KIRGIN MIYIZ?

Tek taraflı bir eylemdir sevmek... Senin onu sevmen, onun seni sevmesine bağlı değildir. Seversin işte, sorgusuz sualsiz. Onun artık seni sevmediğini bilirsin ama kabullenemezsin bir türlü. Çünkü senin içindeki aşk duygusu hala canlıdır, ölmemiştir. Belki bedenen yanındadır sevgilin. Ama ruhu çoktan gitmiştir, bu acımasız gerçeği bildiğin halde sen gidemezsin. Çünkü sen bir kafesin içindesindir. O kafesin kapısı açık olduğu halde çıkamazsın dışarı. Ne olursa olsun, hangi şartlar altında olursa olsun o aşka dair umut edebilecek durumdasındır. Sağlam bir zemine basmıyorsundur, bastığın yer ayaklarının altından kayıp gidiyordur, buna da engel olamıyorsundur ama “Yaşayacak, paylaşacak daha çok şeyimiz var” deyip gitmiyorsundur. Hatta “Bundan sonra yaşamasak, paylaşmasak da olur. Bugüne kadar bölüştüklerimiz uzun bir süre yeter bana” diyorsundur. Gitme fikri, yalnız olma fikri tüm vücudunu titretiyordur. Aşk seni bırakmıyordur... Umut işte, “Beni yeniden sevebilir” diyorsundur, “Yeniden aşık ederim kendime” diyorsundur...

Onu, canını verecek kadar çok sevdiğin halde söyleyemiyorsundur. Çünkü o bir duvardır artık... Senin onu sevdiğini söylemen rahatsız etmektedir, duymak istememektedir. Vazgeçiş noktasındadır o, dedim ya ruhen çoktan başka diyarlara göç etmiştir. Öyle çok şeyi özlersin ki, özlemini de dile getiremezsin. “Seni seviyorum” demesini özlemişsindir en çokta, “Sevgilim” demesini... Telefonunu heyecanla açışını, “Ben de tam seni arayacaktım, sen aradın” deyişini... Seninle plan yapmasını, sana dokunmadan duramamasını, her yerde boynuna sarılıp seni öpücüklere boğmasını... Özlemek de kavuşmak gibi, buluşmak gibi aşka dahildir... Yanında yatıyor olsa bile uyku tutmaz gecelerin sahibisindir artık. Her gece bölünür uykuların, her gece paramparça olur. Kalkarsın yataktan, ağlamamak için zor tutarsın kendini. Yarım kalmışlık duygusu, boğazında yutkunma hissi... Tutamazsın daha fazla, bırakırsın gözyaşlarını. Ağlarken bir yandan da “Beni bu hale düşürdüğün için lanet olsun sana” diye haykırırsın...

Binlerce cevapsız sorunun arasında aklını oynatacak hale gelirsin. Kendi hayatını bir hapishaneye çevirip, müebbet acıya hüküm giydiğinin farkına bile varmazsın. “Ölsem de kurtulsam bu acıdan” dersin, ölemezsin. Onu hatırlatan ne varsa hepsinden kaçmak istersin, kaçamazsın. Ona dair fotoğrafları, yazıları, anıları yok etmek istersin, edemezsin... Evdeyken duvarlar üzerine gelir, dışarıdayken insanlar... El ele yürüyen, birbirine sarılan çiftlere bakarsın, burnunun direği sızlar. “Bari sokakta ağlamayayım” deyip boğazın ağrıyıncaya kadar yutkunursun. Üstelik sen bu haldeyken sevdiğin insan vurdumduymazdır, umursamazdır. Yine de sevmeye, koşulsuz sevmeye, o seni sevmese de sevmeye devam edersin... Böyle çok sevmek zararlı mı peki? Bir kişiye mahkum olarak sevmek? Bırak, bu aşkın zararı da bu olsun. Vazgeçmeyişin zayıflığından değil, aşkına sahip çıkmandandır. Ödenecek bedeller vardır aşkta, ödemekten korkan bir insan, hakkını veremez aşkın. Aşk, bedel ödemeyi göze alanları sever...