SAVRULMA

Onu ilk kez gördüğünde ceza hukuku dersinde orta sıranın sol köşesinde edeplice oturuyordu. Baş sağ kolun avuç içine dayalı, gövde doksan derece açıda, bacaklar hafif ayrık… Mavimtırak ve desenli bir penye, kim bilir son dönemleri yansıtmasa da modaya uygun, sol dizi hafif yırtık bir kot pantolon. Saçı ve sakalları uzundu. Güneş yanığından ötürü buğdayımsıydı teni. Orta boydan biraz kısaydı. Neden o çocuktan oracıkta ve anında etkilendiğini anlayamamıştı Burçe. Oysa vasattı o. Sanki giyimi kuşamı, saçı ve sakalıyla birlikte; neredeyse özellikle vasat olabilmek için elinden gelen her şeyi yapmıştı. Tam da birbirlerine sırılsıklam aşık olacak ve hayatlarının en şahane hatalarını yapabilecek yaştaydılar. Bu hayatın içindeki bazı detayların şeytanın mahsulü olduğunu kavrayabilecek yetide olmasa gerektiler. Her neyse… Burçe ondan hoşlandığını yüzüne karşı itiraf edebilecek kertede cesarete sahip değildi. Ama ne yapabilirdi? Durun bir saniye…, işte şimdi aklına Nurten gelmişti. Her dem orijinal fikirleri vardı Nurten’in. ‘’Büyücü,’’ deyivermişti, tek çırpıda ve öyle çok da üzerine düşünmeksizin Nurten. ‘’Bildiğim bir büyücü var, geçenlerde bizim Ali İsmail çok methetti, gerçi bizim mahallenin imamının kızı büyü yaptırmanın dinimizde çok büyük bir günah olduğunu söylemişti; ama bir kerecikten de bir şey olmaz, olmaz öyle değil mi kuzum?..’’ Derken iki gün sonra Takıl Kafe’de aldılar soluğu. Osmanlı motifleriyle bezeli otantik bir yapıydı Takıl Kafe. Koyu kahverengi bir dekor kullanılmıştı. Bu renk insanın içini içini soğuruyordu sanki. Çalan müziğe bir yerlerden aşinaydılar… Murat Yılmazyıldırım’dan Kan Revan İçindeyim. Simsiyah giyinmiş sürekli pöfür pöfür sigara içen bir kadındı büyücü. Oldukça net konuşmuştu. ‘’Senin hiçbir şey yapmana gerek yok güzel kızım; bu delikanlı tıpış tıpış sana gelecek; uğruna intihar bile edebilecek denli aşık olacak sana. Sen sadece Fatoş Abla’na güven; gerisini de hiç mi hiç merak etme…,’’  Aşağı yukarı orta demdeki siyah çaylarının ince belli kabzasını sımsıkı kavrayıp son yudumlarını da höpürdettikten sonra çıktılar kafeteryadan. Yağmurlu ya da güneşli bir gündü; ne fark eder ki?.. ‘’Son kertede doğrusunu her zaman Allah bilir; sen çok cahil bir adamsın,’’ dedim içimden kendime. Böylece başladı bu hikaye…

  
Gece saat 00.37. Yarı uyur yarı uyanık mayışma durumundayken hiçbir şey düşünmemeyi başardığımda, beynimdeki zonklama katsayısından dolayı delirmeye beş kala, delirmeye beş kaldı, az kaldı, hissine kapılıyordum. Mantıklı düşünmeyi denemek dururken düşlemeyi düşünmek çılgınlık mı, çıldırmak mıydı? Özgünlüğün özgürlüğün en ulaşılmaz diyarı olduğunu düşündüğümden olsa gerek, düşünce polislerimce kimliklerimin didik didik edilircesine aranmasından bıkmış ama usanmamıştım. Kendi varoluşumu adeta bir doktor titizliğinde inceliyordum. Aklımdan ‘’nörolojimus’’ gibi bir kelime geçti, sonra elime ne geçmiş olabilir? Emin olun bunu ben de bilmiyordum ve kan ter içinde uyandım. 

Uyandığımda babam, lise arkadaşım ve babamın üç dostu orman işletmesinin yangın gözetleme kulesine gitmiştik. Zilzurna sarhoş olduktan sonra tıknaz bir öğretmen peltekleşen Zaza aksanıyla ‘’amcasının oğlunu eski bir alacak verecek meselesinde öldürdüklerini, usulünce Diyarbakır’da bir mezarlığa defnettiklerini, devletin bunu örtbas ederek örgütten bildiğini, tutanaklara ‘’basit bir intihar vakıası,’’ olarak geçerken zihinlere ‘’güneydoğudaki acabalardan biri daha,’’  olarak geçtiğini, adamın karısının üç ay önce meme kanserinden öldüğünü; fakat altı aylık bir çocuğun ortada kaldığını ve kimsece sahiplenilmediğinden Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağışlandığını, yarış tutkunu olan amcaoğlunun epeyce pahalı olan yarış arabasını zimmetine geçirirse vicdani sorumluluğunun ne olacağını sordu:

-Hukuksal bağlamda bir şeyler soruyorsan dilim döndüğünce anlatırım. İstersen bilen birilerine de danışırım; ama vicdan konusu hukuka dair olamaz.

-Olsun, sen gene de kendince yorumla.

-Ne bileyim abi ben, mezhebin neyse git bu konuda bir uzmana danış.

Bu sırada babam araya girdi:

- Yorumlasan ne olur ki sanki?

-Nasıl yorumlayayım baba!..

-Her şeye bir yorumun var, buna da bir yorum yapsana.

-Haberin olsun sen sarhoş olmuşsun…

-Yok öyle bir şey, sen yalnızca abartıyorsun, sen… sen… yorumlasana lan şunu!

- Yorumlamayacağım. Kusura bakmayın ama sizlerin vicdani yüklerini ben yüklenemem.

Toplumsal belleğin şizofrenik tabirlerine göre çamyarması denilebilecek irilikteki arkadaşım biraz da beni sakinleştirmek maksadıyla araya girdi: Şu Nurilerin mesele ne oldu ya Güneş?

Tam da ben arkadaşıma yönelik onun bu meseleye karışmamasını belirtecek bir telkinde bulunacaktım ki, masanın başına adeta bir kont gibi kurulan öteki araya girdi:

- Ne var yeğenim sanki ‘’vicdanen rahat ol abi,’’ desen?

Bu sırada şaklabanlaşan kirpik darbeleriyle, benim anladığım kadarıyla merkezi sinir sistemime göz kırpıyordu:

-Diyemem, haddim değil.

Babam sinirlendi:

- Amma uzattın lan… senin gibi oğlum olmaz olsun!

Dengede durmaya çalışmak gerçekten zor işti.

- Yanlış konuşuyorsun.

-Konuşmayı senden mi öğreneceğim lan!

Ortamın gerginliğini en aza indirmek isteyen aramızdan yaşça en büyük olanı söz verilmeden söz almış oldu:

- Hep böyle bir oğlum olsun istemişimdir, Hüseyin böyle bir oğlun olduğu için gurur duymalısın.

Gülümseyerek lafa karıştım:

-Dur Allah aşkına abi, gaz verme sende.

Babam yatışmadı:

-Bırak yav, bırak Allah aşkına.

Fitili ilk ateşe veren gene rahat durmadı:

-Şu vicdan meselesi diyordum.

Arkadaşım araya girdi:

-O zaman Güneş bize bir türkü söylesin.

Babam, Mustafa Yıldızdoğan’dan Başbuğlar Ölmez’i istedi. Söylemeyeceğimi söyledim.

Konuşmanın en başından beri susan düdüklü tencere timsali patladı:

- Gavur inadı var bu çocukta.

Beriki:

- Kürt inadı var.

Babam ‘’söylesene lan,’’ şeklinde diretti. ‘’Israr etme, söylemem,’’ dedim.

-Yeğenim vicdanen sorumluluğum ne olu.

Babam çıldırdı:

-Ne o lan vicdanın mı rahatsız oldu, neye inandığın bile belli değil, sokak yazılayıp nezarete düştüğünde hiç vicdanın sızlamıyordu ama…

-Aynı şey değil, dedim.

- Söylesene neye inanıyorsun lan sen?

-Bu seni ilgilendirmez.

-Sen benim oğlumsun, ne demek ilgilendirmez lan?

- Gene de ilgilendirmez işte.

Arkadaşım ortamı yatıştırmak maksadıyla ‘’eve geç kalıyorum, annem merak eder, ne zaman kalkarız abiler?’’ dedi.

- Yasal sınır 65 promil, öyleyse arabayı kim kullanacak diye sordum.

Babam dellendi:

- O kızı döverken hak-hukuk tanımıyordu ama beyefendi, ne oldu lan şimdi, hukukçu damarın mı tuttu?

Artık daha fazla edepli davranmayı kaldıramadım:

- İnsanlar hatalar yapabilirler, hatalar yapmış olmak daha fazla hata yapmamızın haklı gerekçesi olamaz, bu vaziyette senin gibi bir adamın araba kullanması –çünkü ben biliyorum ki arabayı ben kullanacağım diye tutturacaksın- insanların ölmesine sebebiyet verebilir.

Öteki atıldı:

- Sokak yazılaması yaparken benim göz zevkimi bozduğunu hiç düşünmüş müydün peki?

-Aynı şey olmadığını ayık kafayla ve hepimiz bal gibi biliyoruz.

Babam, arabayı kendisinin kullanacağını söyleyince , şayet böyle bir durum söz konusu olursa eve yürüyerek döneceğimi sinir bozucu bir kayıtsızlıkla ilettim.

- Şimdi ben burada vicdanen rahat olayım mı?

Cevaben sigara yaktım.

-Vicdanımın…

Cevaben, sigara dumanını içime çekip sarhoş olduğu için bunu yaptığını bildiğim halde bunu soran adamın gözünün içine dik dik baktım.

Az sonra arkadaşım ve ben hariç herkes, oturmakta olduğumuz masada sızıp kaldı. Arkadaşımla birlikte terasa çıktığımızda sabah ezanı okunuyordu. Yarım saat kadar sigara içip derin derin sustuk. Arkadaşım sonuında patlar gibi ‘’Dostoyevski sahnesi gibi oldu,’’ dedi. Evet dercesine gülümsemekle yetindim.

Ertesi gün kendimi İslam felsefesine merak salmaya koşulladım. Nasıl bir yol bekliyordu beni? Doğrusunu isterseniz bunu ben de merak ediyorum. Marks, Dostoyevski, Nietzsche ve daha bir sürü batı dehası derken, şimdi de İslam felsefesi. Beynim sanki bomboştu. Oysa okuduğum bir sürü kitaba ne olmuştu? Ne arıyordum ben, neden böylesine durgunlaşmıştım? Doğrusunu isterseniz ben de kendimi algılamakta ve tanımlamakta güçlük çekiyorum; zira çok kimlikliliğin de bir sınırı olmalıydı, kimlikler aralarında çoğalıp çuvallayarak kim sorusuna yöneliyorlardı sonra. Uzayan kirli sakallarımdan anlaşılacağı üzere büyümekte olduğum ve doğan, büyüyen, ölen her canlı gibi benim de bir sonumun olacağı muhakkaktı. Pencere camının kenarına yaslandığımda uzakları görebilmek için gösterdiğim bu boşuna çabaya ne demeli? Eve ait bir yüzyıl çocuğunun gözlerine uzaklar uzağı gidiyordu. Bazen böyle anlarda ‘’büyümekle çocukluk mu ediyoruz?’’ diye soruyordum kendime. Bu soruyu sorduğum zamanlarda içimden küçük çocuklar gibi tarlalara, bahçelere, dağlara ve derelere koşmak geliyordu. Çocukluğu tabiatla iç içe geçmiş her çocuğun benliğinde onulmaz bir yara olmalıydı büyük şehirler. Hele bir de gözlerinizle sonsuzluklara koşabileceğiniz bir denizin bile olmadığı kocaman beton yığınlarının koylarına demir atmışsanız… Çocukluğunuz da benim gibi top oynadıktan sonra sırtınızdaki teri duşta atmak yerine denize atlamakla geçmişse ya? Koşamazdınız. Koşamazdım. Koşabileceğim kadar uzağa koşamayacağımı fark ettiğimde, oturabildiğim kadar uzağa oturabilmeyi de öğrenmiştim. Yazmaya da sırf bunun için başlamıştım. Birgün yeterince sert ve hızlı bir roman yazdığımda, yazmayı bırakacağım, diyerek. Ne yazacağımı bile bilmiyorum. Sahi ben kimim? Aramayı değerli kılan nedir benim için ve aramayı başlı başına bir eylem biçimi olarak neden seviyorum?

Hikayeleri cevapsızlıklarda gizli hikayelerim vardı benim. Saat hızla ilerliyordu ve ilk dersi çoktan kaçırdığım da göz önünde bulundurulursa, üniversiteye giden o darboğazdan geçmeliydim. Aksi halde bir kez daha ceza hukuku dersinden kalacaktım. Gitmeliydim ama nasıl giderdim? Eski kız arkadaşım bana dönerse ona ikinci bir şans verecek miydim? Baskılardan kaçarken özgürlük mü çıldırtacak seni, sorusunu kendime sorarken, sığınacak tek bir manevi dalı olmayan ateist insanların hem yaşam karşısında çok güçlü, hem de ölüme çare bulunamadığından duyulan o içsel yalnızlıklarını benliğimin her bir köşesinde ayrı ayrı duyumsadım. Abartmış olmak istemem ama şehrin tam göbeğinde öldürülme tehlikesiyle her an yüzleşmek zorunda kalan zavallı bir güvercin gibi titriyor bile olabilirdim. Sonra aniden derse gitmemeye ve her gün bir başkasını üretmek zorunda kaldığım bahanelerden bir tanesini daha bulmaya karar verdim. Bakın aklıma ne geldi: İnsan kalabilmek, hala biraz da çocuk kalabilmekti benim nezdimde. Öyleyse ben derse gitmek istemediğim için hastalanmış olabilirdim ve annem de beni nazlamak zorunda kalacağı için bugünlük işinden izin alır, benimle ilgilenirdi. Gerçi üniversiteye geldiğimden beri annem yanımda değildi; fakat pekala ben de kendi kendimin hakkından gelebilirdim. Hastalanan küçük bir çocuk ne yapabilir diye epeyce kafa yordum öncelikle. Yarım saatlik bir beyin fırtınasından sonra çizgi film izlemeye karar verdim. Çay ve bisküviyle birlikte çizgi film izlemeye çocukluğumdan beri bayılıyorum. Biraz büyüyünce bisküviyi kapı dışarı edip, bu güzide tabloyu tamamlayacak başka bir argüman aramaya başladığımda çay ve sigaranın hiç de fena bir fikir olmadığını keşfetmiştim. Bunu keşfedeli yaklaşık beş yıl oluyor ve ben de yaklaşık beş yıldır gün atlamaksızın günde üç paket sigara içiyorum. Ama artık eskisi kadar hızlı sayılmam. Doktor, kronikleşen faranjitten kurtulmamın sigarayı bırakmamla peyderpey aynı anlama geldiğini söyledi. O gün bugündür garip de bir ölüm korkusuyla cebelleşiyorum ve bu yüzden güçbela da olsa günde iki pakete indirebilmeyi başardım sigarayı. Gelgelelim, faranjit istenmeyen varlığını anbean daha belirgin hissettirmekte. Çizgi film izlerken yaktığım her sigaranın ardına ‘’aslında bu meredi bırakabileceğimi’’ telkin etmeye uğraşıyorum kendime. Ama olmuyor. Ne demek olmuyor? Sayın okuyucu şu an itibariyle, tam da sana bunları yazarken sigarayı bırakma kararı aldım.

Sigara’yı bıraktım; çünkü sigara bana başta Amerikan şirketleri olmak üzere bu sevimsiz dünyanın dayatısı. Bence bütün dünya bir araya gelmiş ve beni tez elden gebertebilmek için canhıraş bir çaba sarf ediyor bile olabilir. Şu an itibarıyla takım elbise ve top sakal felsefesinden ne denli nefret ediyorsam, sigaradan da o denli nefret ediyorum. Aradan on dakika ya geçmiş ya geçmemişti ki ‘’ Sigarayı benim için var kılan beynimdeki düşüncesidir. Beynimdeki zehri akıttığımda bu çilekeş vücut, ister istemez birçok işkence gibi buna da boyun eğecektir. Nasıl ki eski sevgilimi yazarak yendim, gerekirse sigarayı da yazarak yenerim; çünkü adalete inanıyorum’’ şeklinde iç geçirdiğimi hatırlıyorum. Ama bir saniye! Gerçekten bırakabilir miyim? Ekmek ne kadar tatlı! Çay nasıl da sıcak! Kesmiyor, neden hiçbir şey kesmiyor? İzlediğim filme neden konsantre olamıyorum? Aman Tanrım, sanki başka hiçbir şey düşünemiyorum. Ekmek niçin bu kadar taze! Beethoven seni hissedemiyorum, Beethoven seni hissedemiyorum, Beethoven bu notaları yazarken kaç paket sigara devirdin bre insafsız! Sürekli sakız çiğnemek isteyen midem, ne tür bir mahlukatsın sen böyle? Ey ağzım, rica etsem iki saniye boş durur musun? Acaba bırakabilecek miyim? Uyumayı denesem belki birkaç saatliğine bu lanet olası nefis imtihanından kurtulabilirim. Acaba diğer insanlar nasıl bu kadar çok ve bu kadar kolayına uyuyabiliyorlar? İçimden sokağa çıkıp gözüme ilk ilişen apartman ziline asılmak ve ‘’kalkın ulan, anca beraber kanca beraber,’’ diye bağırmak geliyor. Uyanmamakta diretirlerse zorla uyandırıp karşıma ilk çıkanın şakağına sert bir Osmanlı tokadı indirebilirim. Lisede öğretmenlerimden öğrendiğim en hayati bilgiler sıralamasında kuşkusuz ilk on içinde zorlanmadan kendine yer bulacaktır Osmanlı tokadı. Bu arada ellerim uyuşuyor ve üstüne üstlük el ve ayak parmaklarımı hissetmekte güçlük çekiyorum. Sigarayı bıraktım, peki sigara da benim yakamı bırakacak mı? Aman… İki saatliğine bıraktım. Bırakabileceğimi kendime kanıtladığıma göre sigaraya başlıyorum; çünkü siz bu hikayeyi hak ediyorsunuz…

Hastanenin önünde bir banka oturmuştu. Yokuş yukarı inilmese de inatla inen ve yokuş aşağı çıkılmasa da yaşam denen şu soluksuz tiradı ve dahi o yokuşu inatla çıkan insanları seyretti bir süre. Telaşla koşuşturan hasta yakınlarına ve sedyelerle taşınan hastalara baktı. Surat ifadeleri aynıydı. Hepsinin yüzünden bu dünyaya nedensiz gelişimiz ve nedensiz gidişimizin biraz burukça öfkeli ve biraz da kadere kırgın ifadesi okunuyordu. Asfalt yol tozluydu, kaldırım ondan da tozluydu. Bir ara toprakta gezinen bir solucana baktı. Heyecanla oradan oraya, oradan da oraya kıvrılıyordu. Sanki bu dünyaya neden geldiğini bir tek o biliyormuşçasına bir neşesi vardı. O solucana gülümsedi ve onu yakalamak, onunla arkadaş olmak istedi. Birisiyle nasıl arkadaş olunduğunu çoktan unutmuştu. En son birisiyle arkadaş olduğunda ilkokula gidiyordu ve bahsettiğimiz zaman dilimi bundan tam otuz beş yıl öncesiydi. Gülümsemesi durulduğunda birden kendini kastı ve ağlamak istedi. Ağlayamadı, ağlayamayınca ağlayamayacak kadar çok yorgun olduğunu fark etti. Kırgındı, bir şeylere kırgındı ve evet nelere kırgın olduğunu biliyordu. Bir tek o biliyordu bunu ve ondan başka hiç kimsenin bilmesinin mümkünü yoktu. Başını usulcana kaldırdı ve gökyüzüne baktı: Hava kapalıydı, bulutlar şekilsiz bir hal almıştı, uzaklarda bir yerlerde yağmurun yağdığını ve ekinlerin neşeyle gülümsediğini tahmin etmek onun gibi çocukluğu köy yerinde geçmiş bir adam için hiç zor değildi. Yağmurun yağması için tanrıya dua etti. Sonra birden duraksadı ve otuz yıldır ilk kez dua ettiğini fark etti. Bu kez ağlıyordu. ‘’Burçe seni seviyorum,’’ diye hıçkıra tıksıra ağlamaya başladı. Ağlarken gözünden süzülen gözyaşları en az suratındaki çatlaklar kadar iğrençti. Yolun yorgunluğu okunuyordu bu sıska suratın fay hatlarından. Beklenmeyen bir elin omzuna dokunmasının ardından aniden irkilerek gözyaşlarına bir susturucu taktı. ‘’Neden ağladığınızı sorabilir miyim?’’ diyen bu ses, üstü başı hayli pasaklı bir dilenciye aitti. ‘’Bu seni hiç ilgilendirmez kahrolası orospu çocuğu,’’ dedi. Dilenci üzgün bir surat ifadesi takındı ve nasıl beklenmeyen bir mucize gibi geldiyse, aynen öylece çekip gitti. Şimdi sinirliydi. ‘’Şehrin her tarafını zapt etmiş bu orospu çocuklarından bıktım usandım,’’ diye mırıldandı. Sonra garip bir şekilde öfkesi yatıştı ve kendinden utanmaya başladı. Bir insanın neden ve ne şekilde dilenci olmuş olabileceğini düşünmeye başladı. Açıkçası kendine şaşırıyordu; çünkü kendisi hakkında bile düşünmeyi bırakalı yıllar olmuştu. Hukuk fakültesinden diplomasını aldığı günü hatırladı. Annesi, babası ve kız kardeşi adeta hiç ölmeyecekmişiz gibi kibirlenmiş, konu komşuya caka satmış, kurban kesmiş, mahallede sanırsınız ki hayata karşı kazanılmış mutlak bir galibiyeti kutlamışlardı. Cüzdanının arasına dürülmüş diplomayı çıkardı ve uzun uzun baktı. Her yanı yara bere içindeki bu kirli diploma okulu birincilikle bitirdiğinin şu hayattaki tek kanıtıydı ve herkes yıllarca emek verilerek kazanılmış bu diplomayı çoktan unutmuş olmalıydı. Hafif bir rüzgar kepçe kulaklarını taramış, kısa kesim saçlarının arasından süzülen küçük yağmur damlalarınıysa iliklerine kadar duyumsamıştı. ‘’Hakim bey,’’ dedi bir ses. ‘’Siz ilçemizin velinimetisiniz efendim. Verin o nurlu ellerinizden bir kerecik öpeyim efendim,’’ diye seslendi. Onu kıramadı ve sağ elini dudaklarına doğru uzattı. Kendini bir an için hiç ölmemiş ve asla ölmeyecek bir firavun kadar güçlü hissetti. Aynı ses hiç susmaya niyeti yokmuşçasına konuşmaya devam etti: ‘’ Efendim bizler devletimize ve yasalarımıza sonuna kadar bağlı birer yurttaş olaraktan sizin gibi onurlu insanları ilçemizde ağırlamaktan büyük gurur duymaktayız. Ben askerliğimi Diyarbakır’da komando tugayında yaptım. Gerçi sizlerin vatanımıza ve milletimize ettiği hizmetin yanında bizimkisinin lafı bile olmaz ama söylemesi ayıp üç tane de leşim var. Bu vatan için üç tane oğlumu da çakı gibi yetiştiriyorum. Başka ne işe yarayacaklar ki? Varsın güzel vatanıma kurban olsunlar. ‘’ Artık çok sıkılmıştı. Böylesini iyi bildiğini bir an için unuttuğundan dolayı kendisinden ne kadar utandığını hesaplamaya çalıştı. Mesleki tecrübenin de getirdiği bir tür gündelik bilgiyle handiyse insan sarrafı sayılabilecek kadar insanların ağızlarından çıkan sözcüklerin nereye doğru yol alacağını bilirdi. İpek gömleğinin sol cebinden bir sigara çıkardı ve düşünmeksizin adama doğru uzattı. Adam, olur mu hakim bey, dedi. Sizin gibi devlet erkanının yanında sigara içmek bizim gibi ırgatlara hiç yakışık alır mı, diye ekledi. Bunun üzerine fazla da üstelemeye lüzum görmedi ve sigarasından derin bir fırt çekti. Artık daha fazla nutuk dinlemeye sabredemedi: ‘’Hadi bakalım çıkar şu baklayı ağzından, ne söyleyeceksen söyle de, sonra beni kendime bırak, işim gücüm var.’’ Şey’’ diye lafı ağzında geveledi öncelikle adam. Ardından ‘’hakim bey yanlış anlamayın ama bizim kayın biraderin birkaç dönümlük bir arazisi var, yıllardır kimseye ait olmadığından orayı ekip biçerek geçinir; fakat birdenbire elinde bir tapuyla bir adam çıkageldi ve bizim kayınbiraderi yaka paça dışarı attı tarlasından. Düşündüm ki sizin yapabileceğiniz muhakkak küçük bir iyilik vardır bu hususta. ‘’ Adamı sabırla dinledikten sonra yıllarca içilen sigaranın ve otorite olmanın getirdiği bas bir ses tonunda ‘’yanlış düşünmüşsün efendi,’’ dedi, ‘’adamın tapusu varsa benim bu konuda hiçbir faydam dokunmaz, neticesinde hak var hukuk var bu ülkede.’’ Adam tekrar tekrar özür dileyerek ayrıldı onun karşısından. ‘’Cehaletten tiksiniyorum,’’ diye mırıldandı. Sonra garip bir şekilde kendinden utanmaya başladı. Az evvel yanına gelen adamı birine benzetmişti. Ama kime benzetmiş olabilirdi? ‘’Tabi ya…’’ diye mırıldandı. Adam neredeyse babasının kopyasıydı. Canı sıkıldı. Sigarasından sert bir çekiş aldı. Garip bir şekilde boyut değiştirmiş gibi oldu bir anda. Kendi bilinçaltına inmeyi başarmıştı. Hikayenin geri kalanını ondan dinliyoruz:

Pencereler kapandı; perdeler kapandı; müzik, apartman komşuları ve çevre sakinlerinin iliklerine kadar rahatsız olmaları ve akabinde sekiz numaranın kapısına dayanmaları pahasına son raddeye dayandı – kapıyı tekmeleyen ve zilin ümüğünü sıkan dahi olsa o kapı açılmayacak; noktalama işaretleri umursanmayacak; edebi kaygılar olmayacak; tek satır okunmayacak; iki karton sigara masanın üzerine bırakıldı; uyunmayacak; saçlar taranmayacak; açlıktan geberecek hale düşmeden kalkıp tıkınmak yok; dudaklar çatlayıp da musluktan kan damlayana dek su içmek yok; temizlenmek yok, terden boğularak veya ter kokusundan bayılarak ölen bugüne dek lanetli dünyamızın yalancı tarihinde okunmadığına göre üzerimdeki kıyafetleri değiştirmek kesinlikle yasak, telefon, televizyon ve internet yasak, günde birkaç posta boşalmak yasak!

Neden mi? Önümde tamı tamına bir saat var öykümü yazabilmek için ve üç senedir defalarca denememe rağmen bir türlü öykü yazamasam da, bu defa bu iş olacak; çünkü bu bir iş; üstelik de bu adam bu işi beceremezse ölecek. Geriye dönüp yazdıklarımı okumaya vakit bile kalacağını sanmıyorum; fakat sizden yapılması pek muhtemel bin tür hata için de özür dilemek niyetinde değilim. Bu bir ölüm kalım meselesi ve söz konusu olan da benim. Toplum sikimde bile değil. Dostoyevski gibi ölümsüz bir yazar değil, aksine ölümlü bir insan olduğumdan da bu önsözü iliştirmek gereği hissettim… Ve şunu unutmayın: ben hepinizin birgün fark edeceği bilinçaltıyım. Burada size kusursuz bir hikaye değil, ölümlü bir insan sunuyorum. Ölümlü bir insan, aynı zamanda kusurlu bir hikaye demektir.

‘’Maymun iştahlısın, o yüzden beceremeyeceksin!’’ diye fısıldadı şeytan. Önümdeki klavyenin tuşları kullanılmaktan kirli beyaza dönmüştü, kafam allak bullaktı, Allahtan şeytana inanmıyordum. Böylece başladı bu hikaye…

Uyandığında sırılsıklamdı terden. Gördüğü ürkütücü rüyayı hayal meyal hatırlamakla birlikte, kulaklarında sağır edici bir zonklama vardı. İster istemez bir süre çevreye kulak kesildi; sağa döndü, sola döndü, yatağının kenarından tül perdeyi araladı ve sokağa göz attı. Ama yok, yok! Zonklamanın kaynağını bir türlü bulamadı. Vaziyet gerçekten rahatsız ediciydi.

Aradan yaklaşık bir dokuz dakika geçtiğinde kulaklar ve anlamlandırılamayan zonklama arasında sessiz sedasız bir anlaşma yürürlüğe girmiş gibiydi; zonklama en az eskisi kadar varlığını devam ettirmekle birlikte, sanki doğduğundan beri bu böyleymiş gibisinden bir kanıksama hali söz konusu olduğundan, rahatsızlık; çözümleyemediğimiz diğer bütün problemlerimizde olduğu gibi bastırılmıştı. Duvardaki el işi duvar saatine baktı. Sikeyim, dedi aynı anda. Saat tam dokuzdu, çalar saati sekiz buçuğa kurduğuna emindi, hayır üstüne üstlük yemin edebilirdi ki tek bir damla alkol almamıştı ağzına, tamam bir kadeh viski içmişti içmesine, ama birkaç damla yalandan nasılsa ölen olmamıştı. Her neyse, sonuçta Ceza Hukuku sınavını kaçırmıştı, zaten son üç senedir ya sınavı kaçırmış ya da safi keyfinden gitmemişti sınava.

Kendinden utanmak mı, pişmanlık mı, üzüntü mü? Hayır, tüm bu insani duyguların hiçbirinden eser yoktu onda. Bu sabah birtakım kurallar, birtakım kuralsızlıklarla yer değiştirmiş gibiydi. Ağzından çıkan sikeyim kelimesini söylerken ise, öyle sandığınız gibi korku ve telaş karışımı bir surat ifadesi takınmamış, aksine düzüşmekten zevkten dört köşe olmuş arsız bir sokak köpeği gibi boşalırcasına bir rahatlama gayesi gütmüştü. Sigara ve fare pisliğinden, e biraz da ter ve tozdan pert olmuş yer yatağının karşısındaki duvarda ‘’Kaybettiklerin asla kaybolmayacak zaferlerindir!’’ yazılıydı. İşitme problemi olan bir insanın dahi rahatlıkla duyabileceği bir ses rengiyle boyadı kulakları sağır eden o som sessizliği:

- Kaybettiklerin asla kaybolmayacak zaferlerindir! 

Banyoya doğru nevrotik kahkahalar eşliğinde seğirtirken, aynı anda bir defa da içinden tekrarladı bu cümleyi. Düş kırıkları ve karamsarlık, içsel bir demokratik devrim yapmıştı. Kan yoktu, zorbalık yoktu, her şey vücudun en doğal cinsel dürtüleri doğrultusunda ve gayet tıkırında yürümüştü. Oysa uyarılma yoktu, hayal kurmak yoktu, sonsuz bir mutluluğu başka bir kadının bedeninde aramak gibi çocukça bir budalalıktan eser yoktu. Boşaldığı anda suda boğulan benliğinin ardından, suyun kaldırma kuvvetini bulan bir adam gibi çırılçıplak bir neşeyle bağırdı: - Boş gururu bir kaşık suda boğmak, körpe bir kaltağın kaf dağını dağıtmaktan çok daha seksi ve bir o kadar da cezp edici!

Duşun altında gazı alınmış bir lastik top gibi küçüldü titrek ve cılız bedeni. Saatlerce bir köşede öylece cenin pozisyonunda kaldı. Yarı uyur yarı uyanık tüketilen birkaç ton suyun ardından, cep telefonunun halen bu lanet olası gösteriş dünyasında yaşadığının müjdeleyicisi sesiyle birlikte doğruldu ve telefona doğru büyüdü.

- Ne var?

- Kaç zamandır senden haber alamıyoruz oğlum Güneş iyi misin, bütün arkadaşlar çok merak ettiler seni, neredesin, anlayamıyoruz oğlum seni, ne yapmaya çalışıyorsun vallahi billahi anlayamıyoruz, Allah seni inandırsın sınav süresince seni düşünmekten doğru düzgün üç satır iliştiremedim sınav kağıdına, dün Cuma Namazına da gitmemişsin, ondan önceki gün halı saha maçına da gelmedin, ne bir haber vermek, oğlum insan bir haber verir ya, bir aydır yüzünü gören cennetlik… ne oldu oğlum sen böyle yapmazdın, sahi iyisin ya?

- Halen yaşadığıma göre başka bir sorun var mı?

- Unut oğlum artık şu kızı, siktir et amına koyim, bu kadar güçsüz bir adam değilsin sen…

- Bak Vedat varlığınla beni yalnızlığa sürüklüyorsun, bilmem anlatabildim mi? Bunun öz Türkçesini duymak istersen, bu; şu demek: Bi siktir git, onu da sikeyim, seni de!

Ahize şiddetle kapandı. Açık unutulan duş musluğu insanın dimağında müthiş bir Çin işkencesi tadı bırakıyordu; ya da belki su sesinden ziyade anbean varlığını daha bir benimseten zonklamaydı Güneş’in başağrısının nedeni. Musluğu kapatırken, kulağımın da bir vanası olsa diye düşündü Güneş. Aniden kaykılarak hastaneye gitme kararı aldı. Artık ne olduğunu bir türlü çözümleyemediği sorunlarından kurtulmanın çoktan vakti gelmişti de geçiyordu bile. Hemen bir psikiyatra gözükecekti. Geçen gün kavga ettiği orospu çocuklarından biri karşısına çıkarsa diye Suriye’den getirttiği kaçak silahı da yanına almıştı. Hastane yolu boyunca hiçbir şey düşünmemeyi düşünmekten başka hiçbir şey düşünmedi. Hastane kapısından içeri girerken elindeki sigarayı yere atmak maksadıyla arkasını döndüğünde onu gördü ve başka hiçbir şey düşünmedi. Yalnızca ‘’baba’’ dedi, tetiği bastı ve öldü. Öldüğünde uslu bir çocuk olarak uyandı rüyasında:

Portakal ağaçlarının çiçeklenen siluetini seçmekte zorlandığımı itiraf etmeliyim. Ama normal. Kış günüydü. Yağmur şarıl şarıl yağmaktaydı. Kış’ın her zamankinden daha erken geldiğini söylemişti babam. Annen o kadar çok parfüm sıkıyor ki ozon tabakasının delinmemesi mucize olurdu, diye eklemişti. Bunu söylerken, sol eliyle arabanın açık penceresinden arada sırada dışarı saldığı sigara dumanıyla karışık birkaç tutam sigara külünü suratıma savurmuştu. Bunu önemsemedim, bunun normal olduğunu düşündüm; çünkü eğer babama biraz daha dikkatli olmasını salık verseydim ‘’babaya öğüt verilmez,’’ diyecekti. Normal olan buydu. Daha önce de buna benzer laflar işitmiştim. Bir keresinde ilkokul öğretmenimin ‘’büyükler de hata yapabilirler, hata yaptıklarında onları da ikaz etmelisiniz,’’ dediğini hatırlıyorum. Öğretmenimin bunu demesini gayet normal karşılamıştım; çünkü buna benzer bir lafı daha önce dedem de babama etmiş. Babam ‘’gelgelelim ikaz etmeye kalksam tefe koyardı beni. Bir keresinde artık neredeyse kıçıma varıncaya değin uzamış olan kıvırcık saçlarımı kestirmemi tembihlemişti. ‘’ Şayet kestirmezsen iki tane daha oğlum var, kendine kalacak yer baksan iyi edersin, şakam da yok ha, gül sen orda gül, sen o saçları kestirmeden akşam eve gelmeye kalk da bak bakalım ne oluyor?’’ diye de eklemiş. Ama babam, büyüklerin kendi dediklerini yapmama hakkına sahip oldukları için büyük olduklarını da söylemişti. Bunun normal olduğunu düşünmüştüm; çünkü kız arkadaşım Ceyda da –benden iki ay büyük kendisi- bir gün önce seni seviyorum demesine rağmen ertesi gün sıra arkadaşımı sevdiğini, bendense nefret ettiğini söylemişti. Kız haklıydı. Anlaşılmayacak bir şey yok. Zaten annem de böyle söylüyor ‘’bu işler böyle olur,’’ diyor.

Derme çatma köy evlerini az önce geçmişiz. Uyuyakalmış olmalıyım, annem bu insanlar çok yoksullar dedi. Akşamları genellikle sadece bulgur pilavı ve ekmek yiyorlarmış. Çok yazık olduğunu söylüyor. Arka koltukta olduğum için annemi göremedim. Sanırım onlara acıdı. Annem onlara acımakta haklı; çünkü babam kadınların sulu gözlü olduklarını, olur olmaz yerde duygulandıklarını söylüyor. Ama bu normal, annem genellikle alışveriş yaparken mutlu olur. Alışveriş dergilerini takip ediyor, her ay makyaj malzemelerini yenilediğimizde çocuklar gibi mutlu oluyor. Ama bu normalmiş. Bunu babamdan öğrendim. Kadınları mutlu etmenin formülü onlara bolca para vermek, arada sırada yatak odasında gönüllerini almakmış. Sonra eğitim seviyesi her ne olursa olsun, kadın diye adlandırdığımız bu sevilmeye mahkum ama sevmeyi bilmeyen canlıları istediğim kadar aldatabilirmişim. Babam annemi aldatıyor, bizim komşu da annesini aldatıyor olmalı; çünkü geçen gün ‘’erkek adam gol atmayı bilecek,’’ dedi. Futboldan anlamam; ama arka sıramda oturan arkadaşım Hakan’ın matematik dersinde kulağıma eğilip ‘’Ayla da seni seviyor, hala gol atamadın mı lan şu kıza?’’ dediğini hatırlıyorum. Ama bu normal; çünkü Hakan okul takımımızın lisanslı futbolcularındanmış. Teneffüste de ‘’kadınlar ofsayttan anlamaz, ofsayt ince iştir oğlum; bir kadını elde etmek istiyorsan atabildiğin kadar çok gol atacaksın ona,’’ demişti.

Biraz sonra babam arabayı iki köy evinin arasına park etti. Henüz ben çok küçük olduğum için –annem böyle söylüyor- arabanın koltuğunu açamazmışım. Boşuna açmaya kalkışma, ben de senin yaşındayken açamazdım zaten, gerçi bizim zamanımızda arabalar da çok komikti ama sen gene de kapıyı açamazsın, dedi. Ama bu normal. Babam biraz önce annemin çok konuştuğunu düşündüğü için ‘’Allah’ın biraz sevgili kulu olsaydım senin gibi arızalı bir hatunla evlenmezdim; ulan şu çocuklar olmayacak var ya… inan iki günde boşarım seni, artık o zalim babana mı gidersin, ne filmler çevirdiği belli olmayan erkek kardeşine mi, artık orasını da ben bilemem,’’ dedi. Babamın saçmaladığını düşünüyorum; ama bu normal. Kadınlara kızmamamız gerektiğini, onların idare edilmeye mahkum yaratıklar olduklarını daha önce söyleyen kendisiydi. Arada sırada hepimizin saçmalamaya hakkı var, demişti babam bir keresinde de. O yüzden bu normal. Devrimci olduğunu söyleyen bir arkadaşım –onun babası da devrimciymiş, babası erkek adamın erkek çocuğu olur dediği için devrimci olmuş- yaşamın içerisindeki bu tür çelişkilerin normal olduğunu söylemişti. Yaşanan bu normal olay üzerine kız kardeşim şaşırdı ve sanırım biraz da babamın yüksek sesle konuşmasından korktu. Sanırım benim de şaşırmam gerekiyor; çünkü annem daha önce ben saçlarımı yana taradığımda ellerimi sertçe aşağı indirip elleriyle şipşak yukarı dikmiş ve eklemişti: Siz erkekler estetik namına ne bilebilirsiniz ki; hatta sen de baban olacak o öküz gibisin, bir boktan anladığınız yok, azıcık kız kardeşini örnek alsan ya… demişti. Annemin beni azarlamaya hakkı var. Ama bu normal. Ona göre ben babamın oğluymuşum.

Onlarca kişi yuvasına ekmek taşıyan çalışkan karıncalar gibi cenaze evine akın ediyor. Yakın bir akrabamız ölmüş. Ölen amcayı ben tanımıyorum. Ama bu normal. Biz köylü olmamıza rağmen hep şehirde oturmuşuz. Akrabalarımla aramda her daim adını koyamadığım bir farklılık, anlamlandıramadığım bir mesafe oldu. Sanki onlar benim varlığımı, ben de onların varlığını yadsıyordum. Mersin’den Hatay’ın Dörtyol ilçesinin Altınçağ beldesine her gelişimizde, zihnimde sevgiyle karışık anlamlandıramadığım korkular oluşuyordu. Bazen babamın işi –o zamanlar dozer tamircisiydi- dolayısıyla beni köye bırakıyorlar ve birkaç ay köyde kalmama müsaade ettikten sonra tekrar şehre götürüyorlardı; fakat şehirden köye götürecekleri zamanlarda şişko babaannemin –dedem ona böyle seslenir- sedirinin altına saklanıyor ve ‘’babaanne beni götürmelerine sakın izin verme,’’ diye yalvarıyordum. Birkaç ay sonra köye geri döndüğümde bilye oynayan çocukların ‘’şehirli lan bu, aman dikkatli ol da üstün başın kirlenmesin,’’ diye beni dışlayacaklarını biliyordum. Gerçi sonraları onlara şehirli olmadığımı kanıtlayabilmek için birkaç sokak kavgasında dayak yedim; ama bu normal. Babama göre insanın erkek olduğunu kanıtlaması gerekirmiş. Sözgelimi onun köydeki lakabı ‘’kelleci.’’ Bu lakabı katıldığı bütün sokak kavgalarında rakiplerinden herhangi birine muhakkak kafa attığı için hak etmiş. Babaannemin bir keresinde ‘’sakın şehirden evlenme oğlum, başı kapalı bir köy kızı al, bütün malım mülküm senindir, babanın yaptığı hatayı görüyor musun, aramızda kalsın ama annenin pabuç kadar dili var, yemin ediyorum ona laf söylemeye korkuyorum…’’ dediğini hatırlıyorum. Babaannem on yedi çocuğu üç de karısı olan bir köy ağasının kızı. Anap döneminde milletvekilliği yapan bir kardeşi –rahmetli olduğunu söylüyorlar- varmış; onun devlet yetkililerine nasıl posta koyduğunu, istediği adamı istediği işe nasıl aldırdığını anlatır dururlar. Babası servetinin büyük bir kısmını pavyonda kumar oynayarak yemesine rağmen yine de çocuklarına çok büyük bir servet bırakmış. Büyüklere karşı gelmemem gerektiğini yediğim ilk dayaktan beri unutmam. Ama bu normal. Dedeme göre büyükler sever de döver de. Babam insanın nereli olduğundan utanmasının hem atalarına saygısızlık, hem de günah olduğunu söylemişti; fakat annemle kavga ederlerken çoğu kez ‘’sen şehirlisin de ne hükmün var yani, sakın bir daha benim ailemi aşağılamaya kalkışma, benim annemi ve babamı eleştirmek senin hiç mi hiç haddine değil,’’ demişti. Annemse ‘’hala şu beyaz çorap takım elbise sevdasından bile vazgeçemedin, onca yıldır beraberiz ama seni bir türlü değiştiremedim ya, ben de ona yanarım işte, yok anam yok insan doğuştan kültürlü olacak demişti. Babam ‘’senin ne haddine ki beni değiştireceksin,’’ dedikten sonra annemden ‘’basbayağı kırosun işte,’’ karşılığını almıştı. Bunun üzerine babamın daha fazla konuşmaya devam edersen sülaleni sikerim senin, şeklinde bağırdığını hatırlıyorum. Onlar birbirlerini severek evlenmişler. Annemin babası evlenmelerine razı gelmediği için babam annemi kaçırmış. Üç çocuğu olan annemin en büyük çocuğu ve tek oğluyum. Çocukluğum, Mersin- İskenderun arasında mekik dokuyan TCDD trenlerinde geçmiş. Ben bunların bir kısmını hatırlıyorum, bir kısmını da annem anlattı. Çocukluğum boyunca bir türlü kurtulamadığım bronşitli bedenim, varlığını anneme ve belki biraz da İskenderun’daki özel doktoruma borçluymuş. Doktor amcanın hastalığımla ilgili konuşmak istediği zamanlarda elime oyuncak bir araba verip ‘’hadi bakalım yakışıklı sen biraz dışarıda oyna,’’ dediğini, ben dışarıda acaba ‘’bana bir şey mi oldu,’’ diye merakla beklerken annemin birkaç dakika sonra elinin tersiyle gözünün yaşını silen bir annelik mesleğini icra ettiğini hatırlıyorum. Ne oldu anne, bir şey mi var, diye sorduğumda ‘’yok bir şey, hadi gidip sana simit alalım,’’ diyen annem olduğuna göre bunu hatırlatan annem olamaz, ama hatırlayan ben olabilirim. Ama bu normal; çünkü benim unutma yeteneğinden yoksun olduğum söyleniyor. O yıllarda babamın o dağ senin bu dağ benim çalıştığı da söylenenler arasında. Sülaleni sikerim, daha fazla uzatma… Babam bunları söylemezden evvel beni odama göndermiş olduğu için surat ifadesini göremedim. Ses tellerinin çatallanmasını kız kardeşimin korkulu gözlerinden anlamıştım. Bunları düşündüğüme göre dalmış olmalıyım; ama bu normal. Öğretmenimin hayal kurmak güzeldir çocuklar, büyük hayaller kurun dedikten bir ders ertesi, hayal kuran bir arkadaşıma ‘’ben o bakışların ne manaya geldiklerini bilirim, alooo kime diyorum oğlum ben, bir daha derse gelmeden önce uykunuzu iyi alın, kalk çabuk sen de şu yüzünü yıka bakalım,’’ dediğini hatırlıyorum. O arkadaşım ben de olabilirim ama neyin ne olduğunu karıştırıyor olmam normal. Din kültürü ve Ahlak bilgisi dersi hocam ‘’at izinin it izine karıştığı bir çağda yaşıyoruz, Allah hepinizin yardımcısı olsun çocuklar,’’ dediğini hatırlıyorum. İnsanların suratlarından düşen bin parça. Annemin dizinin dibine büzüldüm. Kadınlar babamın da dediği gibi yapmak zorunda oldukları işi yapıyorlarmış. Dedikodu yapmazlarsa çatlayacaklarını, bu yüzden kadınları suçlamaya hakkımız olmadığını söylüyor babam. Az sonra gel bakalım seni küçük fare dedi teyzelerden biri bana. Herhalde beni çirkin ama sevimli buldu. Okuldaki arkadaşlarım da buna benzer şeyler söylüyorlar. İçlerinden ‘’kepçe kulak’’ diyenler de var. İnsanlar beni böyle seviyor. Sevilmeye alışkınım, bu normal. Adımı soruyor sanırım kadın bana. Adımı sorarken ağzını yüzünü sevimli bulmamı beklediği bir şekle soktu. Ama bu normal. Babam insanların hiçbir şeyi karşılıksız yapmayacakları bir çağda yaşadığımızı söylüyor. Sanırım kadın beni sevdiği için benden de onu sevmemi bekliyor. Yeni kız arkadaşım Ayten kendisinden başka hiç kimseyi sakın ha sevmememi tembihlemişti. Ama bu normal. Kadınlar genellikle birbirlerinin varlığını kaldıramazlarmış, babam böyle söylemişti bir keresinde. Oysa biz erkeklerin aynı anda birden fazla kadını idare edebilecek denli gönlü bol olduğunu da eklemişti. Yani iki arada bir derede kalmış olmam normal. Karar veremediğim zamanlarda susmalıymışım, böyle tembihlemişti öğretmenim. Biraz daha büyüyünce intihar etme kararı alabilirsem ‘’kararsızlık, ölümü bile yarı yolda bırakacak kadar maymun iştahlıdır,’’ diye düşünme kararı aldım. Hatta karar verdiğim zamanlar için bile ‘’bin bilsen de bir bilene danış’’ diyenler olabilir. Ama bu normal. Takılma sen öğretmeninin söylediklerine demişti babam. Onların konuşmaktan başka bir işleri olmadıkları için sürekli konuşmak zorunda olduklarını da eklemişti. Kadının suratına bakıyorum. Şaşırmış gibi yaptım şimdi. İnsanlar şaşkın çocuklara bayılıyorlar, sakın sivri zekalı olduğunu her yerde belli etme demişti teyzem bir keresinde. Şaşkınlığımı gören kadın normal bir şekilde sinirlenerek –alnını çattı bana, annem de sinirlendiğinde böyle yapar- tekrardan adımı sordu. Güneş dedi annem, onun adı Güneş diye de ekledi. Birkaç dakika ya geçmiş ya geçmemişken tekrardan adımı sordu kadın. Anneme baktım bir şey diyecek mi diye; çünkü annem biri sana bir şey sorduğunda cevap vermeye tenezzül etme, bırak senin yerine de ben konuşurum demişti. Ama bu normal; çünkü annem konuşmayı çok seviyor; babamla kavga ettiklerinde ağlarken birkaç kere konuşmayı çok sevdiğini kabul etmişti.

Şimdi kadınların yanından uzaklaşarak erkeklerin yanına geçtim; çünkü babam kaşlarını çattı ve sağ elini kaplan pençesi yaparak beni yanına çağırdı. Ama bu normal. Babam topluluk içinde konuşmayı fazla sevmediğinden böyle yapıyor, zaten bir keresinde erkek adımın fazla konuşmaması gerektiğini de söylemişti. Ağır adımlarla –erkekler böyle yürümeliymiş, adını unuttuğum arkadaşımın biri böyle söylemişti- babamın yanına geçtim. Rahmetli iyi adamdı, keşke kendini asmasaydı dedi adamlardan biri. Üyesi olduğu tarikatla ilintili olduğu söyleniyor, doğru mu, diye sordu başka bir adam. ‘’Doğru,’’ dedi içlerinden bir tanesi. ‘’Hayır, hayır yanılıyorsunuz, rahmetlinin kredi kartı borçlarından haberiniz var mı sizin,’’ diye sordu bir başkası. Babam, bütün bunların hepsi bir yana, ortada kalan şu kızcağızla iki çocuk ne olacak ben asıl onu düşünüyorum, dedi. İyi ki rahmetlinin evi varmış yoksa işsiz güçsüz bu kadın ne yapardı vallahi bilmem. En azından şu kapının önündeki külüstürü de satarlar da bari bir süre onunla idare ederler, dedi.

Yukarıdaki konuşmaları duyduğumdan beri gözüm ağrıyor. Sürekli okuyup yazdığım için olabilir mi? Para kazanmam gerekiyor. Beş kuruşsuz bir adamım ben. Devlet, oturduğu yerde oturan adama sadece yakışıklı olduğu için para vermiyor. Zaten aslında ben yakışıklıyım; ama kadınlara göre değilim sadece. Latife olsun diye yazıyorum tüm bunları sana. Orasını sokakta beni görenler düşünsün, aynaya bakmadığım sürece nasılsa ben kendimi görmüyorum. Ayrıca kitabın arka kapağında muhtemelen benim resmimi göreceksin ya, o sebepten oh işte canıma değsin! Takım elbise ve kravattan nefret ettiğimi söylemiş miydim daha önce ben sana? Gözüm ağrıyor ve hastaneye gitmeye o kadar üşeniyorum ki anlatsam ‘’takım elbise ve kravat sevgisi,’’ diye bir öykü olur. Takım elbise ve kravatlı adamlar sokaktaki serseriler işlerine geldikleri ve onları kullanabildikleri için onlara ilişmezken, paraları olmadığı için parkın bir köşesine ilişmiş bir kadın ve bir erkekten müteşekkil iki normal insana ayıplı bir halleri varmışçasına kınayan gözlerle bakarlar. Ama bu normal. İki insanın edeplice oturup birbirleriyle dertleşmesi –hele bu iki insan bir kadın ve bir erkekse- onlara göre ortada namussuz bir durum söz konusudur. Hiç öyle şey olur mu, diye sorma. Senin sorun normal ama cevaplar senin sorundan daha normal. Mesela ben biraz daha büyümüş olsaydım ‘’insan doğası değişkenken normal olabilmek mümkün değil, normal olabilmenin mümkün olmadığı bir dünyada anormal olabilmek hiç mümkün olamaz,’’ diyecektim; ama kendimi meşrulaştırmaktan korkuyorum; çünkü yaşamın içerisindeki ince ayrıntıları görebilen kadınsı bir çift erkek gözü normal olamaz. Olmuyorum… Gözüm ağrıyor, onun için mi olmuyorum yoksa ben? Olunca mı okunur? Herhangi bir okur ne olsa okur mu? Devletin arka bahçesinden haberdarım; ama devlet işlerinden anlamam demek istemiştim. Devlet işleri ince işlerdir. Bir sürü prosedür, devlet hastaneleri kuyruklarında zorla akraba edilen insanlar, yani yoksullukta eşitlik… Aman be… hep ciddiyet hep ciddiyet inan varoluş korkusundan bile daha çok yoruyor; çok ciddi bir adammışçasına çok ciddi görünüyor olmam beni. Hala baba parası yiyen bir deha yarısıyım. Bunu daha önce söylemiş miydim ben sana? Söylediysem de bunu sana daha önce söyleyen kesinlikle ben değilimdir; çünkü ben değişkenim ve sen bunları okuduğunda senin için samimiyetle konuşan bir özneyken, kendim için çoktan kıçı kırık bir nesne olmuş olacağım. Kibirlisin, vazgeç artık bu zırvalıklardan, zorlama, resmen ıkınıyorsun mu diyorsun? Ne yani bütün bunları edepsiz bir patavatsızlıkla-edeplisini ben sadece her seçim öncesi yoksul çocukları daha çok seven siyasetçilerde gördüm, tıpkı ben her bahar aşık olurum diyen hoşendam bir şarkının gönlümde bıraktığı ağlasam mı gülsem mi bilenemeyen o en nanemolla tat gibi- Ha hay… yerim ben senin o güzel ağzını bir kere tamam mı!... Yok be güzelim, ne güzel dertleşiyoruz işte şurada, dertleşebilmek ve dertlenebilmek için, yani hemdert olabilmek diyorum –belki ülke olarak normalleşemiyoruz ama var olamıyor oluşumuz, hemdert de olamayacak oluşumuz anlamına gelmez. Neden gelmez? Ben insan kalalım, yazdıklarım sadece para için olmasın, sen beni tanıma ama gün olur ölürüz bir gün, bu topraklardan bir de ‘’Güneş’’ adında karanlık bir vakıa geldi geçti de, sadece yazabildiğim zamanlar rahat bir adamım ben, konuşunca çuvallıyorum, bu yüzden hiçbir kadına açılamadım bugüne kadar –yuh be… yalanın batsın umut- kimi sevsem yazmaya çalışıyor oluşumun onu sevmediğim anlamına gelmeyeceğini anlatamadım ben - Beni hiçbir zaman tanıyamayacak olmandan ötürü sence üzülmeli miyim, yoksa üzülmeli misin? Hep beraber üzülebileceğimiz ve hep beraber sevinebileceğimiz bir ‘’biz’’ var mı sence? O, kendine deha yarısı diyor; çünkü asla bir deha olduğuma ihtimal vermek istemiyor. Sözcükler, yalan söyler. Sözcüklerden başka bir orospu ve gene onlardan başka bir orospu çocuğu tanımadım mesela ben bu dünyada. Ah ne üzücü bir güven bunalımı! Bunu söyleyen ben miydim, yoksa senin fısıltılarını mı işitiyorum? Demek sadece ve sadece sensin! E peki madem, madem ‘’kısa kes de ense tıraşını görelim,’’ diyorsun, peki öyle olsun. Yok yok kırılmadım. Kırılmadım. Üzerime gelme, kırılmadım diyorsam kırılmadım. Hayır zaten benim kimseye kırılmaya hakkım yokmuş öyle söylüyor gönlüm. Gönlüme rağmen kırılabilecek bir akla sahip olduğum için bazen Allah’a dua ediyor, bazen de kendimi kınıyor oluşumdan ötürü mü var olamıyorum acaba? Var olamayacak kadar yazarsam sence var olabilir miyim? Her şeyi üzerine alınma, yanlış anlama ama aynen küçücük bir çocuk gibisin, ben o soruyu sana değil kendime sormuştum. Yaranamadım anam ben size vallaha da billahi de yaranamadım… Karamsar yazıyorum –belki sadece olduğum gibi- , geç bu Fransız beyefendilerine özgü melankolik tavırları diyorlar –gündelik hayatımda hiçbir Fransız beyefendisi tanımışlığım yoktur-, espritüel takılalım o zaman istiyorum, sonrası ya göründüğün gibi ol ya olduğun gibi… Sonracığıma kendi içinde gizlenen cümlelere güvenirim ben. Elektrikler kesildi ve yazdıklarımın silinmiş olması ihtimali bir yana, dışarıda şarıl şarıl –senin de aklına sidik sesi gelmedi mi?-yağmur yağıyorken yaprak hışırtısını anıştıran bir ses; ya da belki sadece köpekçe bir sesimsi ürpermeme neden oldu. Bir an için ‘’anne elektrikler kesildi,’’ diye bağırmak geçti içimden. Neden baba değil de anne? Ah! Ne yani şu duymuş olduğun içgüdüsel anacıllığımdan dolayı beni suçlamaya hakkın olduğunu da nereden çıkartıyorsun. Oysa sanırım gerçek şu ki, korktuğumda sığınacak mecradır ana; çünkü yaşadığımız coğrafyada ‘’iyi günde ve kötü günde’’ altını bezlemiş olmayı temsil eder. Kapitalizmin çükünü yalayan mantık evliliklerine benzemeyen doğuştan bir erdem… Her erdemin hepimizin benliğinde gizil zorlukları var. Bir de babamı ne kadar seversem seveyim; ama kusura kalmasın ona sığınamam. Baba, bu coğrafyada parayı ve gücü temsil eder. Bizim evde şartlar ne kadar eşit olursa olsun ben yaşadığım coğrafyayı temsil etmek istiyor olabilir miyim? Mazluma olan sevgi, güce ve zalime –para bütün bunların hepsini birden ve aynı anda temsil ediyor benim zihnimde- olan saygıyı bir gün yener mi? Çocukça sorular sorduğumun farkındayım, zavallılığımla seni de zor durumda bırakıyor olabilirim; ama sen de şunu unuttun sanırım: Karanlıktayım, elektrikler kesilmişti, bunu unuttun mu? Karanlıkta hepimiz bir parça çocuğuz… Çoğu zaman farkında bile olmayan kocaman zavallılarız biz doğanın gücü karşısında. Yazmak, belki de hükmetmekti. İnsan, yüzyıllar boyunca doğaya hükmetti; ama şu an sence de doğa ve korkularım hükmetmiyor mu bana? O yüzden bu gece ormanın içine bir melek kaçtı, meleği yakalasam orman kaçıyor… İnsanlara güvenmediğim için olabilir mi? Herkes ahlaklı ve sorun da bu! Herkes kadar ahlak var ve ‘’ispiyonculuk, arabozuculuk, yalan, iftira, dedikodu,’’ gibi erdemler almış başını gidiyor ve üstelik de benden habersizler. Aslında sorun şu ki benim dudaklarım yalancı değiller. Ellerim mi bütün bunları yazan? O yüzden mi varoluşamıyorum ben? Evet mi, hayır mı? Bu sorulara her zaman ‘’şey aslında, yani bilmem ki, olabilir ama, ımm, tamam senin istediğin gibi olsun ama, ama yani’’ cevaplarını vermişimdir. Veremediklerimin bir gün alamadıklarıma eşit olsun isteyebileceğimi nereden bilebilirdim? Bunun adı yalnızlık… Kesinlik yok. Muğlaklık bende mi yoksa yaşadığımız hayatta mı? Kesinliğin olmadığı bir hayatta kesin prensipler koymuş olabilme ihtimali sana da saçma gelmiyor mu sayın okuyucu? Yolda yürürken kafasına briket düştüğü için ölen bir adamın arkasından ‘’çok delikanlı öldü,’’ denildiğini hiç işitmedim ben? Kavgadan korktuğum için mi yazıyorum yoksa ben sana bütün bunları? Ben bütün bunları sana mı yazıyorum, yoksa sadece kendimi mi avutuyorum? Benim hiç duymadığımı sen duymuş olabilir misin? Delikanlılık… Sadece gördüğüm kadarını duyabildiğim için kördüğüm olmuş olabilir miyim? Bir deha olabilme ihtimalinin –onun- beni korkuttuğunu da hemen sözlerime eklemeliyim sayın okuyucu. Dehaların kaderi keder olur, dehalar hiçbir zaman sevilmediler ve görünen o ki –dışarıda yağmur yağıyor- dehalar hiçbir zaman sevilmemekte diretecekler. Ya da her zaman sevilmemekte mi demeliydim? Hiçbir zaman sevilmemek ve her zaman sevilmemek arasındaki fark ne? Halbuki her zaman kendi ellerinde olmuştur dehaların kaderi. Doğuştan aktördür bir deha, isterse insanlara kendini sevdirmeyi başarabilir; ama o zaman da kendine olan saygısından feragat etmesi gerekiyor. Ahlak, diyor bir deha yarısı, ahlakı din dogmatiğini bir kenara bıraktığımızda biraz da –isterse- insanın kendisi yaratır. Ahlaki çöküşe uğramış bir topluma başkaldırmanın bedeli olan bir yalnızlık ya da ahlakı baştan yaratmak için ölümü de göze almak dahil çekilen tonlarca çile… Ya da olmayacak olan. Yani o toplumu kabullenmek, kanıksamak, kendini salt kadercilikle oluşun insafına bırakmak… O insan çok konuştu; onun annesi de çok konuşuyordu; ama siz onların geveze olduklarını iddia edemezsiniz. Yani şey… aslında edebilirsiniz ama zenginin malı züğürdün de çenesini yorduğu için onlardan daha çok konuşan insanlar da her zaman var olmuştur. Açlıktan ölmemek için var olmak zorunda olmuştur da diyebiliriz. Açlıktan ölen ya da açlıktan ölmemeye çalışırken herhangi bir belirsizliğin kurbanı olan simitçi çocukların var olamadıkları da olmuş olabilir. Görmedik ve zaten var olmadılar. Gördük ama gene de var olamadılar. Kader… Sözgelimi, sabahtan akşama kadar ‘’simit, sıcak sıcak simit,’’ diye bağıran bir insanın geveze olduğunu iddia edebilir misiniz siz bana? O, güldürmeyi başarıyor ama asla gülebilmeyi değil. Bu arada hala gözüm ağrıyor; ama bu normal. Anneannemin de gözü ağrıdı benim. Ağrırdı mı demeliydim, sanki bu ifade harikulade bir süreklilik ifade ediyor gibi geldi bana? Devlet, bizim gözümüzü her daim ağrıttı; yoksa kader mi demeliydim? Yoksulluktan miyop olmuş gözlere aldırmaksızın insanlara elbise diken bir kadın tanıdım ben. Anneannemmiş benim; çünkü bir insanı tanımak için illa da tanışmanın lüzumu yok. Eski fotoğraflar var, annem var –annemi çok seviyorum iyi ki de var- ve çok konuştuğunu söylemiş miydim daha önce ben size? Köpek sesleri, bu gecenin günahını kanırta kanırta çıkartıyorlar. Bir gecenin günahı bir daha hiçbir zaman aziz kılmaz sizi. Artık geceleri karanlıkta yattığım için sabahları da karanlıkta kalkıyor olabilir miyim? Benim gördüklerimi sizler de görüyor musunuz, yoksa ağlayan bir çocuk gördüğümde hala duygulanıyor oluşumdan ötürü kendime kızmalı mıyım? İnsan, kendi gözyaşlarından ötürü kendine kızabilir mi? Ağlamaması gereken insanların ağlamaya hakkı olmadıklarını düşündükleri halde ağlıyor olmaları iğrenç bir kendini acındırma çabası olabilir mi? Bu ne tiksinti! Samimiyet diyor köpek sesleri, onlara güven olmaz. Samimiyet önce kendini, sonra döner döner yine kendini ısırır diyor. Bütün suçun sözcüklerde olduğunu düşünüyorum; eğer köpeği


Başlık Kategori Yayın Tarihi
SAVRULMA (öykünün devamı) Edebiyat 07.11.2017
Dilin Öyküsü Edebiyat 21.09.2017
Başlık Kategori Yayın Tarihi
Ne Zaman Uzağa Dalsa Gözlerim Edebiyat 08.12.2017
Beklemediğin bir anda... Edebiyat 08.12.2017
Unutamadıysa İnsan Eskiyi Hiç Edermiş Yeniyi Edebiyat 07.12.2017
Ne Vakit Sokağından Geçsem Edebiyat 05.12.2017
AND OLSUN KALEME Edebiyat 04.12.2017

Bu yazıya ilk yorumu siz yazın.