2 KALEM (NUN) SURESİ (1-50) (1)

1 Nûn vel kalemi ve mâ yesturûn.

1.            nûn: mukattaa harflerindendir, ünlemdir

2.            ve: andolsun (yemin anlamında “ve”), şahit olsun, düşün

3.            el kalemi: ve kaleme

4.            ve mâ: ve şeye, şeylere

5.            yesturûne: satır satır yazıyorlar, satırlar halinde yazıyorlar

“Nûn. Düşün kalem ve satır satır yazılı şeyleri!”

Açıklama: Burada ilk kez vahiy huruf-u mukatta ile başlayarak sonra söylenecek olanların önemine binaen ünlem oluyor. Böylece Peygamberin yazanı ve yazılanı düşünmesini sağlayıp onun mecnun olmadığını vurgulayacaktır. “Düşün” denilmesini tercih ettik çünkü Allah’ın yemin etmesi ve cansız varlıkların şahit tutulmaları, düşünüp tefekkür etmek kadar ya da aklı iyi işletmek kadar ayakları yere basan hususlar değildirler. Ayrıca Kur’an’ın bütününde düşünmek yeminden de şahit tutmaktan da çok daha söz konusudur. Bu üç ihtimalden vahye bizi en fazla dâhil eden “düşünmek”tir.

2 Mâ ente bi nimeti rabbike bi mecnûn.

1.            mâ: değil

2.            ente: sen

3.            bi nimeti: nimeti ile, nimeti sayesinde

4.            rabbi-ke: senin Rabbin, Rabbinin

5.            bi mecnûnin: mecnun

“Rabbinin nimeti sayesinde sen mecnun değilsin.”

Açıklama: Yani “Rabbinin nimetiyle küfredenlerin iddia ettikleri gibi cinlenmiş değilsin. Cahillerin inandıkları gibi cinlerin musallat olduğu biri değilsin.” Benzer bir ayet yakında tekrar inecektir...

3 Ve inne leke le ecran gayra memnûn.

1.            ve inne: ve muhakkak ki

2.            leke: senin, senin için

3.            le: mutlaka, elbette

4.            ecren: ecir, mükâfat

5.            gayre: olmayan,

6.            memnûnin: kesilen, devam etmeyen

“Ve muhakkak ki senin için mutlaka kesintisi olmayan ecir vardır.”

Açıklama: Yani “sen onların indinde mecnun olabilirsin ama benim indimde kesintisi olmayan bir ödül elde edeceksin.”

4 Ve inneke le alâ hulukın azîm.

1.            ve inne-ke: ve muhakkak ki sen

2.            le: gerçekten, elbette, mutlaka

3.            alâ: üzerinde

4.            hulukın: yaratılış, ahlâk, hayat tarzı

5.            azîmin: azîm, çok büyük

“Ve muhakkak ki sen mutlaka azametli ahlâk üzeresin.”

Açıklama: Yani “ayrıca sen üstün bir yaşantı biçimine sahipsin. Davranışlarınla güzel örneksin.” Suçlamaların tam aksine azametli bir ahlak sahibi olduğu için zaten peygamber seçildi. “Huluk” kişinin karakteri, tabiatıdır; aynı zamanda ikinci tabiatı olarak alışkanlık haline gelen davranışlarıdır.

5 Fe se tubsıru ve yubsırûn.

1.            fe: o zaman, artık

2.            se- tubsıru: göreceksin

3.            ve yubsırûne: ve onlar görecekler

“Artık göreceksin ve onlar görecekler.”

Açıklama: Yani “bir gün gelecek sen hak ettiğini göreceksin ve seni küçümseyip hakaret edenler de hak ettiklerini görecekler.”

6 Bi eyyikumul meftûn.

1.            bi eyyikum(u): sizin hanginiz

2.            el meftûnu: meftun, fitneye uğramış, şaşkın

“Sizin hanginiz meftun?”

Açıklama: Yani “göreceksiniz peygamberin mi yoksa onu hakir görenlerin mi kimin akıldan yoksun fitneci olduğunu.” Dikkat edin Allah kâfirlerin kullandığı “mecnun” ifadesiyle karşılık vermiyor da “mefdun” diyor. Cinlenme Allah’ın değil hurafecilerin kavramıdır; Allah bu yüzden “fitneci” demeyi yakıştırıyor. Böylece demiş oluyor ki: “Siz ona mecnun diyorsunuz ama göreceksiniz kimin fitneci olduğunu?”

7 İnne rabbeke huve a’lemu bi men dalle an sebîlihî ve huve a’lemu bil muhtedîn.

1.            inne: muhakkak ki

2.            rabbe-ke: senin Rabbin

3.            huve: o

4.            a’lemu: bilir

5.            bi men: kim, kimi, kimin

6.            dalle: dalâlette, saptı

7.            an sebîli-hî: onun yolundan, kendi yolundan

8.            ve huve: ve o

9.            a’lemu: bilir

10.          bi el muhtedîne: hidayete erenleri (ermiş olanları)

“Muhakkak ki senin Rabbin bilir kim Onun yolundan dalalette ve O bilir (kim) hidayette.”

Açıklama: Yani “her kim ne derse desin, gerçek şu: Rabbin kimin doğru yoldan saptığını da kimin doğru yolda olduğunu da bilir.”

8 Fe lâ tutııl mukezzibîn.

1.            fe: artık, öyleyse

2.            lâ tutıı: itaat etme

3.            el mukezzibîne: yalanlacılar, tekzip edenler

“Öyleyse yalanlayanlara itaat etme.”

Açıklama: Yani “o halde hakikati yalanlayanların arzu ve özlemlerine uyma.”

9 Veddû lev tudhinu fe yudhinûn.

1.            veddû: temenni ettiler

2.            lev tudhinu: eğer sen musamaha gösterirsen

3.            fe: o zaman

4.            yudhinûne: onlar müsamaha gösterecekler

“Temenni ettiler eğer sen müsamaha gösterirsen o zaman onlar müsamaha göstersinler.”

Açıklama: Yani “onlar isterler ki sen onlara taviz veresin ve buna karşılık onlar da sana taviz versinler.”

10 Ve lâ tutı’ kulle hallâfin mehîn.

1.            ve lâ tutı’: ve itaat etme

2.            kulle: her, hepsi (hiçbiri)

3.            hallâfin: çok yemin edenler

4.            mehînin: bayağı, basit, lüzumsuz, adi

“Ve itaat etme hiçbirine haince çok yemin edenlerin.”

Açıklama: Yani “boyun eğme ihanet içinde yemin edip duranların hiçbirine...”

11 Hemmâzin meşşâin bi nemîm.

1.            hemmâzin: çok ayıplayan, çok çekiştiren, devamlı kusur arayan

2.            meşşâin: dedikodu yapan, gammazca lâf taşıyan

3.            bi nemîmin: (arada götürülüp getirilen) söz, lâf

“Dedikoduculara, laf gammazlarına...”

Açıklama: Yani “boyun eğme laf taşıyanlara, arkadan çekiştirenlere… “

12 Mennâın lil hayri mu’tedin esîm.

1.            mennâın: devamlı men eden

2.            li el hayri: hayrı

3.            mu’tedin: haddi tecavüz eden, aşırı

4.            esîmin: günahkâr

“Devamlı hayrı men edenlere, aşırıya kaçan kötülere.”

Açıklama: Yani “boyun eğme sürekli olarak iyiliğe mani olanlara, sürekli olarak kötülük içindekilere…”

13 Utullin ba’de zâlike zenîm.

1.            utullin: zorba, kabadayı, kötülük yapan, …zalimce davranan, …hem zalim hem hırslı olan

2.            ba’de zâlike: bundan sonra (bundan başka)

3.            zenîmin: soysuz, faiz yiyen, günahkâr, lüzumsuz, atıl, faydasız (kimse)

“Zorbalara, bundan başka ne idüğü belirsizlere...”

Açıklama: Yani “boyun eğme ihtiraslarına esir olmuş zalimlere ve bütün bunların ötesinde hayırsızlıktan ve kötülükten başka bir özelliği olmayanlara…”

14 En kâne zâ mâlin ve benîn.

1.            en kâne: olması

2.            zâ: sahip olma

3.            mâlin: mal, mallar, dünyevi servet

4.            ve benîne: ve oğullar, çocuklar

“Sahip olmalarından mallara ve oğullara.”

Açıklama: Yani “boyun eğme çokça mal ve oğullara sahipler diye onları güçlü görüp de.”

15 İzâ tutlâ aleyhi âyâtunâ kâle esâtîrul evvelîn.

1.            izâ: olduğu zaman

2.            tutlâ: okundu

3.            aleyhi: ona

4.            âyâtu-nâ: bizim âyetlerimiz

5.            kâle: dedi

6.            esâtîru: (satırlar) masallar

7.            el evvelîne: evvelkiler

“Okunduğu zaman ona âyetlerimiz: ‘Evvelkilerin satırları’ dedi.”

Açıklama: Yani “vahyettiğimiz mesajlarımızı işittiklerinde İncil ve Tevrat’ta yazılanlara benzetince hışımla kalkıp önyargıyla “Bunlar eskilere yazılanlar” dediler. Merak edip de önyargısızca düşünmediler.”

16 Se nesimuhu alâl hurtûm.

1.            se-nesimu-hu: ona yakında damga basacağız (yakında onu damgalayacağız)

2.            alâ el hurtûmi: hortumu, hayvanlaşanın (filin) burnu üzerine

“Biz yakında onun hortumu üzerine damga basacağız.”

Açıklama: Yani “bunun için yakasını kurtaramayacağı bir zilletle, rezillikle damgalayacağız! Perişanlıktan kurtulamayacak. Görecek mesajlarımızdaki gerçeği örtmenin bedelini. O fil gibi güçlü görüneni burnundan yakalayıp âlemlere ibret olacağı bir duruma düşüreceğiz.”

17 İnnâ belevnâhum ke mâ belevnâ ashâbel cenneti, iz aksemû le yasrimunnehâ musbihîn.

1.            innâ: muhakkak ki biz

2.            belevnâ-hum: onları belâya uğrattık

3.            kemâ: gibi

4.            belevnâ: belâya uğrattık

5.            ashâbe: sahipler

6.            el cenneti: bahçe, bostan

7.            iz: olduğu zaman, olmuştu

8.            aksemû: kasem ettiler, yeminleştiler

9.            le: mutlaka

10.          yasrimu-enne-hâ: onu mutlaka devşirecekler, mahsulü toplayacaklar

11.          musbihîne: sabah vakti, sabah erken

“Muhakkak ki onları belâya uğratırız mutlaka onu sabah erkenden toplamak için yeminleşen bostan sahiplerini belâya uğrattığımız gibi.”

Açıklama: Yani “biz belasını verdik o günahkârların tıpkı ağaçtaki meyveleri ertesi gün fakirlere mahsul kalmasın diye erkenden toplamaya kararlı olan bahçe sahiplerinin belasını verdiğimiz gibi. Hani o bahçe sahipleri sabah erkenden hasat yapacaklarına dair sözleşmiştiler. Fakirler gelip toplamadan biz daha erken davranalım diye.”

18 Ve lâ yestesnûn.

1.            ve: ve

2.            lâ yestesnûne: istisna yapmıyorlar

“Ve bir istisna yapmıyorlar.”

Açıklama: Yani “ve onlar fakirleri istisna görmemişlerdi. Oysaki aç oldukları için biraz sadaka edebilirlerdi.”

19 Fe tâfe aleyhâ tâifun min rabbike ve hum nâimûn.

1.            fe: fakat

2.            tâfe: dolaştı

3.            aleyhâ: onun üzerinde

4.            tâifun: tayfun, kasırga, afet, salgın

5.            min rabbi-ke: rabbinizden, rabbiniz tarafından

6.            ve hum nâimûne: ve onlar uyuyorlar

“Fakat onun üzerinde dolaştı Rabbin tarafından gönderilen tayfun onlar uyuyorken.”

Açıklama: Yani “bu cimrilikleri yüzünden onlar uykudayken Rabbinden gelen bir afet o bahçe mahsullerini sardı.” Geriye çer çöp bırakacak kadar kötü bir salgın.

20 Fe asbahat kes sarîm.

1.            fe: böylece

2.            asbahat: oldu

3.            ke: gibi

4.            es sarîmi: simsiyah, kara toprak

“Böylece simsiyah gibi oldu.”

Açıklama: Yani “ tufanın ardından mahsul adeta simsiyah oldu; çer çöpe döndü.”

21 Fe tenâdev musbihîn.

1.            fe: sonra, nihayet

2.            tenâdev: birbirlerine nida ettiler, seslendiler

3.            musbihîne: sabah olunca

“Nihayet sabah olunca birbirlerine seslendiler:”

Açıklama: Yani “onlar kararlaştıkları gibi sabah erken kalktıklarında birbirlerine seslendiler.”

22 Enıg’dû alâ harsikum in kuntum sârımîn.

1.            en ıgdû: erkenden gitmek, gitmek

2.            alâ: üzere, ...e

3.            harsi-kum: tarlanız

4.            in: eğer

5.            kuntum: siz iseniz

6.            sârımîne: devşiriciler, devşirecek olanlar

“Tarlanıza sabah erken gidin eğer mahsul toplayacaksanız.”

Açıklama: Yani “mahsul toplamak istiyorsanız karnı acıkan yoksullar sizden önce davranmadan tarlanıza sabah erkenden gidin. Yoksa tamamını toplayamayacaksınız. Fakirler siz gidene kadar ne kadar yoksul, öksüz, fakir-fukara varsa aç karınlarını doyurmak için başınıza üşüşürler. Tez davranın ki fakirler gittiklerinde ne sizi ne de yiyecek hiçbir şeyi bulamasınlar.”

23 Fentalekû ve hum yetehâfetûn.

1.            fe: bundan sonra

2.            intalekû: ayrıldılar

3.            ve: ve

4.            hum: onlar

5.            yetehâfetûne: gizli gizli konuşuyorlar

“Bundan sonra ayrıldılar ve gizlice konuştular:”

Açıklama: Yani “derken evlerinden çıkıp yola koyuldular ve giderken aralarında şöyle fısıldadılar.”

24 En lâ yedhulennehâl yevme aleykum miskîn.

1.            en: olmak

2.            lâ yedhule-enne-hâ: sakın oraya girmesin

3.            el yevme: bugün

4.            aleykum: size, sizin yanınıza

5.            miskînun: miskin, yoksul, fakir

“Sakın bugün oraya sizin yanınıza bir miskin girmesin.”

Açıklama: Yani “bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanınıza sokulup da dilenmesin” diyerek fakirleri def etmeye önceden şartlandılar. Sosyal bir günah işleniyor.

25 Ve gadev alâ hardin kâdirîn.

1.            ve: ve

2.            gadev: sabah erkenden gittiler

3.            alâ: üzere

4.            hardin: men etmek, mahrum etmek kasti

5.            kâdirîne: kaadir olanlar, gücü yetenler

“Ve sabah erkenden gittiler men etmek üzere kaadir olanlar.”

Açıklama: Yani “ve bahçe sahipleri mahsulü toplamaya hatta bunun için fakirleri kovmaya bile kararlı bir şekilde erkenden kalkıp gittiler.”

26 Fe lemmâ raevhâ kâlû innâ le dâllûn.

1.            fe lemmâ: fakat olduğu zaman

2.            reev-hâ: onu gördüler

3.            kâlû: dediler

4.            innâ: muhakkak biz

5.            le: gerçekten

6.            ed dâllûne: dalâlette olan kimseler, sapıklar, doğru yolu kaybedenler

“Fakat onu gördüklerinde: ‘Muhakkak ki biz gerçekten dalâletteyiz’ dediler.”

Açıklama: Yani “ama bahçeye bakıp da felaket halde görünce hata yaptıklarını düşündüler. Kafalara dank etti. Öyle ya fakirlerden mal kaçırıyorlardı. Sosyal günah nedeniyle sosyal bir cezayla karşılaştılar.”

27 Bel nahnu mahrûmûn.

1.            bel: bilâkis, aksine, hayır

2.            nahnu: biz

3.            mahrûmûne: mahrum olan kimseler

“Aksine biz mahrum olan kimseleriz.”

Açıklama: Yani perişan halde düşünmeye başladıktan sonra da dediler ki: “Asıl mahrumlar fakirler değil biziz; zira fakirler sadece madden zalimseler biz manen de zalimmişiz, biz maneviyattan da mahrummuşuz. Asıl dalalet de zaten manen mahrum olmaktır.”

28 Kâle evsatuhum e lem ekul lekum lev lâ tusebbihûn.

1.            kâle: dedi

2.            evsatu-hum: onların en makul düşüneni (aklı başında olanı)

3.            e lem ekul: ben demedim mi

4.            lekum: size

5.            lev: eğer, olsa, keşke olsaydı

6.            lâ tusebbihûne: tespih etmiyorsunuz

“Onların vasat düşüneni: ‘Ben, size demedim mi keşke (Allah’ı) tesbih etmiyor olmasaydınız’ dedi.”

Açıklama: Yani “içlerinde mutedil düşünüp, en aklı başında olup daha önce onları uyaran kişi bu defa diyor ki: Ben size demedim mi, Allah’ı unutmuş gibi hareket etmeyelim.” Tesbih etmekten kasıt her işte Allah’ın bizi gözetlemekte olduğunun farkına varıp onun razı olacağı şekilde davranmaktır. Yani şöyle dersek Allah’ı tesbih etmiş oluruz: “Yahu bu malı mülkü bize Allah verdi. Şımarmaktan Allah’a sığınırız. Fakirlere hep beraber Allah rızası için yardımcı olalım. Bir kısmını sadaka edelim. Bir garibanın bir avuç midesi bizim koca arazilerimizi tüketmez. Açlardan kaçıyoruz; bu çok ayıp. Bu gayretullah’a dokunacak. Allah başımıza bir bela verecek. Bütün bu nimetleri bize Allah verdi. Allah bu yaptığımızdan razı olmaz. Allah’ı hesaba katmalıydık.”

29 Kâlû subhâne rabbinâ innâ kunnâ zâlimîn.

1.            kâlû: dediler

2.            subhâne: sübhan, yüce, mutlak kaadir, her şeyden münezzeh

3.            rabbi-nâ: Rabbimiz

4.            in-nâ: muhakkak ki biz

5.            kun-nâ: biz olduk

6.            zâlimîne: zalimler, zalim kimseler

“Dediler: Subhan’dır rabbimiz. Muhakkak ki biz zalimler olduk.”

Açıklama: Yani onlar bu dersi aldıktan sonra, “Rabbimiz tüm noksanlıklardan münezzeh olduğu halde biz onu ticaretimizde unutarak hareket ettik. Onu dâhil etmeyerek noksan tuttuk. Zenginliği kendimizden bilerek ve maneviyattan mahrum davranarak hem fakirlere hem kendimize zulmettik” dediler.

30 Fe akbele ba’duhum alâ ba’dın yetelâvemûn.

1.            fe: bunun üzerine

2.            akbele: birbirlerine mukabele ettiler, karşılık verdiler

3.            ba'du-hum: onların bazısı

4.            alâ ba'dın: bazısına, diğerlerine

5.            (ba’du-hum alâ ba’din): birbirlerine

6.            yetelâvemûne: karşılıklı levmediyorlar, kınıyorlar

“Bunun üzerine onların bazısı bazısına karşılık verdiler; birbirlerini kınadılar.”

Açıklama: Yani “böylece onların bir kısmı bir kısmına yönelerek suçlamaya başladılar. Karşılıklı olarak ‘sizin yüzünüzden’ diyerek perişanlığa sebep olduklarını söylediler.”

31 Kâlû yâ veylenâ innâ kunnâ tâgîn.

1.            kâlû: dediler

2.            yâ veyle-nâ: yazıklar olsun bize

3.            in-nâ: muhakkak ki biz

4.            kun-nâ: biz olduk

5.            tâgîne: haddi aşan kimseler, azgın kimseler

“Dediler. Yazıklar olsun bize; muhakkak ki biz, haddi aşan kimseler olduk.”

Açıklama: Yani karşılıklı suçlamaların içinden çıkılamayınca dediler ki: “Neyse, birbirimizi suçlamakla bir yere varamayacağız, o halde sen de suçlusun ben de, yazıklar olsun bize, hakikaten biz azgın olduk. Açlık çeken garibanlardan bile nimeti kaçırmak gibi çok ileri gittik. Vereceğimiz az şeyi onlardan esirgedik.”

32 Asâ rabbunâ en yubdilenâ hayran minhâ innâ ilâ rabbinâ râgıbûn.

1.            asâ: umulur

2.            rabbu-nâ: Rabbimiz

3.            en yubdile-nâ: bize onun yerine bedel olarak vermesi

4.            hayren: daha hayırlı

5.            min-hâ: ondan

6.            innâ: muhakkak ki biz

7.            ilâ rabbi-nâ: Rabbimize

8.            râgıbûne: rağbet eden kimseleriz

“Rabbimizin bize onun yerine bedel olarak ondan daha hayırlısını vermesi umulur. Muhakkak ki biz Rabbimize rağbet eden kimseleriz.”

Açıklama: Yani “başımıza gelen felaketten sonra ümit ediyoruz ki Rabbimiz içine düştüğümüz bu durumdan çıkarıp bizi affetmekle yerine daha iyi bir durumu bağışlasın. Artık sadece bu ümitle Ona yöneliriz.” Yani “bizi affetsin.”

33 Kezâlikel azâb, ve le azâbul âhırati ekber, lev kânû ya’lemûn.

1.            kezâlike: işte böyle

2.            el azâbu: azap

3.            ve le: ve elbette

4.            azâbu: azap

5.            el âhıreti: ahiret

6.            ekberu: daha büyük

7.            lev: şâyet, ise, keşke

8.            kânû: oldular, idiler

9.            ya’lemûne: biliyorlar

“İşte böyledir azab ve elbette ahret azabı daha büyüktür. Keşke biliyor olsalardı.”

Açıklama: Yani “işte bu dünyadaki hatalarınızın faturası olan dünya azabı böyledir ama öteki dünyada azab daha fecidir; bunu bilselerdi kendileri için iyi olurdu. Ahret mahrumiyetinin dünya mahrumiyetinden kesinlikle daha beter olduğunu keşke bilmiş olsalardı.”

34 İnne lil muttakîne inde rabbihim cennâtin naîm.

1.            inne: muhakkak

2.            li el muttekîne: muttakiler için vardır

3.            inde: yanında, indinde

4.            rabbi-him: onların Rab'leri

5.            cennâti: cennetler

6.            en naîmi: naîm

“Muhakkak ki takvalar için vardır Rab’lerinin indinde Naîm cennetleri.”

Açıklama: Yani “Allah’a karşı sorumluluklarının bilincindekiler Rablerinin indinde bolluk cennetlerine girecekler.” Burada dikkat edin pek az özelliğin hemen ardından cennet müjdelenir. Burada takva söz konusu edilmiştir. Kökü “ve-ka-ye”dir. Korunma, sakınmada titizlik, güç, engel olma, vikaye, kavi, kuvvet, takviye, takiyye itteka gibi kavramlar hep bu köke nispet edilir. Kelime “vekâ”, “yekî vakyâ” sonra “takyâ”ya daha sonra da “takvâ”ya dönüşmüştür. Sonuç olarak “günaha girmeme konusunda güçlü” diyebiliriz. Şeytani tarafını kolayca yenen ve nefsine yenilmeyen çok sağlam mümin. Bu bütün iyi özelliklerin bir arada olması ve hiçbir kötü özelliğin bulunmamasıyla mümkündür.

35 E fe nec’alul muslimîne kel mucrimîn.

1.            e: mi

2.            fe: artık, öyleyse, işte böyle

3.            nec’alu: biz kılarız, yaparız

4.            el muslimîne: müslümanlar, teslim olanlar

5.            ke: gibi

6.            el mucrimîne: mücrimler, günahkâr olanlar

“Öyleyse teslim olanları mücrimler gibi kılar mıyız?”

Açıklama: Burada Allah teslim olanları suçlularla bir tutmayacağını buyuruyor. İnsan teslimken yani Müslümanken suç işlemez, suç işlerken teslim değildir. İslam oyuncak değildir. Müslüman olduğu iddiasındaki birinin tövbe kapısı açık diye kolayca günah işlemesi gerçekten teslim olmadığını gösterir. Vahiyler indiğinden beri ilk kez “muslim” terimi geçiyor.

36 Mâ lekum, keyfe tahkumûn.

1.            mâ: ne

2.            lekum: size

3.            keyfe: nasıl

4.            tahkumûne: hüküm veriyorsunuz

“Size ne? Nasıl hüküm veriyorsunuz?”

Açıklama: Yani “sizin neyiniz var? Ne oluyor size? Hâkim imiş gibi nasıl hükmediyorsunuz? Ey günahkârlar, nereden alıyorsunuz bu yetkiyi?”

37 Em lekum kitâbun fîhi tedrusûn.

1.            em: yoksa, veya, yahut

2.            lekum: sizin var

3.            kitâbun: kitap

4.            fî-hi: onda, onun içinde

5.            tedrusûne: ders okuyorsunuz

“Yoksa sizin bir kitabınız var (da) ondan (mı) dersleniyorsunuz?”

Açıklama: Bir önceki ayette soru sorulduğu için bu ve devamındaki ayetler soru olarak devam edecektir. Yani diyor ki: “Kendiniz hüküm verdiğinize göre yoksa ders aldığınız ‘bir kendi kanun kitabınız’ mı var? Kendi yazdığınız hükümlerle hükmettiğiniz bir kitabınız mı var?” Bu ayet Kur’an’la hükmetmeyen herkese her daim ders olmalıdır.

38 İnne lekum fîhi lemâ tehayyerûn.

1.            inne: muhakkak, gerçekten

2.            lekum: sizin için, sizin

3.            fî-hi: onda, onun içinde

4.            le: elbette, mutlaka

5.            mâ: şey, şeyler

6.            tehayyerûne: siz tahayyer ediyorsunuz, beğenip seçiyorsunuz

“Gerçekten sizin mutlaka onda beğenip seçiyor olduğunuz şeyler(den mi)?”

Açıklama: Yani “sizin mutlaka onda beğenip seçtiğiniz şeylerden mi dersleniyorsunuz? Hevanıza göre, kafanıza göre kitabına uydurduğunuz ve içinde istediğiniz her şeyi bulabileceğiniz şeylerden mi ders alıyorsunuz?”

39 Em lekum eymânun aleynâ bâligatun ilâ yevmil kıyâmeti inne lekum le mâ tahkumûn.

1.            em: yoksa, veya, yahut

2.            lekum: sizin için, sizin

3.            eymânun: yeminler

4.            aleynâ: üzerimizde

5.            bâligatun: erişir, sürer

6.            ilâ yevmi el kıyâmeti: kıyâmet gününe kadar

7.            inne: muhakkak

8.            lekum: sizin için, sizin

9.            le: mutlaka

10.          mâ: şey, ne

11.          tahkumûne: siz hüküm veriyorsunuz

“Yoksa üzerimizde yeminler mi erişiyor sizin için kıyâmete kadar sürecek olan? Hükmettiğiniz şey mutlaka sizindir.”

Açıklama: Yani “yoksa vereceğiniz her hükmün sizin meşru hakkınız olacağına dair kıyamete kadar bizce meşru olan sağlam bir vaad mi aldınız? Öyle bir yeminimiz, vaadimiz, taahhüdümüz, onayımız yok. Sizin hükmünüz ancak sizi bağlar. ‘İstediğiniz gibi hükmedebilirsiniz’ diye sizin lehinize olarak tarafımızdan verilmiş kıyamet gününe kadar geçerli kesin bir sözümüz yok. Öyle kafanıza göre hükmedip de meşru kılarsanız sadece sizi bağlar.”

40 Sel hum eyyuhum bi zâlike zeîm.

1.            sel: sor

2.            hum: onlara

3.            eyyu-hum: onların hangisi

4.            bi zâlike: bunu

5.            zeîmun: garanti verir, savunur, savunucusudur

“Sor onlara, onların hangisi bunu savunur?”

Açıklama: Yani “onlara sor hangisi bunu yüklenir, kefil olur, üstlenir?”

41 Em lehum şurakâu, felye’tû bi şurakâihim in kânû sâdikîn.

1.            em: yoksa, veya, yahut

2.            lehum: onların var

3.            şurekâu: ortaklar

4.            fe: şu halde, öyleyse

5.            el ye’tû bi: getirsinler

6.            şurekâi-him: onların ortakları, ortaklarını

7.            in: eğer, ise

8.            kânû: oldular, idiler

9.            sâdikîne: sadıklar, doğru sözlü kimseler, doğru söyleyenler

“Yoksa onların ortakları mı var? Öyleyse ortaklarını getirsinler, eğer sadık idiyseler.”

Açıklama: Yani “yoksa onlarla berber hüküm veren başka kişiler de mi var? Onların görüşlerini destekleyen bilgeler mi var? Eğer varsa ve iddialarında samimiyseler onlarla birlikte hüküm veren ortaklarını da getirsinler.”

42 Yevme yukşefu an sâkın ve yud’avne ilâs sucûdi fe lâ yestetîûn.

1.            yevme: gün

2.            yukşefu: keşfedilir, açılır, açığa çıkar (sırlar) giderilir

3.            an sâkın: perde, sırlar, gerçekler

4.            ve yud’avne: ve davet edilirler

5.            ilâ es sucûdi: secde etmeye

6.            fe: artık, fakat

7.            lâ yestetîûne: muktedir olamazlar, güçleri yetmez

“Gerçeklerin keşfedileceği gün, secde etmeye davet olunurlar ancak güçleri yetmez.”

Açıklama: Yani “saklı gerçeklerin ortaya çıkacağı gün öyle perişan bir hale gelirler ki secde etmeye davet edildikleri halde ona bile güçleri yetmez. Bitiktirler. Umut bir güç olduğu halde artık hiçbir umutları kalmamıştır. Tam bir iflas içindedirler. Zaten bu saatten sonra secde etmenin faydası olmayacağını bildiklerinden onu da edemezler. Umutsuzluk nedeniyle güçleri yetmez. İş işten geçmiştir.”

43 Hâşiaten ebsâruhum terhekuhum zilletun, ve kad kânû yud’avne ilâs sucûdi ve hum sâlimûn.

1.            hâşiaten: korkudan ürpermiş halde

2.            ebsâru-hum: onların bakışları, gözleri

3.            terheku-hum: onları kaplar, bürür

4.            zilletun: zillet

5.            ve kad: ve olmuştu

6.            kânû: oldular, idiler

7.            yud’avne: davet edilirler

8.            ilâ es sucûdi: secdelere, secde etmeye

9.            ve hum: ve onlar

10.          sâlimûne: salim, sağlam, selâmette

“Korkudan gözleri ürpermiş halde onları zillet kaplar ve onlar salimken secde etmeye davetli olunmuşlardı.”

Açıklama: Yani “o gün gözleri korku içinde bakarken aşağılık hissi taşıma halindedirler. Onlar her imkâna sahipken itaat etmeye davet olunmuşlardı. Şimdi ise zilletle karşılaşacakları cezayı beklerler. Ölmeden önceki fırsat öldükten sonra yoktur.”

44 Fe zernî ve men yukezzibu bi hâzâl hadîs, se nestedricuhum min haysu lâ ya’lemûn.

1.            fe: o zaman, artık

2.            zer-nî: bana bırak, ilgilenme

3.            ve men: ve kimse

4.            yukezzibu: yalanlıyor

5.            bi hâzâ: bunu

6.            el hadîsi: söz

7.            se-nestedricu-hum: derece derece,  tedricen, yavaş yavaş yaklaştıracağız

8.            min haysu: yerden

9.            lâ ya’lemûne: bilmiyorlar

“Artık bana bırak ve bu sözü yalanlayan kimseleri tedricen yaklaştıracağız bilmiyor oldukları yerden.”

Açıklama: Aynı mesaj ilerleyen zamanlarda başka bir surede de gelecek. Yani diyor ki: “Madem öyle boş ver sözümüzü yalanlayanları. Onları ne olup bittiğini fark etmeyecekleri şekilde yavaş yavaş alçaltacağız.” Yani “sürekli dibe doğru gidiyorlar.” Hani elimizden hiçbir şey gelmediğinde Allah’a havale etmekten söz ederiz ya; burada da akıbetleri Ona kalmıştır. “Ne zaman geleceğini bilmeden yaklaştıracağız.”

45 Ve umlî lehum, inne keydî metîn.

1.            ve umlî: ve ben mühlet, süre, zaman veriyorum

2.            lehum: onlara

3.            inne: muhakkak ki

4.            keydî: benim tuzağım

5.            metînun: metin, sağlam, çok kuvvetli

“Ve ben mühlet veriyorum onlara. Muhakkak ki benim tuzağım çok metindir.”

Açıklama: Yani “onlara zaman ve imkân tanıyorum, isterseler vazgeçebilirler. Hala kurtulma imkânları ve fırsatları var. Bu hala ellerinde. Şu kesin ki içine düşüldüğünde kaçılması imkânsız olan tuzağımdan kimse kurtulamaz. Vaktiniz varken değerini bilin, düşmeyin. Dibe doğru gitmeyin. Başlangıcı ölüm olan tuzağımın sonu yargıdır.”

46 Em tes’eluhum ecran fe hum min magramin muskalûn.

1.            em: veya, yahut, yoksa

2.            tes’elu-hum: sen onlardan istiyorsun

3.            ecren: bir ücret

4.            fe: o zaman

5.            hum: onlar

6.            min magremin: maddî bir borçtan

7.            muskalûne: sakil, ağır olan bir yükü ödemekle mükellef olanlar, borç altında olanlar

“Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun (da böylece) onlar madden ağır bir borç altındalar mı?”

Açıklama: Yani “sen onlardan bir karşılık istemiyorsun. Endişelenecekleri ne var? Sanki altında ezilecekleri ağır bir borç yükünden kaçıyor gibiler.”

47 Em inde humul gaybu fe hum yektubûn.

1.            em: veya, yoksa mı

2.            inde: yanında

3.            hum(u): onlar

4.            el gaybu: gayb

5.            fe: artık

6.            hum: onlar

7.            yektubûne: yazıyorlar

“Yoksa gayb onların yanında da böylece onlar mı yazıyorlar?”

Açıklama: Yani “bilinmeyenleri mi biliyorlar? Hatta onlar mı bilinmeyenleri yazıyorlar? Gerçek olmayan bu haberleri uyduruyorlar. Onlar gaybı ne bilebilirler ne de yazabilirler. Fakat şu şımarık ve bilge tavırlara bakın ki öyle davranıyorlar. İdraki aşan hakikatler onlara ayan olmadığına göre onlar yalancılar. Sanki gayb hemen şuracıkta da oradan mı alıyorlar?” İlk kez “gayb” sözcüğü burada geçiyor.

48 Fasbir li hukmi rabbike ve lâ tekun ke sâhıbil hût, iz nâdâ ve huve mekzûm.

1.            fe isbir: artık sabret

2.            li: için, ...e

3.            hukmi: hüküm, hükmü

4.            rabbi-ke: senin Rabbin, Rabbinin

5.            ve lâ tekun: ve sen olma

6.            ke: gibi

7.            sâhıbi: sahibi, arkadaş, eş, sahip

8.            el hûti: balık

9.            iz: o zaman

10.          nâdâ: nida etti, çağırdı

11.          ve huve: ve o

12.          mekzûmun: öfkeli olan, çok gamlı, çok hüzünlü olan

“Artık sabret Rabbinin hükmüne ve sen olma balık sahibi gibi. Ve o hüzünle nida etmişti o zaman.”

Açıklama: Yani “Rabbinin hükmüne sabırla katlan ve hüzünlenip haykıran malum balık sahibi gibi olma. Kendini kahretme. Ben varım.” Burada Yunus peygambere atıf var ve Muhammed peygamberden de elçiliğini sürdürmesini istiyor.

49 Levlâ en tedârakehu ni’metun min rabbihî le nubize bil arâi ve huve mezmûm.

1.            lev lâ: eğer olmasaydı

2.            en tedâreke-hu: ona erişmesi, yetişmesi

3.            ni’metun: ni’met

4.            min rabbi-hî: onun Rabbinden

5.            le nubize: mutlaka atılır

6.            bi el arâi: çıplak, bitki yetişmemiş olan boş araziye

7.            ve huve: ve o

8.            mezmûmun: zemmedilmiş olan, kınanmış olan

“Eğer ona erişmiş olmasaydı onun Rabbinden nimet ve o mutlaka atılırdı kınanarak ıssız bir sahile.”

Açıklama: Yani “Rabbinin nimeti ulaşmasaydı mutlaka yardımsız kalır ve yalnızlığa terk edilirdi; belki cesedi ıssız bir sahile atılırdı. Ama Rabbin onun nidasına cevap verip imdadına yetişti ve onu kurtardı. Daima Allah’ı anarak dua edenlerden olduğu için kurtuldu.”

50 Fectebâhu rabbuhu fe cealehu mines sâlihîn.

1.            fe: böylece, artık

2.            ectebâ-hu: onu seçti

3.            rabbu-hu: onun Rabbi

4.            fe: böylece, artık

5.            ceale-hu: onu kıldı

6.            min es sâlihîne: salihlerden

“Böylece onu seçti onun Rabbi, böylece onu salihlerden kıldı.”

Açıklama: Yani “böylece Rabbi onu insanlar arasından seçerek onu dürüst ve erdemliler arasına koydu.” Alametlerine bakılırsa bu salih kimse Yunus peygamber. “Salih” ifadesinden ilk anladığımız “dürüstlük”tür.

devam edecek...


Başlık Kategori Yayın Tarihi
Jeet Kune Do’cular hakemlik diplomalarını alacaklar Spor 27.05.2017
13 ASR SURESİ (1-3) Genel 26.05.2017
12 İNŞİRAH (ŞERH) SURESİ (1-8) Genel 25.05.2017
Yüksel Yılmaz, kitaplarını imzaladı Kültür / Sanat 23.05.2017
11 DUHA SURESİ (1-11) Genel 22.05.2017
Başlık Kategori Yayın Tarihi
adaletini sevdiğimin dünyası Genel 24.05.2017
BİRİ GENÇ Mİ DEDİ Genel 23.05.2017
ŞERİFE BACIYA SEVGİLERİMLE Genel 23.05.2017
Kendinizi Onarın Genel 21.05.2017
Ülkücü Şehit’imiz ‘’FIRAT YILMAZ ÇAKIROĞLU’’ Reise Mektup Genel 19.05.2017