AH ŞU YANLIŞ ANLAYANLAR!

Geçenlerde burada (YAZARPORT) bir yazı gözüme ilişti. Bir sataşma olduğu hissiyle göz attım. Başlığı “Youtube Hocaları (Giriş)” idi. Belli ki gelişmesi de vardı. Belki şahsımla ilgiliydi belki de değildi. Ama bu yazıda eleştiren kimlik tam da beni yanlış anlayanların ifadelerine benziyordu. Her ne zaman hangi platformda ne demek istediğimi savunsam bu yazıdaki gibi ifadelerle karşılaşmışımdır. Beni doğru anlayanlar yanlış anlayanlardan, beni yanlış anlayanlar da hiç anlamayanlardan daima daha çok olmuştur.

Biz bu kardeşimizin ilk paragrafında bizim gibi düşünenleri anlamadığını ve ikinci paragrafında ise yanlış anladığını görüyoruz.

Birinci paragrafında diyordu ki kardeşimiz:  “Bugünlerde herkes ne hikmetse her dalda uzman her konuda bir fikir sahibi, bir bakıyorsunuz spor yorumu yapıyor bir bakıyorsunuz koyu bir siyasi analiz, ama en ilginç olanı dini mevzularda insanların bir biriyle yarış içerisinde olması, sermayesi kuru bir akıl olan hoca müsveddeleri peydah oldu, ne kendinden önce yazılan kitaplara itibar ediyor ne de alimlere. Ona göre din hiçbir zaman anlaşılmadı ta ki bu dini kendileri anlayana kadar!…”

Spor yorumu deyince dedim “bu herhalde benim.” Tabi olmayabilirim de. Ama sporda 30 küsur sene oldu müsaade edin de yorum yapma hakkımız olsun artık. Dinle alakalı araştırmacılığım da bu rakama yakındır. Bu yüzden biraz birikimim olmalıdır değil mi? Siyasete gelince o da öyle. Erbakan Hoca gibi bir efsaneden istifade ettim. Ne yapmalıydım? Sadece birini mi seçmeliydim? Düşünsene ne olurdu o zaman? Dinden anlamasan olmaz; Allah “bil!” diyor. Spordan anlamasan olmaz; hayat felsefem. Siyasetten anlamasan olmaz; sandığa oy vermeye sadece politikacılar gitmiyorlar, bizi de çağırıyorlar. Seçim zamanı ne demeliyim? “Ben üç şeyden birden anlamam. Siyaseti uzmanlarına bıraktım onlar oy versinler.” Bu da olmaz. Hele iktisat fakültesinde kamu yönetimi de okuduktan sonra... Bu itham çağımızda peyda olan “branşlaşma hastalığı”dır. Elbette branşlaşma olmalıdır ama o branşın uzmanı olmayan biri isabet ettiği zaman ona “sus!” denmemelidir. Zam, seçim, iktisat, geçim hepimizi ilgilendiriyor… Hepimizin çok iyi bilmek zorunda olduğumuz bir şeydir “siyaset”.

Biz de diyoruz ki: 21. Yüzyılın insanından ne bekliyorsunuz? Programlanmış bir robot olmasını mı? Bir şeyden anlarken başka bir şeyden anlamayan, bir yandan sakız çiğnerken diğer yandan merdiven çıkamayan biri olmasını mı? Bizi hayatımız boyunca ilgilendiren din ve siyaseti hep birileri söyleyecek biz hep emme basma tulumba gibi kafa sallayacağız öyle mi? Yahu Zuhruf suresi sana, bana, hepimize söylüyor: “…Bu kitabtan (Kur’an’dan) sorumlu tutulacaksınız…” (1) diye. “Âlimleriniz sorumlu tutulacak” demiyor. Kitabı hepimizin bilmesini istiyor. Kitabta neyi bileceğiz? Bize verilen mesajı. İslam dini sadece mollaların, akademisyenlerin, şeyhlerin dini değildir; müslümanındır ve her müslüman sorumlu tutulduğu Kur’an’ı çok iyi bilmelidir. Ne yapacakmışız? Onu âlimlere bırakacağız? Hangi âlimlere? Senin uygun gördüklerine mi, benimkilere mi? O zaman hani biz avamız, bizim beynimiz çalışmaz ya hangi dini bilgiyle nerde doğru bir âlim bulacağız? Hangi âlimi nasıl seçeceğiz? Âlimin radikali-moderni, mezheblisi-mezhebsizi, tarikatlısı-tarikatsızı, alaylısı-okullusu, gelenekçisi-konjoktürelcisi, usullüsü-usulsüzü, reycisi-rivayetçisi var. Biz bilmek zorundayız biz! Tamirci çırağı olmuyoruz ya da meslek seçmiyoruz. Hepimizin çok iyi bilmek zorunda olduğumuz bir şeydir “din”. Bunu ise önyargısızca bir araştırma yaparak yine âlimlerden öğreniyoruz. Geliştikçe zamanla kendimize daha çok hitabeden başka bir âlimi tercih ediyoruz. Mesela benim yaklaşık otuz yıldır istifade ettiğim âlimler zamana bağlı olarak sürekli değişmiştir. Ben geliştikçe tercihim de değişmiştir.

Burada “…dini mevzularda insanların bir biriyle yarış içerisinde olması…” çok garip bir ifade. Böyle bir intiba bırakıyorsak demek ki anlaşılamamışız. Kimseyi geçme ya da kimseye geçilme kaygımız yok. Bazıları gibi dinden rant sağlıyor da değiliz. Tarikatımız yok ki mürid isteyelim. Cemaatimiz yok ki mensub isteyelim. Kısacası yarışmak ancak çıkarı olanlar arasında söz konusudur. Herhangi bir kaygımız ya da acelemiz yok.

Devamında çok kaba bir ifadeye sıra geldi: “…sermayesi kuru bir akıl olan hoca müsveddeleri peydah oldu…” Aklın kuru olmasını nasıl bir termometreyle ölçüp yargılıyorsunuz bilemem ama karşı tarafa da siz öyle gelebilirsiniz. Ayrıca din konusunda hocalık taslamıyoruz. Vaaz vermiyoruz. Hutbe irad etmiyoruz. Sadece ilim hocaların değil ilim müslümanın yitik malıdır diye gayretle araştırıyoruz. Daha önce öğrendiğimiz yanlışlarımıza düşenlere “öğrendiğimizi” aktarmak hocalık taslamak demek değildir. Yoksa din konusunda okul açıp eğitim vermiyoruz. Medeni dünyada çabalayıp dinini daha iyi öğreneni tebrik etmek gerekir; bunun karşılığı “hoca müsveddeleri” diyerek hakaret etmek değildir. Zaten hakaret müslümanın sıfatı değildir.

Biz şu ifadeyi de çok duyuyoruz: “…ne kendinden önce yazılan kitaplara itibar ediyor ne de âlimlere…” Bizim de âlimlerimiz var. Elbette itibar ediyoruz. Belki sizinkileri tercih etmeyişimiz söz konusu olabilir. Âlimler sadece sizinkilerden ibaret değildir. Her zaman istifade edeceğimiz araştırmacılar olacaktır. Bunun yanı sıra Kur’an’a itibarımız sonsuz! Yetmediyse ilave edeyim bizden önce yazılan her kitaba elbette itibar edecek değiliz; ama elbette ettiklerimiz de var.

“…Ona göre din hiçbir zaman anlaşılmadı ta ki bu dini kendileri anlayana kadar!…” demiş kardeşimiz. Biz din hiçbir zaman anlaşılamadı demiyoruz ama her nedense –burada olduğu gibi– bizi bir türlü anla(ya)mayıp bazen böyle diyenlere de rastlıyoruz. Yüce Allah daha Resulullah vefat etmeden önce dinini tamamladığı (2) halde sanki içtihad ve rivayetler dini tamamlıyormuş gibi inananlara rastladığımızda hemen böyle diyorlar. Yahu sen anlamadın diye herkesi ne karıştırıyorsun? Sen zannediyorsun ki din konusunda herkes senin gibi düşünüyor. Hayır, öyle bir şey yok. Dünya senin komşularından ve akrabalarından ibaret değil; dünya çok büyük. Müslümanlar her konuda mutabık değiller. Sen anlamadın diye başkaları da anlamıyor değiller. Milyonlarca anlamayan, milyonlarca yanlış anlayan ve milyonlarca doğru anlayan var. Ta Resulullah döneminden beri mesajı doğru anlayıp anlatanlar daima olmuştur ve kıyamete kadar da olacaktır. Bazen bir mesajı doğru anlamanız hemen olmayabileceği için bu değişken bir durumdur. Yani ne anlamama ne de yanlış anlama birey bazında sürekli değildir. Bizim anlattığımız “indirilen din”, sizin algıladığınız “uydurulan din”den daha eskidir. Sizinkine gelenekler de karıştı, bulaştı. Bizden uyarması…

İkinci paragrafında diyordu ki kardeşimiz: “Kimi öyle ileri gidiyor ki dinin asıl hükümlerini kendince ortadan kaldırıyor, kimi yumuşatıyor, kimi de raf ömrü tamamlanmış ilaç gibi artık bu hükümler geçerliliğini kaybetti diyor. İçlerinden öyle azgınları, yoldan çıkmışları var ki ya Resul tanımıyor ya da onu sadece bir postacı olarak görüyor…”

Biz de diyoruz ki: Dinin asıl hükümleri varsa, asıl olmayan hükümleri de mi var? Bu nasıl bir ifade? Din zaten bütünüyle hükümlerden oluşur. Yumuşatmayı da gelenekçiler yapıyor. Mesela diyorlar ki “Günahkâr Müslüman cehennemde bir süre yanıp sonra çıkacak.” Nerden biliyorsun? Allah Kur’an’ın neresinde cehennemden çıkılacağını söylemiş? Söylememiş. Âlimin biri yumuşatacak ya içtihad etmiş böyle bir şey ortaya atmış milyonlarca Müslüman da buna inanıp bu tufaya düşmüş. Ne yapmalıydık, hiç sorgulamadan biz de mi inanmalıydık? Siz inanıyorsunuz böyle yumuşatıcı ılımlı içtihadlara. Sen öyle yap; ama bize laf atma. Sen de yaz; biz de yazalım. Bu millet kime itibar edeceğini ama şimdi ama zamanla elbette bilecektir. Biz “Kur’an ehli” olduğumuz halde sırf peygambere iftira atan uydurma rivayetli hadisleri reddediyoruz diye sizin tarafınızdan peygamberi postacı yapmakla itham ediliyoruz.

09 Eylül 2017 tarihinde köşe yazarlığı yaptığım gazetede ve 15.09.2017 tarihinde burada (Yazarport’ta) “Kur’an açık mıdır? - 1” başlıklı makalemin ilk paragrafında sizin gibi düşünenlere yaklaşık bir ay önce şöyle yazmışım: “Kardeşim postacı zarfta olanın içini de bilmez. Biz postacı demiyoruz; resul, nebi, elçi diyoruz. Resul mesajı çok iyi biliyor çünkü ayetler apaçık. Asıl ayetlerin açıklamasını peygambere bırakanlar onu postacı yerine koymuş gibi oluyorlar; çünkü adeta zarfla kapalı kabul ediyorlar. Allah bazı ayetlerinde neden “açıkla” değil de “yalanlayanları bana bırak” (3) buyuruyor? Meallere bodoslama bakarak peygamberi kapalı bir mektubu açıklayan bir postacı yapmaktan Allah’a sığının; siz orijinal metne bakın. Zaten Allah, “Artık zikret (hatırlat), sen sadece zikredicisin (hatırlatıcısın)” (4); “…eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir” (5); “…sadece bir uyarıcısın…” (6); “…senin üzerine düşen, sadece tebliğdir…” (7) buyruluyor. Bu ayetlerde “innemâ” geçiyor; yani “ancak, sadece” demek; başka bir şeyle değil. Hatta şu ayet hala anlamamaya hiç imkân bırakmıyor: “…De ki: Ben, sizi sadece vahiy ile uyarıyorum” (8). Sadece vahiyle uyarması hiç içtihad ya da rivayet katmamak demektir.” Bu açıklamamızdan da anlaşıldığına göre demek ki postacı olarak görmeye karşıyız! Her Kur’an sevdalısı Resul’ü tanır.

Ama onu iftira hadislerinden de tanımaya niyetimiz yok. Bu hadislerde kimi peygamberin altı yaşındaki Aişe’yle nikâhlandığını (9) söyleyerek onu sübyancılıkla suçlar. Kimi de Kur’an ‘da hiç recm ayeti olmadığı halde yine iftira atar “Peygamber vefat edinceye kadar recm ayeti okunurdu” (10) gibi hadislerle onu tanıdığını sanır. O ayet aslında Kur’an’da varmış da keçi yemiş (11). Kimi “Çekirge, denizdeki bir balığın hapşırığıdır” (12) hadisine inanarak dinimizle alay ettirir. Kimi hadisler kertenkele öldürmenin sevab olduğunu söyler (13); kimi hadisler ise siyah köpeğin şeytan olduğunu (14). Hatta peygamber bir hadiste esirlerin gözlerini bile oyduruyor (15). Böyle hadisler Resulullah’a atılmış iftiralardır. İşte bu hadisleri burada kaynaklarıyla veriyoruz. Bunları bilmekle hoca müsveddesi değil, ancak uyanık Müslüman olunur. Onu korunmamış bu hadis kitaplarından değil bozulması imkânsız olan ve Allah’ın koruyacağını vaad ettiği Kur’an’dan (16) tanımalıyız.

Kaynaklar:

1. Zuhruf, 44.

2. Maide, 3.

3. Kalem, 44; Müzemmil, 11; hatta Müddesir, 11.

4. Gaşiye, 21.

5. Al-i İmran, 20.

6. Ra’d, 7; Hac, 49; Neml, 92; Ankebut, 50; Sebe, 46; Yasin, 11; Sad, 65; Mülk, 26.

7. Ra’d, 40; Nahl, 82; Nur,54; Tegabun, 12.

8. Enbiya, 45.

9. Buhari, e’s-Sahih, Kitabu Menakıbi’l-Ensar/44; Tecrid, hadis no. 1553; Müslim, e’s-Sahih,

Kitabu’n-Nikah/69, hadis no. 1422.

10. Muslim c. 4. s. 167, Tirmizî, c.2, s.309.

11. İbni Mace 1944, Abmed bin Hanbel 5/131, 132, 183 ve 6/269.

12. K.S. 3914 C.11 S.154 Akçağ, alıntıları. Tirmizi, Et’ime 23,(1824); İbnu Mâce, Sayd 9,(3221).

13. Müslim 146/695 C.9.

14. Müslim, Salât 265, (510); Ebû Dâvûd, Salât 110,(702), Tirmizi Salât 253,(338); Nesâi Kıble 7,(2,63); İbni Mâce, İkâmetu’s-Salât 38,(952); ayrıca İbni Mace 1944, Ahmed bin Hanbel 5/131, 132, 183 ve 6/269.

15. Buhari Tıp5/1, Hanbel, 3/107,163.

16. Hicr, 9


Başlık Kategori Yayın Tarihi
ARAKAN GERÇEĞİ Politika 13.10.2017
YÜKSEL YILMAZ BİYOGRAFİSİ (2017) Genel 08.10.2017
Ümmetin halinin tahlili, teşhisi, tedavisi Genel 07.10.2017
Bruce Lee’nin Kronolojisi Spor 06.10.2017
Regulations of Jeet Kune Do Kulelkavido Matchs Spor 04.10.2017
Başlık Kategori Yayın Tarihi
Siyahlar İçinde Genel 21.10.2017
Aile Genel 21.10.2017
NEREDE YALANDAN İNSANLIK Genel 20.10.2017
İhitiyaç Genel 18.10.2017
Yazarport Site Yönetimine Genel 16.10.2017