22 NECM SURESİ (1-55)

1 Ven necmi izâ hevâ.

1.            ve en necmi: yıldıza andolsun

2.            izâ: olduğu zaman

3.            hevâ: düştü, kaydı, kayboldu

“Düşün yıldızın kaybolduğu zamanı.”

Açıklama: Yani “düşün yücelerden inen Allah’ın mesajının gözler önüne sergilendiği halde değerlendirilmediğini, ne kötü” şeklinde anlıyorum. Çünkü hemen devamında elçinin doğruluğu söz konusu olacaktır. Normal yıldızdan bahsedildiğini düşünenler sibak yöntemine bakınca “pat” diye konu değişikliğiyle karşılaşıyorlar; hem de daha ilk ayette. Sabah vaktinin ortalığı aydınlattığı gibi her şeyin ayan beyan olmasının düşünülmesinin istenmesi bizim için ikinci tercih olabilir. Ardından da elçinin doğruluğu söz konusu olabilir. Fakat müfessirlerin neredeyse tümüne göre “necm” terimi “göründü”, “ortaya çıktı”, “başladı” anlamlarındaki “neceme” fiilinden türer. Ayrıca yavaş yavaş meydana gelen bir şeyin gözler önüne sergilenmesini gösterir. Tıpkı başladığından beri vahiylerin tedricen gelmeleri gibi. Ayrıca burada niteleme edatı olan “düşün”ü tercih ettik.

2 Mâ dalle sâhıbukum ve mâ gavâ.

1.            mâ dalle: sapmadı, dalalete düşmedi

2.            sâhib-kum: sizin arkadaşınız

3.            ve mâ gavâ: ve azmadı

“Dalâlete düşmedi arkadaşınız ve azmadı.”

Açıklama: Yani “arkadaşınız ne yapacağını bilmez halde değildir; çünkü o vahiyle aydınlanmakta. O haddi aşmadı, aldatmadı ve aldatılmadı.” Burada “sahib” sözcüğü arkadaşlık makamlarının en ilerisidir; bu arkadaşını “sahiplenen” çok samimi bir arkadaşlıktır.

3 Ve mâ yentıku anil hevâ.

1.            ve mâ yentiku: ve konuşmaz

2.            an(i) el hevâ: hevadan, heves ile, kendiliğinden

“Ve konuşmaz hevasından.”

Açıklama: Yani “kendi arzu ve hevesine göre konuşmaz.” Yani “kafasına göre konuşmaz; vahiy ederiz ve onu nakleder.” Bunun hadislerle hiç alakası yoktur. Hemen arkasından gelen ayet bile bunu belli ettiği halde sabote etmektedirler. Vahiy dışında hadisleri elbette olmuştur ama ayetler gibi Allah’ın koruması altına girmemiştir.

4 İn huve illâ vahyun yûhâ.

1.            in ...(illâ): ancak, sadece

2.            huve: o

3.            (in) ...illâ: ancak, sadece

4.            vahyun: vahiy

5.            yûhâ: vahyolunan

“Sadece o, sadece vahyolunanı vahyetti.”

Açıklama: Yani “o hevesinden değil Allah ne vahyetti ise onu nakleder. Kafasına göre konuşmaz. Bu size naklettiği kendisine indirilen ilahi vahiydir. O hevasından değil vahiyden konuşur; vahyi aktarır.”

5 Allemehu şedîdul kuvâ.

1.            alleme-hu: ona öğretti

2.            şedîdu: şiddetli, çok kuvvetli, üstün güç sahibi

3.            el kuvâ: kudretli, kuvvetli

“Ona çok öğretti şedid kuvvetli.”

Açıklama: Yani “son derece kudretli olan vahiy meleği Cebrail’in ona öğrettiği bir vahiy.” Yani “vahiyle konuşur ama onun vahiy dediği öyle sıradan bir şey değildir; ona sıradan bir gelişle gelmiyor. Normalüstü. Vahiy meleği öyle sıradan ya da herhangi biri gibi değil.”

6 Zû mirratin, festevâ.

1.            zû: sahip

2.            mirretin: kuvvetli, azamet sahibi

3.            fe: öylece

4.            istevâ: istiva etti, yöneldi, kapladı, göründü, doğruldu

“Mirret sahibi öylece istiva etti.”

Açıklama: Yani “o fevkalade bir güçle donatılmış bir melektir ki o an geldiğinde kendini gerçek şekli ve hüviyeti ile gösterdi. Sonsuz kâinatın yaratıcısı olan Allah’ın vahiyle görevli meleğinin olağanüstü olması beklenilir bir şeydir.”

7 Ve huve bil ufukil a’lâ.

1.            ve huve: ve o

2.            bi el ufuki: bir ufukta

3.            el a’lâ: en yüksek

“Ve o en yüksek bir ufukta.”

Açıklama: Yani “ufkun en uç noktasında görünerek.” Yani “azametli olması sebebiyle böyle görünüyor.”

8 Summe denâ fe tedellâ.

1.            summe: sonra

2.            denâ: yaklaştı

3.            fe: ardından

4.            tedellâ: sarktı, indi

“Sonra yaklaştı, ardından sarktı.”

Açıklama: Yani “sonra yaklaşarak yanına geldi.” Çünkü böylece görünenin kendisiyle alakadar olacağını anlayacak.

9 Fe kâne kâbe kavseyni ev ednâ.

1.            fe kâne: böylece oldu

2.            kâbe: uzaklık, mesafe

3.            kavseyni: iki yay (bir yaydaki kabza ile uç arası)

4.            ev: veya, yahut, hatta

5.            ednâ: daha yakın

“Böylece iki yay mesafesinde oldu, hatta daha yakın.”

Açıklama: Yani “aralarında iki yay mesafesi kalıncaya kadar, hatta daha da yakınına.” Eski Arapçaya göre ifade şekliyle meleğin yaklaşmasının iyice hissedilir derecede elçiyi emin kılması durumu. Böylece vahiy meleğinin elçiye yabancılaşmasının önüne geçiliyor ve onu iyice emin kılıyor.

10 Fe evhâ ilâ abdihî mâ evhâ.

1.            fe evhâ: böylece vahyetti

2.            ilâ abdi-hî: onun kuluna

3.            mâ: şey

4.            evhâ: vahyetti

“Böylece vahyetti Onun kuluna vahyedeceği şeyi.”

Açıklama: Yani “böylece Allah vahyedilmesini uygun gördüğü her şeyi kuluna vahyetmiş oldu.” Dikkat edilirse “her şeyi” değil, “gerekli her şeyi” bildirmiştir. Öyleyse Allah nice sırlarını elçiye de açmamış oluyor.

11 Mâ kezebel fuâdu mâ raâ.

1.            mâ kezebe: tekzip etmedi, yalanlamadı, reddetmedi

2.            el fuâdu: fuad hassası (kalbindeki idrak hasası)

3.            mâ reâ: gördüğü şey

“Tekzip etmedi fuad gördüğü şeyi.”

Açıklama: Yani “tekzip etmedi gönül gözü gördüğünü; kulunun kalbi gördüğünü yalanlamadı. Demek ki tatminsizliğini giderdi.” Yani “bilinci ile sezgisi çelişmedi.”

12 E fe tumârûnehu alâ mâ yerâ.

1.            e: mi

2.            fe: hâlâ, öyle, yoksa

3.            tumârûne-hu: onunla tartışıyorsunuz

4.            alâ: üzerinde, hakkında

5.            mâ yerâ: gördüğü şey

“Hala mı tartışıyorsunuz onunla gördüğü şey hakkında?”

Açıklama: Yani “siz ne gördüğü konusunda onunla tartışmaya mı giriyorsunuz?” Yani “elçi artık bundan onunla tartışmanızın bir anlamının olmayacağı kadar emin. Onda şüphe oluşturmak için artık çok geç.”

13 Ve lekad raâhu nezleten uhrâ.

1.            ve lekad: ve andolsun, ve gerçekten, ve

2.            reâ-hu: onu gördü

3.            nezleten: iniş

4.            uhrâ: diğer

“Ve onu gördü diğer nüzulünde.”

Açıklama:  Yani “onu bir kez daha gördü.” Böylece bu durum onun tatmin olmasını iyice pekiştirdi. Bu anormal ya da normal bir durum değildir; paranormaldir yani normalüstü. Fakat Allah söz konusu olduğunda normal üstülük durumlar beklenilirdir. Kuldan beklenildiğinde problem olur.

14 İnde sidratil muntehâ.

1.            inde: yanında

2.            sidreti el muntehâ: Sidretü’l Münteha, Sidra Ağacı

“Sidretu’l Munteha’nın yanında.”

Açıklama: Yani “en sonuncu Sidra ağacının yanında.” Yapraklarının gölgesinden dolayı Araplarda bir hurma ağacı demek olan “sidra”nın (sidr) Kur’an ‘da cennetin gölgesinin yani huzurunun bir sembolü olarak kullanılmıştır. “El münteha” sıfatı en uzak nokta anlamında mahlûkatın ulaşabileceği bilgiler sınır konduğu gerçeğini göstermektedir. Anlaşılıyor ki ne kadar kapsayıcı olursa olsunlar insanın bilgisi Allah’ın sırlarına asla ulaşamayacak, Allah daima sonsuz bilgisi ve sırlarıyla var olacağından kapsanamayacaktır.

15 İndehâ cennetul me’vâ.

1.            inde-hâ: onun yanında

2.            cennetu el me’vâ: Cennet’ul Meva

“Onun yanında Meva Cenneti.”

Açıklama: Yani “vaad edilen bahçenin yakınında.”

16 İz yagşes sidrate mâ yagşâ.

1.            iz: o zaman, olmuştu

2.            yagşe: örtüyor, bürüyor

3.            es sidrete: Sidre

4.            mâ yagşâ: örten şey, bürüyen şey (ama ne bürüme)

“Sidre’yi bürüyen şey bürüyordu.”

Açıklama: Yani “meçhul bir parlaklığın çevresini sarıp kuşattığı Sidre ağacının başında onu kuşatıp sarıyordu.” Cennet sembollerinden Sidre ağacı ancak Allah’ın bildiği bir parıltıyla kaplanmış olmakla hiçbir tasvirin onu resmedemeyeceği anlaşılıyor ki bu tasavvur edilemez bir aşkınlık ve ihtişamın ifadesidir.

17 Mâ zâgal basaru ve mâ tagâ.

1.            mâ zâga: kaymadı

2.            el basaru: bakış

3.            ve mâ tagâ: ve haddi aşmadı

“Kaymadı bakış ve haddi aşmadı.”

Açıklama: Yani (dikkat edin) “göz ne kaydı, ne de (başka yöne) çevrildi…”

18 Lekad raâ min âyâti rabbihil kubrâ.

1.            lekad: andolsun

2.            reâ: gördü

3.            min âyâti: âyetlerinden

4.            rabbi-hi: Rabbinin

5.            el kubrâ: büyük

“Ve gördü Rabbinin büyük âyetlerinden.”

Açıklama: Yani “ve o, gerçekten de Rabbinin en muhteşem sembollerinden bir kısmını gördü.” “Bir kısmını” yani “hepsi bu değil.”

19 E fe raeytumul lâte vel uzzâ.

1.            e: mi

2.            fe: oysa, halbuki

3.            reeytum: gördünüz mü, gördünüz değil mi, baksanıza, (düşündünüz mü)

4.            el lâte: lât

5.            ve el uzzâ: ve Uzza

“Oysa düşündünüz mü Lât ve Uzza’yı?”

Açıklama: Yani “hiç düşündünüz mü neden taptığınız) Lat ve Uzza’ya?”

20 Ve menâtes sâlisetel uhrâ.

1.            ve menâte: ve Menat

2.            es sâlisete: üçüncü

3.            el uhrâ: diğer

“Ve diğer üçüncüsü Menat’ı?”

Açıklama: Yani “ve üçlünün üçüncüsü ve sonuncusu olan Menat’a? Elçi bile sınırlı, kısmen bilgilendirildiği halde putlara ilah denmesi ne kadar saçma kalıyor değil mi?”

21 E lekumuz zekeru ve lehul unsâ.

1.            e lekum: sizin mi

2.            ez zekeru: erkek

3.            ve lehu: ve onun

4.            el unsâ: dişi

“Sizin mi erkek ve Onun mu dişi?”

Açıklama: Yani “neden kendiniz için yalnız erkek çocuklar istersiniz de Ona kız çocuklar isnad edersiniz?” İslam öncesi müşrik Araplar dişi kabul ettikleri meleklere ve bu üç dişi puta tapıyorlardı. Hem de kız çocukları sevmemelerine rağmen; böylesine çelişkiliydiler. Kendilerinin hor gördüğü şeyi tanrılarına yakıştırıyorlardı. Nitekim bir sonraki ayet bunu ifade ediyor.

22 Tilke izen kısmetun dîzâ.

1.            tilke: bu

2.            izen: o takdirde, eğer öyleyse

3.            kismetun: bir paylaşma, kısımlama

4.            dîzâ: insafsızca (haksızca)

“O takdirde bu insafsız kısımlamadır.”

Açıklama: Yani “Eğer böyle ise bu, insafsız (haksız) bir taksimdir. Bakın, bu kesinlikle haksız bir taksimdir!”

23 İn hiye illâ esmâun semmeytumûhâ entum ve âbâukum mâ enzelallâhu bihâ min sultân, in yettebiûne illâz zanne ve mâ tehvâl enfusu, ve lekad câehum min rabbihimul hudâ.

1.            in ...(illâ): sadece, ancak

2.            hiye: o

3.            (in) ...illâ: sadece, ancak

4.            esmâun: isimler

5.            semmeytumû-hâ: onu siz isimlendirdiniz

6.            entum: siz

7.            ve âbâu-kum: ve sizin babalarınız, atalarınız

8.            mâ enzele: indirmedi

9.            allâhu: Allah

10.          bi-hâ: ona

11.          min sultânin: sultan, bir delil

12.          in ...(illâ): sadece, ancak

13.          yettebiûne: tâbî oluyorlar

14.          in ...(illâ): sadece, ancak

15.          zanne: zan

16.          ve mâ tehve: ve hevalarının arzu ettiği şey

17.          el enfusu: nefsler

18.          ve lekad: ve andolsun, gerçekten, doğrusu, gerçek şu ki, muhakkak ki, ki

19.          câe-hum: onlara geldi

20.          min rabbi-him: Rab'lerinden

21.          el hudâ: hidayet

“O sadece sizin ve babalarınızın onu isimlendirdiğiniz isimlerdir sadece. İndirmedi Allah ona sultan. Tâbî oluyorlar sadece zanna, sadece nefslerinin ve hevalarının arzu ettiği şeye. Ve hâlbuki onlara geldi Rablerinden hidayet.”

Açıklama: Yani “bu sözde ilahi varlıklar sizin ve atalarınızın uydurduğu boş isimlerden başkası değildir. Allah onlara hiçbir yetki vermemiştir. O putlara tapanlar sadece zannın ve kuruntuların peşindedirler. Ama artık onlara Rablerinden bir yol gösterici gelmiştir.” Kuruntu vurgulanıyor.

24 Em lil insâni mâ temennâ.

1.            em: veya, yoksa mı

2.            li el insâni: insan için

3.            mâ: şey

4.            temennâ: dilekte bulundu

“Yoksa insan için mi temenni ettiği şey?”

Açıklama: Yani “insan her dilediğini elde etme hakkına sahip olduğunu ya da sahip olmanın insan için olduğunu mu sanıyor?”

25 Fe lillâhil âhiratu vel ûlâ.

1.            fe: öyleyse, fakat, oysa

2.            li allâhi: Allah'ındır

3.            el âhiretu: son

4.            ve el ûlâ: ve ilk

“Öyleyse Allah’ındır ahiret ve evvel.”

Açıklama: Yani “fakat dünya da ahiret de Allah’ındır.” Yani “Allah böylesine güçlüyken nasıl olur da bir aracıya ihtiyaç hisseder; öyle şey olur mu? Olmaz. O her şeyin sahibi.”

26 Ve kem min melekin fîs semâvâti lâ tugnî şefâatuhum şey’en illâ min ba’di en ye’zenallâhu limen yeşâu ve yerdâ.

1.            ve kem: ve nice

2.            min melekin: melekler

3.            fî es semâvâti: semalarda, göklerde

4.            lâ tugnî: gani olmaz, fayda vermez

5.            şefâatu-hum: onların şefaatleri

6.            şey’en: bir şey

7.            illâ: ancak, başka, hariç

8.            min ba’di: den sonra

9.            en ye’zene: izin vermesi

10.          allâhu: Allah

11.          li men: bir kimse için

12.          yeşâu: diler

13.          ve yerdâ: ve razı olur

“Ve semalardaki nice meleklerin gani olmaz şefaatleri bir şeyle; Allah’ın dilediği ve razı olduğuna izin vermesi dışında.”

Açıklama: Yani “göklerde nice melekler vardır ki onların şefaatleri hiçbir şekilde fayda vermez. Allah’ın dileyip razı olduğu kimseler hariç. Göklerde ne kadar çok melek olsa da onların şefaati hiç kimseye en ufak bir fayda sağlamayacaktır; hatta şefaat etmeleri söz konusu bile olmayacaktır. Ancak Allah dilediği ve razı olduğu kimseye Allah’ın şefaat etmesi söz konusudur.”

27 İnnellezîne lâ yu’minûne bil âhirati le yusemmûnel melâikete tesmiyetel unsâ.

1.            inne: muhakkak ki (gerçek şu ki)

2.            ellezîne: o kimseler

3.            lâ yu’minûne: îmân etmeyenler

4.            bi el âhireti: ahirete

5.            le yusemmûne: isimlendiriyorlar

6.            el melâikete: melekleri

7.            tesmiyete: isimlerle

8.            el unsâ: dişi

“Muhakkak ki ahirete iman etmeyen kimseler isimlendiriyorlar melekleri dişi isimlerle.”

Açıklama: Yani “bakın, (ancak) öteki dünyaya (samimiyetle) inanmayanlar, melekleri dişi varlıklar olarak görürler…”

28 Ve mâ lehum bihî min ilmin, in yettebiûne illâz zanne ve innez zanne lâ yugnî minel hakkı şey’â.

1.            ve mâ: ve yoktur

2.            lehum: onların

3.            bihî: bununla ilgili

4.            min ilmin: bilgileri

5.            in yettebiûne: tâbî olmaktadırlar, uymaktadırlar

6.            ille: yalnızca

7.            ez zanne: zanna

8.            ve inne: ve muhakkak ki

9.            ez zanne: zan

10.          lâ yugnî: yarar sağlamaz

11.          minel hakki: Hakktan yana

12.          şey’en: hiçbir şey

“Ve yoktur onların bununla ilgili ilimleri; tabidirler yalnızca zanna ve zan gani değildir haktan yana hiçbir şeye.”

Açıklama: Yani “onların bu konuda hiçbir bilgileri olmadığından yalnızca zannın ardından giderler ama zan, hiçbir zaman gerçeğin yerini tutmaz ki.” Zira melekler insan kavrayışının uzanamayacağı alana aittirler. Hatırlayın elçi bile vahiy meleğini gördüğü halde ‘kısmen’ bilgilenmiş idi ki melekleri hiç görmeyenin zanla bilgiçlik taslamaları kıyas edildiğinde arada muazzam bir fark olacaktır.

29 Fe a’rıd an men tevellâ an zikrinâ ve lem yurid illâl hayâted dunyâ.

1.            fe: böylece

2.            a’rid: yüz çevir, ardını dön, sırt çevir

3.            an men: kimseden

4.            tevellâ: yüz çeviren

5.            an zikrinâ: zikrimizden

6.            ve lem yurid: ve istemeyen

7.            ille: başkasını

8.            el hayâte: hayatından

9.            ed dunyâ: dünya

“Böylece zikrimizden yüz çeviren ve dünya hayatından başkasını istemeyen kimseye ardını dön.”

Açıklama: O halde, Bizi anmaktan uzak duran ve bu dünya hayatından başka bir şeye önem vermeyenlere mani ol,

30 Zâlike mebleguhum minel ilmi, inne rabbeke huve a’lemu bi men dalle an sebîlihî ve huve a’lemu bi menihtedâ.

1.            zâlike: odur

2.            mebleguhum: onların erişebildikleri

3.            min el ilmi: ilimden

4.            inne: muhakkak ki

5.            rabbeke: senin Rabbin

6.            huve: o

7.            a’lemu: bilir

8.            bi men: kimseyi

9.            dalle: dalâlette kalan, sapan

10.          an sebîlihî: yolundan

11.          ve huve: ve o

12.          a’lemu: bilir

13.          bi men: kimseyi de

14.          ihtedâ: hidayeti tutan, hidayeti seçen

“Odur onların erişebildikleri ilimden. Muhakkak ki senin O Rabbin bilir yolundan dalalette olanı ve o bilir hidayette olanı.”

Açıklama: Yani “zanları onlar için bilinmeye değer tek şeydir. Şüphe yok ki Rabbin kimin Onun yolundan saptığını ve kimin Onun rehberliğine uyduğunu hakkıyla bilir.” Yani “onlar dünyacıdırlar.”

31 Ve lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı li yecziyellezîne esâû bimâ amilû ve yeczîyellezîne ahsenû bil husnâ.

1.            ve lillâhi: ve Allah içindir

2.            mâ: şeyler

3.            fîs semâvâti: göklerde

4.            ve mâ: ve şeyler

5.            fî el ardı: yerde

6.            li yecziye: cezalandırsın diye

7.            ellezîne: o kimseler

8.            esâû: kötülükte bulunan

9.            bimâ amilû: yaptıklarından dolayı

10.          ve yeczîye: ve mükâfatlandırsın

11.          ellezîne: o kimseler

12.          ahsenû: güzel davranışta bulunan

13.          bi el husnâ: en güzeliyle

“Ve Allah içindir semadaki şeyler ve arzdaki şeyler. Cezalandırsın diye kötülükle bulunan o kimseleri ve cezalandırsın diye en güzeliyle güzel davranan o kimseleri.”

Açıklama: Yani “göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’a aittir. O kötülük yapanlara yaptıklarının karşılığını verecek ve iyilik yapanları da katıksız iyilikle ödüllendirecektir.” Dikkat edilirse kötülük tam karşılığıyla, fakat iyilik kat kat fazlasıyla ödüllendiriliyor. Bunun varlığı bile ahrette bir aracıya ya da Allah’tan başka şefaatçiye gerek bırakmıyor. Aracılık Allah’ın şanına aykırıdır. İnsanların bile güçlendikçe aracıya olan ihtiyaçları azalır.

32 Ellezîne yectenibûne kebâiral ismi vel fevâhışe illâl lememe, inne rabbeke vâsiul mağfirati, huve a'lemu bikum iz enşeekum minel ardı ve iz entum ecinnetun fî butûni ummehâtikum, fe lâ tuzekkû enfusekum, huve a’lemu bi menittekâ.

1.            ellezîne: o kimseler ki

2.            yectenibûne: kaçınırlar

3.            kebair: büyük

4.            el ismi: günah

5.            ve: ve

6.            el fevâhişe: çok çirkin yüz kızartıcı olanından

7.            illa: dışında, hariç

8.            el lememe: küçük günahlar

9.            inne: muhakkak ki

10.          rabbeke: senin Rabbin

11.          vâsiu: geniş olandır

12.          magfireti: mağfireti

13.          huve: o

14.          a’lemu: daha iyi bilendir, bilir

15.          bikum: sizi

16.          iz enşeekum: inşa ettiği zaman, yarattığı zaman

17.          min el ardi: arzdan, topraktan

18.          ve iz: ve o zaman

19.          entum: siz

20.          ecinnetun: bir cenin

21.          fî butûni: karınlarında

22.          ummehâtikum: annelerinizin

23.          fe: öyleyse

24.          lâ tuzekkû: tezkiyeye kalkışmayın, temize çıkartmayın

25.          enfusekum: nefslerinizi

26.          huve: o

27.          a’lemu: iyi bilendir

28.          bi men: kimseyi

29.          ittekâ: takva sahibi

“O kimseler ki kaçınırlar küçük günahlar dışında büyük günahtan ve hayâsızlıktan. Muhakkak ki Rabbinin mağfireti geniştir. O sizi bilir; arzdan inşa ettiği zamanı ve siz bir ceninken annelerinizin karnındaki o zamanı... Öyleyse tezkiyeye kalkışmayın nefislerinizi. O bilendir takva sahibi kimseyi.”

Açıklama: Yani “onlar ki küçük günahlar hariç büyük günahlardan ve fuhuştan sakınırlar. Muhakkak ki Rabbin mağfireti geniş olandır. O sizi daha iyi bilendir. O sizi topraktan yaratmıştı. Ve siz annelerinizin karnında cenin idiniz. Öyleyse nefislerinizi tezkiye ettiğinizi iddia etmeyin. Allah kimin takva sahibi olduğunu daha iyi bilendir. Büyük günahlardan ve çirkin fiillerden kaçınanlar arada bir hataya düşseler de bilsinler ki Rabbin bağışlamada cömerttir. O sizi toz topraktan var ederken de, annelerinizin rahminde saklı bulunduğunuzda da yani her daim sizinle ilgili her bilgiye sahiptir. O halde kendinizi saf ve temiz görmeyin; çünkü O kimin kendisine karşı sorumluluk bilinci taşıdığını en iyi bilendir.” Görüldüğü üzere bu kimseler günaha girmeyi alışkanlık edinmeyenlerdir. Ayrıca bu ayette insanın zayıf yaratılışlı olduğu anlaşılıyor. Bu nedenle de günaha yatkındırlar.

33 E fe raeytellezî tevellâ.

1.            efere: gördün mü, düşündün mü

2.            eytellezî: kimseyi

3.            tevellâ: yüz çeviren

“Düşündün mü yüz çeviren kimseyi?”

Açıklama: Yani “peki, hiç düşündün mü (Bizi hatırlamaktan) uzak durup (bu dünya hayatından başka şeye değer vermeyeni)?”

34 Ve a’tâ kalîlen ve ekdâ.

1.            ve a’tâ: ve verdi

2.            kalîlen: azıcık, az

3.            ve ekdâ: ve çoğunu elinde tutarak kıstı, cimrilik etti, kıstı

“Ve verdi azıcık ve kıstı.”

Açıklama: Yani “ve o pek az verip kalanını vazgeçip vermedi; cimrilik etti; kendini arındırmaktan uzak durdu.”

35 E indehu ilmul gaybi fe huve yerâ.

1.            e’indehu: onun yanında

2.            ilmu: ilmi

3.            el gaybi: gaybın

4.            fe: böylece

5.            huve: o mu

6.            yerâ: görüyor

“Onun yanında mı gaybın ilmi? Böylece o görüyor mu?”

Açıklama: Yani “o insan kavrayışının ötesindeki şeyin bilgisine sahip olduğunu mu sanıyor? Böyle sandığı için de onu açıkça görebildiğini mi iddia ediyor?” Yani “o ahretin ve hesabın olmayacağından nasıl bu kadar emin olabiliyor?”

36 Em lem yunebbe’ bimâ fî suhufi mûsâ.

1.            em: yoksa

2.            lem yunebbe: kendisine haber verilmedi mi

3.            bimâ: olan şey

4.            fî suhufi: sayfalarında

5.            mûsâ: Musa’nın

“Yoksa kendisine haber verilmedi mi Musa’nın sayfalarında olan şey?”

Açıklama: Yani “yoksa henüz kendisine bildirilmedi mi Musa’ya gelen vahiylerde ne vardı?”

37 Ve ibrâhîmellezî veffâ.

1.            ve ibrâhîme: ve İbrâhîm'in

2.            ellezî veffâ: ahdini yerine getiren, o ki vefakâr

“Ve o İbrâhîm ki, vefalı.”

Açıklama: Yani “her türlü güvene layık olan, kıymet bilen, çok şükreden İbrahim’e.” İki peygamberle örnek vermiş oluyor. Tüm elçiler insanlık tarihi boyunca değişmez ahlaki hakikatleri insanlara aktarmışlardır.

38 Ellâ teziru vâziratun vizra uhrâ.

1.            ellâ: doğrusu

2.            lâ teziru: yüklenmez

3.            vâziretun: hiçbir vizir, hiçbir kabahatlı, hiçbir günahkâr

4.            vizre: vizrini, kabahatını, günah yükünü

5.            uhrâ: başkasının

“Doğrusu yüklenmez hiçbir günahkâr vizir çeken başkasının vizrini.”

Açıklama: Yani “hiç kimse başka bir kimsenin yükünü taşıyacak değildir.” Bu ahlaki kural Kur’an’da beş kez geçmekte olup nüzul sırasına göre ilki buradadır. Bu ayetle hem Hıristiyanların “ilk günah” doktrini reddediliyor, hem aracılık ihtimali reddediliyor ve hem de kişinin günahlarının bir kutsal kişinin kendini feda etmesiyle bağışlanabileceği fikrini reddetmiş oluyor. Böylece hem Hıristiyanların İsa’nın insanlığın günahını yüklendiği fikrini hem de Perslerin insanın Mithras tarafından vekâleten kurban edileceği doktrinini yıkıp atıyor.

39 Ve en leyse lil insâni illâ mâ seâ.

1.            ve en: ve şüphesiz

2.            leyse: değildir, yoktur

3.            lil insâni: insan için

4.            illâ: başka

5.            mâ seâ: mesai, çalışmasından

“Ve şüphesiz yoktur insan için mesaisinden başkası.”

Açıklama: Yani “insana uğrunda çaba gösterdiği dışında bir şey verilmeyecektir.” Burada insanın bilinçli olarak amaçladığı yani niyeti ve söz yahut eylemle ifade ettiği her şey kastediliyor.

40 Ve enne sa’yehu sevfe yurâ.

1.            ve enne: ve muhakkak ki

2.            sa’yehu: onun emeği, gayreti

3.            sevfe: yakında

4.            yurâ: görülecektir

“Ve muhakkak ki onun gayreti yakında görülecektir.”

Açıklama: Yani “ve zamanı geldiğinde kendisine çabasının gerçek anlamı gösterilecek.”

41 Summe yuczâhul cezâel evfâ.

1.            summe: sonra

2.            yuczâhu: ona karşılık ödenecektir, cezalanacaktır

3.            el cezâe: ceza (karşılık)

4.            el evfâ: tam tamına, eksiksiz, tastamam, tam olarak

“Sonra cezası tam olarak cezalanacaktır.”

Açıklama: Yani “ve sonra ona tam, eksiksiz karşılığı verilecektir. Kimse en ufak bir haksızlığa uğramayacaktır.”

42 Ve enne ilâ rabbikel muntehâ.

1.            ve enne: ve muhakkak ki

2.            ilâ rabbike: Rabbinedir

3.            el muntehâ: dönüş, son varış, nihayeti

“Ve muhakkak ki Rabbinedir dönüş.”

Açıklama: Yani “sonunda dönüş mutlaka Rabbinedir; hesap vereceğimiz yegâne merci Rabbindir.” Yani “her şeyin başı ve sonu; verdiği nimetlerin hesabının sorucusu.”

43 Ve ennehu huve adhake ve ebkâ.

1.            ve ennehu: ve muhakkak ki o

2.            huve: odur

3.            adhake: güldüren

4.            ve ebkâ: ve ağlatan

“Ve muhakkak ki Odur güldüren ve ağlatan.”

Açıklama: Yani “sizi bereketlendirerek güldüren ve mahrum ederek ağlatan yalnız Odur.”

44 Ve ennehu huve emâte ve ahyâ.

1.            ve ennehu: ve muhakkak ki o

2.            huve: odur

3.            emâte: öldüren

4.            ve ahyâ: ve dirilten

“Ve muhakkak ki Odur öldüren ve hayat veren.”

Açıklama: Yani “her canlıya ölümü getiren ve hayatı bağışlayan, dirilten yalnız Odur.”

45 Ve ennehu halakaz zevceyniz zekere vel unsâ.

1.            ve enne-hu: ve muhakkak ki o

2.            halaka: yarattı

3.            ez zevceyni: çift

4.            ez zekere: erkek

5.            ve el unsâ: ve dişi

“Ve muhakkak ki O halk etti erkek ve dişi çifti.”

Açıklama: Yani “ve Odur birbirinden çoğalan iki cinsi yaratan.”

46 Min nutfetin izâ tumnâ.

1.            min nutfetin: bir damla sudan

2.            izâ: o zaman

3.            tumnâ: meni döküldüğü, menilediği

“Bir damla nutfeden menilediği zaman.”

Açıklama: Yani “(sadece) bir sperm damlasından.”

47 Ve enne aleyhin neş’etel uhrâ.

1.            ve enne: ve muhakkak ki

2.            aleyhi: ona ait, onun üzerinde

3.            en neş’ete: neş’et, çıkış, yeniden yaratılış, ikinci dirilme

4.            el uhrâ: başka, diğer, sonraki, ahir

“Ve muhakkak ki Ona aittir ahirdeki neş’et.”

Açıklama: Yani “ve Onun kudretindedir ikinci bir hayatı da var etmek.”

48 Ve ennehu huve agnâ ve aknâ.

1.            ve enne-hu: ve muhakkak ki o

2.            huve: o

3.            agnâ: zengin eden

4.            ve aknâ: ve varlıklı kılan, sermaye veren

“Ve muhakkak ki O gani eden ve O varlıklı kılandır.”

Açıklama: Yani “isteklerden arındıran ve mülk sahibi kılan yalnız Odur.”

49 Ve ennehu huve rabbuş şı’râ.

1.            ve enne-hu: ve muhakkak ki o

2.            huve: o

3.            rabbu: Rabbi

4.            eş şi’râ: Şira (Yıldızı)

“Ve muhakkak ki O, Şira’nın Rabbi Odur.”

Açıklama: Yani “yalnız Odur en parlak yıldızı yarattığı gibi her şeyi yaratmakta olan.” Takımyıldızlarının en parlağı hatırlatılıyor. “Şira’nın Rabbi” demekle sadece Şira’nın değil evrenin yaratıcısını ifade ediyor. Allah tek ilah olduğuna göre herhangi bir şeyin yaratıcısı her şeyin yaratıcısıdır da ondan.

50 Ve ennehu ehleke âdenil ûlâ.

1.            ve enne-hu: ve muhakkak ki o

2.            ehleke: helâk etti

3.            âden(i): Âd (halkı)

4.            el ûlâ: ilk, evvel, önce

“Ve muhakkak ki O helâk etti evvelki Âd’ı.”

Açıklama: Yani “ve Odur perişan ettikten sonra yok eden kadim Ad kavmini.”

51 Ve semûde fe mâ ebkâ.

1.            ve semûde: ve Semud

2.            fe: böylece

3.            mâ ebkâ: bâki kılmadı, geriye kimseyi bırakmadı

“Ve Semud’u. Böylece bâki kılmadı.”

Açıklama: Yani “ve Semud’u da helâk ederek onları bâki kılmadı, geriye kimseyi bırakmadı ve Semud’u hiçbir iz bırakmayacak şekilde sildi süpürdü.” Artık kimsenin aklına bile gelmiyor.

52 Ve kavme nûhın min kablu, innehum kânû hum azleme ve atgâ.

1.            ve kavme nûhin: ve Nuh’un kavmi

2.            min kablu: önceden, daha önce

3.            inne-hum: muhakkak ki onlar

4.            kânû: idiler, oldular

5.            hum: onlar

6.            azleme: daha zalim

7.            ve atgâ: ve daha azgın

“Ve daha önce Nuh’un kavmini. Muhakkak ki onlar daha zalim idiler ve daha azgındılar.”

Açıklama: Yani “ve daha önce de Nuh kavmini de helâk etmişti. Hatta onlar daha zalim ve daha azgındılar.”

53 Vel mu’tefikete ehvâ.

1.            ve el mu’tefikete: ve altı üstüne getirilen, altüst edilen belde

2.            ehvâ: düşürdü, yerin dibine geçirdi

“Ve alt üst edilen beldeyi düşürdü.”

Açıklama: Yani “ve alt üst edilen beldeyi yerin dibine geçirerek Rabbin onları yok etti” tıpkı yıkılıp altüst olan öteki şehirleri yok olmaya terk ettiği gibi.

54 Fe gaşşâhâ mâ gaşşâ.

1.            fe: böylece, artık

2.            gaşşâ-hâ: ona sardı, kapladı, örttü

3.            mâ: şeyi

4.            gaşşâ: sardı, kapladı

“Böylece sardırttı da ona sardığı şeyi.”

Açıklama: Yani “artık o kavmi azap kapladı; çepeçevre sardı; ebediyen görünmez hale getirdi.” Burada Lut halkının şehirleri olan Sodom ve Gomore hemen aklımıza gelmeli. Yani “o şehirler topraktan inşa edilmişlerdi ve yerin altına gömüldüler; böylece topraktan olanı kaplayan yine toprak kaplamış oldu.”

55 Fe bi eyyi âlâi rabbike tetemârâ.

1.            fe: öyleyse

2.            bi eyyi: hangi

3.            âlâi: (cömertçe verilen) nimetler

4.            rabbi-ke: senin Rabbin

5.            tetemârâ: şüphe ediyorsun

“Öyleyse Rabbinin hangi nimetlerinden şüphe ediyorsun?”

Açıklama: Yani “mademki verilen nimetlere şükretmeyenlerin sonları böyle oluyor o halde hala Rabbinin hangi nimetlerinden şüphe ediyorsun? Hem nimetlenip hem de şükretmeyip şımararak haddi aşarsanız öncekilerin başına gelen sizin de başınıza gelir.” ‘Âlâ’ lafız olarak ‘nimetler’ veya ‘hazineler’ demek olsa bile burada cömert zenginlik ve kudret kastedilir.

devam edecek...


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SU STRESLİ ÜLKELER VE TÜRKİYE Genel 14.09.2019
Nasıl mutlu oluruz? Genel 10.09.2019
ÖZSAYGI Genel 09.09.2019
Türkiyedeki Su Kaynaklarına Yabancı Sermayelerin Önem Vermesi Hayra Alamet Olmasa Gerek !!! Genel 29.08.2019
RENKLER KAÇ TANE? Genel 19.08.2019