GÜREŞ TEKKELERİ

E. 529-41 numaralı belgede güreşen 43 çift tekke pehlivanının ismi yazılıdır. Bu sayı çok ilginçtir. Demek ki Sultan I. Abdulhamid zamanında İstanbul’daki güreş tekkesinde en azından 90 pehlivan idman yapıyor ve barınıyormuş. Adı yazılı güreşçilerden çoğu Anadolulu, içlerinde Karslı, Konyalı, Diyarbakırlı, Erzurumlu, Amasyalı, Tosyalı, Sinoplu, Kavaklı, Sivaslı, Borlu ve sair pehlivanlar var. Ruznamelerdeki bilgilere göre güreşler bazen sade nakkare çalınarak yapılırmış. Bayramların birinci günü Yalıköşkü’nde güreşlerden önce mehter çaldırıldığını biliyoruz. Güreş teklerinin ne zaman kapatıldığı konusunda şimdilik kesin bir bilgimiz yoksa da Yeniçeriliğin kaldırıldığı 1826 yılında kapatıldığı sanılmaktadır.

Bursa Güreşçiler Tekkesi, Osmanlıların kurduğu ilk güreşçiler tekkesidir. Sultan Orhan Gazi zamanında (a.y.1358) Kaleiçi’nde kuruldu.

Edirne Güreşçiler Tekkesi, Osmanlıların kurduğu ikinci güreşçiler tekkesidir. Sultan I. Murad Gazi, Hükümet merkezini Edirne yapınca (1363), burada camiler, medreseler, imaretler, kervansaraylar, köşkler yaptırırken güreşçilerin yetişmesi ve idman yapabilmeleri için de kale içinde bu tekkeyi açtı. Tekkenin ilk şeyhi, Şeyh Cemaleddin Efendi’dir. Cemaleddin Efendi ölmeden önce bütün malını bu tekkeye bağışladı; ölünce de diğer dini tarikatlarda olduğu gibi tekkenin bahçesine gömüldü. Evliya Çelebi bu tekkeyi detaylıca anlatmıştır…

Evliya Çelebi yazısının bir yerinde şöyle demiştir: “…güreşçilerce kuvvetli olmak yiğitliktir ama, oyunbaz olmak erlikten daha çok erliktir, yiğitliktir. Atalarımız erlik on ise, bunun dokuzu hile ve oyundur demişler. Doğrusu da böyledir. Savaşa gidecekler için silahşörlük ve güreş yapmasını bilmek çok gereklidir. Aynı zamanda güreş, peygamberimiz Hazreti Muhammed’in çok sevdiği ve yapılmasını istediği şeylerdendir. Edirne Güreşçiler Tekkesi’nde yaz ve kış, yüz çift güreşçi dervişler bulunup, Ayin-i Pir Yar Veli üzre idman ederler. Bu tekke gerçi taştan yapılmış değildir. Ama bakımlıdır. Birçok odası, yemek pişirilecek yeri ve Meriç nehri kenarında bahçesi vardır. Tekke içindeki alanda, eski ünlü güreşçilerin demirden yapılmış yayları, mızrakları, gürzleri ve çeşit çeşit saplanmış okları saklıları, zerbeste ve matrakları ile 50-60 kilo gelen manda derisinden yapılmış yağlı kisbetleri ve birçok idman araçları bu dost alanında asılı durur…”

“…Yine bu tekke içinde, Pehlivan Merd-i Şiran’ın ve güreşçilerin en büyüklerinden Er Sultan Hazretlerinin mezarı bulunmaktadır ki bu Er Sultan, Fatih Sultan Mehmed Han huzurunda bir günde Azerbaycan padişahı Uzun Hasan’ın yetmiş ünlü pehlivanını yenmiştir. Yavuz Sultan Selim Han önünde dört yezidi arslanı ile çarpışarak dördünü de ikişer parça eden Pehlivan Demir’in üstadı olan Er Sultan işte bu Er Sultan’dır.”

Yağlı güreşte 360 çeşit oyun uygulanmaktadır. Tekkede yaz ve kış 200 güreşçi barındırılmakta olup, idman araçlarıyla ayrıyetten geliştirme idmanları yaparak kuvvetlerini artırmaktadır. Tekkenin bulunduğu yer, Semiz Ali Paşa Çarşısı’nın yakınındaki Balık Pazarı Kapısı’nın iç kısmındadır.

Manisa Güreşçiler Tekkesi hususunda da Evliya Çelebi’nin açıklamaları mevcuttur. Manisa Selçuklular ve Aydınoğulları zamanında önemsenmeyen bir şehirmiş. Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid tarafından Osmanlı ülkesine katıldıktan sonra, Osmanlı padişahlarından ilk defa burasını çok seven ve imar eden Sultan II. Murad olmuştur. II. Murad sporcu olduğu kadar sporu ve sporcuyu koruyan bir padişahtı. Manisadaki sarayı yaptırdığında güreşçiler ve okçular için birer tekke de yaptırdı. 1671’de Manisa’ya giden Evliya Çelebi, Manisa’yı anlatırken güreşçiler tekkesinden ve ok meydanından hiç bahsetmemiştir. Kaleyi anlatırken, “Kuzey yönünden aşağı şehre açılan demir kapının iç yüzündeki kemere Pehlivan Şüca’ın yayı asılıdır…” der. Şüca’, II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim zamanında güreşmiş ve ok atmış namlı bir sporcumuzdur.

Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u aldıktan sonra burada yaptırdığı spor kurumlarından ikincisi Pehlivan Şüca Tekkesi’dir. Ayrıca Fatih’in İstanbul’da yaptırdığı ilk spor alanı Ok Meydanı’dır. 1918’de İstanbul Belediyesi tarafından yayımlanan İstanbul Planı’nın birinci paftasında Şüca Camii gösterilmiştir. Bu cami Unkapanı tarafında görünmektedir. Cami ile ayazma arasındaki sokağın adı Ayazma Sokağı’dır. O mahallede doğup büyüdüğü için yöreyi çok iyi bilen Evliya Çelebi, Şüca Tekkesi’nin yerini açıkça “Küçük Pazar yakınında…” diye belirtmiştir. Sultan Fatih zamanında açılan bu tekkeye oğlu Sultan Bayezid zamanı sporcularından tirendaz pehlivan Şüca’nın adı sonradan mı verildi yoksa ilk şeyhinin adı da Şüca’ mıydı bunu Evliya Çelebi’den de öğrenemiyoruz.

Pehlivan Demir Tekkesi konusunda en geniş bilgiyi yine Evliya Çelebi veriyor: “Esnaf-ı pehlivan-ı küştigiran: Tekkeleri iki yerdedir. Biri Küçük Pazar yakınında, Unkapanı yolu üzerinde Servi fırını karşısında “Pehlivan Şüca Tekkesi’dir. Ebu ül feth Gazi’nindir. Biri dahi Zeyrek yokuşu ayağında Pehlivan Demir Tekkesi’dir. Hala bu tekke bakımlıdır. İçinde tekkenişini Baba Hasan iyi gidişatıyla tanınmış bir ihtiyardır. Bu tekke içinde üçyüz güreşçi var; onar çift camuz (manda) ancak karşı koyabilir. Yüz elli çift pehlivan kisbetlerini giyinip sarı zeytinyağı ile yağlanıp insan ejderhası gibi apul apul birbirine aslan gibi sarılıp seyircilere pehlivanlıklarını göstererek…” ve saire…

Osmanlı zamanında spor yapılan yerler sadece tekkeler değildi. Edirne, Amasya, Bursa, Sivas, Gelibolu, Manisa, Kahire, Bağdat, Şam, Selanik, Konya, Kayseri, Belgrad, Sofya gibi büyük ve önemli şehirlerdeki alanlar genellikle güreş, atlı sporlar, ok atışları ve çeşitli törenler için kullanılmıştır. Bu alanlar savaşa daima hazır bulunması gereken gençlerin ve ordunun eğitim yeri sayılır. Selçuklu ve Osmanlı Türkleri hiçbir zaman Romalılar, Bizanslılar, Yunanlılar ve Batı Anadolu’da yaşamış eski uluslar gibi tiyatro ve hipodrom benzeri taştan yapılma büyük alanlara özenmediler. Bir süre İznik’i hükümet merkezi yapan ve Haçlı ordularının yaklaşması üzerine Anadolu içlerine çekilen Selçuklulardan elbette Bizans’ın muhteşem kabul edilen Hipodrom’u gibi bir safsata yapmaları beklenemezdi. Osmanlının boş işlerle kaybedecek vakti yoktu…

 

Not“Osmanlı’da Spor ve Sonrası”, (1992), Yüksel Yılmaz notları. Evliya Çelebi’nin kitabını okuyanlar iyi bilirler ki kendisi muhtemelen heyecanlı birisi. Zira mübalağayı bir sanat olmanın ötesinde kullanıyor.

Özür: O yıllarda ecdadımı övmek için safsata diyerek kötülediğim ecnebi bir sanat ve kültür mirasına bugün ecdadıma olan saygımı koruyarak saygı duyuyor ve sözümü geri alıyorum.

http://www.bizimyaka.com/yazar-90472-Gures-tekkeleri