ŞİZOFRENİNİN ÖYKÜSÜ (öykünün devamı)

-Biliyor musun ben çok şanslı bir piç kurusuydum, benim hep babam vardı, bizim pederi biliyorsun, çok yaşlansa da hala var; ama Emrah’ın yoktu. Emrah’ın hiç parası olmadı, benim bir yerden sonra çok param oldu. Allah, hayır mıdır şer midir bilemiyorum ama, bana her istediğimi verdi. Gençlik yıllarımda hiç para kazanamayacağımı düşünürdüm. Neyse ki öyle olmadı.  Dur bak çok iyi ansıdığım şu sözü bütün bu düşüncelerime binaen Emrah’a söylemiştim: Zaman önünde sonunda öldürecekti bizi. Ve vermeyecekti yaşam boyu ve yaşamak için istediklerimizi.

-Oov sert ve sıkı bir sözmüş doğrusu.

-Emrah için kutsal bir yasa oldu sanırım bu söz.

Bu sırada tıpkı Emrah’la dinledikleri gibi Tanju Duru’dan Raylar Boyunca şarkısını dinlemekteydiler: Raylar boyunca akıp, akıp gidiyor nehir. Akıp gidiyor raylar akşam boyunca. Camdan akıyoruz ülkeyle ben, bir de çocukluğumuz, demir köprüden hızla geçip gidiyor tren. Uçsuz kırların ucu akşama karışıyor, başaklar savruluyor kırlar boyunca. Camdan akıyoruz ülkeyle ben, bir de çocukluğumuz, demir köprüden hızla geçip gidiyor tren. Şarkı boyunca gözleri dolu bir vaziyette sustular. Biraz sonra bu alıştığımız suskunluğu Mahmut bozdu:

-Benden önce ölme tamam mı?

-Nereden çıktı şimdi bu?

-Annem vefat etti, babamın bir ayağı çukurda, modernist düşüncelerimiz gereği çocuk da yapmadık, senden başka neredeyse hiç kimsem yok, gerçek anlamda yani. Ölme, ölme, hatta sen hiç ölme tamam mı?

-Olur aşkım ölmem, hem unuttun mu bize ölüm yok, yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek.

-Seni seviyorum.

-Ben de seni seviyorum aşkım, bitanem, kocacığım… hem de ilk günkü gibi, hatta ilk günkünden daha fazla.

Devrisine, boş gözlerle, yolu, doğayı seyrettiler bir müddet, Mahmut arabayı sürerken. Biraz sonra birden bire arabayı sağa çekip kontağı kapattı ve el frenini çekti Mahmut.

-Ne oldu, neden durduk?

-Haydi dans edelim.

-Delirdin mi bu da nereden çıktı?

-Şizofrenik olduğumu ikimiz de biliyoruz nasılsa.

-Manyak.

Berna ‘’manyak,’’ derken müziksiz bir vaziyette dans ediyorlardı boş yolda. ‘’Bu hayatta bizim ne dans etmek ne de ağlamak için müziğe ihtiyacımız var. Çok ağladık; ama müziğe değil yaşamın kendi trajedisine; öyleyse şimdi de biraz dans edelim istedim, ne yani fena mı ettim,’’ dedi Mahmut Berna’nın menekşe kokulu dudaklarını öpmeden önce. Dans ettiler; zira bu dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibaretti Kur’an’a göre. Onlar bu oyun ve eğlencenin hakkını gerçekten verenlerdi. Az sonra arabaya tekrar binmeden önce bir ses işitti Mahmut. Hiç kimseye ders vermeyeceksin, diyordu o ses. Yıllardır duyduğu bu halisünasyon karşısında yalnızca dudağının sol kenarından taşan gamzesiyle birlikte gülümsedi Mahmut.

-Gülümserken gamzelerin çok tatlı oluyor, bunu biliyorsun tatlım, peki ama neden gülümsüyorsun?

-Hiç, yalnızca Allah’a, bana biçtiği kadere ve deliliğime gülüyorum.

-Yıllardır deli olduğunu söylüyorsun; ama bence sen deli meli değilsin. Bir ton dava kazandın, insanlar sana gıpta ederek bakıyorlar, bırak Allah aşkına Mahmut.

-İşte tam da bu yüzden deliyim. Deliliğime küsmeyip hayal gücümü ve kalemimi kullanabildiğim için de başarılıyım, belki, yani sen böyle olduğunu iddia ediyorsun, kibirlenmeyip mütevazı olmak lazım gelir zira.

-Şizofren olduğunu sen söylemesen kim kanıtlayabilir?

-İşin en komik yanı da bu zaten, şizofreni kanıtlanabilen bir akıl hastalığı değildir. Sen bana güveniyor musun?

-Güveniyorum.

-İnanıyor musun peki?

-İnanıyorum elbette.

-İyi, bana güven ve inan öyleyse; ben gerçekten şizofreni hastasıyım; ama belki zekiyim. Tıpkı John Forbes  Nash gibi.

-Olsun, seni seviyorum ve her şeyinle seviyorum seni, bilhassa deliliğinle.

-Ben de seni seviyorum, en çok da memelerini.

-Deli!

-Hayır aşkım deli değil sosyal gerçekçiyim; ama gerçekliğin aynı anda birkaç boyutunu birden görebiliyorum sadece. Memelerini sevdiğim konusunda ısrarcıyım.

-E o yüzden akıllısın.

Bu Mahmut Şimşir’in hikayesiydi. Üç sene sonra Berna meme kanserinden ölmeden önce kelimenin gerçek manasıyla mutlu mesut yaşadılar. Tıpkı Kur’an’da da denildiği gibi birer birer O’na –Allah’a-döndürülüyorduk, Emrah gibi, Berna gibi. Berna’nın cenazesine Yılmaz da gelmişti, artık nereden haberi olduysa.

-Başın sağ olsun dostum.

-Dostlar sağ olsun.

-Yalnız değilsin, değilsin biliyorsun değil mi lan. Dörtyol’da Ödp’yi yeniden açtık, eğer param var diye şişinmezsen, gelmek istersen yani, tek başına kurtuluş yoktur unuttun mu, yani eğer gelmek istersen diyorum, diyorum ki biz varız, hep vardık oğlum, hala biz varız.

-Umut ne boktan şey, hala yaşamak lazım gerek diyorsun yani.

-Nietzsche’nin şu lafını sen söylemiştin bizlere unuttun mu: Beni öldürmeyen şey beni güçlendirir.

-Hassiktir lan!

-Hassiktir ya, hassiktir!.. Hep iyi bir yalancıydın, o yüzden sana siyasette ihtiyacımız var.

Biraz sonra ‘’merhumeyi nasıl bilirdiniz,’’ diye sordu imam. ‘’İyi bilirdik,’’ diye hep bir ağızdan yanıtladı cenaze namazına katılanlar. Biz zaten insanlarımızı, insan doğasını hep iyi bildik, insan iyi ya da kötü değildir diyen Allah’a inat. Belki de o yüzden aradık hep mükemmel olanı. Son kez tabuta bakarken ‘’şu tabuttan başka bir mükemmel var mıydı ki,’’ diye düşündü Mahmut. Ve merhumenin ruhuna birer Fatiha okudular Allah rızası için. Allah neden müdahale etmemişti bütün bu olanlara? Neden almıştı Berna’nın canını genç yaşında. Paketinde kalan son sigarasını yakarken bir kez daha intiharı düşünürken yakaladı kendini. Bitti mi dersiniz burada öykü. Bitmedi sayın okuyucu, hayır daha bitmedi. Kalabalık tam dağılmaya yüz tutmuşken, kahverengi ve kısa saçlı, balık etli bir kadın dokundu Mahmut’un omzuna.

-Merhaba beni hatırladın mı?

-Hayır.

-Ben Burçe.

-Git başımdan be kadın, şu an eşimi kaybettim ve şaka kaldıracak halde değilim.

-Yemin ederim ki ben Burçe.

Derin derin susuldu bir dakika kadar. Suskunluğu Burçe bozdu:

-Evlendim, üç çocuğum oldu, maddi durumumuz iyi çok şükür, kocama aşık değilim ama onu seviyorum; sana hala aşığım ama seni sevmiyorum.

-Neden… neden şimdi?

-Bir nedeni yok. Sen hep yalnız olmak istedin ve yalnız oldun. Ve şimdi de sanırım yalnız öleceksin.

-Bu vahiy için teşekkür ederim.

-Rica ederim, kendine iyi bak.

-Sen de.

-Bu arada unutmadan, çocuklarımdan birinin adı Mahmut biliyor musun, sen birgün ölsen bile seni yaşatmak istedim.

-Eksik olmayasın…

‘’Ben bir şizofreni hastasıyım ve o günlerde de şizofrendim biliyor musun,’’ demek istedi; ama buna dili varmadı. Biraz sonra eve gitti ve ılık bir duş aldı Mahmut. Galatasaray amblemli eşorfman takımını giydi ve aşağı markete indi. Bir paket Camel aldı, sahile geçti devrisine. Yalnız başına bir banka oturdu ve sigarasını yaktı. Hayır intihar etmeyecekti, yaşamak, ölüme rağmen yaşamak güzel şeydi. Havada uçuşan kar beyazı güvercinlere baktı iç çeke çeke. Aynı anda telefon çaldı, arayan çok eski arkadaşı Kemal’di: Merhaba ben Kemal, çok uzun süredir görüşmediğimizi ve küs olduğumuzu biliyorum; ama sana bir şey söylemem lazım adamım. Burçe, Berna’nın cenazesine geldi ya bugün. İşte, işte maalesef dönüşte trafik kazası geçirmişler ve ailecek ölmüşler, tek kurtulan yok, çocuklar bile,  arabayı kullanan Burçe’ymiş, dedi ve telefonu kapattı. Artık ölümü o kertede kanıksamıştı ki nasıl bir tepki vereceğini bilemedi Mahmut. Sigarasının paketini, siyah gömleğinin cebinden çıkardı ve bir sigara daha yaktı devrisine.  Bankta yalnız başına otururken, bir yandan sigarasının külünü betona, dumanını havaya saldı ve bir yandan da Zülfü Livaneli’nin Mutlu aşk yoktur şarkısını mırıldandı: Sus söyleme, bir şey söyleme artık, sus söyleme, her şey gereksiz artık, bana düşen dönüp de gitmek, sonunda elimde kalan bir avuç hüzün ve keder. Yeter, yeter söyleme, söyleme artık, kelimeler kanatır yarayı, gözlerin anlatıyor, mutlu aşk yoktur, yoktur…

Sonra, sahilde, anasından doğduğu gibi çırılçıplak bir yalnızlık içerisinde, yürüdü ve yürüdü.

Giden, gider. Ya kalan? Kalan, gidenden çok daha uzağa gider bazen. Yürüdü Mahmut, sadece gülümsedi ve yürüdü.

Adı zikredildiğinde yeryüzünde ve gökyüzündeki hiçbir varlığın en ufak bir zarar veremediği Allah’ın adıyla, dedi, rüyanın içindeki rüyadan uyandığında. Yalnızdı. Saate baktı ve ‘’sikeyim,’’ dedi aynı anda. İşte bir kez daha ceza hukuku sınavına geç kalmıştı. Bu kaçıncı oluyordu böyle. Ceza hukuku yüzünden okulu bitiremeyecekti handiyse. Neden uyandırmamıştı Burçe arayıp da onu. Sonra birden hiç kimsenin ölmediğini hatırladı ve gülümsedi. Bir büyük bardak koyu ve sade Türk kahvesi yaptı kendine, devrisine. Pencereyi açtı, aynı anda güneş ışıkları odaya hücum etti. Yaşamı seviyordu, yalnız başına vakit geçirmeyi de öyle, neyse ki şizofreni hastası değildi. Mor ve Ötesi’nin Daha Mutlu Olamam şarkısını dinledi bilgisayarının hoparlöründen. Bir sigara yaktı sonra. Ve Can Yücel’in Sevgi Duvarı şiirinin son kısmını okudu son olarak:

Başucumda bir sen varsın bir de evren

Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi

Yalnızlığım benim çoğul türkülerim

Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi.

                                                                                                                                                           UMUT

 


Başlık Kategori Yayın Tarihi
ŞİZOFRENİNİN ÖYKÜSÜ Edebiyat 05.11.2017
YAŞANMAMIŞ DİYALOGLAR Edebiyat 30.12.2012
ASİMETRİK GÖZLER Edebiyat 23.12.2012
ŞEYLENCE Edebiyat 22.12.2012
UZATMADAN Edebiyat 21.12.2012
Başlık Kategori Yayın Tarihi
Ne Zaman Uzağa Dalsa Gözlerim Edebiyat 08.12.2017
Beklemediğin bir anda... Edebiyat 08.12.2017
Unutamadıysa İnsan Eskiyi Hiç Edermiş Yeniyi Edebiyat 07.12.2017
Ne Vakit Sokağından Geçsem Edebiyat 05.12.2017
AND OLSUN KALEME Edebiyat 04.12.2017

Bu yazıya ilk yorumu siz yazın.