ABDÜLHAMİD VE 655 İNSANI ÖLDÜRMEK

Siyasetin din ile birleşip siyasetin de dinin de bilime sırt dönmesinin acı bir örneği. Yani bilime sırt dönülen heryerde ve herşeyde çöküş, yokoluş, bitiş vardır yani çözümleri siyaset ve din değil bilim üretebilir ancak. Ancak Mustafa Kemal gibi yiğitler, Karl Marx gibi düşünürler çıkmazsa olan hep yönetilenlere yani halka olur. Tarih; işi iki dua ile bitirmek istemeyenlerin beyinlerinde ve omuzlarında yükselir. Dünyada, insanlık tarihinde; her ne kadar sorunlara yol açan ana, baş, temel şey din olsa da din tarihinde de durum böyledir. Her din aslında; kendi duaları ile, öteki dinlerin dualarına karşı çıkar. Yani din tarihi biryerde; duaların savaşıdır da çünkü din en başta, bir ya da birçok ilaha tapmak gibi görünse de aslında oldum olası dualara, duaya indirgenmiştir. Aslında dinleri yok edecek olan da, yok eden de budur bence. Aslında, dualara bakılırsa tümünün aynı oldukları görülür. Yani bu dua savaşında aslında dualarda değil duaların edildiği mevki konusunda bir sorun, savaş vardır; kimisi Zeus'a dua edilmesini ister, kimisi putlara, kimisi Budha'ya. 

Bunları neden yazıyorum. Çünkü anlaşılan birileri, ülkeyi yöneten birileri, 2. Abdülhamid de işi dua ile bitirmek istemiş, bilim yerine, uzmanlar yerine. Nasıl olsa gemide kendisi yok. Halk var. Zaten Osmanlı Tarihi bir açıdan da bir katliamlar, canilikler tarihi de değil midir? Canice bastırılan Türk ayaklanmaları, canice idam biçimleri? Kuyucu Murad Paşa'ya 'Kuyucu' tanımı; evlere, bahçelere, tarlalara, çiftliklere, ovalara; iyilik, güzellik olsun diye su kuyuları ya da petrol kuyuları kazdırdığı için değil padişaha karşı ayaklanan Türkleri çoluk çocuk, genç, yaşlı, hamile(gebe) demeden canice öldürtüp kazdırdığı kuyulara gömdürdüğü için verilmiş. 2. Abdülhamid de 655 insanı göz göre göre ölüme göndermiş, ne olmuş yani? Sonra da ardılları gelip darbelerden, darbelerdeki cinayetlerden hesap soruyorlar, çağımızın baş canisi Abd ile omuz omuza. 

Padişahlar... kendi öz annelerini, öz babalarını, öz kardeşlerini, öz çocuklarını, eşlerini öldürmekten bile çekinmeyenler. 655 sıradan insanı mı ölüme gönderemeyecekler... 

Ertuğrul fırkateyni(Fırkateyni). Sultan Abdülaziz döneminde yaptırılmış. Kimbilir kime, hangi devlete yaptırılmış. Üstündeki silahların markaları KRUPP, ARMSTRONG, HOCKINS, NORDENFELD, MARTIN HENRY çünkü. Devlet, silahından da belli olur. Güçlü mü, güçsüz mü diye. 

Abdülaziz deyip geçmeyin; zamanında lise ve sanayi okulları açılmış; imam hatip okulları değil. Ve Osmanlı Bankası açılmış yani faiz haram dememiş. Kendine ve ülkesine, Batı'yı örnek almış, Arabları değil de... Belki de Arabların bugünleri içine doğmuştur. Orman ve tıb okulları açılmış yani ormanları da insanları da Allah korur dememiş; kendisi korumaya kalkmış. Sonunda, bir Osmanlı sarayında bilekleri kesili, ölü bulunmuş. Bilime, akıla, teknolojiye karşı bir derin devlet kurbanı olsa gerek. Abdülaziz 111. halife imiş ve gözaltında iken bileklerini kesip kendini öldürüyor; hem halife hem intihar, çok garip. 

Ertuğrul fırkateyni Abdülaziz zamanında yaptırılmış da sultan 2. Abdülhamid'çe Japonya yollarına gönderilmiş. Yani 33 yıllık falan bir gemi. 1863 yılında yaptırılmış yani sanayi devriminin yani sanayide kömürlü buhar makinalarının ilk kullanılmaya başlandığı zamanlarda. 

İşin uzmanları yani bilimcileri, mühendisleri demişler ki, uyarmışlar ki 'Bu gemi çürük; Japonya'ya falan gidemez, gitse de geri gelemez; bu geminin tek bir özelliği var, o da çürük olmasıdır'. Abdülhamid dualara sığınmış olmalı ki 'Bıre densüzler, Allah ve dualarım onu korur' deyip bu çürük gemiyi Japonya'ya gösteriş olarak göndermiş. Gemide Hasan Ali yücel'in annesi ve Can yücel'in büyük dedesi de varmış. Belleğime şey geldi; Avrupa'da bir kıraliçe(kraliçe), sıradışı düşüncelerinden dolayı sinsice öldürmek istediği bir düşünürü(filozofu), kara kışın ortasında, her sabah saat altı sıralarında, saraya gelip kendisine felsefe dersi vermesini ister ve bir kaç hafta sonra da adamcağız akciğer hastalığından ölür gider. Bile bile, bu çürük gemi, taa Japonya'lara nasıl gönderilir anlamadım. Her işte bir hayır vardır, derler ya; her işte bir derin devlet de var, demek ki. Kimine hayır, kimine şer. 

Gemide 44 subay, 14 mühendis varmış. Yani bir hükümdar ki ne 44 subayı dinliyor, ne 14 mühendisi. Demek ki demokrasi yalnızca bir eğlence değil çözüm de. 

2. Abdülhamid ve yandaşlarına göre 'kaza'dan; bilime göre ise cinayetden, katliamdan 69 insan kurtulabilmiş. 2. Abdülhamid sevindi mi acaba? 

2. Abdülhamid'in 13-16 karısı varmış; Abdülaziz'in ise 6-7 karısı. Atatürk'ün ise, haklı olarak boşandığı karısını saymazsak, hiç karısı yok. Abdülaziz 111. halife imiş. 2. Abdülhamid günde 5 vakit namaz kılar, Kuran okur, camiye gidermiş. Sanırım Atatürk sık sık evlenecek kadar zengin, paralı biri değildi ya da evlenmesinin bir takım siyasal, toplumsal ve kültürel ödünler vermek olduğunu bilen ve bunu istemeyen biri. 

Ertuğrul'daki mürettebatın 33'ü Samsun'lu imiş. Mustafa Kemal de vatanı kurtarmaya Samsun'a çıkmışdı(çıkmıştı). 

Yani bir insanı; namaz kılıyor, Kuran okuyor, camiye gidiyor diye baştacı etmek; bir insanı da bunları yapmıyor, içki içiyor diye kötülemek bilimsel olmasa da bir yerde haklı, mantıklı, doğru olabilir ancak 655 insanı, çürük olmaktan başka bir kusuru olmayan bir gemiceğiz ile taa Japonya'lara yani ölüme göz göre göre, keyfice göndermek de baştacı edilecek, övülecek, gurur duyulacak, savunalacak birşey olmasa gerektir. Ancak; hükümdar namaz kılsın da, Kuran okusun da isterse herkesi öldürsün, isterse vatanı metre metre satsın anlayışı; din katında da bilim katında da utanç duyulacak birşeydir, övünç değil de. 

21. yüzyılda da yani bu bilim, teknoloji, uygarlık, demokrasi çağında da bir takım siyasal partiler başa gelip bilimi, bilimcileri, uzmanları hiçe sayıp 'Yat dersem yatacaksınız, kalk dersem kalkacaksınız' diyorlar. Onun adı Ertuğrul fırkateyni idi, şimdi bunun adı ise bir siyasal parti oluyor. Demek ki bilime sırt dönüldüğünde herşey çürük bir gemiye dönüşüyor. Yani A'dan Z'ye, dünyadaki tüm devletlerde, 21. yüzyılda bile bilime, bilimcilere, düşünürlere, alimlere, bilgelere, uzmanlara sırt dönülüyor, dualara sarılınıyor. Yani aslında ülkemizde, hergün bir Ertuğrul fırkateyni batıyor. 

Adam içki içmiş, koskoca çürük bir vatanı kurtarmış; adam içki içmemiş, çürük bir gemiye güvenmiş, küçücük çürük bir gemiyi batırmış. Acaba insan hangisinde olmak ister; o vatanda mı, o gemide mi? Ve koskoca, çürük bir vatanı kurtaran mı övgüyü hak ediyor; küçücük, çürük bir gemiyi bile kurtaranmayan mı? 

Kadın ne demiş padişaha? 'Biz seni uyanık biliyorduk' demiş; 'Biz seni namazda, camide ya da Kuran okumakta biliyorduk' dememiş. Demek ki çözüm, uyanıklıkta, uyanık kalmakta, uynaık olmakta. Oysa namaz kılarken, Kuran okurken bile uyuyup kalan çok insan vardır. 

Anlaşılan demokrasi basit birşey değil, çok yüksek bir zeka, çok yüksek bir akıl, çok yüksek bir mantık istiyor ki insanlık henüz demokrasiyi başaramıyor, isteyemiyor. 

Osmanlı İmparatorluğu yani bilimi, uzmanları dinlememek, hiçe saymak; din yani bilimi, uzmanları dinlememek, hiçe saymak sonra da kötü sonuçlara kader, yazgı demek. Bilimi, uzmanları, akılı, mantığı, öğütleri dinlememek ne zamandır ve hangi dinde erdem sayılıyor acaba? Osmanlıcılar; bilimi, uzmanları dinlememek için mi, onları dinlemek kafayı çok yorduğu için mi onların önemsenmediği Osmanlı zamanına özlem duyuyorlar acaba? Atatürk'ü, demokrasiyi, laikliği, felsefeyi, bilimi, kitabı, kitap okumayı sevmek bu yüzden mi onlara çok zor geliyor acaba? 

Adam, içki içmiş; ayyaşlıktan, düşkünlükten, çaresizlikten, umutsuzluktan, kahırdan, dertten, kara sevdadan, borçtan, bireysel nedenlerden değil, o zamanki kültüre göre delikanlılıktan, yiğitlikten, erkeklikten. Adam yalnızca kendi içiyor ve kendine içiyor; başkalarını zehirlemek, para kazanmak, cep doldurmak, silah almak için içki, uyuşturucu ticareti, üretimi yapmıyor. Şimdi ise uyuşturucu ile 'vatan' kurtarmaya kalkanlar ve onların arkalarından gidenler ve onlara demokrasi diyenler, övgü sunanlar var. Uyuşturucunun yanında içki ne ki. İçkiye karşı uyuşturucu. Uyuşturucuyu içkiden üstün, saygın, övünç duymak, saymak. Adam keyfine, bireyselliğine düşkün olsa 10-20 karı alırdı. Adam yedi devlete karşı savaşmış, yedi devletin koluna girmemiş. 

Kahramanları savunmak için, kahraman olmak; kalleşleri savunmak için, kalleş olmak gerekir. 

Unutulmasın; su kolaya gider ve bu yüzden de heryere gider. 

Atatürk o. Yalnızca Türklerin değil; delikanlılığın, yiğitliğin, kahramanlığın, onurun, gururun, insanlığın da atalarından O. 

O'nu anlayamıyorsanız; kötülemeyin, anlayamıyoruz deyin yalnızca yeter. Herkes fiziği, kimyayı, metamatiği, evrimi anlamak zorunda da, durumunda da değil. Yani şimdi, telefonu anlayamasak, yerine dumanı, tamtamı, posta güvercinini mi geçirmemiz gerekiyor, hak? Anlayamıyorsan anlayamıyorsun, ne yapalım yani? Suçu kendinde ara, anlayamıyorsan. 


Necdet Gürçiftçi 
İnternetde yayınlandığı zaman: 16 eylül 2013/10.45


Başlık Kategori Yayın Tarihi
KADİR TOPBAŞ ŞAPKASINI ALIP GİTTİ Felsefe 21.02.2018
PET ŞİŞE VE TERLİK SİLAH MI? Şiir 20.02.2018
DÖN DÖRT YANI DERT Şiir 19.02.2018
GÜN DOĞMADAN UYANMA SEN Şiir 18.02.2018
BÖYLE SÖYLEDİ TÜRK BİLGESİ- 37 Şiir 17.02.2018
Başlık Kategori Yayın Tarihi
İnsan Nedir? Düşünebilen mi? Yoksa Sevebilen mi? Felsefe 18.12.2017
İSLAMIN DURUMU Felsefe 15.12.2017
İlk Kadın Felsefe 26.10.2017
Kız Çocukları Günü Felsefe 11.10.2017
Tek Tanrı, Tek Eş Felsefe 09.10.2017

Yazıya yapılan bütün yorumlar

meczup Adam 13.02.2018

Yukarıda yazdığın iftiralara; Tarih bilgisinden yoksun cahil kişi ve kemalistliğin aşkıyla hiyanete tevessül eden bir avuc ahmak inanır... Bilmiyorum yazınız Tarih Cahilliğinizden ötürümü yoksa Hiyanetten mi bu seviyede .... Durun durun !! Söze; ben bir Türk bilgesiyim diye baslayacaksınız. sakın güldürmeyin beni :)

Bu yazıya sizde kendi yorumunuzu yazabilirsiniz.