Tarihte sinsi silah: Ok

Silah olarak özellikle okçuluk benim en için en ilginç olanıdır. Çünkü bir okçu kadar tehlikeli ne bir mızrak ne de bir kılıç kullanıcısı olabilir. Kılıç ok kadar gizlenemez. Mızrak da ok kadar hafif olmadığından gelişini daha ziyade belli eder. Fakat ok böyle değil. Nereden ve ne kadar hızla geldiği belli olmayabilir. Hatta ucu zehirli de olabilir. Ağaçların yoğun dallarının, yapraklarının, meyvelerinin arasından hızla süzülerek geldiğinde saplanmıştır bile ve iş işten geçmiş olur. Nerden çıktığı belli olmadan sadece saplandığı da fark edilebilir. Yakalanma ya da engellenme ihtimali yok denecek kadar azdır. Okçunun kendini güvenlice siper ederek bunu yapabilmesi geriye sadece nişancılığı gerektiriyor.

Moğollu Ataok ve talebesi Derdevur, Çinli Vei Fei ve talebesi Chi Chang, sahabeden Sa’d b, Ebi Vakkas okçulukta efsane olmuşlardır. Osmanlı padişahlarından Üçüncü Selim, Dördüncü Murad, İkinci Mahmud da okçulukta rekora yaklaşmışlardı. Bu alanda yazdığım eski yazılarımı buldum. Kâğıtlar neredeyse kullanılamaz hale gelmişlerdi. Bunları 1996-97’lerde ulusal medyamızdan Akit Gazetesi için hazırlamıştım. İki sene kadar yazdıktan sonra dönemin spor müdürü tarafından “Mason Sporcular” başlıklı yazım yayınlanmayınca daha da göndermedim ve böylece elimde kalmış oldu. Şimdi burada değerlendirmek istiyorum.

Ok ve yay ta Taş Devri’nden beri insanoğlunun kullandığı en eski silahlardandır. Bununla ilgili kaynakları (*) araştırdığımızda hayli geçmişe uzanıyor. M.Ö. 16000’lerde Afrika’da ortaya çıktığı sanılıyor. Avrupa kıtasındaki en eski kalıntılar Danimarka’daki Holmegaard kalıntıları olup M.Ö. 8000’lere aittir. Önceleri avcılık için kullanılan ok ve yay zamanla insanlar arasındaki çatışmaların silahı olmuş ve kısa sürede yaygınlaşmış. M.Ö. 2000’lerde ok ve yay Mısır ordusunun başlıca silahıdır. Başlangıçta basit bir teknikle yapılan menzili düşük yaylar Ortaçağ ve sonrasında M.Ö. 1800’lerde Asurlular tarafından ağaç, boynuz ve deri birleşimiyle masrafsız ve basitçe kuvvetlendirildi. Asur ordusunun asıl birimi hafif zırh giyen okçulardı. Okçuları kalkancılar kalkanlarıyla korurlarken onlar da siper alarak ok atarlardı. İnsan boyuna yakın uzunluktaki yaylar 1 metrelik okları 300 metre kadar uzağa fırlatabiliyordu. Özellikle İngiliz uzun yayları (Longbow) Hastings, Agincourt, Crecy, Poitiers gibi savaşlarda birinci derecedeki etkisiyle savaş tarihine damgasını vurmuştur. Uzun yay 14. ve 15. yüzyıllarda İngiliz ordularının başarı nedenlerindedir. 1150’li yıllarda Galler civarlarından alındığı düşünülen uzun yay, ilk kez 1252 tarihli Silah Kararnamesi’nde ulusal silah olarak kabul edilmiştir. I. Edward (1239-1307) dönemden itibaren İngiliz savaş taktiklerinin önemli bir parçası olmuştur. Süvarilerin rahatça kullanılabildiği kısa yaylar özellikle Asya’da mükemmelleşti. Ağaç, boynuz (kemik), sinir ve tutkaldan oluşarak gittikçe gelişti.

Sami kökenli bir Asya toplumu olan Hyksosların Mısır’ı fethinde, Romalıların Parth Krallığı’nı alamamasında, Haçlı seferlerinin başarısızlığında ve Cengiz Han’ın ordularının bu silahı iyi kullanan toplumlara yenilmelerinde gelişmiş yayların etkisi büyüktür. Kökeni Orta Asya’ya uzanan kısa yaylar, atların ve at arabalarının üzerinde de kolaylıkla kullanılabildi. İskitler, Hunlar, Moğollar, Anadolu Türkleri ve diğer Asyalı toplumlar Çin’den, kuzeybatı Avrupa’ya kadar düşman piyade ve süvarisini farklı maddelerin bir araya gelmesiyle gelişmiş yaylarla galibiyeti elde etmeyi başardılar. M.S. 800’lü yıllara kadar tek parça ağaçtan yapılan Yumi, önce bambu ile birleştirildi, sonra deri ile lamine edilerek kompozit bir hal aldı. Batı Roma ordusunda okçuluğa çok fazla önem verilmediyse bile onların doğudaki devamı olan Bizanslılar hayli önem verdiler. Talimnamelerinde okçuların nasıl savaşacaklarını bile yazdılar. Saf tutan okçuların ilk iki safı düşman süvarisinin atlarının ayaklarına doğru nişan alırken, arkadaki saflar oklarını yukarıdan düşmanın üzerine yağacak şekilde dik açıyla nişan aldılar. Düşman süvariler kalkanlarla kendilerini atlarıyla birlikte koruyamadıklarından bu atış tekniğinin düşmana daha fazla zarar vereceğini düşündüler. Baktılar ki kalkanlarla kendilerini koruyabiliyorlar düşman piyadesini doğrudan hedef almamaları istendi. Kore yayı, boyu ve biçimiyle diğer Asya yaylarına nispeten Osmanlı yayına en fazla benzeyendir. Kurucu krallardan Go Jumong bir ok ile havadaki beş sineği yakalayabilen efsanevi bir okçu olarak anlatılır. İskitlerin Batıya yaptıkları akınlarla tanıttığı atlı okçuluk Hunların Avrupa’ya yayılmasıyla daha çok tanındı. Batıdaki basit uzun yaylar kısa yaylardan fazla bir manevra alanına ihtiyaç duyarlar ve krişleri ancak yüze kadar çekilebilir. Fakat Asya’nın kısa kompozit yayları dar bir manevra alanında kullanılabildiğinden at üzerinde rahatça atış yapılabildi ve krişleri kulağa kadar çekilebildi. Üzenginin icadıyla at kullanımı kolaylaşınca okçuların işi kolaylaştı. Zira üzengisiz ata binmek başlı başına bir maharettir. Binici at üzerinde daha rahat oldu, atı istediği yöne daha rahat hareket ettirebildi ve atın üzerinde daha etkin atışlar yapabildi. Okçu piyadeler ok atarken krişi tutan ellerini sabitte bırakabiliyorken atlı okçular aynı anda atı idare ettiğinden krişi tutan elleri sabit kalmadığından üzengi bu dezavantajı ortadan kaldırdı. İskitler okçuluktaki yetenekleriyle ün saldılar. Yediden yetmişe kadın-erkek her İskitli okçuluk talimi yaptı. Bazı İskit kurganlarında bulunan zırh parçaları ve temrenler İskit zırhlı okçuları hakkında günümüze bilgiler taşır. Akdeniz toplumları ve Çinlilerin entari giydiği dönemlerde onların pantolon ve çizme giymeleri ve üzengiyi kullanmaları atların sosyal hayattaki önemini gösterir. Heredot, Perslerin sadece üç şeye önem verdiğini belirtir: Yay kullanmak, ata binmek ve doğruyu söylemek. Perslerde okçuluğun ve atlı okçuluğun çok önemli öğeler olduğunu sadece Heredot anlatmıyor. Okçuluk yeteneğinde zirveye ulaşmak için 20 senelik bir eğitim sürecinden geçilmesi gerektiğine inanıyorlardı. Zira usta bir okçu düşmanı kulağından vurabilmeliydi. Antik dönem Pers ordusunun 10000 kişilik okçu birimleri savaşta kilit rol oynadılar. Sparabara adı verilen okçu piyadeler kalkancı tarafından korunarak yanaşık düzende ok atarlardı. Atlı okçular ise Pers kültürüne Asurlar tarafından yerleşmiş olabilir. Atlı okçuların ana görevi düşmanı kuşatıp üzerlerine her yerden ok yağdırarak onları zor duruma sokmaktı. Özellikle Türkler ve Moğollar savaşlarda mobilize atlı okçu birimleriyle hayli başarılı oldular. Batıda yaya okçular M.S. 11. yüzyılda bile öncelikle piyadelerin hareketini kolaylaştırıp kuvvetlendirmek için savaş alanında saf tuttular. Onlardan 700 yıl önce Hunlar atlı okçularını birincil güç olarak kullanıp, düzenli orduları savaş alanlarında mağlup edebildiler. Türk devletleri, Araplar ve Moğollar okçu birlikleriyle önemli zaferler kazandılar. Arap okçuları için yay en ölümcül silahtı. Ayrı bir birim olarak örgütlenen okçular, etkili menzilleri 100 metre kadar olan oklarını ustaca kullandılar. Araplarla savaşan düşmanların üzerlerine isabet eden oklar nedeniyle kirpiye döndüğü efsaneleri vardır. Ok yağmuru düşünün… Okçular odun ya da bambudan çoğunun temrenine zehir sürülmüş metal uçlu 30-50 oklar taşırlardı. Atlı okçulukta son 1000 yılda Macarlar, Moğollar ve Türk-Osmanlı atlı okçuları ekolleşerek öne çıktılar.

Hunların M.S. 4.- 6. yüzyıllar arasında Avrupa’ya yayılması özellikle Orta Avrupa’da göçebe toplumlardaki atlı okçuluğu etkiledi. Özellikle Macarlar okçuluk ve atlı okçulukta çok tecrübe kazandılar. Köken olarak göçebe yaşam biçimini benimseyen Macar insanı, Orta Asya bozkırlarının göçebe toplumlarıyla benzer askeri taktikleri uyguluyordu. Tüm Macar askerler iyi bir savaşçıydılar ve tüm savaşçılar da iyi bir süvariydiler. Hafif zırh kullanan bu savaşçıların en tipik silahı at sırtında rahatça kullanılabilecek kadar kısa ve bir zırhı delebilecek kadar güçlü kompozit yaylardı. Macarların Lechfeld’de Germe’lere yenildikten sonra toplum olarak Hıristiyanlığı benimseyip, yerleşik düzene geçmeye başlaması bile okçuluğa verdikleri önemi azaltmadı. Daha uzun yıllar boyunca Macar ordusunun temel birimi okçular ve atlı okçular oldu. Bugün bile Macaristan’da hemen her şehirde en az iki tane okçuluk kulübünün olması milletçe okçuluğa verdikleri önemi gösterir. Moğollar okçuluk ya da atlı okçulukta sosyal hayata nüfuz etmişlerdir.

Hem hafif hem de ağır zırhlı Moğol süvarisi 350 metre menzile çıkabilen kompozit yaylarla oldukça etkiliydiler. O dönemde Batı toplumlarının kullandığı standart bir yay 35 kg. çekişe sahipken Moğol yayının çekiş gücü 80 kg. civarıydı. Bu da Batı yayları 200 m. civarı bir menzile sahipken, Moğol yaylarının menzilinin 350 m. civarlarında bir menzile sahip olmaları demekti. Moğolların atış stili bile Batılı toplumlardan farklıydı. Tıpkı Türk toplumlarının kullandığı gibi başparmak üzerinde yüzüğe benzeyen, yay kirişinin oku normalinden çok daha fazla hızlı ve isabetli fırlatmasına yarayan bir yüzük (zihgir) kullanıyorlardı. Batı tipi okçulukta ise kiriş işaret parmağıyla çekiliyordu. Zihgirin kullanımı ile hem el yorulmuyor hem de daha seri atış yapılabiliyordu. Başparmağa takılan bu tırnaklı yüzük ok atışı sırasında yay kirişinin başparmağı parçalamaması içindi. Moğollar genellikle sol taraflarında asılı iki yay taşırlardı; bunlardan biri kısa, diğeri uzun menzilliydi. Kısa menzil için ağır oklar, uzun menzil için hafif oklar, işaret vermek için havada ıslık sesine benzer ses çıkaran oklar, yangın için ateşli oklar, zırh delsin diye uçları ısıtıldıktan sonra tuza yatırılmış üç tüylü okları vardı. Neredeyse yürümeye başlamadan önce atlara bindirildiklerinden at konusunda da uzmandılar. Seferlere katılırken her asker beş tane ata sahip olmak zorundaydı.

Türk okçuluğunun temeli M.Ö. 1000’li yıllara dayanır. İskitlerle başlayan dönüşüm Hunlar ve diğer Orta Asya Türk toplumlarıyla devam ederek Selçuklu ve Osmanlılarla günümüze kadar taşınabildi. İslam öncesi dönemde özellikle Hunlar okçulukta çok ileriydiler. Dünya savaş tarihinde Hunlar belirli bir düzende atlarıyla hızla hareket ederek düşmanlarını ok yağmuruna tutup netice alan ilk organize atlı okçu birlikleri olarak bilinirler. Kemik uçlu okları ve kompozit yaylarıyla 60 m. mesafeden hedeflerine isabet edebiliyorlardı. Yaylarının menzili kullananın ustalığına göre o dönemde bile 200 m.ye çıkabiliyordu. Müslümanlığın kabulünden sonra da Türk okçuları hasletlerinden bir şey kaybetmediler. Sırf okçuluğu öven hadislerin bulunması bile zaten rivayet toplumunda yetişen Türk okçuları için manevi bir güç oluşturmuştu. Okçular için kullanılan yayın ve atlı okçular için ayrıca atın önemi çok büyüktü.

Türk yayının yapılması 3 seneye kadar uzanan ve maharet isteyen meşakkatli bir sürecin ürünüdür. Yayın hedefe bakan dış kısmı gerilime ahşaptan daha dayanıklı olan tendonla, yayın atıcıya bakan iç kısmı ise sıkışmaya ahşaptan daha dayanıklı olarak cevap veren boynuzla kaplanır. Dıştaki tendon, ortadaki ahşap kısım ve içteki boynuz kısmı hayvansal kaynaklı bir tür tutkalla birleştirilir. Bu işlem sırasında ahşap kısım, boynuz, tendon ve tutkal birleşip beraber esneyecek ve sıkışacak hale getirilir. Böylelikle basit ahşap yaylardan farklı olarak Türk yayı uç bükümlü ve kurulu değilken dış bükümlü halde bulunabilir. Dış büküm sayesinde ön gerilim sağlanarak enerji birikimi arttırılabilirken uç büküm sayesinde de ani çekiş kuvveti için sarf edilecek fazla enerjinin önüne geçilir. Böylelikle her Türk yayının ortalama 60-65 kg. çekiş gücüne ulaşması sağlanır. Türk okçuları için kullanılan atların yapısı da önemlidir. Diğer pek çok toplumun aksine Türkler kısa boylu atları tercih ederlerdi. Bu atlar uzun boylu atlara nispeten tempolu yürüyüp geç yoruluyorlar ve uzun mesafelerde diğer atlara fark atabiliyorlardı. Atlara olan ilgi henüz çocuk yaşlarda başladığından her Türk süvarisi atını iyi tanıyan usta biniciydi. Gem, yular gibi aparatlar kullanmadan atları sadece bacaklarla idare edebiliyorlardı. Bu durumda atı yönlendirmek için bir elleri boşta kaldığından bu elleriyle yayı rahatça kullanabiliyorlardı. Bu hünerle Türk okçuları etkili vur-kaçlar ve sahte ricatlar yapabiliyorlardı. Malazgirt Meydan Muharebesi gibi pek çok savaşta Türk atlı okçuları hasımlarını yenilgiye uğratan bir unsurdu.

Takriben 15. ve 16. yüzyıllar arası Türk okçuluğu ve yay yapımı Osmanlılarda zirve yaptı. Bu dönemde fırlatılan ok menzili Batılıların menzillerinden daha fazlaydı. 1790’larda İngiltere'de Osmanlı konsolosu Mahmud Efendi’nin bir davette oku en uzağa fırlatma yarışında oku 440 m. civarındaki bir mesafeye göndermiş. O döneme kadar meşhur İngiliz uzun yayı (longbow) ile yapılan en iyi atış 300 metreler olduğundan çok şaşırmışlar. Üstelik Mahmud Efendi atışı yapmadan önce yanındakilere kendisinin antrenmansız ve yayın da tımarsız olduğunu söylemiş. Aynı yıllarda yapılan Osmanlı menzil atışlarında profesyonel kemankeşler 800 metrelere rahatlıkla ulaşabildiklerinden ancak bir amatör için iyi bir mesafe. İlk oklarda temrenler sivri uçlu taş veya kemikti; metalürjinin ilerlemesiyle etkili metal temrenler yapılmaya başlandı.

Ateşli silahların icadı okun önemini azaltınca zamanla spor amacıyla yapılır hale geldi. Nihayet artık okçuluk olimpik bir spordur.

KAYNAK: *Christon I. Archer - John R. Ferris vd., “Dünya Savaş Tarihi”, (Çev.) Cem Demirkan, Tümzamanlar Yayıncılık, 2006; C.W.C Oman‚ “Ok Balta ve Mancınık: Ortaçağ’da Savaş Sanatı” 378 - 1515‚ (Çev.) İsmail Yavuz Alogan, Kitap Yayınevi‚ İstanbul‚ 2002; Murat Özveri, “Türk Geleneksel Okçuluğu Bölüm: 1” ve “Türk Geleneksel Okçuluğu Bölüm: 2”, (Çev.) Mert Topçubaşı, 15 Şubat 2011; William Weir, “50 Weapons That Changed Warfare”, New Page Books, 2005; Osprey Publishing (Muhtelif Kitaplar).


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
Şampiyon Galatasaray!! Spor 20.05.2019
Bitmeyen çile Spor 16.04.2019
Endustriyel futbol Spor 12.04.2019
Galatasaray,ın Fetret devri Spor 04.04.2019
Futbolda Bedava Tiyatro! Spor 10.02.2019