NÜZUL SIRASINA GÖRE SURELER - 2

Peygamberimizin vefatından hemen sonra sahabe Ali’nin Kur’an’ı iniş sırasına göre düzenlemek üzere bir çalışma yaptığı rivayeti vardır. Hatta sahabe Ali, sahabe Ebu Bekir’e bu yüzden geç biat etmiş. Fakat didişmekten fırsat bulamayan Müslümanlar bu çalışmayı koruyup saklayamamışlardır. Bir hadise göre Iraklı bir araştırmacı Kur’an’ın nüzul sırası ile ilgili bilgi almak için Aişe validemize başvurmuş. Aişe validemiz ona bu konuda bilgi verip mushafını çıkararak ona ayetler imlâ ettirmiş (1) Hani nerde listesi?

Kronolojik sıraya özelikle ilgi duyan âlimlerden biri de Beyhaki’dir (v. 458/1066). “Delâilu’n-Nübüvve” adlı eseri bilgi yüklüdür. Tefsir usûlü kitaplarından Süyûtî’nin “el-İtkan”ı (2) ilk akla gelenlerdendir. Süyûtî, el-İtkan’ında İbn Düreyd’den naklederek İbn Abbâs’ın, “Sure başları Mekke’de indiğinde “Mekke’de indi” diye yazılırdı. Sonra da bu surelerle ilgili ayetleri, Allah dilediği zaman indirirdi. Kur’an’da ilk inen sure Alak suresidir” dediğini kaydederek Mekke’de inen sureleri sırasıyla verir (3).

Sahabe Ali’nin böyle bir çalışma yaptığına dair bir rivayet olduğu halde bunun nasıl olduğu ve ne şekilde yapıldığı belli bile değildir. İbn Abbâs’ın bu konuyla ilgili Mücâhid ve İkrime gibi bazı tabiin âlimlerine çalışmalar yaptırdığına dair bilgiler derli toplu bir yekûn oluşturmamaktadır.

Endülüs’ün o zamanki başkenti Gırnata’da dünyaya gelen (17 Şubat 1294) ve genç yaşta İspanyol ve Portekizlilere karşı Cebel-i Tarık yakınlarındaki Tarif denen yerde yapılan savaşta 46 yaşında şehid düşen (29 Ekim 1340) Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Abdullah. Yahyâ b. Abdurrahman b. Yûsuf b. Cüzey el-Kelbî el-Gırnâtî yazdığı “et Teshîl li-Ulûmi’t-Tenzîl” isimli eserde sureleri Mekkî ya da Medenî tasnifi göz önüne alarak şöyle bir tasnif yapmaktadır:

“1. İttifakla Medenî olan sureler 22’dir. Bunlar: Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, Enfâl, Berâe, Nûr, Ahzâb, Kıtâl (Muhammed), Fetih, Hucurât, Hadîd, Mücâdele, Haşr, Mümtehine, Saff, Cuma, Münâfikūn, Tegābün, Talâk, Tahrîm ve Nasr.

2. Mekkî mi yoksa Medenî mi olduğu konusu tartışmalı olan sureler ki sayıları 13 adettir. Bunlar: Fâtiha, Ra`d, Nahl, Hac, İnsân, Muttaffifîn, Kadr, Beyyine, Zilzâl, Mâûn, İhlâs ve Muavvizeteyn sureleridir.

3. İttifakla Mekkî olan sureler ki bunların sayısı da 79 adet olup yukarıdakilerin dışında kalan surelerdir.”

Bunun yanında çağdaş müelliflerden Abdülmuteâl es-Saidî çok farklı bir ayırımla, Mekkî dönemi üç, Medenî dönemi de dört safhaya ayırarak sureleri verir.

Saidî, Mekkî dönemi şu başlıklar altında ele alır:

“1. Vahyin başlangıcından Habeşistan’a hicrete kadar,

2. Habeşistan’a hicretten İsrâ (Miraç) olayına kadar,

3. İsrâ olayından Medine’ye hicrete kadar.”

Bu dönemlerde nazil olan surelerin adlarını da kaydeden müellif, ilk safhada 22, ikincide 27 ve üçüncüsünde de 37 surenin indiğini belirtir.

Medine dönemini ise şu şekilde bölümlere ayırır:

“1. Medine’ye hicretten Bedir savaşına kadar geçen aşama,

2. Bedir savaşından Hudeybiye Barışı’na kadar geçen aşama,

3. Hudeybiye Barışı’ndan Tebük savaşına kadar geçen aşama,

4. Tebük savaşından Peygamberimizin vefatına kadar geçen aşama.”

Ona göre; Medine döneminin ilk safhasında sadece Bakara suresi inmiştir. İkinci safhasında Enfâl, Âl-i İmrân ve Ahzâb; üçüncü safhada Mümtehine, Nisâ, Zelzele, Hadîd, Muhammed, Ra`d, Rahmân, İnsan, Talak, Beyyine, Haşr, Nûr, Hac, Münâfikūn, Mücâdele, Hucurât, Tahrîm, Teğabün, Saff, Cuma, Fetih ve Mâide; dördüncü ve son safhada da Tevbe ve Nasr sureleri nazil olmuştur. Sonuç olarak Saidî, eserinde Mekkî surelerin sayısının 86 ve Medine döneminde inen surelerin sayısının ise 28 olduğunu belirtmektedir.

Mevdûdî de konuyu ele alan müelliflerdendir. O da tefsir usulünü ilgilendiren “el-Mebâdiu’l-Esâsiyye li-Fehmi’l-Kur’ân”ında konuyu inceler. Mekke dönemini iki merhalede ele aldığını ve birincisini dört veya beş yıl; ikincisini de sekiz veya dokuz yıl olarak belirlediğini zikreder. Birinci merhale davetin ilk merhalesi olup başlangıç öğretilerinden oluşur ve genellikle üç noktayı içerir:

1. Elçi'ye, bu yüce görevi gerçekleştirmesi için kendini nasıl hazırlayacağını ve hangi tarzda çalışması gerektiğini öğretmek.

2. Gerçekle ilgili temel bilgileri sunmak ve bu konuda hayat sistemlerini körü körüne, karanlıklar içerisinde yürütmeye çalışan insanların zihinlerinde yer eden şaşkınlıkları, yanılgıları ve mugalâtaları bütünüyle ortadan kaldırmak.

3. İnsanları doğru yola davet etmek. İlahî hidayetin içinde yer alan ve insanların ona bağlanmakla başarı ve mutluluğa erişecekleri başlıca ahlâk ilkelerini hatırlatmak.

Bu başlangıç merhaleleri dört veya beş yılı kapsar.

Davetin ikinci merhalesinde, cahiliye ile İslâmî hareket arasında şiddetli bir mücadele ortaya çıkmıştır. Bu mücadele sekiz-dokuz yıl boyunca yalnız Mekke'de veya sadece Kureyşliler arasında değil, cahiliyenin Arap yarımadasının büyük bir kısmında devam etmesini isteyen gruplar arasında cereyan etti. İtiraz, şüphe ve itham furyaları başlatıldı. Halkın kafasını bulandırıcı çeşitli dedikodular yayıldı. Peygamberin söylediklerini duymadıkları için onun hakkında bilgi sahibi olmayanları Peygamber'den uzaklaştırmaya çalıştılar. Allah'a ve Peygamber'ine iman edenlere çeşitli zulüm ve işkence uyguladılar, baskı ve sindirme yollarına başvurdular. Ekonomik ambargo uygulayarak boykot ilan ettiler. Hayat şartlarını öylesine zorlaştırdılar ki içlerinden pek çoğu kendi yurtlarını terk ederek Habeşistan'a hicret etmek zorunda kaldılar. Bu şiddetli muhalefete ve gittikçe artan engellemelere rağmen İslâm hareketi yayılıp gelişmeye ve parlamaya devam etti. En sonunda müslümanlar, Medine’ye göç etme gereğini duydular.

Kur’an'ın Medenî surelerini oluşturan üçüncü aşamayla ilgili Mevdûdî şunu der: “İslâm ümmeti bağımsız bir devlet kurma imkânı kazandı… İslâm devleti geçmiş peygamberlerin ümmetleriyle, yahudi ve hıristiyanlarla yüz yüze gelmeye başladı. Ayrıca İslâm ümmetinin iç bünyesine sızan münafıklık hareketinden de kendini arındırmaya başladı...”

Çağdaş Batıda ise İslâm dünyasından çok önce bu konu sürekli gündemde tutulmuştu. Batılıların Kur’an’la ilgili bu tür çalışmaları özellikle XVII. yüzyılın sonlarında başlar.

Batılılar Kur’an’la ilgili olarak Kur’an’ın kaynağını araştırmaya yönelik çalışmalar, Kur’an’ın kronolojik yapısını bulmaya yönelik çalışmalar ve Kur’an’ın bir bütün veya parça parça konularına göre yapılması gereken çalışmalar olarak araştırmışsalar da sadece ikisi üzerinde ağırlık verdiler. Allame Fazlurrahman’ın ifadesiyle üçüncüyü müslümanlara bırakmışlardır.

İskoç asıllı Sir William Muir,  1905’te ölmüştür. Muir, Peygamberimizin hayatını yazdığı “The Life of Mahomet” isimli eserinin sonunda surelerin nüzul tertibini gösteren bir liste hazırlar. “The Coran its Composition and Teachings” isimli çalışması da bu konuya aittir. Alman asıllı Gustav Weil: 1889’da ölmüştür. Kur’an’ın nüzul sırasını dörde ayıran Weil’a göre bunların da üçü Mekkî biri de Medenî’dir. Alman asıllı Theodor Nöldeke 1930’da ölmüştür. “Geschicte des Qorans” adlı çalışması meşhurdur. Nöldeke, Mekkî surelerin sayısını 90, Medenîleri de 24 olarak belirlemiştir. İngiliz oryantalist Hartwig Hirschfeld 19342te ölmüştür. Eserinin adı “New Researches into the Composition and Exfgesis of the Quran”. Bu eser 1902’de neşredildi. Bu müellif daha öncekilerin aksine özellikle Nöldeke’nin yaptığı işe muhalifle surelerden ziyade ayetlerin kronolojisinin yapılması gerektiğini savundu ve bu tertibe göre bir çalışma yaptı. İskoçya asıllı Richard Bell 1952’de ölmüştür. “Introduction to the Qur’an, The Qur’an: Translated with a Critical Rearrangement of the Surahs” adlı eserlerinde hem Kur’an’ın kaynağı hem tertibiyle ilgili aşırı görüşler ortaya koydu. Alman müsteşrik Hubert Grime 1942’de ölmüştür. “Mohammad” isimli eseri önemlidir. Alman müsteşrik Gustav Weil 1890’de ölmüştür. Eseri, “Historisch Kritische Einleitung in den Koran”dır. Kur’an’ın iniş sürelerini Mekkî ve Medenî olarak belirler. Mekkî sureleri üç; Medenîleri ise tek dönem olarak sunar. Régis Blachère bundan etkilenenlerin başında gelir. Régis Blachère, “Le Coran” isimli eserinin girişinde Kur’an surelerinin üçü Mekkî, biri de Medenî olmak üzere dört dönemdeindiğini kaydeder ve Mekkî dönemi de kendi arasında üç grupta tasnif eder. Birinci grupta Alak ve Müddessir surelerinin iki merhalede indiğini yaptığı tasniften öğreniyoruz. Önce Alak suresinin 1-5. ayetlerinin bu dönemin ilk ayetlerini teşkil ettiğini, 6-19. ayetlerinin ise aynı dönemin ortalarına doğru; Müddessir suresinin 1-7 ayetlerinin ikinci sure olarak, geriye kalan 8-55. ayetlerinin ise yine Mekkî dönemin ilk grubunun sonlarına doğru indiğini belirtir. Mekkî dönemin ikinci grubunda 21, üçüncüsünde 22 surenin indiğini ve böylece Mekkî surelerin sayısının 90, Medenî surelerin ise 24 olduğunu surelerin isimlerini de kaydeder. Mekkî ve Medenî surelerin sayısını 114 olarak kaydetikten sonra eserinde Fâtiha’dan başlayarak Nas suresine kadar Kur’an’da yer alan sıraya göre ayetlerin Fransızca tercümesini verir.

Sîre çalışmalarında kronolojiyi esas alan Müslümanlar maalesef Kur’an’ı yorumlamada genelde buna dikkat etmemişlerdir. Kronolojiyi doğru tespit etmek Kur’an’ın daha kolay anlaşılmasını sağlar.

13 yıllık Mekke dönemiyle 10 yıllık Medine dönemi makul devrelere ayrılarak, hangi ayet ve sureler indiyse o metinler kendi diliminde yorumlanmalıdır. Kur’an, indiği coğrafyanın ve komşularının tarihinden, kültüründen ve dinlerinden de bahseder.

Fâtiha suresi Mekke döneminin ilk yılında tamamı bir defada inen surelerden olup dördüncü veya beşinci sırada indiği ifade edilir. Surenin Medine döneminde indiğine dair Mücâhid’den bir rivayet yer alır. Ancak bu rivayetle ilgili olarak Vâhidî, Hüseyin b. Fazl’ın şu sözünü kaydeder: “Her âlimin bir kusuru, bir hatası vardır. İşte bu da Mücâhid’in yaptığı bir yanlıştır. Çünkü o bu sözünde tek kalmıştır ve âlimler ondan (bu konuda) ayrılmışlardır”(4). Fâtiha ile ilgili olarak bir defa Mekke ve bir defa da Medine’de indiğine dair rivayetler (5) ise ele almaya bile değmezler. Bu surenin değişik on iki ismi olduğu kaydedilir (6).

Mısırlı alim Muhammed Abdullah Draz'ın (7) polemik tarzındaki makalesi “En-Nakdu'I-Fenni li Meşrui Tertibi'I-Kur'ani'I-Kerim Hasebe Nuzulih” ismiyle, Mecelletu'I-Ezher'in XXII. cilt (Ramazan 1370/Haziran 1951) 784-796. sahifelerinde yayınlanmıştır. Bu rapor, Yusuf Raşid isimli yazarın kaleme aldığı “Rettibu'l-Kur'ane'l-Kerim Kema Enzelehu'llah” ("Kur'an-ı Kerim'i Allah'ın İnzal Ettiği Üzere Tertib Edin!") isimli araştırmasıyla Kur'an-ı Kerim'in nüzul sırasına göre tertibi görüşü ortaya çıkınca kaleme alınmış olup rapor talebi Ezher Üniversitesi Rektörü'nden gelmiştir.

Yazar makalesinde müslümanları Kur'an sürelerini Alak süresinden başlayarak Kalem, Müzzemmil, Müddessir, Fatiha... Nasr süreleri şeklinde nüzul sırasına göre tertib etmeye çağırıyor: “Mevcut Kur'an tertibi fikirleri bulandırıyor, Kur'an'ın nüzulünden beklenen faydaları zayi ediyor. Kur'an'ın nüzulünden gözlenen amaç olan teşride tedric metoduna ters düşüyor, düşüncenin silsilesini ifsad ediyor. Çünkü okuyucu Mekkî sureden Medenî sureye geçtiğinde şiddetli bir sarsıntıya uğruyor. İçinde bulunduğu ortamdan yabancı bir ortama hiçbir hazırlık olmadan intikal ediveriyor. Öyle oluyor ki nahiv dersinden alfabeye oradan da belagat dersine ve ondan bir başkasına ... atlamaya benziyor.”

Bu ifadeyi çok aşırı bularak özetinde diyor ki, “…Surelerin tertibinin tağyiri teklifi ne aklın ne de naklin onayladığı bir tekliftir. Çünkü bu teklif, her şeyden önce Müslümanların icmaını bozma bid'atine çağırmakta, Allah'ın yerleştirdiği yerlerden kelimeleri oynatmaktadır. Çünkü teklif, arkasından Kur'an'daki tensikin ve tensikin güzelliğinin muhkem bünyesinin mutlaka çözüleceği bir çabalamadır. Çünkü bu teklif, Allah'ın hıfzına kefil olduğu Zikr'in (Kur'an'ın) hıfzedilmesinde şüphe kapılarını açmaktır. O halde bu teklife, çağrıya icabet olunamaz. Hiç kimse bu teklifi gerçekleştirmede başarılı olma imkânı bulamaz.”

Draz eleştirisinde yazar’a eleştirisini okuduktan sonra bir daha düşünmesi hususunda bir fırsat verilmesini istedikten sonra bakın ne diyor: “Eğer içinde bazı şüpheler kalmışsa onları çözmek için hemen ehl-i zikre sormaya koşacaktır. Veya yazar içinde sakladığı bir amaç ve hevası sebebiyle görüşünde ısrar edecektir. O halde teklifini bırakalım, ona kulak vermeyelim de yok olup gitsin. Eğer görüşlerini yaymaya, desteklemeye ve sade insanları mugalâtaları ile sapıtmaya girişirse, o zaman üzerine hakikate ait deliller ordusu gönderir, sapıklıklarının üstesinden geliriz. Gece (karanlık) ayetini (delil ini) siler, gündüz (aydınlık) ayetini (delilini) gözle görünür kılarız. Her ha1ükarda biz, Kitabullah'da bir şeyi tebdil etmeyi murad edinenleri gözetlemeye, denetim altında tutmaya devam edeceğiz.”

Çevirisini Doç. Dr. Ahmet Nedim Serinsu’nun yaptığı Prof. Dr. Muhammed Abdullah Draz’ın “Kur’an-ı Kerim’in Nüzul Sırasına Göre Tertib Edilmesi Telifi’ne Edebi Eleştiri” çalışması en az diğer yazar kadar sert olmuş. Zira biz de diyoruz ki: Nüzul sırası olmazsa olmaz bir durum değildir! Ancak nüzul sırası tespit edilebiliyorsa neden dikkate alınmasın? Yani her ikisini de aşırı buluyoruz.

Birine diyoruz ki: Tam olarak nüzul sırasını tespit imkânı yok. Ne olacak şimdi? İlgimizi mi keseceğiz? Kur’an bütünüyle çelişkisiz bir mesajdır ve bir kısım ayetlerini bir kısım ayetleriyle açıklar.

Diğerine de diyoruz ki: Rivayetlere iman etmeden neden dikkate alınmasın? Karışık ve düzensiz haline nispeten biraz daha toparlanarak düzenlenmiş hali pekâlâ tercih edilebilir. Mesela cihad emri ilk kez göre Bakara suresinde geçiyor. Nüzule göre son inen surelerden olduğu halde elimizdeki Mushaflarda ikinci surede hemen pat diye önümüze çıkıyor. Demek ki Allah “savaşın” emrini hemen vermemiş. Kan dökülmesini hemen istememiş. Doksan küsur ayet boyunca hep sabır istenmiş ve savaşa karşı direnilmiş. Nihayet başka çare olmayınca da hatta elçinin bile yaşlandığı tarihlerde sonunda emredilmiş. Nüzul sırası dikkate alınırsa bu anlaşılıyor. Alınmazsa sanki cihad hususunda acele edilmiş gibi sanılabiliyor.

Böylece biz orta bir yol tutuyoruz…

KAYNAKLAR:

1. Buhârî, Sahîh, 6/101 (Fezâilü’l-Kur’ân, 6).

2. Süyûtî, el-İtkān fi Ulûmi’l-Kur’ân, 1/10-11.

3.Süyûtî, el-İtkān, 1/10-11.

4. Vâhidî, Esbâbü’n-Nüzûl, s. 22-23.

5. Vâhidî, Esbâbü’n-Nüzûl, s. 23.

6. Kurtubî, Tefsîr, 1/111.

7. 1894 Kefru'ş-Şeyh/Mısır- 6 Ocak 1958 Lahor/Pakistan.


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SU STRESLİ ÜLKELER VE TÜRKİYE Genel 14.09.2019
Nasıl mutlu oluruz? Genel 10.09.2019
ÖZSAYGI Genel 09.09.2019
Türkiyedeki Su Kaynaklarına Yabancı Sermayelerin Önem Vermesi Hayra Alamet Olmasa Gerek !!! Genel 29.08.2019
RENKLER KAÇ TANE? Genel 19.08.2019