SAVRULMA (öykünün devamı)

Biraz daha büyüseydim belki de babamın yazdığı başka bir hamili kartla bir avukatın yanında çalışmaya başlayacaktım. Odası birbirinden ayrı iki avukat ve aynı odada çalıştığım iki kızla birlikte çalışıyoruz. Deri koltuklar, odaların her birinde raflarca dava dosyası ve Bay K... Daha doğrusu ben çalışmaya çalışıyorum; çünkü herifler çok ciddi ve kızlarla konuşurken ağzımdan çıkan bu herif kelimesini duyan avukatlardan bir tanesi ‘’ne biçim konuşuyorsun sen öyle,’’ dediğinden beri Fyodor Mihajloviç Dostoyevski amcanın ve Albert Camus dayının yaşamları boyunca bir türlü peşlerini bırakmayan o tanıdık suçluluk duygusu yakamı bir türlü bırakmıyor. Ama bu normal. Eğer birgün büyümeme müsaade etselerdi ve bir psikolog olabilseydim, benliğimi oluşturan bu en temel sorunsalı ‘’çevremde var olanlardan daha farklı bir varoluş biçimi’’ seçmiş olmama bağlardım. Var olandan farklı bir var oluş biçimi seçene diğerlerinin çoğu kere erişim şansı olmadığı için –maddi olanaksızlık, -bir kısmı yaratanın doğuştan takdiri, bir kısmıysa gecelerce uyumamak ve canhıraş bir çaba –emek- sarf etmek neticesinde kişinin kendisi tarafından yaratılan akıl- ‘’o’’ çoğu kere öteki ‘’o’’lardan daha çok eleştirilir. Ama bu normal; tarih kitaplarına göre ölenler kahraman olur yaşar; yaşayanlar ölü oldukları için yaşamaya çalışırlar. Biraz sonra ‘’Haydi bakalım öğle namazı vakti, yoksa sen namaza gitmiyor musun,’’ dedi patronlardan biri. Adamın benliğinde gizlemeye gerek duymaksızın çalışanına zorbaca dayatmaksızın dayattığı, insanın kendi iradesini olumsuzlamak pahasına sırf işten olmamak için normalde sıklıkla yapmadığı bir ibadeti karşıdakinin varoluş biçimine saygı duymakla beraber kendine olan saygısına otosansür uygulamak pakasına…, daha sayayım mı, daha sayarsam sansürden korkuyorum. Mütereddit olmama rağmen günde beş vakit namaz kılıyormuşçasına dindarca bir içe gömülüş… Ama bu normal. Dünyanın kurulu düzenine göre patron her zaman haklıdır. Birkaç gün sonra patronlarımdan birine göre sigara içiyor oluşum anormal olduğu için işi bıraktım. Ama bu normal. Televizyondaki ünlüler de kovulduklarında bozulmuşluklarını ustalıkla gizliyor ve açlıktan insanın içinin içini kemirmesi dolayısıyla gettolarda kalmayan bir kibarlıkla işi bıraktım diyorlar. Ama bu normal. Daha önce eski sevgilim de ‘’senden ayrılmak istiyorum, lakin ne olur huzursuzluk çıkarma da anlaşarak ayrılalım ha, sana da uyar öyle değil mi sevgilim,’’ demişti.

Eve dönünce mışıl mışıl uyudum. Normal olan buymuş, annem böyle diyor, insanlar saat dokuzda kalkmalı ve sabah erkenden, üstüne üstlük de zinde kalkmalılarmış. Yazın arkadaşlarım dışarıda top oynarken elime bir kitap ve bir saat de müddet verip uyuyup uyumadığımı kontrole gelirdi. Ama bu normal. Öteki çocuklar şu öğlen sıcağında uyumaları gerekirken dışarıda top oynadıkları için ve o çocukların anneleri de onlara müsamaha gösterdikleri için ahlaksızlarmış. Böyle söylüyor annem. Bakma sen onlara, hadi akıllı akıllı uyu bakalım diyor.

Rüyamda çırılçıplak bir adam uçurumdan atlıyordu ve bunun normal olduğunu düşünmeme rağmen normal olanı yaparak‘’neden normal davranıyorsun,’’ diye sordum ona. ‘’Yaşadığımız bu dünyanın pisliklerine artık daha fazla tahammülüm kalmadı, insanların şunca tiksinti verici olaylara rağmen hala nasıl yaşayabildiklerine şaşırıyorum. Normal olan bu yaşama katlanabilmek değil, bir an önce olması gerekene ve zaten olacak olana uzanmak,’’ dedi ve normal olanı yaparak uçurumdan atladı. Uyandığımda sadece yataktan düşmüştüm. Tahmin edebileceğin gibi sayın okuyucu, belki sadece yorgunum ama hala insanı ve yaşadığımız dünyayı sevebilecek kadar yaşıyorum. Aşka, şehvete, günaha, zulme inat ve kendimden feragat ederek kendimde yarattığım bir başınalığımla özgürüm. Kendimden başka hiç kimseye bağlanmıyorum; hatta öleceğimi bildiğim için kendime bile bağlanmıyorum. Bağlanamıyorum… İnsan, özgürlüğün ne demek olduğunu da zindanda anlayabilecek denli aptallaşabilmiş olabilir mi? Seçimlerden seçim beğenemediğimden şu an için bir zindanı seçtim; ama insanın insana bazen bakışlarıyla, bazen tahammül edilemez iktidar kurma çabasıyla ve tıpkı şu an benim elinde bulundurduğum için saklamaya çalıştığım şu muhteşem kibrin ardına gizlenmiş tatminsiz ve doyumu mümkün gözükmeyen güç istemimle; demem o ki şunun şuracığımda ölüm gibi bir büyü bozumuyla neticelenecek olan bütün belirsizlikleriyle birlikte değerlendirildiğinde, yaşarken ölmek makbul; ve belki de dışarısı içerisinden çok daha karışık, çok daha karanlık ve çok daha zindan. Ama bu normal. Sanırım sen de hala yaşıyorsun ve hala uyumadıysan sana iyi geceler, ben yatıyorum, sabah erken kalkmalıymışım, kahvaltıya gecikirsem annemin deyimiyle benim gözlerim oyulur. Ama bu normal. Ben onu artık çözdüm. O beni seviyor ve sanırım onun nezdinde dil saik belirtmiyor. Normal olan da bu zaten. Haydi biraz gülümse, bak bu benim normalim. Sadece annem argoyu sevdiği için değil, çevremdeki hiç kimse sözcüklerle benim kadar dans edemediği ve zaten yazarken bir özne ve üretim ilişkilerinin en gıcık basamağında bulunan bir hazır yiyici olan –yaşamın nesnesi- benden başka da hiç kimsenin sözcüklerle bu denli dans etmelerini gerektirecek bir durum da söz konusu olmadığı için. Benliğimde gizil olan şu habis suçluluk duygusunu sen de fark ettin mi? Yoksa sen hala burada mısın? Haydi, hala uyumadıysan git biraz kestir ve benim –yazar ben olduğum müddetçe özneyi istediğin kadar esnetebilirsin, misal senin- üzerime düşün. Kızmaca yok. Artık uyumalıymışım, annem öyle söylüyor. Normali aşan insanın normallerle vedalaşması gerekir. Normali aşabilmenin yoluysa normali bilmekten geçer; ama normali aşıyor olmak demek anormal olmak anlamına gelmez. Yaşantılarda ister istemez anlam arıyor insan. Kendi kararlarını kendisi veren bir insan, kendi iradesiyle vardığı bir noktayı bile anlamlandırmaya çalışıyorsa bu cümlenin devamı gelmez. Gülme öyle, hepimiz insan kadar basitiz. Benden başka ne dememi bekliyordun ki? O bilgisayarı elinden alıp da kırmamı istemiyorsan onunla vedalaşsan ve artık uyusan iyi edersin, diyor annem. Ama bu normal; çünkü ben vedalaşmaları sevmiyorum. İyi geceler dememi filan da bekleme benden; o sebepten önden sen buyur. Kuzum sen hala burada mısın? Ne laftan anlamaz bir bilinmeyenmişsin sen öyle! Haydi bakalım, defol git dememi istemiyorsan defol git… Peki gel hadi gel, özür dilerim-bu sözcük bu ülkede çok az kullanıldığı için altınımsı bir maden- barıştık sayıyorum, öyleyse sana iyi geceler…

Bilinci normale döndüğünde hemen doğruldu ve kalkıp gitmek istedi. Evet, gidecekti ama nereye? Bundan yaklaşık otuz beş sene önce eğer kendisine dönmezse intihar edeceğini söylemişti Burçe’ye. ‘’Etmezsen hatırım kalır; yanına cacık ve pilav da kat. Ağzına bir parmak da bal çalmayı unutma, ha unutmadan…, sakın ola ki o nankör annene de içini dökeyim deme; ne kadar kirli çamaşırın varsa bir bir döktü geçenlerde telefonda bana,’’ demişti Burçe. Katı kuralları vardı onun, prensipleri vardı. Yıllardır böyleydi. O hakimdi. Bir hakim sert olmalıydı, vakur durmalıydı, eşrafla fazla haşır neşir olmamalıydı, işi gereği dostu olmamalıydı. Siyasal iktidarlarla arasındaki duygusal mesafe her an değişeceklermiş kadar yakın, hiç gitmeyeceklermişçesine uzak olmalıydı. Haddini bilmeli ama haddimi bildim dememeliydi. Fazla dost insanı makamından ederdi. Sonra birden bilinçdışı bir şekilde dizlerinin bağı çözüldü ve az evvel oturmakta olduğu hastane bankına tekrardan gömüldü. Ağır konuşmuştu doktor, bir hakime konuşulmaması gerektiği kadar ağır konuşmuştu. Ne yaptım dedi ben böyle kendime. Bir kez daha ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Zaman acımasız bir cellat olmuştu ve herkes için başka bir mahkeme kurulmuştu şimdi. Saatler bir değildi. Çocuk arabasıyla önünden geçen bir anneyi görünce bunları düşündü. Orda yaşam vardı, sevgi vardı, emek vardı, zamanın bir önemi yoktu. Onlar için zaman bir şekilde geçerdi; çünkü ne zaman öleceğini bilmediğimiz bütün zamanlar çabuk geçerdi. Bir tür ölümsüzlük anlamına gelen zamansızlık duygusunu bir tek ne zaman öleceğini bilen hastalar ve intihar edenler bilebilirdi. Yaşarken zaman kavramından soyutlanabilmemiz için akli dengemizi yitirmemiz gerektiğini düşündü. Daha önce farkında olmadan birkaç kez daha bunu düşünmüş olabileceğini düşündü. Bazen yıllarca yargıladığı katillere ne kadar özendiğini şimdi fark etti; çünkü hapishanede ömür boyu yatmakta olan bir hükümlü için umut yoktu, başka bir yer yoktu, hareket etme istemi yoktu, koşmak ve uzağa gitmek dururken yıllar yılı oturduğu koltukta çalışıp kalmanın ona ne kadar saçma ve kahredici geldiğini henüz fark etti. Allah bütün dünyanın belasını versin, diye doyasıya bağırmak geçti içinden. Ama öleceğini bildiği halde bunu gene de yapamadı. Terbiyeli bir insan böylesine edepsiz hareketlerde bulunmazdı. Öleceğini bildiğin halde istediğin kadar küfür edebilme özgürlüğüne sahip olamamak; üstüne üstlük kendi özgürlüğünün sınırlarını kendi zihninde çiziyor olmanın insanı ne kadar kahrettiğini düşündü. Artık özgürdü; ne yasalar ne ahlak kuralları vardı. Az evvel ne dedim ben öyle Allah mı diye mırıldandı. Affeder miydi? Birkaç saniye sonra ‘’pardon bakar mısınız,’’ diyen bir ses işitti. Soru soran adam yaşlı ve bunak herifin tekiydi. Şimdi sorularla muhatap olmanın sırası değildi. Asıl mahkeme dünyevi bir muhasebenin muhakemesi olarak akıldan geçiyordu. Ama hangi akıl, diye düşünürken yaşlı adam bir kez daha seslendi: ‘’pardon beyefendi bir saniye bakar mısınız?’’ Tam ‘’ne var yaşlı bunak’’ diyecekti ki, saniyenin binde biri kadar bir zaman zarfında öleceğini bilmesine rağmen benliğindeki bu uhrevi kibrin de nereden geliyor olabileceğini düşündü. ‘’Buyurun beyefendi’’ dedi ama yaşlı adamı dinlemedi. Yaşlı adam meramını anlatadursun, o bir kez daha kendini dinlemeyi ve kendi benliğinde öleceğini öğrendiğinden beri ortaya çıkan sorulara verebildiği kadar rahatlatıcı cevaplar vermeye çalışıyordu. Sonra birden ‘’öleceğimi ve bu dünyadan göçüp gideceğimi bildiğim halde hala kendimi günlük kaygılara verilen sıradan cevaplarla rahatlatmaya çalışmam ne kadar da komik ve içler acısı,’’ diye düşündü. Az evvel adama hitap ederken ‘’yaşlı bunak’’ gibi hiç de hoş olmayan bir söz öbeği kullanmıştı. Bunak sözcüğünden ötürü Allaha yalvardı, ‘’Allahım sen beni affet,’’ diye içinden birkaç kez tekrarladı. Hemen akabinde ilkokuldan sonra kullanmaya lüzum görmediği Arapça dualardan birkaçının hala hafızasında olduğunu fark etti. Temizlenmesi mümkün olmayan bir lağım çukuruna dönen o hafızayı o kadar çok zorlamıştı ki bilinç dışı bir şekilde –istemsiz- dışından hem de seslice konuşmaya başladı: Elhamdürillahi rabbil alemin… Yaşlı adam bankın bir köşesine adeta bir sığıntı gibi ilişmişti. Birkaç kez ‘’beyefendi beni dinliyor musunuz,’’ diye sorup durdu. Kendi sorduğu soruyu kendisi cevaplamak zorunda kaldı: Hayır dinlemiyorsunuz… O başka bir alemdeydi. Sahi az evvel yaşlı adam demişti. Yaşlıyı ve genci kim belirliyordu ki? Bunu o olmaz olasıca doktor, tıbbın en ileri makinelerinden biriyle kanıtlamamış mıydı? Kanser!.. dememiş miydi. Bunu söylerken herhangi bir anlamsızlığı anlamlandırdığını sanan her zavallı gibi neredeyse sevinmişti. Oysa ölüm varsa anlam yoktu. Aramak ve anlamlandırmak yoktu. Acaba öylemiydi? Allah’ım sen yardım et, yoksa çıldıracağım diye yakardı içinden. Sonra dışından birkaç aya kadar öleceğini bilen bir adam delirse ne olur ki, dedi. Bu sırada yaşlı adam zarifçe bir el hareketiyle onu dürtükledi: ‘’Beyefendi eğer birkaç dakikanızı ayırma zahmetinde bulunabilirseniz size iki çift laf edip gideceğim,’’ dedi. Yaşlı adam böylesine uzun ve sunturlu bir cümleyi kurarken ne kadar da genç gözüktü gözüne. ‘’İşte hala anlamlandırmaya çalışıyorum,’’ diye mırıldandı. Hala dünyayı anlamlandırmaya çalışmasına oldukça sinirlenmişti ve bu durum yüz hatlarının gerginliğinden rahatlıkla anlaşılabilecek denli cüretkardı. İşte şimdi yaşlı adama handiyse bir suçluymuşçasına öfkeli bakarken ‘’genç olsa ne, olmasa ne,’’ dedi. ‘’Anlamadım,’’ diye karşılık verdi yaşlı adam. ‘’Boşver’’ dedi dışından, ‘’ben yıllardır yaşadığım bu hayattan hiçbir bok anlamadım ve artık anlamaya çalışmam için de sanırım çok geç’’ dedi içinden ve birden yaşlı adama döndü: Buyurun siz ne söylüyordunuz? ‘’Oğlum…’’ dedi yaşlı adam, ‘’müebbet verdiniz ve o suçsuzdu, yanlış anlamayın sizi yargılamak bana düşmez, sadece bunu bilin istedim.’’ O anda bir şeyler söylemek istedi yaşlı adama. Dökülmedi dudaklarından hantallaşan sözcükler. Konuşabilseydi ‘’nereden bilebilirdim’’ diyecekti, ‘’bu dünyada neyi kim bilebilir,’’ diyecekti ama konuşamadı. Yaşlı adam ölüm gibi ağır ağır kalktı ve hayata doğru yollandı. Nasılsa yaşlı adam yok, diye düşündü. Artık nasılsa yaşlı adamı görmüyordu. O bir düşünceydi ve gitti, belki de hiç olmadı, olmadı dersem olmaz, diye telkin etmeye çalıştı kendine. Olmayacak dersem ölüm de mi olmaz diye sordu sonra havada salınan bir boşluğa. O an insan evladının uzayda ne kadar çaresiz bir yer kapladığını ondan başka hiç kimse bu kadar şiddetli hissediyor olamazdı. Bunu düşündü; çünkü düşünebilen herkes, herkesten önce kendini düşünecek kadar zavallıdır, dedi. Sonra ‘’böyle mi,’’ diye sordu kendine ‘’yangında kendinden önce bebeğini düşünen bir anne düşünemeyecek kadar aptal mıdır sence,’’ diye yanıtladı kendini. Kendi ürettiğinin antitezini de üreten bir beyin kadar kötü bir birey imha silahı olmamalıydı. Bir an için buna sevindi; çünkü kendini özel hissetti, sonra birden histerik kahkahalarla gülmeye başladı ve ‘’seni gidi geri zekalı çatlak,’’ diye bağırdı. O an oradan geçen birkaç kişi ‘’ne tür deliler var bu dünyada,’’ dedi. Bunun üzerine insanın kendi çaresizliğini kendinden başka hiç kimsenin bilemeyeceğini, eğer anlamak isterse insanı kendisi kadar hiç kimsenin anlayamayacağını kanının son damlasına kadar idrak etti. ‘’Ama anlayınca ne oluyor ki?’’ diye sordu kendine. Neyi ne kadar bilirsek bilelim, bir gün görmeyeceğimiz bir sabah olduğu müddetçe varlığının bilgisi neye yarardı? Varlığımı kabul etmek ve diğerlerinden daha fazla var olma istemim, aynı zamanda şeytani bir kibirse ve varlığımı yaratan başka bir varlık varsa ne kadar da anlamsız bir varlığım diye düşündü. Sonra aniden gülmeye başladı ve ‘’ne o öleceğini öğrenince başımıza filozof mu kesildin hakim bey?’’ diye sordu kendine. Soruları soran ben miyim, yoksa bu soruları da sorduran başka bir varlık mı var; eğer öyleyse gerçekten düşünülerek sorulmuş hiçbir soru saçma olamaz,’’ diye mırıldandı. Hava kararmıştı ve artık düşünmekten beyni peyderpey helak olmuştu. Ama bunun bir önemi olmadığını düşündü. Nasılsa birkaç ay içinde öleceğini biliyordu ve ha bir gün önce ha bir gün sonra,dedi. Sonra ‘’acaba öyle mi?’’ diye sordu kendine. Bir süre soluklanınca biraz önce yanında oturan yaşlı adamın oğlunu düşündü. Kim bilir, belki de boş yere hapiste yatmıştı ve üstelik de onun kararıyla. İnsanın kendi kaderini tayin edememesi ne kötü, dedi. Sonra ‘’iyi ama öyle mi,’’ diye sordu. İntihar, her zaman için iyi bir olasılıktı; fakat insanı intihara yönlendiren çevresel koşullar neyin nesi oluyordu öyleyse? Hiçliğini fark eden nihilizmin pençesindeki insan, yalnızca intihar ederek kendini mi tatmin ettiğini sanıyordu; çünkü hiç kimse durup dururken intihar etmiyordu. Ya bir başkasını cezalandırmak ya da artık daha fazla bu dünyaya katlanamamak, kahrolan varlığı yokluk sandığı başka bir dünyaya mı gönderiyordu? Sahi dedi, öbür dünya var mı? Aynı anda Allah’ım sen aklıma mukayyet ol, diye mırıldandı. Bir kez daha dua okumaya başladı: Elhamdürillahi rabbil alemin… Yarım saat kadar öylece yarı uyur yarı uyanık vaziyette kestirdi koltukta. Akşamın ilk karanlığı kenti boydan boya yokluğa sürüklemişti. Az önce az ileride duran ağaç artık yoktu. ‘’Görmüyor olmam onu yok etmez,’’ dedi kendi kendine. ‘’Ölümü kabullenmek istemediğini kabul et artık,’’ dedi kendine; ‘’çünkü ölümü kabullenseydin ölümü yaratanı da kabullenecektin; aksi halde önünden gelip geçmekte olan insanların da, iyi ve kötünün de yani ahlakın da, ahlak olmayınca toplumun da bir anlamı kalmıyor.’’ İyi ama bütün bunların bir anlamı olmak zorunda değil ve zaten dünyayı da kelimelerle anlamlandırıyoruz, eğer kelimeler olmasaydı belki ölümün bilgisini bile düşünmeyecektin; çünkü bilmekle düşünmek aynı şey değil dedi. Ölümü bilirdin ama düşünmezdin, böylece birkaç ayın kaldığını bildiğin halde gülebilmeyi ve rutin hayatına devam edebilmeyi başarırdın. Sonra bir süre düşünmemeyi ve boş vermeyi düşündü ve bir süre de hiçbir şey düşünmedi. ‘’İyi misiniz,’’ dedi bir ses. Kapalı olan gözlerini açtığında bir iki kez ovuşturma gereği hissetti. Elleri kirli olmalıydı; çünkü gözleri olağan dışı yanmaya başladı; ama nasılsa öleceğini bildiği için bunu önemsemedi. ‘’Sahi’’ dedi birden, ‘’herkes bir gün öleceğini bilmenin dışında gerçekten ölümü düşünseydi, bu dünya şartların bugünkünden çok daha eşit olduğu bir yer olurdu; çünkü o zaman insanın maddeye olan taparcasına olan sevdası diner ve gül gibi geçinir giderdik.’’ Madde olmadan insan yaşayabilir miydi, diye düşündü sonra. Kendine verdiği yanıt: İnsan çırılçıplak doğduğuna göre çırılçıplak gezmiyor olmamız ahlakı bir kenara bırakırsak oldukça saçma; öyleyse insan madde olmadan da yapabilir, oldu. Ahlakı yaratanın da yüzyıllardır süregelen devrimsel süreçler olduğunu ve inandığı ya da inanmak istediği Allah’ın buyruklarının bile aslında devletin tekelinde olduğunu düşündü; çünkü çocukluğunda Kur’an okumuş ve hadislere, İslam alimlerine bir parça göz gezdirmişti. Müslümanlık devletin tekelindeydi ve devlet izin verdiği kadar Müslüman olabiliyoruz, diye hayıflandı. Dilenciye ait olduğunu henüz fark ettiği o ses bir kez daha ‘’iyi misiniz,’’ diye sordu. Bardaktan boşanan bir yağmurcasına ağlamaya başladı; çünkü sokaktan onca insan geçmesine rağmen hiç kimse bir dilenci kadar sencil olmamış, herkes uzun uzadıya bir koşturmanın peşinde, bir çoğu nereye gittiğini bile bilmez bir halde ama son kertede kendi derdine düşmüştü. ‘’Özür dilerim beni affet,’’ diye yalvarmalar eşliğinde dilencinin boynuna sarıldığında, dehşetli pis koktuğunu duyumsadı ve bir an için tiksinip tiksinmemekte tereddüt etmesine rağmen nefsine yenik düşmeyerek ‘’sana yaptığım terbiyesizlik için beni affet,’’ dedi. Dilenci buz gibi bakıyordu; ama inanılmaz kederli bir ses tonunda ‘’derdiniz nedir,’’ diye sordu. Birkaç ay sonra öleceğini söyledi dilenciye. Dilenci gülümsedi ve ‘’birgün hepimiz öleceğiz, kimin kimden önce gideceğini bir tek Allah bilir,’’ dedi. Bir yandan ağlamaya devam ediyordu ve hıçkırıkların arasından güçlükle işitilebilen bir ses tonunda ‘’ben bu dünyada kendim için, Allah için hiçbir şey yapmadığım gibi, bir başkası için de hiçbir şey yapmamış günahkar pezevengin tekiyim’’ dedi. Dilenci ‘’Yap öyleyse,’’ diye bağırırken normallerce komik gelebilecek denli uhrevi bir kimliğe bürünmüştü. ‘’ölmediğin müddetçe ölüm konusunda Allahtan umut kesilmez, kendin için ne yapabileceğine gelince… bunu sen bileceksin; bir insanın özgür iradesiyle yapacağı seçimlere karışmaya hiçbirimizin hakkı yok,’’ dedi ve arkasına bir kez daha bakmaya gerek duymayarak çekti gitti. Ne yapabilirdi? Cebinden bir sigara çıkardı ve çakmağın bozulduğunu fark ettiğinde çocuk gibi bir gülümseme belirdi o aksi suretinde. Tabi ya… dedi. Sigarayı bırakma kararı aldı. Yirmi beş yıl önce bir psikiyatr ‘’sen sigarayı bırakamazsın,’’ demişti. Varlığını böyle anlamlandırdı ve yaklaşık üç ay sonra ölene dek bir daha hiç sigara içmedi; çünkü neredeyse sigarayı bırakabilmek için üç ay boyunca kendi nefsiyle mücadele etmiş ve ölüm korkusu aklına bile gelmemişti. Hikayenin yazarı olarak kahramanımın bilinçaltına gittim ve sordum: Neden böyle öldürdün onu? Ben onu öldürürken dudaklarından dökülen sözcükler şunlar oldu: İnsanın kendi nefsiyle mücadele edecek sorunları olmalı, bütünüyle boşluğa düşen insan, zaten yaşarken de ölmüştür.’’

Hikayeyi yazdıktan sonra sırasıyla saatine ve takvime baktı. Biraz da her modern insan gibi alışkanlıkla yaptı bunu. Makam odasındaydı. Masasının üzerindeki üç kutu sinir ilacına modern tıbba biraz da kırgınca gülümsedi. Yirmi üç yaşındaki ilk ceza hukuku profesörüydü Türkiye’nin. Başarı; bu hayatta onun elinin kiriydi. Yüksek düzeyde iradeciydi. Basılmayan kitaplarının ardından son yazdığı hikaye, intihar mektubu olacak kadar iradeci. Gün içerisinde yediklerini ve içtiklerini gramajına varıncaya değin hesaplayacak denli rasyonel bir akla sahipti. Yirmi altı yaşında intihar etme kararı almıştı. Hz. Muhammed’in Hz. Hatice ile evlendiği, Sylvia Plath ile Nilgün Marmara’nın intihar ettiği yaşta. Ama o kadar sabredemedi içsel düzeyde çektiği çilelerden sonra yaşamın bizatihi kendisine. İlim için yaşamıştı daha çok. Hz. Ali’nin camide öldürüldüğünü öğrendikten beri camiye gitmiyordu. Tek başına vardığı secdelerden birinde hüngür hüngür ağlayarak özür dilemişti rabbinden. Sadık bir köpek gibi günlerini gecelerine katarak çalıştığı şu loş ve harikulade bulduğu o kesifçe kağıt kokan makam odasının göz bebeğinin –koyu kestane rengi çalışma masasının- üzerindeki Yılmaz Güney’in hayat hikayesinin anlatıldığı biyografinin içine ardında bıraktığı insanlara duyumsadığı en kedimsi şefkatle iliştirdi intihar mektubunu. İkilik kininin ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Sürekli farklı yönlerden çekiştirilip durmuştu sağa sola. Duyguları bir türlü rahat bırakmadığından yanmalarını tamamlamayı bir türlü başaramamıştı. Namaz kılmak istediğinde ders anlatması gerekebiliyordu. İnancı gereği polisle çatışmaya girmek istemediği halde eski arkadaşları tarafından sık sık şu eski devrimci damarı ve alkol sofraları hatırlatılabiliyordu. Beylik laflarla delikanlı felan değil; kısaca doğru olmak istemişti; kısaca doğru. Dünyanın en şiddetli fena haliydi o an oracıkta eğildiği secde hali. Çok yorulmuştu. Oysa inandığı kutsal kitapta ‘’… yorulmazlar,’’ diyordu; ama o çok yorulmuştu.  Bir an için zaten yaşadığı estetik yaşamla da yeterince cezalandırdığını düşündü ardındakileri. Makam odasına belki ilk kez bu kadar tabiat karanlığının dibinden baktı. İnandığı dinde intiharın çok büyük bir günah olduğunu biliyordu oysa. Oysa henüz sadece yirmi üç yaşındaydı kendini asacağı kalın halatı boynundan geçirirken. Onuru için namluyu şakağına dayayarak intihar eden Ergenekon mahkumu bir asteğmenden esinlenmişti. O çok sevdiği, Limni Dede’nin yazdığı Arif Sağ’ın seslendirdiği ‘’Sözde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim,’’ türküsünü dinledi açıp cep telefonundan. Kendi ayaklarıyla altındaki sandalyenin pimini çekmezden önce son kez onurunu düşündü; sırasıyla ‘’Burçe…,’’ dedi; kısaca güzel bir hikaye için yaşamak istemişti; kısaca sevapları ve günahlarıyla insan olmaya çalışmıştı; kusursuzluğu başaramayınca… kaybettiklerini değil de kazandıklarını göremeyince… ,kısaca öldü.

                                  


Başlık Kategori Yayın Tarihi
SAVRULMA Edebiyat 06.11.2017
Dilin Öyküsü Edebiyat 21.09.2017
Başlık Kategori Yayın Tarihi
ŞİZOFRENİNİN ÖYKÜSÜ (öykünün devamı) Edebiyat 06.11.2017
ŞİZOFRENİNİN ÖYKÜSÜ Edebiyat 05.11.2017
Sevmek Hatta Becerebiliyorsak Aşık Olmak Edebiyat 31.10.2017
SENİ YAZIYORUM Edebiyat 26.10.2017
Gönlümde iken Edebiyat 23.10.2017

Bu yazıya ilk yorumu siz yazın.