Kur’an’daki Barış-2

94. surede fetihten önce yani zor zamanda infâk edip savaşanların fetihten sonra infâk edip savaşanlardan derece olarak daha üstün olduklarını öğreniyoruz (102). Nihayet öyle bir noktaya gelinmiştir ki 95. surede adil bir dava uğrunda mücadele ederken korkup gevşenilmemesini, barış için (bile) yalvarıp yakarılmamasını istiyor (103). Yeter ki barış olsun diye elbette taviz verilemez.

98. surede “Ve sevdiği yemeği miskinlere (fakir ve yoksullara), yetimlere (yetîmen) ve esir olanlara (esîrâ) yedirirler“ (104) buyruluyor. Burada esirlere yedirilmesi bile Müslüman için asıl olanın savaş değil barış olduğunu gösterir. Tıpkı miskinler ve yetimler gibi görülüyor olması muhteşemdir.

101. surede münafıkların cihad hususunda yalancı ve korkak olduklarını hatırlatıyor (105). Ayrıca onların kalpleri dağınık (kulûbuhum şettâ) olduğundan birlik olarak savaşamayacaklarını öğreniyoruz. Neden kalpler parça parça. Çünkü akıl etmez (lâ ya'kılûne) haldeler (106). 102. surede öğreniyoruz ki ikiyüzlülere emredersen, savaşa mutlaka katılacaklarına ve kendilerini bu işe adayacaklarına yemin ederler. Elçisinin "…Yemin etmeyin…” ve “ …güzelce boyun eğin…” demesini istiyor (107). Yani laf değil, icraat istiyor; icraat itaattir.

103. surede bilgisi, hidayetçisi ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın mücadele (yucâdilu) edenlerin azgın şeytanlara tâbi olduklarını söylüyor (108) ve onlar için dünyada rezillik ve kıyamette azab olduğunu hatırlatıyor (109) . Nüzul sırasına göre 87. sureden çok sonra geldiği halde 103. Suredeki metni “Zulme uğramaları sebebiyle savaşanlara izin verildi” şeklinde kendiyle çelişik çevirenler bunu ilk cihad ayeti olarak kabul ediyorlar; fakat çevirisi şöyle olmalıdır: “Kendilerine haksız yere saldırılan kimselere (savaşma) izni verilmiştir…”(110). Bu durumda hem de “savaşanlar” diye tanımlananlara “bundan böyle izin verildiği” değil, saldırıya uğrayanlara mecburen “bundan dolayı izin verildiği” yani neden izin verildiği anlaşılabilir. Nitekim sonraki ayet bu düşünceyi destekleyecektir: “Onlar ki, sadece ‘Bizim Rabbimiz Allah'tır!’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Çünkü Allah insanları birbirlerine karşı savunmasız bıraksaydı, şüphesiz o zaman, içlerinde Allah'ın isminin çokça anıldığı manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler (çoktan) yıkılıp gitmiş olurdu…” (111). Demeye geliyor ki savunmak şart oldu. İlerleyen ayetlerde peygamberle mücadele (câdelûke) ederlerse verilmesi istenen cevabın yumuşaklığına bakınız: “Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir” (112). Daha da ileride cihadın (câhidû) hakkıyla (hakka) yapılmasını ölçü getiriyor (113).

106. ayette müminlerden iki grup savaşırlarsa aralarının düzeltilmesini istiyor. Eğer ikisinden biri diğerine saldırırsa yani kim ilk saldırırsa saldıran gruba karşı Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşılması isteniyor. Döndükten sonra iş bitmiyor; ikisinin arasının adaletle (bi el adli) düzeltilmesini, onlara adil davranılmasını (aksitû) istiyor. Şöyle bitiyor: “Allah, adaletle davrananları (el muksitîne) sever“ (114). “Aksitu” veya “muksit” demek iktisatlı yani ölçülü davranmak demektir. Devam eden ayetlerde müminleri tanımlarken Allah ve Resûlü’ne iman eden, şüpheye düşmeyen teslimiyetlerinin yanı sıra malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad (câhedû) eden sadıklar olduklarını söylüyor (115).

107. ayeti gelindiğinde “nebi’nin kâfirlere ve münafıklarla karşı cihad (câhid) etmesi ve onlara galiz (igluz) yani sert davranması isteniyor. Yaşanan atmosferi anlamamıza yarayan bir ifadeyle ayet biterken onların barınacağı yerin çok kötü bir varış yeri olan cehennem olduğunu bildiriyor (116). “...Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki elçimize düşen sadece (innemâ) apaçık tebliğdir (belâgul mubîn)” (117) buyruluyor. “Sadece” diyor “başka bir şey değil” yani kavga değil, tartışma değil, savaş değil; sadece açıklama. Ama onlar da medeni davranır saldırmazlarsa sadece açıklama…

109. ayette “Muhakkak ki Allah, kendi yolunda (fî sebîli-hî) saf bağlayarak savaşanları sever (yuhıbbullezîne yukâtilûne). Onlar sanki birbirine birleştirilerek kuvvetlendirilmiş binalar gibidir” (118) buyruluyor. Savaşanları sevmesinin nedeninin artık biliyoruz. Onlar zulmü engelliyorlar. Hatta onlar istemeden zarureten savaşıyorlar. Aslında onlar barışı daha çok arzuladıkları halde savaşıyorlar ve zalimi sıkıntıya sokurken mazlumu sevindiriyorlar. “İslâm’a davet olunurken, Allah’a karşı iftira atan (ifterâ) kimseden daha zalim (azlemu) kim vardır?“ (119). Daveti dinlemek varken iftira atılması tedavisiz bir önyargının işaretidir. Sonunda olan olmuş iman edenlerden mallarıyla (emvâli-kum) ve canlarıyla (enfusi-kum) Allah’ın yolunda cihad etmeleri (tucâhidûne fî sebîlillâhi) istenmiştir (120). Artık cihad ile ilgili övgüler onu en büyük ibadetlerden biri yapmıştır.

111. ayette savaştan geri kalanlar müminler ganimetlerin bulunduğu yere gidecekleri zaman, "Bırakın sizinle gelelim" demeleri üzerine ayetin “Allah'ın sözünü (kelâma allâhi) değiştirmek istiyorlar” demesi düşündürücüdür. Yani Allah ne diyor, bunlar ne diyor? Bunun üzerine Allah, elçisinden "Bizimle hiçbir zaman gelemeyeceksiniz. Allah daha önce ganimetleri kimin kazanacağını bildirmiştir" demesini istiyor. Peygamber bunu deyince de onlar, "Hayır, aslında bizim ganimetten alacağımız payı kıskanıyorsunuz" diye cevap vereceklerdir (121). Allah “arkada kalan bu bedevilere de ki” diyor: "Yakında çok güçlü bir topluma karşı (savaşmaya) çağrılacaksınız, onlarla (siz ölünceye) yahut onlar teslim oluncaya kadar savaşacaksınız. Ve sonra, (bu çağrıya) uyarsanız Allah size güzel bir mükâfat ihsan edecek ama şimdi olduğu gibi (yine) vazgeçerseniz sizi şiddetli bir cezaya çarptıracaktır" (122). Sonraki ayette de körün, topalın ve hastanın Allah yolunda savaşmaktan uzak kalmalarından dolayı bir sorumlulukları olmadığını; ama Allah'ın ve elçisinin çağrısına uyanın cennetlere sokulacağını ve yüz çevirenin de büyük bir azaba çarptırılacağını yineliyor (123).

İlerleyen ayetlerde öğreniyoruz ki, düşman hakikati inkâra şartlanmış olan ve müminleri Mescid-i Haram'dan alıkoyup, kurbanların yerine ulaşmasına engel olanlardır. Anlıyoruz ki istemeden çiğneyip geçebileceğiniz ve bilmeden, kendileri yüzünden büyük bir hata işleyebileceğiniz Mekke'deki mümin erkekler ve kadınlar olmasaydı müminlerin şehre savaşarak girmesine izin verilirdi. Ama savaşmaları yasaklandı ki Allah dileyene/dilediğine rahmetini ihsan etsin. Eğer Allah’ın bizim rahmetini hak edenler ile gazabına uğrayanlar, müminler tarafınızdan ayırt edilebilselerdi içlerinden hakikati inkâr edenleri müminlerin eliyle acıklı bir azaba çarptıracaktı. (124).

112. sureye gelince Allah’ın, Musa peygambere “sen ve Rabbin gidin ve birlikte savaşın (kâtilâ); biz burada kalacağız” dediği ayette savaş sözcüğüne rastlıyoruz (125); fakat sonraki ayette kendisinden ve kardeşi Harun’dan başkasına malik olamadığını gören Musa, “…Artık fâsık (fâsikîne) kavimle bizim aramızı ayır” (126) diyecektir. Allah’a ve elçisine karşı harb edenlerin (yuhâribûne), yeryüzünde fesadı (fesâden) yaymaya çalışanların büyük kısmının öldürülmeleri (en yukattelû) veya asılmaları veya döneklikleri yüzünden büyük kısmının ellerinin ve ayaklarının kesilmesi yahut yeryüzünden tamamıyla sürülmeleri yalnızca yaptıklarının karşılığı olduğu beyan ediliyor. Bunu onların bu dünyada uğradıkları rezillik olarak niteliyor ve öteki dünyada ise daha azametli bir azabın (azâbun azîmun) onları beklediğini söylüyor (127). Tekrar “Allah yolunda cihad edin” (câhidû fî sebîli hi) ayetiyle karşılaşıyoruz. Peki, cihad ederse ne oluyor? Felaha (tuflihûne) eriliyor (128). İman edenleri örneklendirerek vasıflarını sıralarken “Allah’ın yolunda cihad ederler (yucâhidûne fî sebîlillâhi); hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (lâ yehâfûne)” (129) buyruluyor. Artık cihad o kadar kabul edilmiştir ki korkaklık inananın gönlünde yer bile bulamaz.

Cihadın geldiği noktaya bakınız ki haram aylar çıktığında artık savaş atmosferi topluma egemendir ve artık şartlara göre müşriklere rastladıkları yerde öldürmeleri (faktulû) ve onları yakalayıp kuşatmaları istenmektedir. Onları gözaltında tuttuktan sonra eğer tövbe ederlerse ve salât ederlerse ve arınırlarsa (âtû ez zekâte) o takdirde onların yolunu serbest bırakmalarını (fe hallû) isteyerek Allah affedici ve merhametli olduğunu hatırlatıyor (130). Rivayete göre Tebük seferinden sonra gelmiş, anlaşmalarına uymayan müşrikler içindir. Devamında zalim olmayan kâfirlerin dışlanmayacağına dair bir ayet iniyor: “Ve eğer müşriklerden birisi senden yardım isterse, o takdirde, Allah’ın kelâmını işitinceye kadar onu himaye et. Sonra onu emin olduğu yere (me'mene-hu) ulaştır. İşte bu, onların bilmeyen (lâ ya'lemûne)bir kavim olmalarından dolayıdır” (131). Bilmeyince ve zalim olmayınca öldürülmeleri yasak.

Eğer bir andlaşma yaptıktan sonra yeminlerini bozar da dini karalamaya kalkarlarsa, o zaman, kendi yeminlerine saygısı olmayan bu sadakatsizlik timsali kimselerle savaşmamız (kâtilû) isteniyor ki o zaman belki azgınlıklarından vazgeçerler (132). Burada caydırıcılık vurgulanıyor yani umulur ki böylece onlar “vaz geçerler” (yentehûne). Korkaklık artık çirkin ve sakıncalı bir şeye dönüşüyor. Ardından savaşın nedenleri ve ölçüleri geliyor. “Yeminlerini bozan bir kavimle savaşmayacak mısınız? Ve resûlü (yurdundan) çıkarmaya kalkıştılar ve sizinle (savaşa) ilk defa başlayanlar onlardır. Onlardan korkuyor musunuz (e tahşevne-hum) yoksa? Oysa Allah ondan korkulması (en tahşev-hu) için daha çok hak sahibidir, eğer inanan müminler iseniz” (133). Ardından yine onlarla savaşılması isteniyor (kâtilû-hum). Allah müminlerin elleriyle onları azaplandıracak (yuazzibhum allâhu) ve onları alçaltacaktır; onlara karşı müminlere yardım edecek ve göğüslerine şifa (yeşfi) verecektir (134). Cihad artık bir imtihan ölçüsüdür. Çünkü “Allah, aranızdan, Allah’tan, onun elçisinden ve ona inananlardan başka kimseden yardım gözlemeden (onun yolunda) cihad edenleri (ellezîne câhedû) ortaya çıkarmadan, terk edileceğinizi (en tutrekû) mi hesab ettiniz (hasibtum)?” (135) sorusu soruluyor. Cihadın diğer bazı hayırlı amellerle eşit tutulmamasını istiyor ve Allah cihadı diğer hayırlarla kıyaslayarak özellikle övüyor: “Siz hac edenlere su verilmesini, Mescid-i Haram’ın imar edilmesini, Allah’a ve ahirete îmân eden ve Allah yolunda cihad eden (câhede fî sebilillâh) kimse gibi mi tuttunuz? (Onlar) Allah katında eşit değildirler (lâ yestevûne). Ve Allah zalim kavmi hidayete erdirmez” (136). Cihadın hafife alınır gibi diğer hayırlı amellerle kıyaslanması sonrasında zalim kavme hidayet etmeyeceğini söylemesi düşündürücüdür. Söylüyor çünkü zulme rıza da zulümdür. Allah imanlı olan, hicret eden, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad eden (ve câhedû fî sebîlillâhi) kimselerin, Allah’ın indinde (inde allâhi) azametli dereceleri (a'zamu dereceten) olduğunu söyledikten sonra bundan kar ettiklerini (hum el fâizûne) ekliyor (137). Artık cihad dünyadaki her şeyden sevgilidir. “De ki: Şâyet babalarınız ve oğullarınız ve kardeşleriniz ve zevceleriniz ve aşiretiniz ve kazandığınız mallarınız, satışının durmasından korktuğunuz ticaret ve razı olduğunuz evler, Allah’tan ve onun Resûlünden ve onun yolunda cihad etmekten (cihâdin fî sebîlihî) size daha sevgili (ehabbe) ise artık Allah, emrini getirinceye kadar bekleyin. Ve Allah fasıklar (fâsikîne) kavmini hidayete erdirmez” (138). Hemen sonraki ayette Allah, (sayıca az oldukları halde) pek çok savaş meydanında yardım ettiğini ve Huneyn gününde ise sayıca çoklar diye gururlandıklarını ama bunun onların işine yaramadığını; yeryüzünün bütün genişliğine rağmen dar geldğini ve arkalarını dönüp geri çekildiklerini (139) hatırlatıyor. Allah kimlerle savaşılacağını (kâtilû) sıralıyor: Kendilerine vahiy bahşedilmiş olduğu halde (gerçek anlamda) Allaha ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve elçisinin yasakladığını yasak saymayan ve hak dini din olarak benimseyip ona uymayan kimselerle (140).

Yine ölçü getiriliyor: “… nefslerinize (enfuse-kum) zulmetmeyin (fe lâ tazlimû). Onların hepinizle savaştığı gibi müşriklerin hepsiyle savaşın (ve kâtilû el muşrikîne). Ve biliniz ki, muhakkak Allah, takva sahipleri (muttekîne) ile beraberdir” (141). Ancak müminler kendileri cihadı arzuladıkları halde artık eskisi gibi cihada arzulu değillerdir. Ama bir defa ayet gelmiştir yani artık cihad mazlumun gözyaşını dindirmektedir ve emredilen bir ibadet olmuştur. “Ey imanlı olanlar. Size ne oldu? Size, “nefer olun” (infirû) denildiği zaman, siz (bulunduğunuz) yere meyledip kaldınız. Ahiretten (vazgeçip) dünya hayatına mı razı oldunuz? Dünya hayatının metaı, ahiretten daha azdır” (142). Nefer olmazsalar ne mi olur? “Nefer olmanız (tenfirû) hariç size elîm bir azapla azap eder. Ve sizden başka bir kavimle (sizi) değiştirir. O’na hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Ve Allah, her şeye kadirdir” (143). Allah nasıl nefer olacaklarını da beyan ederek cihadın hayrını vurguluyor: “Hafif ve ağır (süvari ve piyade) olarak nefer olun (infirû)ve mallarınızla ve canlarınızla (enfusi-kum) Allah yolunda cihad edin (câhidû). İşte bu, eğer bilmiş olsanız, sizin için daha hayırlıdır” (144). Artık cihadın geldiği evreye bakın. Cihad için izin istenmesini bile hoş görmüyor: “Allah’a ve ahiret gününe îmân eden kimseler, malları ve canları (enfusi- him) ile cihad etmeleri (en yucâhidû) konusunda senden izin (yeste'zinu)istemezler. Ve Allah, takva sahiplerini bilir” (145). Demek ki cihada gönüllü değiller. Gerçekten peygamberle sefere çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Allah onların kalkış tarzlarını kerih görüyor (kerihe allâhu) yani beğenmiyor ve bu yüzden onları seferden alıkoyarak "Peki, (sizler de) evlerinizde oturun bakalım, (öteki) oturanlarla beraber"(146) buyruluyor. Bu aslında onların zoruna gitmelidir. Ama gitmez. Çünkü bunlar savaşa dâhil olsaydılar sadece zararları olurdu; aralarında fitne (fitnete) çıkarırlardı; bazıları da onları dinlerlerdi; nitekim Allah zalimleri bilir (147). Allah, fakirlere (lil fukarâi), miskinlere (mesakîni), onlara yardım için amel edenler (âmilîne), kalbi İslam’a ısındırılacak olanlara, borçlulara, yolculara sadakayı (sadakâtu) hem de farz olarak (farîdaten) isterken Allah yolundakilere (fî sebîli allâhi) ve boyunduruk altındakilere (rikâbi) de istiyor (148). İlerleyen ayetlerde Allah nebiden münafıklara ve kâfirlere karşı cihad etmesini (câhidi) ve onlara galiz (vagluz) yani sert davranmasını emrediyor; sonra da onların barınacağı cehennemin kötülüğünü bildiriyor (149). Sonraki ayette anlaşılıyor ki bu münafıklar Allah yolunda hem vermekle yükümlü olduğundan fazlasını veren müminlere, hem de mevcut güçlerinin elverdiği mütevazı şeylerin dışında verecek şey bulamayan müminlere dil uzatıp onlarla alay ediyorlar. Allah onların bu alay ve küçümsemelerini onlara geri çevirecektir ve elim bir azap (azâbun elîm) onları beklemektedir (150). “Geri kalanlar, Allah’ın Resûl’üne muhalefet ederek kalıp oturmakla ferahladılar (feriha). Allah yolunda (fî sebîli allâhi) malları (bi emvâli-him) ve canları (enfusi-him) ile cihad etmeyi (en yucâhidû) kerih (kerihû) gördüler. Ve: “Nefer olmayın” (lâ tenfirû) dediler. De ki: “Cehennem ateşi (nâru cehenneme) daha şiddetli hararettir (eşeddu harrâ).” Keşke idrak etmiş olsalardı” (151). 

Derken artık iş işten geçiyor. Bundan sonra nebi geri kalan münafıklardan bir grubun yanına döndürdüğünde kendisinden cihada çıkmak için izin isterlerse onlara şöyle diyecektir: Maiyetimde (maiye) ebediyyen (ebeden) çıkamazsınız (len tahrucu) ve benimle beraber düşmanla asla savaşamazsınız (len tukatilu). Çünkü siz, ilk defa oturmaya (geri kalmaya) razı oldunuz. Artık geri kalanlarla beraber oturun” (152). Gerçekten de hakkı inkâr ediyor onlar. Vahiy yoluyla, "Allah’a inanın ve onun elçisiyle beraber onun yolunda savaşın" diye çağrıldıklarında, içlerinde savaşa katılmaya güç yetirecek durumda olanlar bile, "bizi bırak, evde kalanlarla birlikte kalalım"diyerek nebi’den izin istediler (153). Resûl ve iman edenler, malları (bi emvali-him) ve canları (enfusi-him) ile onunla beraber cihad (cahedu) ettikleri için hayırlar (hayratu) onlarındır; onlar felâha (muflihune) erenlerdir (154). Savaştan geri kalanların bir kısmı günahlarını itiraf ettiler. Salih ameli (amelen salihan) diğer kötü amelle karıştırdılar. Tövbe ettiler ya belki mağfiretli ve merhametli olan Allah, onların tövbelerini kabul eder (155). 

Zarar vermek, küfrü kuvvetlendirmek, müminlerin arasını açmak ve daha önce Allah ve Resulüne karşı harbeden (harabe) kişiyi gözlemek için bir mescid edinenlerin “Biz ancak güzellikler (el husna) isteriz” şeklindeki kesin yani politik yeminlerinden (le yahlifunne) dolayı kesin yalancılar (le kazibune) olduğuna Allah şahitlik ediyor (156). Allah yolunda savaşan (yukatilune fî sebilillahi), böylece öldüren ve öldürülen müminlerden onlara verilecek cennet karşılığında, canlarını ve mallarını satın aldığını söyleyen Allah, bunun Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da üzerine hak olan vaadi (va'den) olduğunu söylüyor. “Allah’tan daha çok ahdine vefa eden (evfâ bi ahdi-hi) kimdir?” diye soruyor. “Onunla yaptığınız alışverişinizle (bi bey'ı-kum) sevinin ki o yaptığınız alışveriş (ellezi baya'tum) en büyük kazançtır (fevzu el azimu) (157) buyruluyor. Bununla beraber müminlerin hepsinin toplanıp birden neferlik yapmaları (li yenfiru) uygun görülmüyor. Her kabileden büyük bir kısım nefer olmalı, onlardan bir kısmının dini çok iyi fıkhetmeleri (li yetefekkahu) yani ayetleri dikkate alıp düşünerek anlamaları ve anlatmaları, kabileleri savaştan kendilerine döndüğü zaman, onları Allah’ın azabı ile korkutmak için geri kalmaları gerekiyor (158). Evet, şu kesindir ki ilk inen ayetlerde olmayan ve çok sonradan inananlar üzerine “olmazsa olmaz” olan sıcak cihad artık doruk noktadadır. İnzal sırasına göre en sonuncu ayet olarak rivayet edilen (ama kesin olarak en sonuncusu olup olmadığını yine de Allah bilir) fakat en son gelen ayetlerden olduğu kesine yakın olan şu ayete bakın: “Ey imanlı olanlar! Küffardan size en yakın olanlarla savaşın (katilu) ve sizde bir sertlik (gilzaten) bulsunlar! Ve biliniz ki; Allah, muhakkak takva (muttakine) sahipleriyle beraberdir” (159).

En son ya da sonlarda indiği kesin söylenen şu ayetle Allah dininin tamamlandığını söyleyerek artık yavaş yavaş vahyetmeyi nihayetlendirecektir. Haram kıldığı bazı şeyleri sıraladıktan sonra “...bugün sizin dininizi kemale erdirdim (ekmeltu lekum) ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım (etmemtu). Sizin için din olarak İslâm’dan razı oldum (raditu lekum)” (160). Ama dinin tamamlandığını özellikle raviler ve müctehidler kabul edecek midirler? Nitekim asır şahittir ki Kur’an’ın, nimetin, dinin tamamlanması sadece Kur’an’ın ve ona metodlu yaklaşanların söylediği bir şey oldu. Beşere ait araştırma ve görüşler dinde bir ölçü haline getirildi. Dört ölçü getirildi; Kur’an, sünnet, icma ve kıyas denildi. “Kur’an”ın te’vilinden ziyade tefsiri yapıldı. Mealler parantezlerle şişirildi. “Sünnet” ifadesi akamete uğradı; Kur’an’ın dışında bir şeymiş gibi anlaşıldı. Hatta hadisle karıştırıldı. “İcma” asla gerçekleşmedi; bütün âlimler bir araya gelmedikleri için ortak görüşleri de olamadı. Belli fraksiyonların âlimleri bir araya gelince sözüm ona icma gerçekleşti. Bir âlimin talebesi, onun talebesi, sonra onun derken birkaç kişilik zincir bile oluşsa onlara yetti. İlk üçü böylesine metodsuzca algılanınca “kıyas”ın durumunu da siz düşünün artık…

Bütün bu incelemelerimizden de anlaşıldığı üzere cihad ayetleri, peygamberin 23 yıllık elçiliğinde belki 20 yıl sonra, zulüm tavan yaptığında ve savaş tek kurtuluş olduğunda, merhameti asla askıya almadan ama zalim söz konusu olduğunda çok sert bir konuma gelmiştir. Şu halde bütün bunlardan sonra ortadadır ki cihad ayetleri “pat” diye inzal olmamıştır. “Barış” amaç ve savaş son çare olmuştur. Bütün bu gerçekler varken İslam’ı terör olarak gören en büyük haksızlığı yapmış olur. Bunun tam olarak Arapça karşılığı “zulüm”dür. Bu zulüm iftira ve cehalet ile kanatlanır. Mücahid zulme “dur” diyen adamdır; zulüm durduğunda “barış” diyen adamdır; zulüm durmadığında ise eşini dul, ebeveynini gözü yaşlı ve evlatlarını yetim bırakmayı göze alarak zalimden korkmadan savaşandır. Bütün Kur’an’ı tarayıp İslam’da barışın ne olduğunu savaşın ne olmadığını anlamış olduk. Bu sayede cihadı da tanıdık. Anlaşılmış olmalıdır ki “İslami terör” ifadesi kendi içinde son derece çelişen ard niyetli yahut son derece cahilane bir ifadedir. Tıpkı “merhametli zalim” demek gibi çelişkilidir. Dedikten sonra dersiniz ama sonuçta batıl olur.

Nihayet fitne daha çok savaş ayetleri hakkında yapıldığı için biz de barışı savaş ayetleri üzerinden okumuş olduk.

KAYNAKLAR: 102. (Bknz. Hadid, 10), 103. (Bknz. Muhammed, 35), 104. (İnsan, 8), 105. (Bknz. Haşr, 11-12), 106. (Bknz. Haşr, 14). 107. (Bknz. Nur, 53). 108. (Bknz. Hacc, 3 ve 8). 109. (Bknz. Hacc, 9). 110. (Hacc, 39), 111. (Hacc, 40), 112. (Hacc, 68), 113. (Bknz. Hacc, 78), 114. (Hucurat, 9), 115. (Bknz. Hucurat, 15), 116. (Bknz. Tahrim, 9), 117. (Tegabün, 12), 118. (Saff, 4), 119. (Saff, 7), 120. (Bknz. Saff, 11), 121. (Bknz. Fetih, 15), 122. (Fetih, 16), 123. (Bknz. Fetih, 17). 124. (Bknz. Fetih, 25), 125. (Bknz. Maide, 24), 126. (Maide,25), 127. (Bknz. Maide, 33), 128. (Bknz. Maide, 35), 129. (Maide, 54), 130. (Bknz. Tevbe, 5), 131. (Tevbe, 6), 132. (Bknz. Tevbe, 12), 133. (Tevbe, 13), 134. (Bknz. Tevbe, 14), 135. (Tevbe, 16), 136. (Tevbe, 19), 137. (Bknz. Tevbe, 20), 138. (Tevbe, 24), 139. (Bknz. Tevbe, 25), 140. (Bknz. Tevbe, 29), 141. (Tevbe, 36), 142. (Tevbe, 38), 143. (Tevbe, 39), 144. (Tevbe, 41), 145. (Tevbe, 44), 146. (Tevbe, 46), 147. (Bknz. Tevbe, 47), 148. (Bknz. Tevbe, 60), 149. (Bknz. Tevbe, 73), 150. (Tevbe, 79), 151. (Tevbe, 81). 152. (Tevbe, 83), 153. (Bknz. Tevbe, 86), 154. (Bknz. Tevbe, 88), 155. (Bknz. Tevbe, 102), 156. (Bknz. Tevbe, 107), 157. (Tevbe, 111), 158. (Bknz. Tevbe, 122), 159. (Tevbe, 123). 160. (Maide, 3).


Başlık Kategori Yayın Tarihi
Evrimi ateistlere mal etmeyin! Bilim / Teknik 10.06.2018
BELGESEL TADINDA TAYLAND MACERAMIZ Spor 06.06.2018
Kur’an’daki Barış-1 Genel 04.06.2018
YÜKSEL YILMAZ BİYOGRAFİSİ (2018) Spor 15.05.2018
KUR’AN’DAKİ ADALET Genel 26.03.2018
Başlık Kategori Yayın Tarihi
Ramazan'da Oruç Yiyenler ve Orucun Amacı Genel 14.06.2018
Ramazan Bayramımız Kutlu Olsun... Genel 14.06.2018
Güvenerek bindiğimiz araçlarımız... Genel 13.06.2018
Belçika’da 24 Haziran seçimlerinde oy kullanımı ve önemi noktalar Genel 12.06.2018
Kızılaycılık Genel 11.06.2018