ŞİZOFRENİNİN ÖYKÜSÜ

ŞİZOFRENİNİN ÖYKÜSÜ

 

Neden intihar etmemeliydi insan? İnsanı bu hayatta tutan o anlamlandırılamaz güç neydi? Neden bazılarımız bir takım bazılarımızdan bazı bakımlardan daha şanslı doğuyorduk? Zengini daha zengin fakiriyse daha fakir yapan kapitalizm isimli bu aşağılık sistem daha nereye kadar devam edecekti? Ne zaman ayaklanacak ve devrim yapacaktı sahi işçi sınıfı? Cebindeki yüz lirayı yoklarken bunları düşündü Mahmut. Mahmut modern yalnızlaşmayı yaşayadursun, yolun Mahmut’tan yana olan kısmında Tayyip Erdoğan’ı ve siyasi partisini protesto etmek maksadıyla –son KHK’larla Mahmut’un Eskişehir Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden çok sevdiği değerli akademisyenler de dahil bir hayli akademisyen işten çıkarılmıştı- toplanmış yüz küsur insan vardı. ‘’Ne kadar da azız, tarih boyunca hep ne kadar da azdık, sanki bugünlerde daha da azaldık, betonlar arttıkça biz azaldık ve azalmaya devam ediyoruz,’’ diye mırıldandı sitemkarane bir biçimde. Sonra birden nedensiz ve zamansızca Harant Dink’i düşündü ve kar beyazı güvercinlere baktı O’nun –Allah’ın- dünyasını düşünürken. Devrisine, acılar karşısında Sırrı Süreyya Önder taklidi yapası geldi; ne zaman canı derinlemesine sıkılsa bir milletvekili profili olarak onu düşünür ve videolarını izlerdi bu güzel insanın. İntihara karşı azim, kararlılık ve başkaldırı demekti Sırrı Süreyya. Özyaşam öyküsü öyle söylüyordu bizlere. Ağlama, sabret ve diren; güzel günler göreceğiz, güneşli günler, diyordu. Bunları düşünürken Espark’ın önündeydi. Bir sigara çıkardı yaktı devrisine. Ne zaman canı sıkılsa, ne zaman bu dünyadan sıkılsa, ne zaman gerçekler hayalleri ıska geçse, ne zaman gol olmasa, ne zaman bir bok olmasa, ne zaman zamandan soyutlansa, kısacası hemen her zaman sigara yakmaya meyyaldi Mahmut. Sahi dönecek miydi Burçe Mahmut’a, sonra. Sonraları olacak mıydı Mahmut ve Burçe’nin. Mahmut okulu bitirebilecek miydi? Bunları düşünürken Espark’ın içine girmiş alamayacağı kıyafetlere, saatlere, kitaplara ‘’hassiktir lan sen de Allah mısın,’’ diyen bakışlarla baktı. Çıktı ardından Espark’tan. Eskişehir soğuktu, karanlıktı, intihara yazgılıydı o gün. Kahvehaneye geçti ve birkaç sigara daha içti ve birkaç çay. Eskiden en yakın arkadaşı olan Kemal’i düşündü, bir de bir türlü istediği işi bulamayışını. Masadan canı sıkkın ve Allahtan bile daha yalnız bir vaziyette kalktı, hesabı ödedi ve Adalar’a yollandı. Porsuk Çayı işvebaz bir orospu gibi alımlı ve cilveli akıyordu o gün. Ne de olsa ya meyhane ya kerhane paklardı o gün Mahmut’u. Ama gelgelelim ikisi için de parası yoktu Mahmut’un. Kirayı ödeyemediği için evden çıkmak zorunda kalışını düşündü –hukuk mekanizması işlemiyordu nasılsa,-, ardından Burçeyi ve intiharı, bir daha intiharı ve bir kez daha intiharı düşündü.  Adımlar Kitabevi-Kafe’de oturup bir iki bardak çay içip Genç Werther’in Acıları isimli kitabı biraz karıştırdı. Ama çabuk sıkıldı; ya da Allah’ın gücü şeytana değil de zavallı Mahmut’a yetiyordu da diyebiliriz sayın okuyucu. Akşam karanlığıyla birlikte, şehir büsbütün üstüne çökmüştü Mahmut’un. Orospulara, orospu adaylarına, polislere –orospunun eşanlamlısıydı zaten Mahmut’un zihninde-, esnaflara, ve bilfiil cümle aleme ‘’siktirin lan,’’ diyen suçlama dolu bakışlar fırlatarak vardı devlet yurduna. Gitmeliydi; ama nereye? Uzaklara, çok uzaklara gitmeliydi. Giden gider, ya kalan? Kalan gidenden çok daha uzağa gider bazen. Bu cümleleri şiir defterine yazan kendisi değil miydi? Ama hayır, en azından Burçe’nin hayalinin sindiği bu yatak odası –mahrem kent- şehrinden, Eskişehir’den, çok daha uzaklara gitmeliydi. Gerçi sınav haftasıydı, mantık gitmemesini söylüyordu; ama aynı mantık birçok şey gibi şu melun gitme isteğini de açıklayamıyordu. Hep uzakları arzulamıştı Mahmut, en azından bu ülkeden daha uzakları. Pattadak bir şimşek çaktı zihninde. Biraz sonra bodoslama ahizeye uzandı eli.

-Alo Yusuf nasılsın ciğerim.

-Ooo Mahmut Bey siz nasılsınız acaba, yolunuz bu taraflara düşmez mi? Ulan üç senedir ne aradın ne sordun, sahi nasıl bir boksun sen öyle.

-Hah işte ben de tam da bunun için aramıştım, müsaitseniz İzmir’e gelmek istiyorum.

-Müsait de kelime mi, gel ulan gel.

Hayatının en uzun tren yolculuğunu yaptı Mahmut. Bütün gece Burçe’yi ve intiharı düşündü. Sahi nasıl da iki kere hamile bırakmıştı kızı; ya neden dövmüştü sonra hiç sebep yokken ortada. Olan olmuştu artık.İki kere iki Dostoyevski’nin de dediği gibi dört etmemişti; hatta mübalağasız bir tabirle yüz yirmi beş etmişti handiyse. O gece müthiş karamsardı. O gece onu bu dünyaya yeniden döndürecek bir mucizeye ihtiyacı vardı. Ama artık biliyordu ki şeytanın sözü geçerdi bu dünyada, Allah’ın değil, üstelik bu gece ve sonsuza dek.

İzmir’de Yusuf karşıladı onu. Biraz havadan sudan konuştular ve dostluklarını pekiştirdiler. Devrisine Yusuf girdi söze:

-Bak ne diyeceğim, bizim burada Kızlarağası Çarşısı’nda bir kafe var, adı Sevdam Kafe. Orada Sevda adında bir falcı var, kadının cinleri mi ne varmış söylemesi ayıp, bilader söylemesi ayıp her dediği çıkıyormuş. Bizim arkadaşlardan birinin evlilik tarihinden, ölüm gününe varıncaya değin bilmiş.

-Yok yahu, sen gittin mi hiç, ben de mi gitsem ne yapsam, bak merak ettim şimdi.

-Valla adamım ben korkumdan hiç gitmedim; ama istersen seni götürebilirim.

-İyi öyleyse gidelim.

Ve gittiler Sevdam Kafe’ye. Sevda Hanım müthiş kertede yoğun çalışıyordu. O sebepten önce oturup kahvelerini zıkkımlandılar. Siyah giymişti o gün gene Mahmut. Zaten son üç senedir sadece siyah giyiyordu. Nasılsa dert çekene, belalarla sınanana; kelimenin gerçek manasıyla bela ehline, siyah yakışırdı. Hoş, o bunu okumamış ve sezgisel olarak siyah giymişti; ama böyle ya da buna benzer şeyler söylüyordu Abdülkadir Geylani. Kahvelerini içerken bir yandan da sol taraflarındaki masada oturan ihtiyara kulak kabarttılar:

-Senelerdir gelirim buraya anadın mı, anam avradım olsun her söylediği tutmuştur Sevda Hanım’ın. Senin gözün açılacak dediği körün gözü açılmıştır, kocaya varacaksın dediği kız telli duvaklı gelin olmuştur, askerde öleceksin dediği şehit düşmüştür, okuyup adam olacaksın dediği savcı yahut doktor olmuştur, alkolik olacaksın dediği alkolik, esrarkeş olacaksın dediğiyse esrarkeş olmuştur Sevda Hanım’ın annadın mı?..

‘’Yok artık anasının nikahı,’’ şeklinde düşündü Mahmut. Bu fikrini Yusuf’la da paylaştı. Bir yandan da saçları ölüm ve kokain beyazını anıştıran ihtiyarı dinlemeye devam ediyorlardı: Sevda hanım çok mübarek hatundur. Senelerdir gelirim buraya, yemin billah olsun ki her dediği çıkmıştır, he bak vallah bana demiştir ki oğlun domuz gribi olacak ama hastalığı yenecek, işte ossaat oğlum dozuz gribi olmuştur ve domuz gribini de yenmiştir.

Biraz sonra sıra Mahmutlara geliyor. Bir korku filminde gibi hissediyor Mahmut kendini. Falcı ve büyücü tayfasına güven olmaz diye düşünüyor Mahmut. Erkekliğe de bok sürdürmüyor ama. Omuzlar dik, adımlar sert ve ritmik bir şekilde ikinci kata çıkıyor. Aşağıda bakliyor Yusuf onu.

Sevda Hanım beklenilenin tam aksine inanılmamacasına neşeli bir insan. Mahmut’u görünce gülümseyerek ‘’ah yalan dünya,’’ türküsünü okumaya başlıyor. Hep sen mi ağladın, hep sen mi yandın, ben de gülemedim yalan dünyada…

Devrisine kısa, mavimtırak siyaha boyalı saçlarını düzelterek konuşmaya başlıyor.

-Otur çocuğum geç buyur otur.Ah be çocuğum ne çok aşık olmuşsun be çocuğum sen bu kıza.

‘’Kime,’’ diye soruyor ağzı açık ve şaşkın bir şekilde Mahmut.

-Burçe, kızın adı evet Burçe. Ama ayrılmışsınız. Bak sana söylüyorum bu kız sana döner be oğlum. İki sene ayrı kalacaksınız. O arada Sema adında bir kızla çıkacaksın, yirmi dört yaşında okulu bitireceksin. Sonrasında da bu Burçe sana geri dönmek isteyecek ve evleneceksiniz. İki tane kitap yazmışsın, yazdın mı iki kitap?

‘’Yazdım,’’ diye lafı eziyor Mahmut. Ağzı açık bir vaziyette handiyse sikilmiş bir göt gibi zevkin daha fazlasına istekli ve Yılmaz Güneygillerdenim heyt ulan ben dercesine ateşli ve Anadolulu Anadolulu bakıyor kadının gözlerine.

-Hah işte o iki kitabın basılacak, biri senin hayatını filme çekmek isteyecek, yirmi dört yaşında hayatının zirvesini yaşayacaksın böylece. Ardından, bak aha söylüyorum, sinemayla da ilgiliymişsin sen, senaryolar yazacaksın ve yazdığın senaryolar tutacak, sonra da, sonra da oğlum maalesef Türkiye’de barınamayıp yurt dışında yaşamak zorunda kalacaksın.

Ayık kafayla yazılmıyor bunlar be sayın okuyucu. Mutfakta Antakya mahsulü boğma vardı. Babam zaten her akşamki gibi içiyor. Usulcana mutfağa süzülüyorum ve bir bardak boğma dolduruyorum kendime. Dönelim mi öyküye?..

Devlet yurdundan eli yüzü düzgün bir aparta geçmişti Mahmut. Ayrıydılar hala Burçe’yle. Siyah yün bir ceket giymişti o gün üzerine. Annesi örmüştü o ceketi Mahmut’un. Anadolu Üniversitesi kampüsünden aşağı inmeye başladı. Hukuk Fakültesi üçüncü sınıftan Sema’yla karşılaştılar.

-Nasıl gidiyor?

-İyi senden?

-Kaybedenler Kulübü’ndeki ifadeyle standart, sana bir bira ısmarlayayım mı?

-Olur.

Bir bara gittiler ve iki bira ısmarladı o gün Sema’ya. Sema o gün babasından ve dahi tüm ailesinden nefret ettiğini anlattı. Bilmem yalan bilmem essah, küçükken bir fabrikada tecavüz etmiş ona babası. Abisi her işe el atmasına rağmen bir işte dikiş tutturamayanlarımızdanmış ve başarısız bir evlilik yapıp şiddetli geçimsizlik hasebiyle boşanmış. Annesiyse çok okumasına burnunu sokuyormuş ve bu kitapların yüzünden birgün delireceksin diyormuş. Bar ne kadar da kalabalıktı bu arada, iğne atsan yere düşmeyecekti handiyse. Gece kızı eve bırakırken de iştahla seviştiler. Ne kadar da kalın dudakları vardı Sema’nın, nasıl da güzeldi dolgun göğüsleri…  İlişkilerinin üçüncü günü birleşecekleri tuttu bizimkilerin. Bakire olduğunu söylüyor Sema. İstersen ilişkiye girmeyebiliriz diyor Mahmut. Kadınlık onurundan ve kime isterse ona verebileceğinden ve buna o siktiğiminin abisi de dahil hiç kimsenin karışmaya hakkı olmadığından dem vuruyor Sema. Ve paramparça ediyor Mahmut onu. Canımı çıkardın, diyor Sema. Bir ay sonra her standart ilişkide olduğu üzere hemenle her gün kavga etmeye başlıyorlar. İstersen sevgili olmak yerine sadece fiili birleşmede bulunabiliriz, diyor Sema. Hayır, diyor Mahmut. Her nedense onursuzca buluyor bu davranışı. Bazen bir şeyi gerçekten bildiği için öyle davranmıyor. Öyle olması gerektiğini başkaları tarafından da öyle davranılarak sezdirildiği için öyle davranıyor. Tıpkı küçük bir çocukken Hatay Dörtyol’un Altınçağ kasabasında ‘’bunlar Kürt ve HADEP’li,’’ diyerek köydeki Kürtlerin evlerini taşladıkları gibi. Her neyse sayın okuyucu, ama Sema’dan öğrendiği şu oluyor Mahmut’un: Kadınlar da gerçekten çok kitap okuyabilirler ve gerçekten de oldukça kültürlü bir varlık halini alabilirler. Çok okuyordu çünkü Sema. Mesela daha sonra tüm kitaplarını okuyacağı Emrah Serbes’in Behsat Ç.’sini ve yine daha sonra tüm kitaplarını okuyacağı Didem Madak’ın  Pulbiber Mahallesi kitabını Sema’dan alıp okuyor Mahmut. Sema defteri, Sema’nın da okulu bitirip tıpkı Burçe gibi siktir olup gitmesiye kapanıyor. Okulu uzatıyor Mahmut, uzattıkça uzatıyor.

Ve sonunda okulu bırakma kararı alıyor Mahmut. Okulu bırakıp Eskişehir’den dönme kararı alıyor. Gerekçesi yarım kalmış romanını tamamlamak ve senaryo yazmak. Ailesi ilkin karşı çıkıyor ama sonradan kanıksıyorlar bu durumu. Hala ve bir türlü unutamadığı Burçe’yi düşünüyor Mahmut. Ama Eskişehir’e son gidişinde tanıştıkları Demet isimli kızı da anlatmalıyım:

Otogardalardı. Amcaoğlu Bekri yanında güzel bir kızla beraber gelmişti. Kızla kesişti kısa bir müddet Mahmut. Kısa bir müddet içinde katrilyon  kere gitti geldi ikisinin de gözleri birbirlerinin gözlerinde. Karanlık vardı kızın gözlerinde, anasının amına kadar karanlık. Biraz sonra Mahmut otobüse bindi; ama kızın kim olduğunu da merak etmedi değil. Bekri’nin kız arkadaşı olduğunu tahmin ettiği için biraz utandıysa da, bunu ona sormaya cesaret edemedi. Mesaj attı biraz sonra Bekri. ‘’Abi benden demesi, haberin olsun o kız senden hoşlanmış,’’ dedi. Kimdi o kız, diye sordu Mahmut Bekri’ye. Demet Abi, dedi Bekri. Bizim köyün orospusu, diye de ekledi. Biraz sonra ona teklif etmesini söylerken mola yerindeydi Mahmut. Kulaklığının namlusunda The Moody Blues’ten Melancholy Man vardı. Demet anında kabul etti teklifi. Burçe duysa tepkisi ne olurdu acaba? Ama Burçe duymazdı, hoş, belki de duysa da umursamazdı. Artık ayrıydılar, belki de bu nahoş durumu kabul etmeliydi. Ayrılığın en kötü yanı da buydu, kabul edememekti. Devrisi gün telefon seksi yaptılar Demet’le. Bir hafta sonra gerisin geri Hatay’a döndü Mahmut. İner inmez ilk iş Demet’i eve çağırmak oldu. Anne ve babası Mersin’delerdi. Tam dört posta boşaldı o gün Mahmut Demet’in içine. Sonraki günler birkaç kere daha yaptılar bu işi. Hepsi bu, ardından Mahmut Burçe’yi bir türlü unutamadığını ve bu bakımdan kusura bakmaması gerektiğini söylerek ayrıldı Demet’ten.

Sigarasını yaktı ve ne aradığını düşündü Mahmut. Evet bir şey arıyordu; ama ne aradığını bilmiyordu. Kitabının büyük kısmını tamamlamıştı; fakat hiç mi hiç yoktu tadı tuzu. O gün Vega’dan Bu Sabah’ların Bir Anlamı Olmalı şarkısını dinlerken İskenderun’a gidip kitap alma kararı verdi. Ve atlayıp bir otobüse çekti gitti İskenderun’a. Sahilde boş adımlarla ve sigara içerek dolaştı bir müddet. Sonunda bir kitapçıda aldı soluğu. Biraz bakındıktan sonra dini bir kitap ilişti gözüne. Kitabın dış kapağı ilgisini çekmişti. El Fetur Rabbani yazıyordu kitabın üzerinde. Abdülkadir Geylani’nin kıymetli bir eseriydi. Kitabı aldı ve eve döndü. Eve varır varmaz deli gibi okumaya başladı kitabı. Henüz ilk gün büyük bir kısmını okumuş ve ideolojik bir felce uğramıştı. Kitaba göre bu dünyada bildiği, gördüğü, duyduğu handiyse her şey büsbütün yalandı. O gece bir kabus gördü Mahmut. Rüyasında annesiyle cinsel ilişkiye giriyordu. Sabah kalktığında boşalmıştı. Banyo yaptıktan sonra kitabı okumaya yeltendi. Ve şuydu açtığı ilk sayfada gözüne ilişen ilk cümle: Oğlum gördüğün rüyayı sakın kimseye anlatma! Kitabı okuyor ve bitiriyor. Ardından Mevlana, İbni Arabi, İbni Rüşt, İbni Haldun, İmam Gazali, Bediüzzaman Said Nursi vs. İslam üzerine kim ne yazdıysa okumaya başlıyor. İnanılmaz bir yalnızlığa bürünüyor. Ve secdelerinde günahlarını bağışlaması için köpekler gibi yalvarıyor Allah’a. Biraz sonra komutlar veren sesler duyuyor ; ama cinlere yoruyor bu durumu. Her nedense secdelerini arttırdığında sesler de artıyor.

Birgün canı sıkkın bir vaziyette sahile doğru yürürken ilkokuldan bir arkadaşıyla karşılaşıyor. Çocuğun adı Emrah. Emrah ve arkadaşları esrar çekiyorlar. Mahmut da esrar çekmeye başlıyor onlarla. Sesler şiddetini her geçen gün artırıyor. İki gözü görmeyen bir abisi var Emrah’ın. Kuran tilavetleri dinleyip ilahiler ezberliyor Emrah’ın abisi, hafızası çok kuvvetli maşallah. Abdülkadir Geylani’nin Fetur Rabbani’sini okuyabileceğini söylüyor ona. Delikanlı çok seviniyor. Ve her gün günün belli saatlerinde gelip bu kıymetli eseri okumaya başlıyor ona. Bir yandan da esrar çekmeye devam ediyorlar Emrah’larla. Esrar muhabbetinin değişmeyen konusu Allah sohbeti oluyor. Delikanlılar tam da askerlik çağındalar ve askerliğe dair büyük bir korku bürümüş durumda onları. Emrah tahmin edebileceğiniz üzere bir senedir asker kaçağı. Mahmut’un din konusundaki deruni ilgisi dikkatini çekiyor bir aralık Emrah’ın. Onu isterse Urfa’da bir şeyhin dergahına götürebileceğini söylüyor. Çok seviniyor bu duruma Mahmut. Müthiş kertede merak ediyor dergahı çünkü. İki gün sonrası için sözleşiyorlar Urfa’ya gitmek üzere. O iki gün zarfında ilginç olaylar yaşıyor Mahmut. İlkin eve geliyor ve kaldığı yerden bir kez daha okumaya başlıyor Fetur Rabbani’yi. Kitabı okurken inanılmaz bir boşalma isteği duyuyor. Ve bir yandan otuz bir çekip bir yandan da kitabı okumaya devam ediyor. Sonunda hayatının en volkanik patlamasını yaşıyor. Devrisi gün arabaların vızır vızır geçtiği bir yolda gözleri kapalı yürüyor ve sol kolunu bir orkestra şefi gibi sola götürdüğünde arabalar sol yana kaykılırken sağ kolunu sağa götürdüğündeyse sağ yana kaykılıyor. Dörtyol’un çarşısında hala Dev-Sol’cu olan ve Allah’a da inanmayan bir arkadaşıyla karşılaşıyor.

-Hala Allah’a, Allah’ın varlığı ve birliğine inanmıyor musun?

-Hayır inanmıyorum abi, sakın yanlış anlama ama senin için delirdi diyorlar hakkında.

-Sence delirmiş gibi mi duruyorum?

-Hayır öyle durmuyorsun; ama ne bileyim yine de hakkında böyle söylendiğini bil istedim. Bir kıza aşık oldu, peşinden koştu, elde edemedi, delirdi ve okulu da bıraktı sonunda, diyorlar hakkında.

-Boşver, Allah adamına deli derler zaten. Ama kızının amına koyayım, onu hala seviyorum.

-Bırak abi ya ne Allah’ı, götü sıkışan herkes gibi altı üstü Allah demeye başlamışsın sen de işte.

-Sana Allah’ın varlığını kanıtlarsam beş vakit namaza başlayacak mısın?

-Geçen gün sırf merakımdan Bediüzzaman Said Nursi okudum; ama hiçbir bok anlamadım söylediklerinden biliyor musun? Ama sana söz, Allah’ın varlığını kanıtlarsan beş vakit namaza başlayacağım.

-Sen anlamamışsın, yoksa Bediüzzaman anlatmıştır, dedi Mahmut. Bak seyret şimdi Allah’ın varlığını kanıtlıyorum sana.

Delikanlı merak içinde Mahmut’u seyretmeye başladı. ‘’Adı zikredildiğinde yeryüzünde ve gökyüzündeki hiçbir varlığın en ufak bir zarar veremediği Allah’ın adıyla,’’ dedi içinden Mahmut. Bu duayı daha önce de denemişti. Daha önce anne ve babasından para çalarak esrar alıp çektiğini öğrendiği liseli bir delikanlıya bunu öğrenince esrar içmemesini öğütlemişti. Kendi de esrar almıyordu o zamanlar. Daha sonra günlerden bir gün bu liseli delikanlı Mahmutların evinin köşesinde sıkıştırmıştı Mahmut’u. Tam bıçağı çıkarmış ve Mahmut’un göğsüne saplayacakken Mahmut çaresizce ve tevekkül içinde bu duayı okumuştu. Delikanlı birden durmuş ve ‘’abi git işine, sen gerçekten dindarsın, Allah adamısın,’’ deyip çekip gitmişti. Gerçi falcı Kenzül Arş duasını okumasını salık vermişti ya, o duayı da denemesine rağmen Burçe bir türlü dönmemişti. İşte şimdi yolun ortasına geçiyor Mahmut. Kollarını iki yana açıyor ve orkestra şefi gibi yönetmeye başlıyor bir kez daha arabaları. Arabalar korna dahi çalmıyorlar Mahmut’a. Mahmut’un gözleri kapalı. Bir yandan Dev-Solcu arkadaşını düşünüyor Mahmut. Kulağında eski ÖDP günlerinden kalma bir ezgi var: Silah kucağında kanlar içinde vurulmuş yatıyor İbrahim Yoldaş. Yiğitler ölür mü üç beş kurşunla doğrulmuş kalkıyor İbrahim Yoldaş… Ve bir Grup Yorum konserindeydiler. Biralarını tokuşturuyorlardı. Türküler halaya dönüyor birazdan. Le Hanım hah hanım ey, sormirsen hiç halım ey, göğsüme vura vura çürüttün sol yanım ey, le le le, le le le, le le le le hanım…  Modern peygamber gösterisini sona erdiriyor birazdan.

-Abi nasıl yaptın sen bunu.

-Şimdi inandın mı Allah’ın varlığına.

-Cidden nasıl yaptın sen bunu.

-Hala inanmadıysan gel benimle.

Dörtyol’un çarşısından aşağı doğru iniyorlar. Sokakta ne kadar raconkor görünümlü, serseri tabiatlı adam varsa hepsine omuz atıyor Mahmut. Birisi de çıkıp bırakınız dalaşmayı, ‘’birader sen ne yapıyorsun, yahu bu ne hayvanlık,’’ kabilinden laflar dahi edemiyor; ya da etmiyor. Solcu delikanlı şaşkınlık içerisinde kalıyor, belli ki anlam veremiyor bütün bu olanlara. Ama çaresiz, beş vakit namaza başlayacağının sözünü veriyor Mahmut’a.

Ve o gün geldi çattı. Urfa’ya gidilecek bugün. Mahmut siyah giyinmiş gene. Emrah’la buluşuyorlar biraz sonra. Konu oraya nereden geldiyse babasından bahsetmeye başlıyor Emrah:

-Çok delikanlı adamdı babam. Sen çok şanslı bir çocuksun. Ah şimdi burada, yanımda olacaktı babam. Babam benim, biricik babam, canım babam… Öleli daha üç ay oldu.

-Nasıl oldu, diye soruyor Mahmut.

-Mafya babasıydı benim babam. Polisten kaçarken vurdular onu. Komiserlerle polislerle çok içli dışlıydı. En son kaçak mazot işi yaptıklarında arkadan vurdu Komiser Süleyman onu.

Derin bir sesssizlik bürüyor ortalığı. Emrah devrimci bir Kürt. Evinin odası Che Guevara posterleriyle kaplı. Biraz sonra otobüse bindiklerinde o habis ve derinlikli sessizlik devam ediyor. Zülfü Lizaneli’nin seslendirdiği Louis Aragon şiiri Mutlu Aşk Yoktur çalıyor radyodan. Emrah belli ki bir polis kurşunuyla kaybettiği o çelebi bakışlı, heybetli yapılı, raconkor adımlı, ezcümle delikanlı tabiatlı adamı, müstakbel babasını düşünüyor. Mutlu aşk yoktur. Mahmut da biraz sonra babasını düşünmeye başlıyor. Dedesi öldüğünde küçük bir çocuk gibi ağlamıştı babası. İlk kez o gün ağlarken görmüştü babasını. Hem amcası hem babası hıçkıra hıçkıra ağlamışlardı. Mahmut iki kolunun arasına almıştı ikisini de. İlk kez o gün tatmıştı ölüm acısını. Daha önce hiçbir yakınını kaybetmemişti zira. Sonrasında da anneannesini kaybedecek ve bir ay boyunca zaten panik atak ve vertigo olan annesinin paramparça oluşunu, demem o ki Mahmut’un gözlerinin önünde eriyişini seyredecekti. Mutlu aşk yoktur, yoktur…  Dedesi öldükten bir süre sonra Mahmut’u yanına çağırıp şu sözleri söylemişti babası. Ve ben bunları yazarken sinirlerim bozuldu ve sanırım ağlıyorum: Öldü lan benim babam, biliyor musun artık benim bir babam yok, sen çok şanslı bir adamsın. Ama hep gül sen hiç ağlama tamam mı evlat, geçen gün karşında ağladım, beni örnek alma sakın. Bizim bu coğrafyada insanlar bir güldüklerinde bir de babaları öldüklerinde büyürler. Sen hep gül o yüzden oğlum, bu hayat ağlamaya değmez. Şarkı ikinci nakarata dönüyor bu sırada. Mutlu aşk yoktur. Emrah bu derinlikli sessizliklere alışkın bir insan değildi belli ki. Az sonra ‘’neden sürekli susuyorsun,’’ diye soruyor Mahmut’a.

-Bak ne diyeceğim… Babam yirmi beş küsur sene çalışıp kırk küsur yaşında bir ev alabildi. Babasından yana, miras kalan, dikili bir tek taşı yoktu. Ayağı kokuyordu. Çok dayağını yedim. Babamı seviyordum.

-Babanın dayağının kıymetini bil…

-İyi.

-E iyi.

Biraz sonra mola yerine geldiklerinde ikisi birden birer domuz gibi iştahla yaktılar sigaralarını. Domuzuna çektiler sigaranın dumanını içlerine, devrisine. Sence gerçekten mutlu aşk yok mudur şarkıda da dediği gibi, diye soruyor Emrah Mahmut’a. Bence yoktur, hem bunu soracağın en son adam benim, Burçe’ye olan aşkımdan bir tek Ferhat olup dağları delmediğim kaldı. Eğer mutlu aşk olsaydı, onun adı aşk değil başka bir şey olurdu, diye cevap veriyor Mahmut. Yanılıyorsun, bence mutlu aşk vardır, diyor Emrah. Birkaç sigara aralığı sonrası yolculuk devam ediyor. Yolun geri kalanında Emrah uyuklarken Mahmut yanında getirdiği Franz Kafka’nın Ceza Sömürgesi ve Hukuk Öyküleri kitabını okuyor. Birkaç kez ‘’boşuna okuma hiç kimseye ders vermeyeceksin,’’ sesini duyuyor. Nefret ediyor Mahmut bu dış seslerden. Gelen bu sesin iç ses olmadığını biliyor. Cinlere yoruyor durumu bir kez daha. Felak ve Nas surelerini okuyor ardından. Kırk dakika sonra Urfa’ya varıyorlar. Urfa’da Emrah’ın amcasının oğlu Hamza karşılıyor onları.

-Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne aşık olan çocuk sen misin?

-Evet, benim Abdülkadir Geylani Hazretlerine aşık olan çocuk, derken içtenlikle gülümsüyor Mahmut.

-Bizim şeyhimiz Menzil şeyhi, biz Nakşibendi’yiz,  sence de bir mahsuru yoksa seni ona –şeyhimize- götüreceğiz Adıyaman’a.

-Ama ben internetten bakmıştım, Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin tarikatı Geylani Tarikatı değil mi?

-Evet, onlar da var, üstelik Geylani Dergahı Urfa’da, normalde bizim için daha kolay olur seni oraya götürmesi. Ama bak, en büyük şeyh bizim şeyhimiz tamam mı? Seni bizim tarikattan bir üstatla görüştüreceğim öncesinde.

-Peki tamam, karşılığını veriyor Mahmut.

Hamza’nın Üstad diyerek bahsettiği zatla buluşmadan önce küçük, köhne bir dükkanda Urfa dürüm yiyorlar, Balıklı Gölü geziyorlar, orada çay sigara yapıyorlar. Yolda, bindikleri minibüste, Zülfü Livaneli’nin pek de bilinmeyen bir şarkısı –Kordoba- çalıyor. Birkaç kitabını okumuştu Mahmut Livaneli’nin. Hay Allah, diyor Mahmut Emrah’a, bugünlerde bir Livaneli’dir tutturmuş gidiyor şu araçlar. Hiç sorma; ama adam güzel söylüyor be, diyor Emrah. Şarkı söylemek için bağırmıyor, olduğundan başka bir insanı da oynamıyor; Zülfü Livaneli, Zülfü Livaneli olarak söylüyor şarkısını, işte o yüzden bu adamda bir şey var yahu diyorsun. Hiç kimse gökten zembille inmiyor yeryüzüne. Sevgili halkım da duymuş olacak ki onun sesini milletvekilliğine varıncaya değin yükseltti onu, evet doğrusunu istersen şu hayatta olabilseydim eğer o olmak isterdim dediğim nadir insanlardan biri kendisi. Bu güzel adamda ne ararsan var: Müzisyen, senarist, politikacı, yazar ve yönetmen, diye ekliyor Mahmut. Haklısın, söylediklerinden hiçbir şey anlamasam da sen de muhakkak kendince haklısındır yani, diyor Emrah. Birbirlerine bakıp birbirlerine gülümsüyorlar sonra. Sonra daracık Urfa sokaklarından yılankavi kıvrılarak Üstad’ın evine varıyorlar. Devrisine Üstad söze giriyor:

-Ben senin kadar okumadım; ama yıllardır Kur’an okurum. Gelgelelim bu alemin pisliklerini senden daha iyi bilirim. Sizin Kemalist okul kitaplarınız Mustafa Kemal’e methiyeler düzedursun, şu Urfa’da dergahlar olmasaydı alkol, uyuşturucu, kumar ve kadın batıklığından kim kurtaracaktı gencecik, gül fidanı evlatlarımızı.

Federico Garcia Lorca şiiri olduğunu bildiği dolmuştaki Livaneli şarkısını mırıldanıyor içinden bu sırada Mahmut: Yola baktım yol uzun, canım atım yaman atım, etme eyleme ölüm, varmadan Kordoba’ya. Sonradan, isminin Halil İbrahim olduğunu öğrendikleri namı diğer Üstad söze devam ediyor, hiç kimsenin söze karışmak niyetinde olmadığının yılların ekmek fırını ustası-esnafı-, tarikatçısı, yani demem o ki kelimenin gerçek manasıyla insan sarrafı olmanın getirdiği o en tilkivari farkındalığıyla:

-Bakın gençler şu karşıdaki çatısız evde Rıfkı adında işsiz güçsüz bir adam yaşardı. Parayı nereden bulursa artık, bir şekilde bulup buluştururdu. Esrar bu adamdan sorulurdu, haftanın yedi günü biz beş vakit namaz kılarken o beş vakit demlenirdi, sıkı kumarbazdı, karısını aldatıp düzenli olarak kerhaneye gittiğini mahallenin çocuklarından öğrendik. Ama sonunda ne oldu, ama sonunda ne oldu biliyor musunuz? Ha unutmadan, her seferinde biz tarikatçılara giydirmeyi de ihmal etmezdi. Mahallenin gençlerini dindan imandan soğutmak için türlü söylenceler uydururdu. Kral Marks diye bir adamdan bahsedermiş, dünyanın en büyük kralıymış bu adam onun gözünde. Avusturya-Macaristan kralı mıymış neymiş bu adam. Sosyalizmi getirecek ve yoksulluğu bitirecekmiş bu adam. İnternetten fotoğrafına baktıydım geçenlerde. Fotoğrafını da bir görseniz, eh bir görseniz gençler, ne demek istediğimi daha iyi anlardınız. Adamın suratında bir dirhem nur yok ki, saç sakal birbirine karışmış, kılıksızın teki. Lafa bak lafa, din halkın afyonudur diyormuş bu gudubet kral. Mahallenin dindar gençleri toplanıp evini taşlayacak oldular da bu melun adamın, yine Allah yarattı deyip biz acıdık, olmaz öyle şey deyip biz araya girdik. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Bu bizimkisi, Rıfkı, o gün gerçekten bizi ve yaşam tarzımızı merak etmiş. Nerden bulduysa bir Kur’an meali bulup okumuş. Şeytanın tövbe etmesi gibi bir şey bu, bizimkisi sahiden de dine imana gelmesin mi? Kötü alışkanlıklarını da tek tek bıraktı. Esrar, kumar, alkol, kerhane, hatta sigarayı bile bıraktı, vallaha da bıraktı billaha da bıraktı. İnanmıyorsanız Hamza’ya sorun. Ha, öyle değil mi Hamza? Sözü nereye bağlayacağım bakın, bu bizimkisini alıp şeyhımıza götürdük, Adıyaman’a. İster inanın ister inanmayın vallaha da bir ay gibi kısa bir sürede hafız olup çıktı başımıza. Şimdi mahalleli hocam diye hitap ediyor ona. Mahallenin köşesinde de iş bağladık ona, zaten daha önce deneyimi varmış, garsonluk yapıyor, oh değmen keyfine gitsin. Karısını, kadıncağazı bir görseniz, bize o denli müteşekkir ki –bu müteşekkir kelimesinin anlamını da doğrudan doğruya şeyhımızdan öğrendim derken pişmiş kelle gibi pis pis sırıtıyor-siz kesinlikle cennetlik insanlarsınız, Allah sizden gani gani razı olsun, her gün size dua edeceğim diyor. Demiş yani, ben duymadım ama mahallenin bakkalı Cafer öyle söylediydi geçen gün, o bizzat işitmiş bu dantelli sözleri. Sen entelsin böyle entel dantel laflardan daha iyi anlarsın genç adam, diyor Mahmut’a dönüp omzuna hafifçene dokunarak ve az evvelkinden kalır yanı olmayan tiksinç ve laubali bir gülümsemeyle. Beriki saza kaldığı yerden vurmaya devam ediyor bam teline:

-Uzun lafın kısası sana diyeceğim odur ki önce sen bir gel bizim şeyhımizle görüş, yok beğenmezsen yine Geylani tarikatına götürürüz seni.  Hem hukukçuymuşsun bu ülkede makam mevki edinmek istiyorsan, bir yerlere gelmek istiyorsan diyeceğim o dur ki, Nur cemaatinden arkadaşlar var mahallemizde –camimizin imamı Rüstem mesela- seni onlarla da görüştürebiliriz. Şimdi yargıda müthiş kadrolaşıyorlar vallahi. Biz onlar kadar olamadık doğrusunu istersen. Arkadaşlarımız eğitime daha çok yatırım yapmayı önerdilerse de şeyhımız bütün bu olanları, içimizden buna katılmayanlar olsa da, şeytan işi olarak gördü. De bakalım gelir misin bizimle Adıyaman’a.

-Teşekkür ederim, gerçekten de çok teşekkür ederim ama, ben Geylani Tarikatına gitmek istiyorum. Ne olur anlayışla karşılayınız beni. Abdülkadir Geylani’nin o ‘’ey oğul’’ diye hitap eden üslubu beni ona aşık etti, handiyse aşkından da kül etti. Daha önce böylesine kalpten konuşan dudaklarla hiç karşılaşmadım ben. Affınıza ve anlayışınıza sığınıyorum…

-Peki peki tamam bakalım, hem dinde zorlama yoktur, sen öyle olsun istiyorsan elbette ki öyle olsun.

Hiç kimse salt iyi ya da salt kötü değildi. Zaten Kur’an da böyle söylemiyor muydu. İnsan iyilik ve kötülük yapabilme kudretine sahipti. Hatta iyinin içinde kötü kötünün içinde de iyi vardı. Tıpkı Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın hikayesinde olduğu gibi, siz bilmezsiniz Allah bilirdi o sebepten hikmeti. Bu adam –Halil İbrahim Üstad- kelimenin gerçek manasıyla bir yobazdı. Ama bir yobaz bile tatlı dille ikna edilebiliyordu. Üfürdüklerinin kendi uydurcası olduğunu elbette gayetle iyi biliyordu Mahmut. Ne Kral Marks gerçekti ne de dünün ahlaksız sosyalisti bugünün dindar hafızı Rıfkı. 

Biraz sonra Geylani Dergahı’ndaydılar.  Duvardaki yazıları okudu bir müddet Mahmut. Abdülkadir Geylani’den, Yunus Emre’den, Mevlana’dan çarpıcı hikmetli sözler vardı duvarlarda. Devrisine bütün misafirperverliklerini sergiledi Urfalı’lar.  Yemek yenildi, sohbet edildi, namaz kılındı ve sıra muhteşem geleneksel gösterilerine geldi. Öncesinde elbette Şeyh Ahmet El Kadiri o en güzel Urfa ağzı kokan Türkçe’siyle hutbesini okudu ve vaazını verdi. Mahmut ve Emrah zikir halkasına da katıldılar. Ve hayatının en fevkalade vecd halini o an yaşadı Mahmut. O ne andı o. Nasıl bir kendini kaybetmek, nasıl bir Allah’ta kaybolmaktı o. O an dünyanın en güzel insanları dünyanın en güzel Arapça ve Türkçe ilahilerini okuyarak kafalarını sağa ve sola dünyanın bütün küfrüne inat salladılar. Sıra Şeyh Hazretleri ile görüşmeye gelmişti:

-Şeyhim ben bir kıza divanelik kertesinde aşığım. Ahlak dışı bir ilişkimiz oldu ve sonunda kız arkadaşım beni terk etti. Onun gönlünü tekrardan kazanmak istiyorum.

-Gerçekten ve canı gönülden Alllah’tan, yalnızca Allah’tan isteseydin Allah tıpkı seni bana hediye ettiği gibi onu da sana hediye ederdi.

-İstedim ama vermedi, çok istedim hem de.

-İstemesini bilememişsindir. İbadetlerini düzenli olarak yerine getiriyor musun, yani gerçek sevgilinden bir şey istemeye yüzün var mı diye soruyorum sana.

-Hayır ara sıra dua eder, bazen de canım çok sıkkın olduğunda da iki rekat namaz kılarım; ama o kadar. O kadar şeyhim yani.

-Hem sen giydiğin o kıyafetlere eğiliyor gibisin. Ne bana ne kıyafetlere ne de başka birine, ey oğul doğrudan yüce Allah’a eğilmelisin.

-Peki şeyhim. Bunu en azından denerim, başarabilir miyim bilmiyorum;ama en azından denerim yani.

-Dene bakalım, sana söylediğimiz tesbihleri de çekmeyi unutma.

-Olur, unutmam şeyhim. Ziyaretin kısası makbul. Bizi bu kadar güzel ağırladığınız için, her şey için; ama her şey için, çok çok teşekkür ederiz.

-Asıl ben teşekkür ederim ta buralara kadar gelip de beni ziyaret ettiğiniz için.

Emrah araya giriyor son söz olarak:

-Şeyhim size bir şey soracağım, Allah’ın varlığını kanıtlayabilir misiniz?

Şeyh Ahmet El Kadiri içtenlikle gülüyor; ve diyor ki son söz olarak ‘’Allah’ın varlığı size değil, Allah’a inanmayana kanıtlanır.’’

Otobüse binmeden önce bir çiftli sarıp esrar çekiyorlar. Umut dolu dönüyorlar Urfa’dan Dörtyol’a. Yol boyu J. P. Sartre’den Bulantı’yı okurken ‘’riyazat yapacaksın,’’ diyen bir dış ses duyuyor Mahmut. Çok rahatsız oluyor bu olanlardan ve içinden Bakara Suresi’ni okuyor; fakat sesler bir türlü dinmek bilmiyor. Bu arada, ne ki ola bu riyazat denen şey de? Eve döndüğünde ilk kez Urfa’da dergahta dinlediği Mualla Gavsi Sübhani İlahisi’ni dinliyor. Sesler her geçen gün şiddetini arttırıyor. Dememe gerek var mı, Urfa’dan döndükten sonra elbette ki beş vakit namaza başlıyor ve tesbihlerini aksatmadan çekiyor. Duaların şiddeti artarken seslerin şiddeti de artıyor. Cemaatle kılınan bir akşam namazı sonrası Altınçağ Kasabası’nın imamına danışma kararı alıyor:

-Hocam size bir şey soracağım: Ben bir süredir gaipten sesler duyuyorum. Bu sesler bana sürekli olarak ne yapmam gerektiğini ve ne yapmamam gerektiğini söylüyorlar. Bir dönem İslam üzerine ne yazılmışsa okumaya kalkıştım ve Eskişehir’de bir evde çok uzun süre yalnız kaldım. Eskişehir’den beri duyduğum ve son günlerde etkisini arttıran bu seslerin ne anlama geldiklerini bir türlü çözebilmiş değilim. Sizce ben istemeden de olsa cinlerle iletişim kuruyor olabilir miyim?

-Sanmam. Bak ne diyeceğim, insanız, her tür musibet gelebilir bu ölümlü dünyada başımıza. Demem o ki belki de bir akıl hastalığına yakalanmışsındır, bir doktora görün istersen.

-Peki çok teşekkür ederim hocam.

Önce inanmak istemiyor Mahmut bir akıl hastası olduğuna; ama bu seslerden de bir türlü arınıp ‘’normal’’ bir insan olamıyor. Neyse artık hukuk düzeninin aradığı, kanunların sürekli olarak atıfta bulundukları normal insan, ortalama insan? Sonunda kendini ikna edip devlet hastanesinde uzun ve yorucu bir kuyruğun ardından Ali Kemal isimli bir psikiyatra görünüyor:

-Şikayetin nedir?

-Sürekli olarak bana ne yapmamı ve ne yapmamamı söyleyen komutlar duyuyorum. Bakın internetten biraz araştırma yaptım ve şizofrenik olabilirim. Evet bunu kabul ediyorum. Ama şimdi beni iyi dinleyin: Uzun nöbetler içerisinde uzun uzun dua ettim ve uzun secdelere vardım; İslam üzerine ne bulduysam okudum. Modern bilim kabul etmek istemese de bizim dinimizde cinlerin var olduğu biliniyor, en azından kabul ediliyor. Acaba diyorum, küçük bir ihtimal olsa da cinlerin sesini duyuyor olabilir miyim?

-Sanmam. Sen ne iş yapıyorsun?

-Hukuk okuyordum, üçüncü sınıftan terk ettim okulu, üniversiteyi, her neyse.

Bu diyalog yaşanırken Mahmut’un eskimiş ayakkabılarına baktı adam sanırım Mahmut’u küçük düşürmek istediği için ya da Mahmut onun yeni ayakkabılarına baktı, aslında gerçekte Mahmut onu küçük düşürmek hevesinde olduğu için. Bokun bokunun bokunun boku yani. Senaryonun trajedisi hep aynıdır: Zengin ve fakir. Hepsi bu sayın okuyucu.

-Şizofren miyim sizce yani?

-Bilemiyorum, bir insana şizofren tanısı koyabilmek o kadar da kolay değildir. Üç ay boyunca seni gözlemleyeceğiz. Sadece şu kadarını söyleyeyim şimdilik, şizofren değilsin ama şizofren de olabilirsin. Sana dört miligramlık Risperdal yazıyorum, bakalım bu sesler kesilecek mi?

Mahmut dört miligramlık Risperdal’i gün atlamaksızın almasına rağmen bana mısın demiyor. Bir ay sonra Abizol, iki ay sonra da hemen hemen aynı ilaç olduğunu ama daha ucuz olduğunu söyleyerek Abilify yazıyor doktor. Mahmut bu ilaçları da yeknesak kullanıyor. Ve nihayet sesler handiyse kesilme raddesine geliyor. Bu arada Mahmut aniden aldığı bir kararla okula yeniden dönüyor; ama Eskişehir’den Adana’ya yatay geçiş yapıyor. Bundan tam sekiz ay sonra Emrah’la yeniden bir araya geliyorlar. Emrah hala asker kaçağı. Ve anlatacakları var Emrah’ın:

-Altı ay içerde yattım yokluğunda, mahpusta. Tecavüz davası. Kadının biri iftira attı, neymiş kızına tecavüz etmişim.

-Ettin mi?

-Valla da billa da etmedim. Özgürlük kıymetli şey be, içerde bunu öğreniyorsun. En çok da güvercinleri seyretmeyi özledim biliyor musun, biliyor musun içerde. Bu arada sonra zorla askere aldılar. Askerden de kaçtım. Zor iş be askerlik, anlayacağın bana göre değil Mahmut. Ama başka bir bela daha var başımda. Her an adam vurabilirim Mesut diye bir dangalak yüzünden. Katil olacağım, katil olacağım beni anlıyor musun?

-Dur hele dur, dur bir soluklan da, anlat hele bir şu meseleyi.

-Bu Mesut denen hergele kız kardeşim Zübeyde’nin eski erkek arkadaşıymış. Biliyorsun bizim Zübeyde yenilerde sözlendi. Neyse bu deyyus sürekli olarak bizim Zübeyde’yi rahatsız ediyormuş. Zübeyde her gün reddetmesine rağmen –benim haberim yok tabi bunlardan mahpusta olduğum için- her akşam yeniden arar olmuş bizim evi. Geçenlerde de tutturmuş annenle konuşacağım diye, böyle söylüyormuş Zübeyde’ye. Zübeyde polise şikayet edeceğim demiş; ama nafile. Deyyus diyormuş ki elimde birlikte olurken çektiğim fotoğraflar var, sözlüne yollarım bu fotoğrafları, eğer sözlüne yollamamı istemiyorsan beş bin lira yatıracaksın banka hesabıma. Zübeyde yapma etme demiş, hem nerde bizde beş bin lira. Elektrik-su faturalarını ödeyebilirsek o ay için mutlu olduğumuzu sen biliyorsun be Mahmut. Sonracığıma ben aradım dedim ‘’sakın bir daha kız kardeşimi ve hanemizi rahatsız etme, bak bu sana son uyarım,’’ dedim. Bana da envai çeşit küfürler edip beni de öldürmekle tehdit etmesin mi, vallaha da billaha da ne bok yiyeceğimi şaşırdım. Son olarak o bahsettiği fotoğrafları bütün akrabalarımıza yollamış. Hoş fotoğraflarda müstehcen bir şey yok ama, biliyorsun Mahmut burası küçük yer. Nasıl canımız sıkıldı, nasıl canımız yandı anlatamam. Kız kardeşimin halini düşünebiliyor musun? Zavallı antidepresana da başladı bütün bu olanlar yüzünden. Bu deyyus esrarkeş ve alkolik zibidinin tekiymiş. Bizim gibi kırk yılda bir almıyor yani bu meretleri. Geçen gün de işte bu meretleri içmiş içmiş, sonra da cam kırığıyla Zübeyde yazmış göğsüne manyak, fotoğrafı da bizim Zübeyde’ye atmış. Sen söyle şimdi böyle  bir piç kurusu yüzünden katil olur musun olmaz mısın?

-Haklısın kardeşim, haklısın haklı olmasına ya katil olmak en doğru çözüm değil. Dur hele senelerdir boşuna mı hukuk okuyorum. Hem benim ceza hukukum kuvvetlidir. İstersen işlediği suçların cezası hakkında seni bilgilendirebilirim. Sen de sakın ola inat etmeyip gidip bir polis karakoluna suç duyurusunda bulunursun sana zahmet.

-Böyle mi yapmalı dersin gerçekten.

-Böyle yapmalı tabi ya, böyle yapmalı.

-Yatarı var mı dersin, bu piç kurusunun içerde yatmasını çok istiyorum.

-Kanıtlayabilirsek var, var, yatarı da var dahası da var.

-Kız kardeşime çektiği mesajlar var elimizde, tanıklar var.

-Çok güzel o halde.

Tam da bu sırada ‘’kimseye ders vermeyeceksin,’’ diyen o lanetli dış sesi duyuyor bir kez daha Mahmut. Biraz asabı bozuluyor; fakat hastalığını umursamamayı da öğrendiğinden bir süre sonra, içinden söverken dışından bilmiş bilmiş gülümsüyor. Ve başlıyor kanuna başvuran birçok hukukçunun aksine ezberden anlatmaya:

-Anlatacaklarım sadece bilgilendirme amaçlı Emrahçığım, biliyorsun ben henüz bir avukat değilim, her söylediğim çıkmak zorunda da değil, zaten kanundaki bazı şeyler hakimin takdirinde olduğundan sana tam olarak şu kadar yatar da diyemem; ama üç aşağı beş yukarı aydınlatabilirim seni; yani demem o ki güzel kardeşim, sürçü lisan edersem affola. Hem zaten ilk derece mahkemesinin vereceği kararları çok da kaale almamak gerekiyor. Kararlar, yüzde yetmiş seksen, temyize götürüldüğünde Yargıtay tarafından bozuluyor.

-Anlat hele anlat, olsun.

-Şimdi güzel kardeşim TCK m. 21 gereğince kastı var bu Mesut’un işlediği tüm suçlarda. Özellikle şu tehdit olayında ki anladığım kadarıyla sen de onu tehdit etmişsin –elbette mahkeme huzurunda tehdit etmediğini söyleyeceksin- TCK m. 29 gereğince işlenilen suçun cezasının dörtte birinden dörtte üçüne kadar haksız tahrik indirimine gidilebilir. Bu; hakimin takdirinde olan bir şey. TCK m. 34 gereğince Mesut aldığı alkol ve uyuşturucudan, kendi iradesiyle aldığı için, sorumlu. TCK m. 50 kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımları düzenlemiş. Eğer hapis cezası almazsa belli yerlere gitmekten –örneğin sizin evin önünden geçmekten- ve belli etkinlikleri yapmaktan yasaklanabilir. TCK m. 51 hapis cezasının ertelenmesini düzenlemiş. Eğer Mesut iki yıl ve daha az süreli hapis cezası alırsa cezası ertelenebilir. TCK m. 61 cezanın belirlenmesini düzenlemiş. Şimdi güzel kardeşim, olayın oluş şekli, işleniş biçimi, mağdurun sosyal ve ekonomik durumu, sosyal çevresi vs. göz önünde bulundurularak ceza belirlenir. TCK m. 62 takdiri indirim nedenlerini düzenlemiş. Failin yargılama sürecindeki davranışları vs. göz önünde bulundurularak altıda biri oranında –bu orana kadar- indirim yapılabilir. Bu suçların zamanaşımına uğramasına daha çok var. Sekiz yıllık bir zamanaşımı söz konusu. Şikayet süresiyse altı ay. TCK m. 106 tehdit suçunu düzenlemiş –ki suçun cezası altı aydan iki yıla kadar hapis. TCK m. 107 şantaj suçunu düzenlemiş –ki suçun cezası bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası. TCK m. 123 kişilerin huzur ve sükununu bozmayı düzenlemiş –ki suçun cezası üç aydan bir yıla kadar hapis. Burada sırf huzur ve sükununuzu bozmak maksadıyla ısrarla telefon edilmesi söz konusu. Zaten madde gerekçesinde de gece gündüz demeden telefon edilmesi ifadesi var. Kız kardeşinin bu telefon olayı ve diğer olanlar neticesinde ruh sağlığının bozulduğunun ve antidepresan kullanmaya başladığının şikayet dilekçesinde özellikle belirtilmesi lazım. Zira suç bu durumda  TCK m.86 kapsamında kasten yaralamaya girer. Suçun yaptırımı bir ile üç yıl arasında hapis cezası. TCK m. 125 hakaret suçunu düzenlemiş. Suçun yaptırımı üç aydan iki yıla kadar hapis cezası veya adli para cezası. Öte yandan TCK m. 132 haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunu düzenlerken TCK m. 134 özel hayatın gizliliğini ihlal, TCK m. 135 kişisel verilerin kaydedilmesi suçunu düzenlerken TCK m. 136 verileri hukuka aykırı olarak verme suçunu düzenlemiş; ama bu suçların cezası şu an maalesef aklımda değil. Benden şimdilik bu kadar güzel kardeşim, inan olsun avukat olsaydım davanı severek alıp çok daha fazla yardımcı olurdum.

-Çok teşekkür ederim Mahmut, sen olmasan sanırım cidden katil olacaktım.

-Rica ederim, ne demek, sana seve seve yardımcı oldum ve bundan sonra da olurum. Benden size bir hukukçu tavsiyesi: derdinizi, karakola gittiğinizde, polislere değil doğrudan emniyet amirine anlatın; zira polisler ya boş boş konuşarak olayı küçümseyip tatlıya bağlamaya çalışacaktır; ya da sizi dalgaya alacaklardır. Hukuku bilmediğinden, sade vatandaş, polisleri temsil ettikleri makamdan daha fazla ciddiye alabiliyor. Oysa önemli olan polislerin size takınacakları tavır değil, cumhuriyet savcısının düzenleyeceği iddianame ve akabinde mahkemenin vereceği karardır elbette.

Devrisine ilkin birlikte esrar çektiler, ardından da olta takımlarını –bilhassa çarpmayı- alıp yürüyerek deniz kenarına indiler. Çok iyi bir levrek avcısıydı Emrah. On tane kallavi büyüklükte levrek yakaladı o gün. Afiyetle, derme çatma bir düzenekle ateş yakıp yediler bu levrekleri. Emrah girdi söze:

-Keşke bir motorsikletimiz olsaydı şu an. Basardık gaza, basardık gaza ve amına koyardık bu hayatın.

-Yani diyorsun ki, zaman önünde sonunda öldürecekti bizi. Ve vermeyecekti yaşam boyu ve yaşamak için istediklerimizi.

Çantasında Bilge Karasu’nun Gece’si ile Oruç Aruoba’nın İle kitapları vardı. Hangisini okuyacağını bilemedi Mahmut. Kısa bir kararsızlığın ardından Bilge Karasu’nun Gece’sinde karar kıldı. Güneş yavaş yavaş batmaktaydı. Beyaz bir güvercinin peşinden koşuyordu Emrah. Esaretin içindeki özgürlüğü kutluyordu belli ki kendince. Güzel bir parça –Tanju Duru’dan Raylar Boyunca- çalıyordu mp3’ünün kulaklığında. Raylar boyunca akıp, akıp gidiyor nehir. Akıp gidiyor raylar akşam boyunca… Koşarak ve soluk soluğa geldi biraz sonra Emrah.

-Bak ne diyeceğim, bizim dayıoğlunun –Yılmaz’ın- motorsikletini alalım mı? Gezeriz şöyle güzelcene…

-Olur, süper olur hem de.

Ama öncesinde birer sigara yaktılar rüzgara karşı. Ve sırasıyla, güneşin batışını izlerken, Tanju Duru’dan Aklım Hep Sende, Mayıs Müzik Topluluğundan Gülizar ve Hüsnü Arkan ile Cem Adrian’ın birlikte söyledikleri Gönül Yarası şarkılarını dinlediler. Döşünde bir bıçak yarası gibi duyumsadığı Burçesizliği düşündü Mahmut. Devrisine intiharı ve sonra uzun uzun intiharı düşündü.Yarım saat kadar sonra motorsikletle son sürat turladılar ilçeyi. Akşama da kaya balığı avına çıktılar.’’Bu gece sokaklarda dolanalım, hiç eve gitmeyelim,’’ dedi Emrah. ‘’Tamam,’’ dedi ve kabul etti bu fikri Mahmut. Biraz sonra bir çiftli sarıp esrar çektiler ve bu dünyadan yalıtılıp olmak istedikleri, kendilerini ait hissetmek istedikleri dünyaya sökün ettiler. Başka bir evrendi esrarın yarattığı evren. Dünyanın tasası ve gamı yoktu o evrende. Yalnızca hiç kimsenin sizin hareketlerinizi ayıplamadığı bir dünyada delicesine raks etmek vardı, diskoda, dans etmek, delicesine ve kendinden geçerek. Arabaların nadiren geçtiği bir yola yatıp dertleşerek hayal kurdular bir müddet. Bir geceyi de böyle tükettiler. Bir hafta sonra Adana’ya üniversiteye gitti Mahmut. O habis sesleri hala ara sıra duymaktaydı.  Bir devlet memuruyla aynı eve çıkmışlardı. Normalde hiç mi hiç hazzetmediği bir tipti bu devlet memuru Mahmut’un, takıntılı manyağın tekiydi. Ama okulu bitirebilmek için sabrediyordu bu adama Mahmut. Birgün şöyle bir olay oldu: Devlet memuru itfaiyede vardiyalı çalışıyordu. Onun bir kız arkadaşı geldi eve, Kader’di kadının adı. Kader selamsız bir vaziyette içeri girdi ve Cihan yok mu, diye sordu. Yok, dedi Mahmut ve karşı koltuğa geçip oturdu. Otuz beş yaş civarındaydı kadın. On dakika kadar bir sessizlikten sonra ‘’çay koyayım mı,’’ diye sordu Mahmut. ‘’Olur,’’ diye cevapladı Kader. Çayı içerken şehvetle süzdüler birbirlerini kısa ya da uzun bir müddet. İnanın bu ayrıntıyı hatırlamıyorum. Biraz sonra kitaplardan söz ettiler. Genç kadın tam bir kişisel gelişim delisiydi. Kişisel gelişim üzerine ne bulduysa okumuştu. Mahmut’sa kişisel gelişim kitaplarından hiç hazzetmezdi. Lale, sümbül ve menekşe koklamak dururken osuruk çiçeği koklamak gibi absürt buluyordu kişisel gelişim kitaplarını. Hem psikoloji, sosyoloji, felsefe ve edebiyat dururken kişisel gelişim de neyin nesiydi öyle. Devrisine uzun ya da kısa süreli bir sessizlik daha oldu. Ama o sessizliğin ardından birden ve beklenmedik bir şekilde ‘’istersen seks yapabiliriz,’’ dedi genç kadın. Şaşırmıştı Mahmut ama hiç bozuntuya vermedi. Gayet ciddi bir surat ifadesi takınarak ve sanki sisifos söylenine kafa yoruyor gibi filozofça bir tavırla ‘’olur,’’ dedi. Yatağa geçtiklerinde bakire olduğunu söyledi Kader. Ve yalnızca tutkuyla seviştiler. Buruşuk klitorisi insana sanki kendi annesini becerir gibi ensest bir haz veriyordu. Emdi, emdi ve emdi. Göğüslerini ve amını. Ve sonunda müthiş bir hırlamayla Kader’in dudaklarına patladı Mahmut. Sıkıcı Adana günlerinin en çarpıcı olayı buydu. Devrisi günlerde sık sık Kader’in evinde bir araya gelip bu işi tekrarladılar. Hatta handiyse Kader’in evine yerleşti Mahmut. Ta ki Berna’yla tanışana kadar. Berna’ya aşık olmuştu Mahmut ve Burçe’yi unutmuştu çoktan. Hayat böyleydi işte. Falcının dedikleri çıkmamıştı. Hiç unutulmaz sandıklarımız zaman denen o hoyrat orospu tarafından tahrik edile edile unutturulabiliyordu sonunda. Kendi telefonunu karıştırırken Berna’yla paylaştığı şu şiir dikkatini çekti Mahmut’un:

Sıkıntı yavaş yavaş doluşuyor odaya

Ve sıcak bir lavaş ekmek gibi tüketiyor ömrümü

Bakamıyorum pencereden ki bu varoluş sancısıdır evet

Ya ayıplarımı görürse çamaşır asan kadın

Yahut dedesinden yaşlı ve hoşgörüde cimri bir velet

Sonra sandalye hayra davet yiğidim ha gayret diyor

Tükeniyor ömrüm sevgilim, böyle böyle tükeniyor

Ve ben bir kez daha sıkıntının intihar koylarında dolaşıyorum saatlerdir

Allah’ın intihar ettiği yaş Nilgün’ün bezdiği sözcükler

Eder miyim

Kurtuluşum kadar uzakta şimdi  yaşamak

Yaşadığım kadar yılıyor yıldığımla yıldırımlar oluyorum bu odada

Susuyorum, sıkılıyorum, susuyorum, sıkılıyorum

Biraz daha susuyorum

En azından şimdilik…

Nilgün sarsarak uyandırdı Mahmut’u. Çok şükür ki bütün bu gördükleri rüyaydı. Saate baktı, saat 09.15’ti. ‘’Uyan kocacığım, bugün davan da yok nasılsa, çok güzel bir pazar kahvaltısı hazırladım sana,’’ dedi ve kalın dudaklarından öptü Mahmut’u. Güzel bir pazar kahvaltısı yaptılar devrisine.

-Eski bir arkadaşımı görmeye gideceğiz bugün. Çok eski, tam on beş senedir görmüyorum.

-Hayırdır, nereden esti, dün hiç bahsetmedin böyle bir şeyden?

-Bir rüya gördüm, oradan esti, istersen sen gelmeyebilirsin.

-Hayır aşkım ben de geliyorum tabi ki de.

Biraz sonra lüks arabaya bindiler ve Mersin-Mezitli’den Hatay-Dörtyol’a doğru yola koyuldular. Tesadüf bu ya, vardıklarında Emrah’ın amcaoğlu Yılmaz karşıladı onları dar sokağın girişinde. İlkin çıkaramadı Mahmut Yılmaz’ı. Ama ikisi de küçük çocuklar gibi ağladılar birbirlerini tanıdıklarında. Hemen Emrah’ı sordu Mahmut.

-Emrah nerede, o şerefsiz burnumda tütüyor. Vay be, on beş sene olmuş, tam on beş senedir görüşmüyoruz.

-Emrah’ı ne sen sor ne ben söyleyeyim dostum.

-Ne oldu yahu anlatsana.

-Önce namus davasına adam vurdu, biliyorsun, ki sen daha iyi bilirsin bu işleri, ülkede genel af çıktı ardından. Sekiz sene içerde yatıp kurtuldu böylece. Müebbet yemişti yoksa. Çıktığında işsiz güçsüzdü bir kez daha. Geçinemiyordu. Hayat eskisinden bile daha zordu. Sonra… arkadaş ortamı bildiğin üzere hep kötüydü zaten. Ve eroine düştü. Aha bu oturdukları eski evi bize sattı eroin alabilmek için. Ve bir gece, ve bir gece ansızın altın vuruş yaptı, şeytanına yenik düştü Emrah.

-Başımız sağ olsun.

-Dostlar sağ olsun, sıkma canını, beş sene oldu bütün bu olanlar olalı, sen sormasan Emrah’ı hatırlayan bile kalmadı mahallede biliyor musun?

Sustu Mahmut. Susuldu derinlemesine. Savcı olduğunda Emrah’ın düğününü yapma sözü vermişti Emrah’a. Bazı düşünceler en piçlemesine gelir ya ansızın insanın beynine beynine, işte aynen öyle oldu. Hoş hiç savcı olamamıştı, zaten işleri de tıkırındaydı; o sebepten olmak da istememişti bir süre sonra. Ama sözünü de tutamamıştı Emrah’a karşı. Gözünden küçük bir yaş damlası yavaşçana kaldırıma doğru süzüldü. Biliyor musun, dedi Yılmaz’a, onun düğününü ben yapacaktım, sözüm vardı. Hassiktir, diyebildi Yılmaz ve önce boğazına takılan bu cümle karşısında yutkunduğu görüldü;  sonra küçük bir çocuk gibi ağlamaya başladı. Susuldu sonra, Emrah’tan sonra hep susuldu. Konuşacak hiçbir şeyi kalmamıştı sanki Mahmut’un. Biraz sonra gerisin geri geldikleri yolu dönerlerken Berna’yla baş başaydılar.

-Biliyor musun ben çok şanslı bir piç kurusuydum, benim hep babam vardı, bizim pederi biliyorsun, çok yaşlansa da hala var; ama Emrah’ın yoktu. Emrah’ın hiç parası olmadı, benim bir yerden sonra çok param oldu. Allah, hayır mıdır şer midir bilemiyorum ama, bana her istediğimi verdi. Gençlik yıllarımda hiç para kazanamayacağımı düşünürdüm. Neyse ki öyle olmadı.  Dur bak çok iyi ansıdığım şu sözü bütün bu düşüncelerime binaen Emrah’a söylemiştim: Zam


Başlık Kategori Yayın Tarihi
ŞİZOFRENİNİN ÖYKÜSÜ (öykünün devamı) Edebiyat 06.11.2017
YAŞANMAMIŞ DİYALOGLAR Edebiyat 30.12.2012
ASİMETRİK GÖZLER Edebiyat 23.12.2012
ŞEYLENCE Edebiyat 22.12.2012
UZATMADAN Edebiyat 21.12.2012
Başlık Kategori Yayın Tarihi
Ne Zaman Uzağa Dalsa Gözlerim Edebiyat 08.12.2017
Beklemediğin bir anda... Edebiyat 08.12.2017
Unutamadıysa İnsan Eskiyi Hiç Edermiş Yeniyi Edebiyat 07.12.2017
Ne Vakit Sokağından Geçsem Edebiyat 05.12.2017
AND OLSUN KALEME Edebiyat 04.12.2017

Bu yazıya ilk yorumu siz yazın.