KUR’AN’DAKİ ADALET

Adalet öyle bir neticedir ki hak ve batılın bir araya geldiği her yerde aranır. Adalet haklının haksızlıktan kurtulmasıdır; haksıza haddinin bildirilmesidir. Allah zulüm sözcüğünü “karanlık” (zulumâtin) anlamında da kullanmıştır; çünkü adalet aydınlığı da sembolize eder. Allah adaleti farz kılmıyor; çünkü farzlar zaruret halinde uygulanamayabilirler. Emrediyor; çünkü emir farzın da üzerinde bir hükümdür. “Allah adaletli olmayı emreder (ye’muru bil adli)” (1). Kur’an’da “adaletli” anlamında “adil” ve “muksit” sözcükleri geçmektedir. Adil zaten adalet sözcüğüyle aynı kökten türemiştir. Arapçada adalet “adala” kökünden gelir; hak gözetmeyi, adilliği ifade eder. “Kist” kökünün “if al” kalıbından türemiş olan muksit ise adaletle hükmetmeyi, adilliği ifade eder. “Kist” ve“iksat” kökünden pek çok kavram türemiştir. Kasd, kasıt, iktisa, iktisad gibi. Kasd “mutedil” yani ekonomide “ne eksik ne fazla” demektir; “itidalli” olmaktır. Bu sözcük Allah’ın iktisadlı olması olarak geçtiğinde elbette Allah adil olarak iktisad eder. Allah kendi hakkının hesabını sorarken kişiye ne hakkından fazlasını sorar ne de hakkından azını sorgusuz bırakır. Kulun kula olan hakkının ne fazlasını ister ne de azını. Mesela bir kimseye 5 lira borcun varsa bunu ne 4 lira olarak ne de 6 lira olarak sormaz.

Muamelat dünyasında işler sözlükte ya da ıstılahta olduğu gibi değildir. Maalesef adalet daha ziyade hapse sokmaz; çünkü adaletin bizzat kendisi kodese tıkılmıştır. Eşitsizliğin ayakları altında ezilir; esaretin avuçları arasında nefessiz kalarak özgürlüğü arar. Siz de hala sahabe Ömer’in 1500 yıl önceki adil kişiliğiyle övünür durursunuz. Çünkü o zamandan beri adaletiyle ön plana çıkan doğru dürüst biri pek çıkmamıştır. Bunun hesabı ise çok çetin sorulacaktır. Zira “salih imanlı” olma iddiasındakiler sayıca çokturlar ama “salih amelli” olanlar sayıca azdırlar. Peygamberi hesaba katmayanlar “adalet” denildiğinde Peygamberi unutup direkt sahabe Ömer’i hatırlarlar; oysaki önce Allah’ı ve sonra örneğimiz olan Allah Resulünü hatırlamalıdır.

Kimi sultan olmuş büyük fetihler yapmıştır ama kundaktaki kardeşini boğdurduğu için adalet nefessiz kalmıştır. Kimi meşayih olmuş nice kalpler fethetmiştir ama halkın değil servetin içinde yaşadığı için adalet bile onun ulvi(!) makamına yükselememiştir. Kimi devlet başkanı olmuş yalakaların gönüllerini sözüm ona fethetmiştir ama çıkarı söz konusu olduğunda kimseyi tanımadığı için adalet cinnet geçirip kendini kaybederek kendini tımarhanede bulmuştur. Adaletin hapishaneye ya da tımarhaneye tıkıldığı bir dünyada adil olmak yürek ister. İmtiyaz isteyen biri göz kırptığında “ne kaş göz işareti yapıyorsun? Gözünü oyarım senin” deme cesareti adalettir. Öyleyse “cesaret” tıpkı inanç gibi adaletin temelidir. (Biraz kaba olacak ama) ağzını sonuna kadar açarak kahkaha atan “zalimin” ağzına patlıcan sokarak gebertmek de adalettir. Adalet hakkı çiğneyenin kim olduğuna bakmadan karar vermektir. Haksız kardeşin bile olsa elinden tutarak zindana sokup üzerine kapıyı kilitlemek de adalettir. Adalet mazlum, mahsur ve mağdur bırakılanın hakkını geri aldığında tebessüm eden yüzüdür.

Haksızlık yapması durumunda cemaate “Ne yaparsınız?” diyen Halife Ömer’e, “Seni kılıcımızla doğrulturuz ya Ömer” demeleri cesarettir. Çünkü Halife Ömer, “Benim hakkımda böyle bir söz söylemeye nasıl cüret ediyorsun?” diye sorduğunda, “Evet, evet, bu sözleri senin hakkında söylüyorum” denmişti. Halife Ömer’in, “Allahû Teâlâ’ya çok şükür ki yanlış yola sapacak olursam ümmet-i Muhammed içinde beni kılıcıyla doğrultacak kimseler var!” (2) demesi adalettir. 1500 yıldır bunu devlet reisine diyen başka bir toplum ve toplumuna diyebilen başka bir lider duydunuz mu? Çünkü onu yetiştiren nehyedilen din değil, vahyedilen dindi. Ömer öldürüldüğünden beri bir daha doğmadı; ama katilleri çeşitli isim ve şekillerde doğmaya hep devam etti.

Bu yüzden adaleti yükseklerde aramayın. Onu halkın içinde ikili ilişkilerde bulma ihtimaliniz bile nadiren var. Adalet Ebu Hanife’nin zindanında işkenceyle öldü. “Adalet”in ölümü bir “adil”in ölümünden çok daha fecidir ve lütfen dikkat, size “adalet”in ölümünden söz ediyorum. Adili bir kişi öldürür ama adaleti toplum öldürür. “Her ümmetin bir resûlü vardır. Onlara resûlleri geldiği zaman onların aralarında adaletle (bi el kıstı) hükmolundu. Onlara zulmedilmez” (3) ayetinden bellidir ki peygamberler adaletin yeryüzünde taşıyıcısıdırlar. Peygamberler delilli ve ölçülü hareket ederler, çünkü ayet “…beyyinelerle…” gönderildiklerini buyurur. Çünkü “Ve onlar ile beraber kitabı ve mizanı indirdik ki insanlar arasında adaletle (bi el kısti)hükmetsinler diye...” (4) buyrulmuştur. Gerek adaletin en büyük örneği olan sevgili Peygamberimiz ve gerkese onu en iyi şekilde örnek alanlardan sahabe Ömer hep birlikte Kur’an’dan terbiye almışlardı. “Ey imanlılar, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaletli davranın (ta’dilû)…” diyen bir ölçüyle yetişmişlerdi. Ayet şöyle devam ediyor: “…(Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp hevanıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır” (5). Davut peygambere de adil olduğu için danışıyorlardı; “…aramızda sen hak ile (bi el hakkı) hükmet. Aşırı gitme (lâ tuştıt)! Bizi orta yola (ilâ sevâi es sırâtı) ulaştır” (6). Yani “doğru neyse onu söyle” demek istiyor…

Bireysel olarak, “…adalet ile (beyne-hum bi el kısti) hükmet. Muhakkak ki Allah âdil (el muksıtîne) olanları sever” (7) buyruluyor. Ancak adaletli davranma sadece bireysel değil ümmet olarak da üzerimizdeki bir vecibedir. Zira “Ve yarattıklarımızdan bir ümmet vardır ki, Hakka ulaştırırlar ve onunla adaletli davranırlar (ya’dilûne) (8) buyruluyor. Bizi böyle tanımlıyor. “Ey imanlılar! Allah için hakkı ayakta tutun (kavvâmîn)! Adaletli (bi el kıstı) şâhidler olun! Ve bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletsiz olmaya (alâ ellâ ta’dilû) saptırmasın. Adil davranın (ı’dilû)! O takvaya en yakın olandır. Allah’a karşı takva sahibi olun. Muhakkak ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır” (9). Adaletle ilgili ayetlerin sonunda “haberdar” olduğunu hatırlatması dikkate şayandır. Demeye geliyor ki: “Haksızlık yapıyorsunuz ama bunlardan bir bir haberim oluyor...”

Kur’an’ın, “Emrolunduğun gibi doğru bir istikamet tuttur” ölçüsü ne muhteşemdir. Yine muhteşem devam ediyor: “Onların hevalarına uyma. Ve de ki: Allah'ın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda adaletli olmakla (li a'dile) emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizindir. Bizimle aranızda deliller getirerek tartışma yoktur. Allah bizi bir araya getirip toplayacaktır. Dönüş Onadır” (10). Başka bir ayette de benzer bir emir vardır: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberinde tevbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O yaptıklarınızı hakkıyla görür” (11). Allah, peygamberden adaleti emrettiğini tebliğ etmesini ve her secde yerinde yüzlerin Allah’a doğrultulmasını istiyor; dikkat “Dini Allah’a has kılarak Ona ibadet edin” buyurduktan sonra başlangıçta yarattığı gibi yine Ona döneceğimizi hatırlatıyor (12). Allah adaleti, ihsanı ve akrabalara vermeyi emrederken fuhuştan, münkerden ve azgınlıktan nehyediyor ki tezekkür edelim (13).

Her nedense salih amel sahipleri hakkında “… (ve amile sâlihan), artık onların Allah indinde ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır” (14) denilerek her geçtiği yerde övülmektedir. Salih amelden ne anlıyorsunuz? Nüsuk değil; hac ya da kurban değil. Salih amel rızkını kazandığın işini, sanatını ya da mesleğini kul hakkı yemeden dürüstçe yapmandır. Bu o kadar önemlidir ki bu ayette de gördüğünüz gibi salih amel sahiplerinin kurtulacakları müjdelenmektedir. Hangi ifade ya da davranışlardan sonra ayetin “kurtuluş”tan söz etmiş olması çok önemlidir; işte “salih amel” bunlardan biridir ve adaletle içi içedir. “Salih” sözcüğü için “nefsin ıslâhı” ya da “nefs tezkiyesi” gibi ifadeler yetersiz kalmaktadır. Çünkü bunlar “salih” olmak için sadece birer sebep iken “salih amel” sonuçtur. “Dürüst” ifadesi nispeten daha tutarlıdır. Allah böyle dürüst müminlerin zulümden (zulmen), haksızlık yapılmasından ve kazandıklarının azaltılmasından korkmamalarını (15) istiyor. Zira dürüstlük başa bela olabilmektedir. Salih amel işleyenleri içinde ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere dâhil edeceğini buyuruyor (16). Allah inanan, dürüst olan, Allah’ı anan ve kendine zulüm yapıldıktan (mâ zulimû) sonra hakkını savunanları dönüş yerine dönerek devrileceklerin dışında tutuyor (17). Salih amel yapanlar, adaletle (bi el kıstı) mükâfatını vermek için Ona iade olunurlar (18).

Dinin bize verdiği şu terbiyeye bakın ki bizden adalet ve dürüstlüğün istenmesi bize makul ve hoş geliyor; makul gelmesi akıldan, hoş gelmesi imandan dolayıdır. Hatta ayette bile “Yeryüzünde fesat çıkarmaya (en tufsidû) dönmeniz ve birbirinizi öldürmeniz mi yoksa sizden beklenmeliydi?”(19) şeklinde soruluyor. Öncelik olarak hikmetle ve güzel öğütle çağırmamız ve onlarla mücadele (câdil-hum) etmemiz (20) isteniyor. Bizimle din konusunda savaşmayan, yurtlarımızdan sürüp çıkarmayanlara iyilik yapmamız ve onlara adil davranmamız istenirken “Çünkü Allah adalet yapanları (el muksitîne) sever” (21) buyruluyor. Mesela zulmetmeyen ve kendi halinde kimseye zararsız halde yaşayan köylü sakini bir gayr-i müslimi de sen yurdundan süremezsin. Nitekim Rabbin sözü sadakat ve adaletle (sıdkan ve adlen) tamamlanmıştır (22). Allah peygambere Kitabı hak olarak indirdi ki insanlara Allah’ın bildirdiği gibi hükmetsin; ama dikkat, “Sakın hainlerin savunucusu olma” (23) buyruluyor.

Eğer müminlerden iki grup savaşırlarsa o zaman ikisinin arasını düzeltmemiz isteniyor. İran-Irak savaşında diğer Müslüman ülkeler maalesef bu görevi üstenerek savaşı engellememişlerdi. Saddam’ın Irak’ı Humeyni’nin İran’ına kuklası olduğu Amerika’ya güvenerek saldırmıştı. Ayet, “Eğer ikisinden biri diğerine saldırırsa, o takdirde saldıran grupla Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın” diyordu ama Müslüman ülkeler -hem de ABD’nin emriyle saldırıyı başlatan- Irak’a karşı İran’la bir olmadılar. Olsaydılar bu savaş 8 yıl değil, 8 saat bile süremezdi. Ama biz “diğer Müslümanlar” olarak ayete kulak asmadık. Araya girip savunandan yana olsaydık -değil uzun yıllar- belki de hiç kan ve gözyaşı akmayacaktı. Caydırıcı olacaktı. Lakin savaşı durdurduktan sonra bile iş bitmiyor. Ayet şöyle tamamlanıyor: “Bundan sonra eğer dönerse, böylece ikisinin arasını adaletle düzeltin adil davranarak (bil adli ve aksitû). Muhakkak ki Allah adaletle davrananları (el muksitîne) sever” (24). “Onlar şahitliklerini kaim (kâimûne) yapan kimselerdir” (25). Tabi bunun gerçekleşmesi Müslümanların terk ettikleri Kur’an’a dönmeleri ve cihanşumul çapta birlik olmalarına bağlıdır.

İnkârcıları, adaletle emredenleri (ye’murûne bil kıstı) ve peygamberleri haksız yere öldürenleri (bi gayri hakkın ve yaktulûne) elîm azapla müjdeliyor (26). Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri, peygamberleri haksız yere (bi gayri hakkın) öldürmeleri, isyan etmeleri ve haddi aşmış (ya'tedûne) olmaları sebebiyle Allah’ın gazabına uğradılar ve hatta üzerlerine miskinlik damgası vuruldu (27).

Ölçüyü tam ifa etmemizi; kıstasla (bi el kıstâsi) doğru olarak, ölçü ve adaletle tartmamızı istiyor (28). “Vay haline” diyor “eksik ölçenlerin (li el mutaffifîne)(29). “Vezni (tartmayı) adaletle (el kıstı) yapın ve mizanı eksiltmeyin” (30). “Birbirinizin mallarını batılla (bi el bâtılı) yemeyin” (31) derken rıza ile yapılan ticareti hariç tutuyor; “kendinizi mahvetmeyin” diyor (32). “İnsanların mallarından bilerek günahla yemek için onu hâkimlere (rüşvet olarak) (ve lâ tudlû) vermeyin” (33) diyor. Hata yaparak veya bir suç işleyerek günah kazanıp onu bir suçsuzun üzerine atanın (yermi bihî berîen) o iftirayı (buhtânen) ve apaçık bir günahı yüklenmiş olduğunu (34) söylüyor. Eğer bir fasık bir haber getirirse araştırıp (tebeyyenû) beyan etmemizi (35) istiyor. Yani buhtan değil,  burhan. Namuslu masum mümin kadınlara iftira atanların (yermûne) dünyada ve ahirette lanetlendiklerini ve onlar için büyük bir azab olduğunu (36) söylüyor.

“Şahitliği gizlemeyin (ve lâ tektumûş şehâdeh) (37), “hakkı bâtıl ile karıştırmayın (örtmeyin) ve hakkı gizlemeyin” (38), “eksiltmeyin (ve lâ tebhasu) ve yeryüzünde fesat çıkararak bozgunculuk yapmayın (lâ ta'sev)(39) diye emrediyor. Emanetleri sahibine teslim etmemizi ve hakemlik yaparken adaletle (bi el adli) hükmetmemizi (40) istiyor. Yetimlerin mallarını (emvâlel yetâmâ) zulümle (zulmen) yiyenlerin alevli ateşe atılacaklarını (41) söylüyor. Düşmanlık ve zulmün (udvânen ve zulmen) ateşe yaslayacağını (nuslîhi nârâ) (42) hatırlatıyor. Allah fena sözün açıkça söylenmesini sevmediği halde kendisine zulüm (zulime) yapılan kişinin söylemesini hariç tutuyor (43). Başka ayetlerde de zulmedenler (zalemû) hariç (44) ifadelerine rastlıyoruz. “Allah kulları için zulüm (zulmen) dilemez” (45). Ahrette de herkese amelleri ödenirken onlara zulmedilmez (lâ yuzlemûne) (46). Zira bir resûl göndermedikçe Allah azap edici olmuyor (47). Kendi içlerinden bir resûl gelince onu yalanlayanlar zalimlerdir (hum zâlimûne) (48). Çünkü onunla onları karanlıktan aydınlığa (min ez zulumâti) çıkarıp sırât-ı mustakîm’e ulaştırır (49). Ayetleri yalanlayanları (kezzebû bi âyâtinâ), karanlıklar içinde (fî ez zulumâti) sağır bırakır; dileyeni dalâlette bırakır (50). Nitekim kavimlere beyyinelerle resuller gönderdiğini ama haddi aşanların (el mugtedîne) kalplerinin mühürleneceğini (51) buyuruyor. Zulümleri (zalemû) sebebiyle evleri çöker (52), üzerine Allah’ın sözü vaki olur (53).

Bu zalimlerin (ez zâlimîne) akıbetidir (54). Daha önce mücrim kavimlere resuller beyyinelerle geldikleri halde inanmamış ve zulmettikleri zaman (lemmâ zalemû) helâk olmuşlardı (55). Allah ayetlerini inkâr etmeleri, peygamberleri haksız yere öldürmeleri, asi ve haddi aşmış (ya'tedûne) olmaları sebebiyle üzerlerine zillet ve fakirlik vurarak gazaba uğratır (56). Zulümlerinden dolayı (bizulmi him) kâfirleri yıldırımın da yakaladığı olmuştur (57).

Yaptıkları zulümlerden (bi zulmin) ve birçok kişiyi Allah’ın yolundan men etmeleri (bi saddi him) sebebiyle kendileri için helal kılınmış olan temiz ve güzel şeyleri Yahudilere haram kılınmıştı (58). Hamd semaları, arzı, zulmeti (ez zulumâti) ve nuru var eden Allah’a mahsus olduğu halde kâfirler, Rab’lerine başka şeyleri adil (ya'dilûne) yani eş ya da denk tutuyorlar (59). Zulmedenler (zalemû) vahyedileni değiştirip zulmettikleri (yazlimûne) için semadan üzerlerine azap gönderiliyor (60). Allah zulmedenleri (zalemû) fıska düştüklerinden dolayı kötü bir azapla yakalıyor (61). “Zulüm (zulmen)yüklenenler heba (hâbe) oldular” (62). Zulümle ve batılla (zulmen ve zûrâ) gelenler (63), zulümle (bi zulmin) saptırmak (bi ilhâdin) isteyenler elîm azaptan tadacaklar (64). Şirk azametli bir zulümdür (eş şirke le zulmun azîm) (65). “Zulmeden (zalemet) her nefs, yeryüzünde ne varsa onun olsa (bile) azabı gördüğü zaman pişmanlığını (en nedâmete) gizler ve mutlaka onu feda ederdi…” (66). Rablerinin ayetlerini yalanlayıp helak oldular; Firavun topluluğu boğuldu ve hepsi zalimler (zâlimîne) oldular (67). Onlar dünyada her ne kadar ferahladılarsa (feriha) (68) da ahrette feraha eremeyecekler. Rabbimizden hak (el hakku) gelmiştir (69). Allah hakkı (bi el hakkı) tilavet ediyor ve âlemlere zulüm (zulmen) olmasını istemiyor (70). Her nefse kazandığının karşılığı (ve vuffiyet kullu nefsin mâ kesebet) veriliyor ve kimseye zulmedilmiyor (lâ yuzlemûne) (71). Hatta “hurma çekirdeğinin ince ipliği kadar (bile) zulüm olunmazlar (ve lâ yuzlemûne fetîlâ) (72). Hurma çekirdeğinin ince lifi kıl kadar yahut zerre kadar anlamındadır. “…onların arasında adaletle (bi el kıstı) hükmedilmiştir ve onlara zulmedilmez (lâ yuzlemûne) (73). Allah adaletle (bil adli) emreden ve sırât-ı mustakîm üzerinde olan kimseyi hayırsız olanla eşit görmüyor (74).

Allah boşanmada da adalet istiyor: “… sizden adalet (adlin) sahibi iki kişi şahitlik etsin” (75).

Allah borç senedinin adaletle (bi el adli) yazılmasını, üzerinde hak bulunanın (el hakku) da yazdırmasını, şartlara göre velisinin de adaletle (bi el adli) yazdırabileceğini, iki şahit tutulmasını isterken “Allah indinde en adil (aksatu) ve şahitlik için en sağlam, şüphe etmemeniz için en yakın olandır”buyuruyor ve Allah’a karşı takva olunmasını istiyor (76). Allah indinde daha adaletli (aksatu) (77) olanı istiyor. Allah adalete riayet (tuksitû) ve adaletle davranmama (ellâ ta'dilû) hususunda adaletten ayrılmamanızı (ellâ teûlû) (78) istiyor; dürüst (sedîdan) söz söylenmesini (79) istiyor. Kadınlara vermediğiniz haklar, nikâhlamak istediğiniz yetim kızlar, aciz çocuklar ve yetimler hususunda adaletle davranmanızı (bi el kıstı) istiyor (80). Kadınlara karşı adalet (ta'dilû) hususunda takvadan başka çıkış yolu bırakmıyor (81). Yetimin malına göz dikilmesini istemiyor; ölçü ve tartıyı adaletle (bi el kıstı) yerine getirmenizi istiyor, kimseyi gücünün dışında sorumlu tutmuyor, söylediğiniz zaman yakınınız olsa bile artık adaletle (fa'dilû) söylemenizi yani torpil yapmamanızı ve Allah’ın ahdini yerine getirmenizi istiyor (82). “Ve ey kavmim, ölçeği ve tartıyı adaletle ölçün (bi el kıstı)! İnsanların eşyalarını (haklarını) eksiltmeyin. Ve fesat çıkaranlar (olarak) yeryüzünde bozgunculuk yapmayın” (83). Vasiyet için de iki adil kişinin (isnâni zevâ adlin) şahitliğini isterken Allah’a şöyle yemin etmelerini istiyor: “Yakınımız bile olsa, yeminimizi bir bedel ile değiştirmeyeceğiz ve Allah’ın şehadetini gizlemeyeceğiz. Aksi takdirde biz mutlaka günahkâr kimselerden oluruz”(84).

Allah, yaptığı zulümden sonra (min ba’di zulmi hi) tövbe ederek ıslah olan kimsenin tövbesini kabul ediyor (85). Allah insanların zulümlerine karşı (alâ zulmi him) mağfiret sahibidir (86). Halkı ıslah olan beldeleri de zulümle (bi zulmin) helâk etmiyor (87). Allah ülke halkı gaflet içindeyken uyarılmadan ülkeleri zulümle (bi zulmin) helak etmiyor (88). İmanlı olan ve imanlarını zulümle karıştırmayanlar (lem yelbisû îmanehum bi zulmin) korkudan emindirler (89). Allah insanları zulümleri sebebiyle (bi zulmi him) sorgulayıp derhal cezalandırsaydı yeryüzünde herkes ceza görürdü; fakat erteliyor (90). Bir nebi bile karanlıklar içinde (fî ez zulumâti) “Senden başka İlâh yoktur. Sen Sübhansın. Muhakkak ki ben zalimlerden (min ez zâlimîne)oldum” diye nida etmiştir (91). Akıbetimiz kendi ellerimizle takdimimiz sebebiyledir; Allah abidler için zulmedici (bi zallâmin) değildir (92). O gün zulüm (lâ zulme) yoktur (93). Kıyamet günü adalet (el kısta) mizanları konduğunda kimseye hiçbir şeyle zulmedilmez (lâ tuzlemu); hardal tanesi kadarcık bir ağırlık bile getirilir ki “en az ağırlıkta hardaldan tane” (miskâle habbetin min hardalin) diyor Kur’an (94).

Allah denizin ve karanın karanlığından (zulumâti) hidayete erdirir (95). Meleklerinin yardımlarıyla karanlıklardan (zulumâti) aydınlığa çıkarır (96). Melekler ve ilim sahipleri adaletle (kâimen bi el kıstı) şahittirler (97). Allah da şahit olarak elçisi Musa’nın kavminden bir ümmetle Hakka (bi el hakkı) hidayete ulaştırır; bu ümmet adaletle (ya'dilûne) hükmeder (98).

Allah ayetlerini detaylarıyla açıklıyor (fassalnâ el âyâti) (99). İnsanlar Kitapla karanlıklardan (min ez zulûmâti) nura çıkıyorlar (100). Allah, elçisi Musa’dan kavmini karanlıklardan (min ez zulumâti) nura çıkarmasını (101) istemişti. Allah’ın ipine tutunanlar haricine nerede olurlarsa olsunlar zillet (ez zilletu) damgasının vurulduğunu söylüyor (102). Onlar hak hususunda (fî el hakkı) bile Allah’ın resulüyle tartışıyorlar (103). Zalimler Allah’ın adil kullarının eliyle belalarını bulurlar; adil kullar güvensinler; Allah tabiatı hatta evrenleri bile adillere yardıma memur kılar.

Görüldüğü gibi Allah adil olarak yargılayacaktır. Bu yüzden duygusal bakayım derken mantığını yeterince çalıştırmayanların, “Allah’ım adaletinle değil, merhametinle muamele et” şeklindeki duaları kusurludur. Allah’ın adil olması merhametli olmasını kısıtlamaz; Allah her ikisini de hatta en güzel sıfatları birlikte taşır (104).

KAYNAKLAR: 1. (Nahl, 90). 2. (Ahmed Nedvi, “Asr-ı Saadet”, Ter. Ali Genceli, c.1, s. 257, İst. 1967). 3. (Yunus, 47). 4. (Hadid, 25). 5. (Nisa, 135). 6. (Sad, 22). 7. (Maide, 42). 8. (A’raf, 181). 9. (Maide, 8). 10. (Şura, 15). 11. (Hud, 112). 12. (A’raf, 29). 13. (Nahl, 90). 14. (Bakara, 62). 15. (Taha, 112). 16. (Talak, 11). 17. (Şuara, 227). 18. (Yunus, 4). 19. (Muhammed, 22). 20. (Nahl, 125). 21. (Mümtehine, 8). 22. (En’am, 115). 23. (Nisa, 105). 24. (Hucurat, 9). 25. (Mearic, 33). 26. (Al-i İmran, 21). 27. (Al-i İmran, 112). 28. (İsra, 35). 29. (Mutaffifin, 1). 30. (Rahman, 9). 31. (Nisa, 29; Bakara, 188). 32. (Nisa, 29). 33. (Bakara, 188). 34. (Nisa, 112). 35. (Hucurat, 6). 36. (Nur, 23). 37. (Bakara, 283). 38. (Bakara, 42). 39. (Şuara, 183). 40. (Nisa, 58). 41. (Nisa, 10). 42. (Nisa, 30). 43. (Nisa, 148). 44. (Ankebut, 46). 45. (Mümin, 31). 46. (Nahl, 111). 47. (İsra, 15). 48. (Nahl, 113). 49. (Maide, 16). 50. (En’am, 39). 51. (Yunus, 74). 52. (Neml, 52). 53. (Neml, 85). 54. (Yunus, 39). 55. (Yunus, 13). 56. (Bakara, 61). 57. (Nisa, 153). 58. (Nisa, 160). 59. (En’am, 1). 60. (A’raf, 162). 61. (A’raf, 165). 62. (Taha, 111). 63. (Furkan, 4). 64. (Hac, 25). 65. (Lokman, 13). 66. (Yunus, 54). 67. (Enfal, 54). 68. (Tevbe, 81). 69. (Yunus, 108). 70. (Al-i İmran, 108). 71. (Al-i İmran, 25). 72. (Nisa, 49). 73. (Yunus, 54). 74. (Nahl, 76). 75. (Talak, 2). 76. (Bakara, 282). 77. (Ahzab, 5). 78. (Nisa, 3). 79. (Nisa, 9). 80. (Nisa, 127). 81. (Nisa, 129). 82. (En’am, 152). 83. (Hud, 85). 84. (Maide, 106). 85. (Maide, 39). 86. (Ra’d, 6). 87. (Hud, 117). 88. (En’am, 131). 89. (En’am, 82). 90. (Nahl, 61). 91. (Enbiya, 87). 92. (Enfal, 51; Al-i İmran, 182; Hac, 10; Fussilet, 46). 93. (Mü’min, 17, 40). 94. (Enbiya, 47; Lokman, 16). 95. (Neml, 63). 96. (Ahzab, 43; Maide, 16). 97. (Al-i İmran, 18). 98. (Araf, 159). 99. (En’am, 97, 98; İsra, 12). 100. (Bakara, 257; İbrahim, 1, 5; Hadid, 9; Talak, 11; Ahzab, 43). 101. (İbrahim, 5). 102. (Al-i İmran, 112). 103. (Enfal, 6). 104. (A’raf, 180; İsra, 110; Taha, 8; Haşr, 24.)


Başlık Kategori Yayın Tarihi
YÜKSEL YILMAZ BİYOGRAFİSİ (2018) Spor 15.05.2018
İbadet Amaç Değildir-2 Genel 02.03.2018
İbadet Amaç Değildir-1 Genel 22.02.2018
Kudüs’ün kutsallığı (9) Politika 16.02.2018
Kudüs’ün Kutsallığı (8) Politika 08.02.2018
Başlık Kategori Yayın Tarihi
Size ön gördüğümüz tarih bile bizi haklı çıkarttı Genel 21.05.2018
Ey kutlu ve mübarek Ay.. Genel 21.05.2018
Medya Basının Gizlemesi ve Yasak Koyma Genel 12.05.2018
Sevgi.. Genel 10.05.2018
Özgürlük Kısıtlaması ve İnsan Hakları İhlali Genel 10.05.2018