MANA ALEMİ SIRLARI

Hepimiz bu hayat dairesinde yaşamın içerisinde koşuşturma ve geçim derdindeyken zahir hayatın akışına kapılmış giderken mana alemi aklımıza gelmez olmuş. Sırlara kalbimizi kapatır olmuşuz. Sırlarla dolu yaşanmış şahsiyetleri veya vakaları duyduğumuzda şaşırıp kalıyoruz. Halbuki mana alemi sırları hep yanı başımızda görmesini bilene. Tayyi mekan Tayyi zaman ve ruhsat verilmişlere zaman yolculuğu Evet şaşıracaksınız ama zaman yolculuğu, Bunun en büyük örneklerinden biri Kadı Mahmud’ un yaşadığı bir vaka, akıllara zarar verecek nitelikte işte vuku bulmuş sırlı manevi hadise o zamanlar Bursa kadılığı vazifesini yürüten Kadı Mahmûd Efendi adında sayısız kadıdan sadece biriydi. Bir gün karşısına o güne kadar hiç rastlamadığı türden pek farklı bir dâvâ çıktı. İki gözünden sel gibi yaşlar akıtan bir kadıncağız, kocasından şikâyetle mahkemeye mürâcaat etmişti. Kendisini dinleyen Kadı Mahmûd’a şunları söyledi: “–Kadı Efendi! Kocam her sene hacca gitmeye niyet eder, fakat bir türlü fakirlikten dolayı gidemez. Bu sene de hacca gideceğim diye tutturdu. Hattâ: «–Eğer bu sene hacca gidemezsem seni boşayacağım!» dedi. Daha sonra kurban bayramına yakın ortalıktan kayboluverdi. Beş altı gün sonra da ortaya çıkıp hacca gidip geldiğini söyledi. Hiç böyle bir şey olur mu? Kadı Efendi! Artık bu yalancı adamdan boşanmak istiyorum!..” Kadı Mahmûd Efendi, yapılan şikâyetin tahkîki için kadının kocasını çağırttı ve ona hanımının söylediklerinin doğru olup olmadığını sordu. Adam cevâben: “–Kadı Efendi! Hanımımın söyledikleri de doğrudur, benim söylediklerim de. Bilesiniz ki ben gerçekten hacca gidip gelmiş bulunmaktayım. Hattâ o mübârek beldelerde bâzı Bursalı hacılarla da görüştüm ve kendilerine getirmeleri için birtakım hediyeler emânet ettim…” dedi. Kadı Mahmûd Efendi şaşırdı: “–Bu nasıl olur efendi?!.” diye sordu. Adamcağız da anlatmaya başladı: “–Efendim, her sene olduğu gibi bu sene de hacca gidemeyince, büyük bir üzüntüyle Eskici Mehmed Dede’ye gittim. O da, benim elimi tutarak gözümü yummamı istedi. Gözümü açtığımda ise Kâbe’deydim!..” dedi. Böyle bir hâdiseye ilk defa şâhid olan Kadı Efendi, bunun mümkün olamayacağını söyleyerek adamın ifâdelerini kabul etmedi. Bunun üzerine hâlâ mukaddes topraklardaki rûhâniyet ve mâneviyat iklîminin taze hissiyâtı içinde olan adamcağız, saf, fakat mânidar bir cevapla haykırdı: “–Kadı efendi! Allah Teâlâ’nın düşmanı olan şeytan bir anda bütün dünyayı dolaşıyor da, Allah dostu olan has bir kul, niçin bir anda Kâbe’ye gidemesin?” dedi. Kadı Mahmûd Efendi de, bu cevabı gâyet mânidar bularak kararı Bursalı hacıların dönüşüne tehir etti. Bursalı hacılar döndüğünde de yaptığı tahkîkat neticesinde meseleyi olduğu gibi öğrendi ve büyük bir hayret ve şaşkınlık içerisinde dâvâyı iptal etmek zorunda kaldı. Fakat, yüreğine muammâlı bir kor düşmüş, zihni karmakarışık olmuştu. Ruh ve irâde çağlayanı, sarhoş bir hâlde akmaya başladı. Ne yapacağını düşünürken gönlüne damlayan bir ilhamla derhâl Eskici Mehmed Dede’ye koştu. Hakîkat ve esrâr deryâsına dalabilmek için ona intisâb etmek istedi. Ancak Eskici Dede: “–Kadı Efendi! Nasîbiniz benden değil, zamanın mürşid-i kâmili Muhammed Üftâde Hazretleri’ndendir.” dedi. Daha sonra ÜFTADE Hazretlerine tam teslimiyetiyle talebe olup AZİZ MAHMUD HÜDAİ Hazretleri oluyor. AZİZ MAHMUD HÜDAİ’ yi sırra iten o müthiş söz ( “Kadı efendi! Allah Teâlâ’nın düşmanı olan şeytan bir anda bütün dünyayı dolaşıyor da, Allah dostu olan has bir kul, niçin bir anda Kâbe’ye gidemesin?”) ve vuku bulan hadise. Bir başka hadisede ise KIBRIS’ ta yaşanmıştır. Yıl 1975. Öğle namazına yakın bir vakitte Hazret-i Pîr’in türbesi önüne nur yüzlü, buğday tenli ve tıknaz boylu bir genç gelmişti. O an tesâdüfen Azîz Mahmûd Hüdâyî Câmii’nin imamına rastladı ve: “–Efendim! Ben Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi görmeye geldim! Kendisiyle nasıl görüşebilirim? Acabâ şu an burada mıdır?” diye sordu. Böyle bir suâl karşısında şaşıran imam Muharrem Efendi: “–Oğlum! Evet Azîz Mahmûd Hüdâyî burada!” dedi. Hazret-i Pîr’in orada olduğunu duyan genç, sevinçle: “–Lütten beni onunla görüştürünüz!” dedi. Fakat buna bir mânâ veremeyen Muharrem Efendi, türbenin yanında olduklarından tekrar: “–Oğlum! Azîz Mahmûd Hüdâyî burada!” dedi. Genç de, talebini tekrarladı: “–O zaman benimle görüştür! Ben onunla görüşmek istiyorum!” dedi. Muharrem Efendi, hâlâ gencin hâlinden bir şey anlamadığından meseleyi çözebilmek için: “–Evlâdım! Sen Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi tanıyor ve biliyor musun?” diye sordu. Yüzü gibi sînesi de sâf olan delikanlı, lâfın böyle uzayıp gitmesine ve muhâtabının kendisini neden Mahmûd Hüdâyî ile görüştürmek istemediğine hayret ederek: “–Ben Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi yakından tanıyorum. Beni buraya o dâvet etti. Biz onunla ziyâret husûsunda sözleşmiştik. Benim geleceğimden haberi var.” dedi. Sözün burasında Muharrem Efendi, meselenin farklı bir vechesi ve sırlı bir nüktesi mevcut olduğunu idrâk etti ve merakla sordu: “–Evlâdım! Nasıl sözleştiniz?” Genç anlatmaya başladı: “–Efendim ben 1974 Kıbrıs harekâtında paraşütle indirilen komando grubundandım. Biz, ordumuzun denizden, Rumlar’ın da Beşparmak dağlarından karşılıklı mücâdelelerini sürdürdükleri bir hengâmda paraşütlerle atladık. Ancak hava pek rüzgârlı olduğundan her birimiz bir tarafa savruluyorduk. Ben de düşman hatlarına düştüm. Ağaçlık bir mevkîde iki yandan gelen cehennemî bir ateş altında kaldım. Ne yapacağımı bilemez bir hâlde büyük bir şaşkınlık içindeyken karşıma uzun boylu, heybetli ve nur yüzlü ihtiyar bir baba çıktı. Bana tatlı ve mütebessim bir çehre ile baktı ve: «–Oğlum! Burası düşman hattıdır. Ne işin var burada? Niçin tek başına bu hatta girdin?» dedi. Ben de: «–Baba! Ben gelmedim, rüzgâr buraya düşürdü.» dedim. Nur yüzlü ihtiyar, hafifçe başını salladı: «–Ben de harbe geldim. Sizden evvel gönderildim. Buraları çok iyi bilirim. Hangi birliktensin oğlum? Gel seni onların yanına götüreyim!» dedi. Birlikte müthiş bir ateş çemberi altında yola koyulduk. O mübârek insan, gâyet sâkin bir yolda yürüyormuşçasına rahattı. Her hâli beni ayrı bir şaşkınlığa sevk ediyordu. Bana ismimi, nereli olduğumu vs. birçok suâller sordu. Ben de istediği cevapları verdikten sonra iyice merak edip kendisini sordum: «–Baba! Ya sen kimsin?» O da: «–Oğlum! Bana Azîz Mahmûd Hüdâyî derler.» dedi. Sonra: «–Baba! Sen bana çok büyük bir iyilikte bulundun? Şâyet memlekete sağ-sâlim dönersem, bir vefâ borcu olarak seni ziyâret etmek isterim. Adresini verir misin?» dedim. O güzel yüzlü mübârek insan, adres olarak sadece: «–Oğlum! Üsküdar’a gelip kime sorsan beni sana gösterirler!» dedi. Bu arada birliğime gelmiştik. Minnet, muhabbet ve hürmetle bu güzel insanın elini öptüm. Kendisiyle vedâlaştım. Sonra da kumandanımın yanına gittim. Beni bir anda karşısında gören kumandanım, pek şaşırdı. Benim o ateş çemberinden nasıl olup da kurtularak birliğime ulaştığıma hayretle haykırdı: «–Buraya nasıl gelebildin?!» Ben de: «–Beni, yaşlı, güzel bir baba getirdi.» dedim. Harp bittikten sonra memleketime döndüm. Ancak Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin bana yapmış olduğu iyilik hiçbir vakit aklımdan çıkmadığı için bir vefâ borcu olarak nihâyet ziyâretine niyetlenip Üsküdar’a geldim. Sorduğum kimseler: «O mübârek bir zâttır» diyerek burayı târif ettiler.” Bu arada sükût edip derin bir nefes alan genç, Muharrem Efendi’ye önceki talebini tekrarladı: “–Efendim! İşte Azîz Mahmûd Hüdâyî ile böyle tanıştık. Artık himmet edin de beni kendisiyle görüştürün!” dedi. Böylece meseleyi bütün yönleriyle öğrenen Muharrem Efendi, şâhid olduğu bu mânevî manzara karşısında pek duygulandı. Yalvarırcasına gözlerinin içine bakan delikanlıya bir müddet hiçbir şey diyemedi. Sonra da kendini toparlayıp içli bir sesle âdeta kekeleyerek hulâsaten: “–Evlâdım! Azîz Mahmûd Hüdâyî, hayatta olan bir kimse değil, 1543-1628 yılları arasında yaşamış bulunan büyük bir Allah dostudur. Herhâlde seni buraya Fâtiha okuman için çağırmış olmalıdır! İşte türbesi!” diyebildi. Bu cevabı duyan vefâkâr ve îmanlı genç, daha o an öğrendiği hakîkat üzerine son derece müteessir oldu. Kendisini görmek niyet ve hasretiyle geldiği ve hayatını borçlu olduğu büyük velînin sadece türbesiyle karşılaşmıştı. Harp sahasının o müthiş hengâmında yaşadığı mânevî tasarrufun daha yeni yeni farkına vardı ve bir çağlayan hâlinde hıçkırmaya başladı. Ellerini yüzüne kapadı; uzun bir müddet içli içli ağladı. Hüdâyî mihrabının imamı da ağlıyordu… Bu hâdise, Allâh’ın velî kullarına bahşettiği mânevî tasarrufu ne güzel sergiler. Bu tasarruf, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den zamanımıza kadar gelen evliyâullâhın mânevî yardımlarından sadece bir misâldir. Şunu unutmamak lâzımdır ki, fâil-i mutlak, yalnız Cenâb-ı Hak’tır. O’nun kullara bu nevî yardımları da, gerek melekler vâsıtasıyla, gerekse Allâh’ın velî kulları vâsıtasıyla günümüze kadar varola gelmiştir. (Osman Nuri TOPBAŞ Hocaefendi) Bir diğer olay ise MÜŞTAK BABA sırlarla dolu yaşantısı. Zamanda yaptığı yolculukta açıklamasının yasak olması muhtemel sırrı şifreleyerek günümüze mesaj olarak göndermiştir. Buyurun MÜŞTAK BABA Şifrelenmiş mesajı. Ankara’da Hacı Bayram-ı Veli’nin mezarını ziyaret ettiği günlerde yazmış oldu¬ğu bir şiirde yaklaşık yüz yıl sonra Ankara’nın başkent olacağını açık¬layarak Kurtuluş Savaşı’na işaret etmiştir. Onun günümüzde ünlü olmasını sağlayan en önemli yanı da budur. Şiirlerinde ebced şifresini kullanmıştır. Ebced’in esası, alfabedeki her harfe bir rakam değerinin verilmesine dayanır. Şimdi tüm zamanların en şaşırtıcı kehanetlerinden birini içeren bu ünlü şiiri birlikte inceleyelim: Me’vâ-yı nazenine kim elf olursa efser Lâ-bûd olur o me’ve islambol ile hemser Nun ve’l kalem başından alınsa nun-i Yunus Aldıkta harf-i diğer olur bu remz azhar Nıftâh-ı sûre-i kaf serhaddi Kaf Munzam olunmak ister ra-yi Resul peygamber Hay hû ile ahir maksut olur zahir Beyti Veliyyül-ekrem el hacıyd-i ekber Ey pâdişâh-ı fehhâm Sultan Hacı Bayram Ruhan ister ikram Müştak Abdi Çökeri İlk mısrayı yeniden yazalım: Me’vâ-yı nazenine kim elf olursa efser Bu mısrada üç temel sözcük vardır: Me’va-ı nazenin: Güzeller Beldesi Elf: Bin Efser: Taç Günümüz Türkçesine çevirecek olursak: “Güzeller beldesinin başına elf(bin) efser(taç) olursa” Bu dize görünürde bir anlam taşımıyor, şimdilik neresi olduğunu bilmediğimiz güzeller beldesinin başına elfin(binin) taç edilmesinden söz ediliyor. Parçanın içsel ve mecazi bir anlamı olduğu kesin. “Elf” bin anla¬mına geldiğine göre, bini güzeller beldesine taç etmek ne anlama geli¬yor? Burada “elf” ve “efser”in şifre sözcükler olduğu ortada. Bunları deşifre etmek için “ebced”e başvuralım. Elf = 1000’dir. Efser ise Osmanlı alfabesinin (Elif), (Fe), (Sin), (Rı) harfleri ile yazıldığına göre rakamsal değerlerini yazıp toplayalım Elif (1) + Fe (80) + Sin(60) + Rı(200) = 341 olur. Bu bilgilerin ışığında mısramıza yeniden bakalım. “Güzeller beldesinin başına elf (1000) taç(341) olursa” Burada açıkça 1000 ile 341’i toplanmasına işaret ediliyor. Toplaya¬lım: 1000+341=1341. Bu Hicri bir tarihtir, Miladi yıla çevirirsek 1923’ü elde ederiz. Taç egemenlik simgesidir ve hükümdarlara özgüdür. Bir insanın taçlanması, onu diğer insanların lideri ya da beyi yapar. Bir beldenin taçlanması da onu diğer beldelerden farklı bir konu¬ma getirir. Şimdi bu taçlı beldenin neresi olduğunu anlamak için diğer mısralara bakalım. İkinci mısra söyle diyor: “Lâ-bûd olur o me’va İslambol ile hemser” Yani: “O belde İstanbul gibi olur.” Şairin yaşadığı dönemde İstanbul başkent olduğuna göre her iki mısrayı birlikte değerlendirecek olursak şu anlam çıkar: “Güzeller beldesi 1923’te İstanbul gibi taçlanacaktır”. Bundan sonraki mısralarda şair güzeller beldesinin harflerini kod-layarak şüpheye yer bırakmadan oranın Ankara olduğunu söylüyor. Osmanlı alfabesinde Ankara; (Elif), (Nun), (Kaf), (Rı), ve (He) harfleri ile yazıldığına göre bu harflerin kodlandığı mısralara geçelim. Efser sözcüğündeki “Elif”, Türkçe’de “A” harfi yerine geçer. Takip eden mısralar: “Nun ve’l kalem başından alınsa nun-i Yunus” Yunus Suresi’ndeki (Nun) “Miftâh-ı sûre-i kaf serhaddi Kaf da kaf” Kaf süresindeki (Kaf) “Munzam olunmak ister ra-yi Resul peygamber” Resul sözcüğündeki (Ra) “Hay Hû ile ahir maksut olur zahir” Hay Hû sözlerindeki (He); Türkçede “E” ve “A” yerine geçer. Arapça’da (He), (Kaf), (Nun), (Ra) gibi harfler, bazı durumlarda ve bazı sözcüklerde farklı şekillerde yazıldığından şair bir yanlışlığa meydan vermemek için yukarıdaki kodlamaya gerek duymuştur. Şimdi bulduğumuz bu harfleri yan yana koyalım; (Elif) (Nun) (Kaf) (Ra) ( He) A N K R A O yıllarda “Ankara”nın adı, “Ankra” olarak telaffuz ediliyordu. Son iki mısraya gelecek olursak: “Ey padişah-ı Fehhâm Sultan Hacı Bayram Ruhân ister ikram Müştak Abdi Çaker” Anlamı: “Ey ariflerin padişahı Hacı Bayram, senin bulunduğun o güzel belde Müştak’tan saygı bekler.” Şimdi şiirin tamamını düz yazıya çevirip özetlersek şöyle bir an¬lam çıkar: “Hacı Bayram’m memleketi ve güzeller beldesi Ankara, 1923’de taçlanarak İstanbul’dan farksız hale gelecek.” 75 yaşında ölen Müştak Baba, ölümünden birkaç ay önce bir dos¬tuna sade bir dille ve şifresiz olarak yazdığı şiirde öleceğini şöyle ha¬ber veriyor: “Ömrümüz bu sene yetmiş beşe Yetmiş ey can güzel et endişe Bundan artık yaşamasa da n’ola Kalmadı dilde muradım cânâ” Velhasıl daha örnek verilecek vuku bulmuş hadise çok mesela hangisimi? Muhittin Arabi ölmeden 70 yıl önce OSMANLI DEVLETİ ALİYE diye bir devletin kurulacağını açık açık beyan etmişti. Diğer büyük hadiselerden bazılarıda Hacı Bektaşi veli, Ladikli Ahmet vs. vs. Diye Sırlar devam ediyor onlardan biri daha MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ tür "Tas kirilir, Tunç erir, ama Türklük ebedidir" Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. Mesaj verilmiştir saygılarımla selam ve dua ile kalınız.


Başlık Kategori Yayın Tarihi
Elinden bir tas su içmek icin Şiir 23.09.2017
POLİS ALİ FEHMİ EFENDİ Tarih 20.09.2017
OKU VE TEFEKKÜR ET Eğitim 17.09.2017
YARADANA KUL OLMAK Edebiyat 03.09.2017
DUA Edebiyat 31.07.2017
Başlık Kategori Yayın Tarihi
sağlık lisans tamamlama yeni. Eğitim 15.08.2018
Öğretmen Öğretmenin Kurdudur Eğitim 01.08.2018
sağlık alanı lisans tamamlama mezun olanlar değişiklik Eğitim 31.07.2018
sağlık alanı lisans tamamlama mezun olanlar Eğitim 25.07.2018
AHLAKİ DEJENERASYONUN SEBEBİ Eğitim 04.07.2018

Bu yazıya ilk yorumu siz yazın.