerinden sünnete saldırmak değil, sünneti Buhari’den değil Kur’an’ı Kerim’den aramamız ve bulmamız gerektiğini göstermektir. Sünneti Allah tarafından korunmamış rivayetlerde arayacağınıza korunmuş ayetlerde arayın! Bizim saldırdığımız sünnet değil, iftiralardır; saçmalıklardır.

Yine diyor ki, “Rivayetin kritiğini yapanlar, bu rivayetin hayvanlarda sorumluluk olmadığı, onlarda aile düzeni bulunmadığı ve şerî cezaların hayvanlar için söz konusu olmadığı gerekçesiyle rivayetin hastalıklı olduğunu söylemişlerdir. İbnü’l-Cevzî, bu rivayetin mevzu/uydurma olduğunu söylüyor. Bu utanmaz-pişkin grup için bunların bir önemi yoktur. Bu beyler, “Nasıl olur da Buharî bu rivayeti alır?” diyerek, Buharî üzerinden, dinî hüküm çıkarma kaynaklarımızdan ikincisi olan Sünneti nişan almaktadırlar.” Saygıdeğer kardeşim, hakaretlerin arasında sıkışmış yanlış bilgilerini hiç hakaret etmeden düzelmeye çalışıyoruz. Rivayetin kritiğini yapanlar elbette hayvanlarda sorumluluk olmadığını söyleyecekler. Kimsenin “aaa bunlar hayvanları sorumlu tutmuşlar” dediği yok. Olayın yaşandığına dair inanç saçma. Madem rivayet de hastalıklıdır; neden kitabın adı “Sahih-i Buhari”? “Sahih” sahi ve sıhhatli olana denir; böyle bir isim altında hastalıklı rivayetlerin ne işi var? İbnu’l Cevzi’nin uydurma dediğini Buhari niçin Sahih’ine almış? İşte bu çelişkiler yüzünden sizin utanmaz-pişkin dediğiniz grup için çelişkisiz olan Kur’an-ı Kerim’in önemi var! Dini hüküm çıkarma kaynaklarımızdan ikincisi olan “sünnet”i yanlış tarif ettiğiniz için yanlış yerde arıyorsunuz. Eğer “sünnet” sizin gözünüzden sonra Kur’an’dan sonra ikinci denecek kadar önemliyse âlimlerimizin hastalıklı veya uydurma olduğunu söylediği hadislerin içinde niçin (sünnet’i) arıyorsunuz? Biz sünnet’i Kur’an’ın içinde aradığımız için ikinci derece bile görmüyoruz. Kur’an’ın içinde Resulullahın bize örnek olmak üzere yaptığı her şey aynı zamanda sünnettir. Bu yüzden biz Kur’an deyince sünnet’i bir arada düşünüyoruz; işte bu derece yani birinci derece önemli görüyoruz. Böylece bu da demektir ki biz sünnet’i ikinci kaynak görenlerden daha çok önemsemiş oluyoruz. Sünneti Kur’an’la birlikte birinci derece gören bizlere “sünneti nişan almak” ifadesinin zina yapan maymunun taşlanması kadar saçma sapan olduğu aşikârdır.

Diyor ki: “Şunu da unutmayalım ki, Buhârî aynı zamanda bir tarihçidir. Onun kapsamlı bir tarih kitabı vardır. Bu hikâyeyi tarihî bir nakil olarak da zikretmiş olabilir. Siz bunları söylesiniz bile bu azgın azıklık yine aynı nakaratı seslendirir: “Hayır olamaz! Buharî nasıl olur da zinakâr maymuna recim/taşlama cezası verdirir?” Ne diyelim? Sanki peygamberimiz Buhari imiş gibi o dediyse bu bile mümkündür mü diyelim? Ona peygamber demekten kaçınarak onu peygamber yerine koyanlar gibi mi olalım? Tarihte hiç yaşanmamış bu uydurma rivayete bir tarihi nakil değeri mi verelim? Bunu siz yapın.

Diyor ki: “Aslında yatıp kalkıp sünneti itibarsızlaştırma katliamının cellâtlığını yapan bu utanmazları muhatap almamak ve onları âdeme mahkûm edip düştükleri balçıkta debelenmeye terk etmektir” diyor. Ben de daha ziyade böyle saçmalıklara cevap vermekten iyice bıkmış biri olarak herhalde iyi günümde olmalıyım ki sabırla cevap vermeye çalıştım. Cevaplamaktan bıkıp yarıda kestiğim makalelerim var. Bu yazı gözüme kısa göründüğü için bir nefeste cevaplar ve ecir alırım diye düşündüm. Aslında üzerimde bıkkınlık etkileri oluşmadı desem çok da doğru olmaz. Ben elbette bu yazar gibi hakir gördüğümden muhatab almama düşüncesine sahip değilim. Bıkkınlığımın nedeni yorgunluğumdur. Yoksa yurdum insanına saygı duyuyorum; yoksa ben iftiraya saçmalık diyorum. Fakat Allah bile bizi muhatab alıp sınava tabi tutuyorken senin muhatab almaman senin problemindir; bilesin.

Diyor ki: “Fakat “onlara yeni paçayı kaptırmış olan, henüz onların tam haşhâşîsi olmamış bazı iyi niyetli hakikat arayışı içinde olanları, düşünmeye ve gerçeği araştırmaya sevkedebilir miyiz acaba” niyetiyle bunları yazıyoruz. Bu yazdıklarımızın, kemikleşmiş Sünnet cellatlarına bir fayda sağlayacağını sanmıyorum. Bu yazımızın onları küplere bindirip silahsız Taliban saldırısı yapacaklarını da biliyorum. Ellerinden geleni arkalarına koymasınlar. Dönersem kahpeyim bu azimetten. “Yeter yahu! Biraz dış düşmanlarla uğraşalım, gündemimizi onlara yoğunlaştıralım” diyoruz. Fakat şeytan taşlamaktan salavat getirmeye fırsat bulamıyoruz. Sünnet saldırganı yerli şeytanlardan başımızı kaldırıp da asıl büyük iblisle uğraşmaya zaman bulamıyoruz.” Buraya kadar neler söylediğimiz yukarıda kayıt altında. Bizim ifadelerimize bu itham ve hakaretler yakışır mı? Bunun kararını okuyuculara bırakıyorum… Ayrıca hatadan dönmek kahpelik değildir; bile bile hatada ısrar etmek de doğru değildir. Sözlerimizin anlaşılması noktasında biz inatçılara değil önyargısızlara umut bağlıyoruz. Biz kemikleşmiş olsaydık yıllar evvel senin gibi düşünürken daha doğru olanla karşılaşınca değişmezdik. Biz iftiraların cellâdıyız; Kur’an ve onun içindeki sünnete habersizce cellat olanlardan Allah’a sığınıyoruz… Bu arada yazarımızın şeytan ve büyük İblis zikrinden anlaşılıyor ki onları da tanımıyor…

Nihayet yazar söyleyeceklerini bitiriyor: “Son olarak şu notu da düşmek istiyorum: Sünnetin naklini “Kulaktan kulağa oyunu” olarak nitelendirip dalga geçenlere soruyorum; sizler, Hz. Peygamberin, hadisleri yazmayı yasakladığını, Hz. Ömer’in, Hz. Ebu Hureyre’yi çok hadis rivayet ettiği için azarlayıp kırbaçladığını, Peygamberle 23 sene beraber olanların 23 hadis bile rivayet etmediğini, Hz. Aişe validemizin Kur’an’a ters düşen hadisleri kabul etmediğini ve buna benzer rivayetleri hangi kriterlere göre doğru kabul ediyorsunuz? Bunlar Kuran’da geçmiyor. Onlar da “Kulaktan kulağa oyunu” ile hadis külliyatına girmedi mi? İşinize gelen bu rivayetleri, kendi tabirinizle “Rivayet kültürüne dayanan uydurulmuş dinin” dayandığı rivayetler arasında nereye koyuyorsunuz? Yoksa Sünneti inkâr edip Peygamber Efendimizi de postacı konumuna indirgeyip O'nun yerine sizler oturarak, peygambersiz ve Sünnetsiz bir din uydurmuş olmayasınız... Ne olur dürüst olun. Bir defalık olsun kendi içinizde tutarlı olun. Önünüzü yıkarken arkanızı pisliyorsunuz farkında mısınız?” Hemen cevap vereyim: “Öncelikle hatalılara karşı bile dalga geçmekten Allah’a sığınırız. Öyle birileri varsa Allah’a havale ederim. Fakat siz bu yazınızda hakir gören bir tutumda olmakla dalgacıların seviyesine düşmüyor musunuz? Önce kendinizi bir gözden geçirin derim.

KAYNAKLAR:

1.Buhari et-Tarihul Kebir c. 8 s.81.

2.Buhari et-Tarihul Evsat c.2 s.93.

3.Buhari Kitab’uz-Zuafa s.132.

4.İbni Abdulbirr, el-İntika s.149-150.

5.İbn Abdilberr el-İntika s.150.

6.İbn Abdilberr el-İntika s.150.

7.Ebuşşeyh Tabakat 2/110.

8.Ahmed b.Hanbel Kitabu’l-İlel.II/69/428-32.

9.Tehânevî, Kavâ‘id fî ulûmu’l-hadîs, 384, dipnot.

10.Bknz. Ahmed b.Hanbel Kitabu’l-İlel.II/69/428-32.

11.İbn Adi el-Kamil fi Zuafair-Rical.8/239; Ahmed b.Hanbel İlel II/68/428, II/246/1775.

12.Yusuf el Kardâvi, Fetâvâ Muâsırâ, Daru Uli’n-Nuhâ, Beyrut, ty, II, 113.

13.Şeyhu'l İslâm İbnu Teymiyye el-Harrânî ed-Dımeşkî , vefâtı: 728 hicrî , Mecmû‘u Fetâvâ, C. 20, sf: 304.

14.Eşari, “el-İbane”, 77.

15.Buhari et-Tarihul-Kebir VIII.81.

16.İmam Müslim b Hacac Kitabul Kuna vel Esma, 31.

17.İbn Adi, el-Kamil fi Zuafair-Rical.8/241.

18.İbn Adi el-Kamil fi Zuafair-Rical.8/237.

19.İbn Abdilberr el-İntika/149-150.

20.İbn Abdilberr el-İntika/150.

21.İbn Abdilberr el-İntika/151.

22.Hatib el-Bağdadi, Tarihu Bağdad 13/413.

23.Hatib el-Bağdadi, Tarihu Bağdad 13/382-383.

24.Hatib el-Bağdadi, Tarihu Bağdad.13/411.

25.Hatib el-Bağdadi, Tarihu Bağdad 13/383-384.

26.Şuara, 3.

27.Tirmizî, daavat, 100; Musned, 2, 254; Bknz. Tirmizi, Daavat 110, 3539; Buharî, el-Edebu’l-Müfred- 1419/1998, Riyad- 1/338;   Taberanî-Evsat- h. no: 8994; Bezzar, h. no: 1405; Mecmau’z-Zevaid, 10/164.

28.Müslim, Sahihi Müslim Kitab-ı Zühd, Hanbel, Müsned 3/12, 21, 33.

29.bk. Tarihu Dımaşk,-1419/1998-Beyrut- 23/385.

30.Abdülhay el-Kettânî, I, 162.

31.Muvatta, Kader 3, (2, 899).

32.Tirmizî, Menâkıb: 31; Müsned, 3:14, 17, 26.

33.İbn Hişam, es-Sire, c. 4, s. 250-252; Taberî, Tarih, c. 3, s. 168-169; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 5, s. 30, 262, 412, c. 1, s. 384, 453; Müslim, Sahih, c. 4, s. 41-42; İbn Mâce, Sünen, c. 2, s.1024-1025.

34.Bknz. Maide, 3.

35.Buhari, “Kitabu’t-Tefsir” Bölümü, s. 149.

36.Buhari, “Kitabu’t-Tefsir” Bölümü, s. 150.

37.Buhari, “Kitabu’t-Tefsir” Bölümü, s. 108.

38.Buhari, “Kitabu’t-Tefsir” Bölümü, s. 13.

39.Keşmîrî, Feyzü'l-bâri 'alâ Sahîhi'l-Buhârî, Kahire, 1357/1938, 1/278.

40.Buhârî, Sahih, Kitabü Menâkıbi’l-Ensâr, Bâbü’l-Kasâme Fi’l-Câhiliyye, 27, No: 2849.

-devam edecek-


Başlık Kategori Yayın Tarihi
koylunun cinar yapraklari gibi Genel 17.11.2018
Islamı doğru anlamak.. -5- Genel 15.11.2018
Islamı doğru anlamak.. -4- Genel 12.11.2018
Uşak tan koylu bakişi Genel 10.11.2018
Islamı doğru anlamak.. -3- Genel 07.11.2018