KUR’AN’DAKİ BARIŞ- 2

92. ayete gelindiğinde “Ey iman sahipleri! Silahlarınızı alın. Artık bölük bölük veya toplu olarak
savaşa çıkın”
buyruluyor (89). Sonraki ayette savaşa çıkmaktan çekinenler şehit olanlara bakıp savaşa
uzak durup hayatta kalmakla nimetlendiklerini sanıyorlar (90). Allah da “Öyleyse dünya hayatını,
ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar
(li yukâtil fî sebîlillâhi) ve kim Allah
yolunda savaşırken
(yukâtil fî sebîlillâhi) öldürülse veya gâlip gelse, o takdirde Biz ona, “büyük ecir”
(ecran azîmâ) vereceğiz” (91) buyuruyor. Allah’tan yardım isteyen zayıf ve aciz erkek, kadın ve
çocuklar için savaşılmasını istiyor (92). İmanlıları Allah yolunda savaşmakla tagut (tâgûti) yolunda
savaşan kâfirlerden ayırarak şeytanın evliyasıyla (evliyâeş şeytân) savaşılmasını ister (93).

Sonraki ayetten anlaşılıyor ki Allah yolunda savaşmaları emredilir emredilmez, bazısı, Allahtan
korkarcasına hatta daha büyük bir korkuyla insanlardan korkarak neden bize savaşın yazıldığını
sorguluyorlar ve mühlet istiyorlar. Ama Allah bu dünyanın keyfinin ve rahatlığının kısa ve ahretin
hayırlı olduğunu söylüyor (94). “Artık Allah’ın yolunda savaş. Sen kendi nefsinden başkası ile
sorumlu tutulmazsın. Ve mü'minleri teşvik et. Umulur ki Allah, o kâfirlerin kuvvet ve saldırısını
(üzerinizden) çeker. Ve Allah, güç olarak daha şiddetli ve cezası (da) daha şiddetlidir”
(95). Savaş
“Allah yolunda” yapılıyor olduğuna göre kişisel menfaat, zulüm, ekonomi, saltanat, şan, böbürlenme
gibi şeytan yolunda yapılmıyor demektir. Allah yolunda olduğunda ise neşter gibidir; sevimsiz ama 
zaruri. Derken cihadın hikmetini bir kez daha sergilemek üzere “... Allah onları sizden daha güçlü
kılsaydı, mutlaka size savaş açarlardı…”
buyurarak bizim daha güçlü olmamızın caydırıcı yönünü
vurguluyor. Savaş istemeyeceğiz, bunun için hazırlık yapmayacağız, daima barış isteyeceğiz de nereye
kadar? Ama bizim tam aksimiz olanlar savaş isteyip, hazırlık yaparak güçlendikte sonra barışa
yanaşmadıklarında ve nihayet saldırdıklarında dua ile bile kurtulamayız. Çünkü Allah onlardan daha
güçlü olmamızı onların yüzünden istiyor. Ancak daha güçlü olursan cayabiliyor. Dünya politikalarına
ve uluslar arası ilişkilere bakın günümüzde de öyle değil mi? Amerika Irak’a saldırdığında Irak yalnız
kalınca saldırmaktan caymadı; ama Amerika Suriye’ye girmek istediğinde Rusya ve Çin’in karşı
çıkmaları üzerine girmekten caydı. Ferdi bir kavgada dahi güçlü görünen birine kimse bulaşmak
istemez. Hatta aslan ile kaplan bile diğer hayvanlara saldırdıkları kolaylıkla birbirlerine saldıramazlar;
çünkü bilirler ki bu kavganın sonundan emin olunmaz. Nitekim bir leopar da güçlü görünümünden
dolayı asla bir kaplana saldıramaz; cayar. Bu nedenle herhangi bir cihad için hazır olmamız gerekiyor;
caydırmanın getireceği barış için. Zaten bu ayetin sonunda asıl olanın barış olduğu şu ifadeden
anlaşılıyor: “…Ama onlar sizi bırakır, savaş açmaktan vazgeçer ve barış teklif ederlerse, Allah onlara
zarar vermenize müsaade etmez”
(96).

Sonraki ayette Allah bunların kendilerinin ve Müslümanların durumundan emin olmak istediklerini
söylüyor. Çünkü duruma göre davranacaklar. Kendileri üstün iseler saldırmaları değilseler caymaları
söz konusudur. Allah onların kötülük eğilimli olduklarını bir fitneye (fitneti) çağırıldıklarında ona gözü
kapalı dalacaklarını söylüyor. Bütün bunlardan dolayı eğer onlar bizi bırakmayıp barışa yanaşmaz ve
üzerimizden ellerini çekmezlerse, onları gördüğünüz her yerde yakalayın ve öldürmemiz isteniyor.
Allah buna yetki veriyor (97). Çünkü maalesef tek çare budur. Unutmayın! Öldürmenin söz konusu
olduğu her yerde daha önce öldürülme söz konusu olmuştur. Ancak bir hata ile bir mü'minin bir
mü'mini öldürmesi söz konusu olabiliyor. Hata ile olduğunda bedeli köle azad etmek ve ölenin
ailesine diyet teslim etmektir. Bunları yapmaya imkân bulamayan kimse tövbesinin Allah tarafından
kabulü için ardı ardına iki ay oruç tutması gerekiyor (98). Özür sahibi olmayan mü'minlerden savaşa
gitmeyip oturanları Allah’ın yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerle eşit tutmuyor. Mallarıyla
ve canlarıyla cihad edenleri derece bakımından oturanlardan üstün tutuyor. Allah mücahitleri büyük
ecirle (ecran azîmâ) üstün kılıyor (99). Artık cihad öyle bir kıymet kazanmıştır ki ne emredilen namaz
cihadı erteleyebiliyor ne de cihad emredilen namazı. Orduyu ona göre dizayn ediyor ama kendi
silahlarını yanlarına almalarını da istiyor (li ye'huzû eslihate-hum); devamında yine kendilerini koruma
tedbirlerini ve yanlarına silâhlarını almalarını (hızrahum ve eslihatehum) istiyor ve sonra ayet
bitmeden yine silâhların korunma tedbirlerinin muhakkak alınmasını (eslihatekum, ve huzû hızrakum
innallâhe eadde
) istiyor (100). Kendilerine ihanet edenlerden yana mücadele edilmesini istemiyor
(101).

94. surede fetihten önce yani zor zamanda infâk edip savaşanların fetihten sonra infâk edip
savaşanlardan derece olarak daha üstün olduklarını öğreniyoruz (102). 

Nihayet öyle bir noktaya gelinmiştir ki 95. surede adil bir dava uğrunda mücadele ederken korkup
gevşenilmemesini, barış için (bile) yalvarıp yakarılmamasını istiyor (103). Yeter ki barış olsun diye
elbette taviz verilemez.

98. surede “Ve sevdiği yemeği miskinlere (fakir ve yoksullara), yetimlere (yetîmen) ve esir olanlara
(esîrâ) yedirirler “
(104) buyruluyor. Burada esirlere yedirilmesi bile Müslüman için asıl olanın savaş
değil barış olduğunu gösterir. Tıpkı miskinler ve yetimler gibi görülüyor olması muhteşemdir.

101. surede münafıkların cihad hususunda yalancı ve korkak olduklarını hatırlatıyor (105). Ayrıca
onların kalpleri dağınık (kulûbuhum şettâ) olduğundan birlik olarak savaşamayacaklarını öğreniyoruz.
Neden kalpler parça parça. Çünkü akıl etmez (lâ ya'kılûne) haldeler (106).

102. surede öğreniyoruz ki ikiyüzlülere emredersen, savaşa mutlaka katılacaklarına ve kendilerini bu
işe adayacaklarına yemin ederler. Elçisinin "…Yemin etmeyin…” ve “ …güzelce boyun eğin…”
demesini istiyor (107). Yani laf değil, icraat istiyor; icraat itaattir.

103. surede bilgisi, hidayetçisi ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın mücadele (yucâdilu) edenlerin azgın
şeytanlara tâbi olduklarını söylüyor (108) ve onlar için dünyada rezillik ve kıyamette azab olduğunu
hatırlatıyor (109) . Nüzul sırasına göre 87. sureden çok sonra geldiği halde 103. sureyi “Zulme
uğramaları sebebiyle savaşanlara izin verildi”
şeklinde çevirenler ilk cihad ayeti olarak kabul
ediyorlar; fakat çevirisi şöyle olmalıdır: “Kendilerine haksız yere saldırılan kimselere (savaşma) izni
verilmiştir…”
(110). Bu durumda “bundan böyle izin verildiği” değil “bundan dolayı izin verildiği” yani
neden izin verildiği anlaşılabilir. Nitekim sonraki ayet bu düşünceyi destekleyecektir: “Onlar ki,
sadece "Bizim Rabbimiz Allah'tır!" dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Çünkü Allah
insanları birbirlerine karşı savunmasız bıraksaydı, şüphesiz o zaman, içlerinde Allah'ın isminin çokça
anıldığı manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler (çoktan) yıkılıp gitmiş olurdu…”
(111). Demeye
geliyor ki savunmak şart oldu. İlerleyen ayetlerde peygamberle mücadele (câdelûke) ederlerse
verilmesi istenen cevabın yumuşaklığına bakınız: “Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir” (112). Daha da
ileride cihadın (câhidû) hakkıyla (hakka) yapılmasını ölçü getiriyor (113).

106. ayette müminlerden iki grup savaşırlarsa aralarının düzeltilmesini istiyor. Eğer ikisinden biri
diğerine saldırırsa yani kim ilk saldırırsa saldıran gruba karşı Allah’ın emrine dönünceye kadar
savaşılması isteniyor. Döndükten sonra iş bitmiyor; ikisinin arasının adaletle (bi el adli) düzeltilmesini,
onlara adil davranılmasını (aksitû) istiyor. Şöyle bitiyor: “Allah, adaletle davrananları (el muksitîne)
sever“
(114). “Aksitu” veya “muksit” demek iktisatlı yani ölçülü davranmak demektir. Devam eden
ayetlerde müminleri tanımlarken Allah ve Resûlü’ne iman eden, şüpheye düşmeyen teslimiyetlerinin
yanı sıra malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad (câhedû) eden sadıklar olduklarını söylüyor (115).

107. ayeti gelindiğinde “nebi’nin kâfirlere ve münafıklarla karşı cihad (câhid) etmesi ve onlara galiz
(igluz) yani sert davranması isteniyor. Yaşanan atmosferi anlamamıza yarayan bir ifadeyle ayet
biterken onların barınacağı yerin çok kötü bir varış yeri olan cehennem olduğunu bildiriyor (116).

“...Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki elçimize düşen sadece (innemâ) apaçık tebliğdir (belâgul mubîn)
(117) buyruluyor. “Sadece” diyor “başka bir şey değil” yani kavga değil, tartışma değil, savaş değil;
sadece açıklama. Ama onlar da medeni davranır saldırmazlarsa sadece açıklama…

109. ayette “Muhakkak ki Allah, kendi yolunda (fî sebîli-hî) saf bağlayarak savaşanları sever
(yuhıbbullezîne yukâtilûne). Onlar sanki birbirine birleştirilerek kuvvetlendirilmiş binalar gibidir”

(118) buyruluyor. Savaşanları sevmesinin nedeninin artık biliyoruz. Onlar zulmü engelliyorlar. Hatta
onlar istemeden zarureten savaşıyorlar. Aslında onlar barışı daha çok arzuladıkları halde savaşıyorlar
ve zalimi sıkıntıya sokurken mazlumu sevindiriyorlar. “İslâm’a davet olunurken, Allah’a karşı iftira
atan
(ifterâ) kimseden daha zalim (azlemu) kim vardır? “
(119). Daveti dinlemek varken iftira atılması
tedavisiz bir önyargının işaretidir. Sonunda olan olmuş iman edenlerden mallarıyla (emvâli-kum) ve
canlarıyla (enfusi-kum) Allah’ın yolunda cihad etmeleri (tucâhidûne fî sebîlillâhi) istenmiştir (120).
Artık cihad ile ilgili övgüler onu en büyük ibadetlerden biri yapmıştır.

111. ayette savaştan geri kalanlar müminler ganimetlerin bulunduğu yere gidecekleri zaman, "Bırakın
sizinle gelelim"
demeleri üzerine ayetin “Allah'ın sözünü (kelâma allâhi) değiştirmek istiyorlar”
demesi düşündürücüdür. Yani Allah ne diyor, bunlar ne diyor? Bunun üzerine Allah, elçisinden
"Bizimle hiçbir zaman gelemeyeceksiniz. Allah daha önce ganimetleri kimin kazanacağını
bildirmiştir"
demesini istiyor. Peygamber bunu deyince de onlar, "Hayır, aslında bizim ganimetten
alacağımız payı kıskanıyorsunuz"
diye cevap vereceklerdir (121). Allah “arkada kalan bu bedevilere
de ki”
diyor: "Yakında çok güçlü bir topluma karşı (savaşmaya) çağrılacaksınız, onlarla (siz
ölünceye) yahut onlar teslim oluncaya kadar savaşacaksınız. Ve sonra, (bu çağrıya) uyarsanız Allah 
size güzel bir mükâfat ihsan edecek ama şimdi olduğu gibi (yine) vazgeçerseniz sizi şiddetli bir
cezaya çarptıracaktır"
(122). Sonraki ayette de körün, topalın ve hastanın Allah yolunda savaşmaktan
uzak kalmalarından dolayı bir sorumlulukları olmadığını; ama Allah'ın ve elçisinin çağrısına uyanın
cennetlere sokulacağını ve yüz çevirenin de büyük bir azaba çarptırılacağını yineliyor (123).

İlerleyen ayetlerde öğreniyoruz ki, düşman hakikati inkâra şartlanmış olan ve müminleri Mescid-i
Haram'dan alıkoyup, kurbanların yerine ulaşmasına engel olanlardır. Anlıyoruz ki istemeden çiğneyip
geçebileceğiniz ve bilmeden, kendileri yüzünden büyük bir hata işleyebileceğiniz Mekke'deki mümin
erkekler ve kadınlar olmasaydı müminlerin şehre savaşarak girmesine izin verilirdi. Ama savaşmaları
yasaklandı ki Allah zamanı geldiğinde dilediğine rahmetini ihsan etsin. Eğer Allah’ın bizim rahmetini
hak edenler ile gazabına uğrayanlar, müminler tarafınızdan ayırt edilebilselerdi içlerinden hakikati
inkâr edenleri müminlerin eliyle acıklı bir azaba çarptıracaktı (124).

112. sureye gelince Allah’ın, Musa peygambere “sen ve Rabbin gidin ve birlikte savaşın (kâtilâ); biz
burada kalacağız”
dediği ayette savaş sözcüğüne rastlıyoruz (125); fakat sonraki ayette kendisinden
ve kardeşi Harun’dan başkasına malik olamadığını gören Musa, “…Artık fâsık (fâsikîne) kavimle
bizim aramızı ayır”
(126) diyecektir. Allah’a ve elçisine karşı harb edenlerin (yuhâribûne), yeryüzünde
fesadı (fesâden) yaymaya çalışanların büyük kısmının öldürülmeleri (en yukattelû) veya asılmaları
veya döneklikleri yüzünden büyük kısmının ellerinin ve ayaklarının kesilmesi yahut yeryüzünden
tamamıyla sürülmeleri yalnızca yaptıklarının karşılığı olduğu beyan ediliyor. Bunu onların bu dünyada
uğradıkları rezillik olarak niteliyor ve öteki dünyada ise daha azametli bir azabın (azâbun azîmun)
onları beklediğini söylüyor (127). Tekrar “Allah yolunda cihad edin” (câhidû fî sebîli hi) ayetiyle
karşılaşıyoruz. Peki, cihad ederse ne oluyor? Felaha (tuflihûne) eriliyor (128). İman edenleri
örneklendirerek vasıflarını sıralarken “Allah’ın yolunda cihad ederler (yucâhidûne fî sebîlillâhi); hiçbir
kınayanın kınamasından korkmazlar
(lâ yehâfûne) (129) buyruluyor. Artık cihad o kadar kabul
edilmiştir ki korkaklık inananın gönlünde yer bile bulamaz.

Cihadın geldiği noktaya bakınız ki artık haram aylar çıktığında artık müşrikleri rastladıkları yerde
savaşmaları (faktulû) ve onları yakalayıp kuşatmaları istenmektedir. Onları gözaltında tuttuktan sonra
eğer tövbe ederlerse ve salât ederlerse ve arınırlarsa (âtû ez zekâte) o takdirde onların yolunu serbest
bırakmalarını (fe hallû) isteyerek Allah affedici ve merhametli olduğunu hatırlatıyor (130). Rivayete
göre Tebük seferinden sonra gelmiş, anlaşmalarına uymayan müşrikler içindir. Devamında zalim
olmayan kâfirlerin dışlanmayacağına dair bir ayet iniyor: “Ve eğer müşriklerden birisi senden yardım
isterse, o takdirde, Allah’ın kelâmını işitinceye kadar onu himaye et. Sonra onu emin olduğu yere

(me'mene-hu) ulaştır. İşte bu, onların bilmeyen (lâ ya'lemûne) bir kavim olmalarından dolayıdır”
(131). Bilmeyince ve zalim olmayınca öldürülmeleri yasak.

Eğer bir andlaşma yaptıktan sonra yeminlerini bozar da dini karalamaya kalkarlarsa, o zaman, kendi
yeminlerine saygısı olmayan bu sadakatsizlik timsali kimselerle savaşmamız (kâtilû) isteniyor ki o
zaman belki azgınlıklarından vazgeçerler (132). Burada caydırıcılık vurgulanıyor yani umulur ki böylece
onlar “vaz geçerler” (yentehûne). Korkaklık artık çirkin ve sakıncalı bir şeye dönüşüyor. Ardından
savaşın nedenleri ve ölçüleri geliyor. “Yeminlerini bozan bir kavimle savaşmayacak mısınız? Ve
resûlü (yurdundan) çıkarmaya kalkıştılar ve sizinle (savaşa) ilk defa başlayanlar onlardır. Onlardan
korkuyor musunuz
(e tahşevne-hum) yoksa? Oysa Allah ondan korkulması (en tahşev-hu) için daha
çok hak sahibidir, eğer inanan müminler iseniz”
(133). Ardından yine onlarla savaşılması isteniyor
(kâtilû-hum). Allah müminlerin elleriyle onları azaplandıracak (yuazzibhum allâhu) ve onları
alçaltacaktır; onlara karşı müminlere yardım edecek ve göğüslerine şifa (yeşfi) verecektir (134). Cihad
artık bir imtihan ölçüsüdür. Çünkü “Allah, aranızdan, Allah’tan, onun elçisinden ve ona
inananlardan başka kimseden yardım gözlemeden (onun yolunda) cihad edenleri
(ellezîne câhedû)
ortaya çıkarmadan, terk edileceğinizi (en tutrekû) mi hesab ettiniz (hasibtum)?”
(135) sorusu
soruluyor. Cihadın diğer bazı hayırlı amellerle eşit tutulmamasını istiyor ve Allah cihadı diğer
hayırlarla kıyaslayarak özellikle övüyor: “Siz hac edenlere su verilmesini, Mescid-i Haram’ın imar 
edilmesini, Allah’a ve ahirete îmân eden ve Allah yolunda cihad eden
(câhede fî sebilillâh) kimse gibi
mi tuttunuz? (Onlar) Allah katında eşit değildirler
(lâ yestevûne). Ve Allah zalim kavmi hidayete
erdirmez”
(136). Cihadın hafife alınır gibi diğer hayırlı amellerle kıyaslanması sonrasında zalim kavme
hidayet etmeyeceğini söylemesi düşündürücüdür. Söylüyor çünkü zulme rıza da zulümdür. Allah
imanlı olan, hicret eden, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad eden (ve câhedû fî sebîlillâhi)
kimselerin, Allah’ın indinde (inde allâhi) azametli dereceleri (a'zamu dereceten) olduğunu söyledikten
sonra bundan kar ettiklerini (hum el fâizûne) ekliyor (137). Artık cihad dünyadaki her şeyden
sevgilidir. “De ki: Şâyet babalarınız ve oğullarınız ve kardeşleriniz ve zevceleriniz ve aşiretiniz ve
kazandığınız mallarınız, satışının durmasından korktuğunuz ticaret ve razı olduğunuz evler,
Allah’tan ve onun Resûlünden ve onun yolunda cihad etmekten
(cihâdin fî sebîlihî) size daha sevgili
(ehabbe) ise artık Allah, emrini getirinceye kadar bekleyin. Ve Allah fasıklar (fâsikîne) kavmini
hidayete erdirmez”
(138). Hemen sonraki ayette Allah, (sayıca az oldukları halde) pek çok savaş
meydanında yardım ettiğini ve Huneyn gününde ise sayıca çoklar diye gururlandıklarını ama bunun
onların işine yaramadığını; yeryüzünün bütün genişliğine rağmen dar geldğini ve arkalarını dönüp geri
çekildiklerini (139) hatırlatıyor. Allah kimlerle savaşılacağını (kâtilû) sıralıyor: Kendilerine vahiy
bahşedilmiş olduğu halde (gerçek anlamda) Allaha ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve elçisinin
yasakladığını yasak saymayan ve hak dini din olarak benimseyip ona uymayan kimselerle (140).

Yine ölçü getiriliyor: “… nefslerinize (enfuse-kum) zulmetmeyin (fe lâ tazlimû). Onların hepinizle
savaştığı gibi müşriklerin hepsiyle savaşın
(ve kâtilû el muşrikîne). Ve biliniz ki, muhakkak Allah,
takva sahipleri
(muttekîne) ile beraberdir”
(141). Ancak müminler kendileri cihadı arzuladıkları halde
artık eskisi gibi cihada arzulu değillerdir. Ama bir defa ayet gelmiştir yani artık cihad mazlumun
gözyaşını dindirmektedir ve emredilen bir ibadet olmuştur. “Ey imanlı olanlar. Size ne oldu? Size,
“nefer olun”
(infirû) denildiği zaman, siz (bulunduğunuz) yere meyledip kaldınız. Ahiretten
(vazgeçip) dünya hayatına mı razı oldunuz? Dünya hayatının metaı, ahiretten daha azdır”
(142).
Nefer olmazsalar ne mi olur? “Nefer olmanız (tenfirû) hariç size elîm bir azapla azap eder. Ve sizden
başka bir kavimle (sizi) değiştirir. O’na hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Ve Allah, her şeye kadirdir”

(143). Allah nasıl nefer olacaklarını da beyan ederek cihadın hayrını vurguluyor: “Hafif ve ağır (süvari
ve piyade) olarak nefer olun
(infirû) ve mallarınızla ve canlarınızla (enfusi-kum) Allah yolunda cihad
edin
(câhidû). İşte bu, eğer bilmiş olsanız, sizin için daha hayırlıdır”
(144). Artık cihadın geldiği evreye
bakın. Cihad için izin istenmesini bile hoş görmüyor: “Allah’a ve ahiret gününe îmân eden kimseler,
malları ve canları
(enfusi-him) ile cihad etmeleri (en yucâhidû) konusunda senden izin (yeste'zinu)
istemezler. Ve Allah, takva sahiplerini bilir”
(145). Demek ki cihada gönüllü değiller. Gerçekten
peygamberle sefere çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Allah onların kalkış
tarzlarını kerih görüyor (kerihe allâhu) yani beğenmiyor ve bu yüzden onları seferden alıkoyarak
"Peki, (sizler de) evlerinizde oturun bakalım, (öteki) oturanlarla beraber" (146) buyruluyor. Bu
aslında onların zoruna gitmelidir. Ama gitmez. Çünkü bunlar savaşa dâhil olsaydılar sadece zararları
olurdu; aralarında fitne (fitnete) çıkarırlardı; bazıları da onları dinlerlerdi; nitekim Allah zalimleri bilir
(147). Allah, fakirlere (lil fukarâi), miskinlere (mesakîni), onlara yardım için amel edenler (âmilîne),
kalbi İslam’a ısındırılacak olanlara, borçlulara, yolculara sadakayı (sadakâtu) hem de farz olarak
(farîdaten) isterken Allah yolundakilere (fî sebîli allâhi) ve boyunduruk altındakilere (rikâbi) de istiyor
(148). İlerleyen ayetlerde Allah nebiden münafıklara ve kâfirlere karşı cihad etmesini (câhidi) ve
onlara galiz (vagluz) yani sert davranmasını emrediyor; sonra da onların barınacağı cehennemin
kötülüğünü bildiriyor (149). Sonraki ayette anlaşılıyor ki bu münafıklar Allah yolunda hem vermekle
yükümlü olduğundan fazlasını veren müminlere, hem de mevcut güçlerinin elverdiği mütevazı
şeylerin dışında verecek şey bulamayan müminlere dil uzatıp onlarla alay ediyorlar. Allah onların bu
alay ve küçümsemelerini onlara geri çevirecektir ve elim bir azap (azâbun elîm) onları beklemektedir
(150). “Geri kalanlar, Allah’ın Resûl’üne muhalefet ederek kalıp oturmakla ferahladılar (feriha).
Allah yolunda
(fî sebîli allâhi) malları (bi emvâli-him) ve canları (enfusi-him) ile cihad etmeyi (en
yucâhidû) kerih (kerihû) gördüler. Ve: “Nefer olmayın” (lâ tenfirû) dediler. De ki: “Cehennem ateşi
(nâru cehenneme) daha şiddetli sıcaktır (eşeddu harrâ).” Keşke idrak etmiş olsalardı”
(151).
Derken artık iş işten geçiyor. Bundan sonra nebi geri kalan münafıklardan bir grubun yanına
döndürdüğünde nebi’den cihada çıkmak için izin isterlerse onlara şöyle diyecektir: “Maiyetimde
(maiye) ebediyen (ebeden) asla çıkamazsınız (len tahrucû) ve benimle beraber düşmanla asla
savaşamazsınız
(len tukâtilû). Çünkü siz, ilk defa oturmaya (geri kalmaya) razı oldunuz. Artık geri
kalanlarla beraber oturun”
(152). Gerçekten de hakkı inkâr ediyor onlar. Vahiy yoluyla, "Allah’a
inanın ve onun elçisiyle beraber onun yolunda savaşın"
diye çağrıldıklarında, onlardan savaşa
katılmaya güç yetirecek durumdakiler bile, "bizi bırak, evde kalanlarla birlikte kalalım" diyerek
nebi’den izin istediler (153). Resûl ve iman edenler, malları (bi emvâli-him) ve canları (enfusi-him) ile
onunla beraber cihad ettikerinden (câhedû) dolayı hayırlar (hayrâtu) onlarındır; onlar felâha
(muflihûne) erenlerdir (154). Savaştan geri kalanların bir kısmı günahlarını itiraf ettiler. Salih ameli
(amelen sâlihan) diğer kötü amelle karıştırdılar. Tövbe ettiler ya belki mağfiretli ve merhametli olan
Allah, onların tövbelerini kabul eder (155). Zarar vermek, küfrü kuvvetlendirmek, mü’minlerin arasını
açmak ve daha önce Allah ve Resûl'üne karşı harbeden (hârabe) kişiyi gözlemek için bir mescid
edinenlerin “Biz ancak güzellikler (el husnâ) isteriz” şeklindeki kesin yani politik yeminlerinden (le
yahlifunne
) dolayı kesin yalancılar (le kâzibûne) olduğuna Allah şahitlik ediyor (156). Allah yolunda
savaşan (yukâtilûne fî sebîlillâhi), böylece öldüren ve öldürülen mü’minlerden onlara verilecek cennet
karşılığında, canlarını ve mallarını satın aldığını söyleyen Allah, bunın Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da,
üzerine hak olan vaadi (va'den) olduğunu söylüyor. “Allah’tan daha çok ahdine vefa eden (evfâ bi
ahdi-hi) kimdir?” diye soruyor. “O’nunla yaptığınız alışverişinizle (bi bey'ı-kum) sevinin ki o
yaptığınız alışveriş
(ellezî bâya'tum) en büyük kazançtır (fevzu el azîmu)
(157) buyruluyor. Bununla
beraber müminlerin hepsinin toplanıp birden neferlik yapmaları (li yenfirû) uygun görülmüyor. Her
kabileden büyük bir kısım nefer olmalı, onlardan bir kısmının dini çok iyi fıkhetmeleri (li yetefekkahû)
yani ayetleri dikkate alıp düşünerek anlamaları ve anlatmaları ve kabileleri savaştan kendilerine
döndüğü zaman, onları Allah’ın azâbı ile korkutmak için geri kalmaları gerekiyor (158). Evet, şu
kesindir ki ilk inen ayetlerde olmayan ve çok sonradan inananlar üzerine “olmazsa olmaz” olan cihad
artık doruk noktadadır. İnzal sırasına göre en sonuncu ayet olarak karşımıza çıkan (ama en sonuncusu
olup olmadığını Allah bilir) en son gelen ayetlerden olduğu kesin olan şu ayete bakın: “Ey imanlı
olanlar! Küffardan size en yakın olanlarla savaşın
(kâtilû) ve sizde bir sertlik (gilzaten) bulsunlar! Ve
biliniz ki; Allah, muhakkak takva
(muttakîne) sahipleriyle beraberdir”
(159).

En son ya da sonlarda indiği kesin söylenen şu ayetle Allah dininin tamamlandığını söyleyerek artık
yavaş yavaş vahyetmeyi nihayetlendirecektir. Haram kıldığı bazı şeyleri sıraladıktan sonra “..bugün
sizin dîninizi kemâle erdirdim
(ekmeltu lekum) ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım (etmemtu).
Sizin için dîn olarak İslâm’dan razı oldum
(radîtu lekum)
(160). Ama dinin tamamlandığını özellikle
raviler ve müctehidler kabul edecek midirler?

Bütün bu incelemelerimizden de anlaşıldığı üzere cihad ayetleri, peygamberin 23 yıllık elçiliğinde belki
20 yıl sonra, zulüm tavan yaptığında ve savaş tek kurtuluş olduğunda, merhameti asla askıya almadan
ama zalim söz konusu olduğunda çok sert bir konuma gelmiştir. Şu halde bütün bunlardan sonra
ortadadır ki cihad ayetleri “pat” diye inzal olmamıştır. Barış amaç ve savaş son çare olmuştur. Bütün
bu gerçekler varken İslam’ı terör olarak gören en büyük haksızlığı yapmış olur. Bunun tam olarak
Arapça karşılığı “zulüm”dür. Bu zulüm iftira ve cehalet ile kanatlanır. Mücahid zulme “dur” diyen
adamdır; zulüm durduğunda “barış” diyen adamdır; zulüm durmadığında ise eşini dul, ebeveynini
gözü yaşlı ve evlatlarını yetim bırakmayı göze alarak zalimden korkmadan savaşandır.

Nihayet fitne daha çok savaş ayetleri hakkında yapıldığı için biz de barışı savaş ayetleri üzerinden
okumuş olduk.

Dipnotlar:
1. Bknz. "Tendre l’autre joue" Matta 5, 39; Luka 6/29; Matta 5.bab 39.
2. Muzemmil, 10.
3. Muzemmil, 20
4. Ala, 9
5. Kaf, 45
6. Araf, 71
7. Araf, 199
8. Furkan, 52
9. Bknz. Tarihu’l Bağdad: 13/493; Siyer-u Alamu’n Nubela: 6/324
10. Bknz. Tehzibu’t-Tenzib:11-261-262; El Farku Beyne Evliya-i Rahman ve Evliya-i
Şeytan s. 44-45
11. Furkan, 56
12. Taha, 130
13. Bknz. Hud, 32
14. Hicr, 94
15. Bknz. Enam, 25
16. Bknz. Enam, 33
17. Enam, 70
18. Bknz. Enam, 121
19. Bknz. Lokman, 15
20. Bknz. Lokman, 20
21. Bknz. Mumin, 4
22. Bknz. Mumin, 5
23. Bknz. Mumin, 35
24. Bknz. Mumin, 56
25. Bknz. Mumin, 69
26. Bknz. Şura, 35
27. Bknz. Zuhruf, 18
28. Bknz. Zuhruf, 58
29. Bknz. Kehf, 22
30. Bknz. Kehf, 54
31. Kehf, 56
32. Nahl, 82
33. Nahl, 110
34. Bknz. Nahl, 111
35. Bknz. Nahl, 125
36. Rum, 53
37. Bknz. Ankebut, 2
38. Bknz. Ankebut, 3
39. Bknz. Ankebut, 4
40. Bknz. Ankebut, 5
41. Ankebut, 6
42. Bknz.Ankebut, 8
43. Ankebut, 46
44. Bknz. Ankebut, 69
45. Bakara, 139
46. Bknz. Bakara, 177
47. Bakara, 190
48. Bknz. Bakara, 191
49. Bknz. Bakara, 192
50. Bakara, 193
51. Bknz. Bakara, 197
52. Bakara, 216
53. Bknz. Bakara, 217
54. Bknz. Bakara, 218
55. Bknz. Bakara, 244
56. Bknz. Bakara, 246
57. Bakara, 249
58. Bakara, 256
59. Bakara, 272
60. Bknz. Bakara, 278
61. Bknz. Bakara, 279
62. Bknz. Enfal, 15
63. Bknz. Enfal, 16
64. Bknz. Enfal, 39
65. Enfal, 57
66. Bknz. Enfal, 60
67. Enfal, 61
68. Bknz. Enfal, 65
69. Bknz. Al-i İmran, 123
70. Bknz. Enfal, 72
71. Bknz. Enfal, 74-75
72. Bknz. Al-i İmran, 13
73. Bknz. Ali-İmran, 20
74. Bknz. Al-i İmran, 111
75. Bknz. Al-i İmran, 142
76. Bknz. Al-i İmran, 146
77. Ali-İmran, 159
78. Bknz. Al-i İmran, 167
79. Bknz. Al-i İmran, 168
80. Bknz. Al-i İmran, 195
81. Bknz. Ahzab, 13
82. Bknz. Ahzab, 19
83. Bknz. Ahzab, 20
84. Bknz. Ahzab, 25
85. Ahzab, 56
86. Bknz. Mumtehine, 1
87. Mumtehine, 8
88. Mumtehine, 9
89. Nisa, 71
90. Bknz. Nisa, 72
91. Nisa, 74
92. Bknz. Nisa, 75
93. Bknz. Nisa, 76
94. Bknz. Nisa, 77
95. Nisa, 84
96. Nisa, 90
97. Bknz. Nisa, 91
98. Bknz. Nisa, 92
99. Bknz. Nisa, 95
100. Bknz. Nisa, 102
101. Bknz. Nisa, 107
102. Bknz. Hadid, 10
103. Bknz. Muhammed, 35
104. İnsan, 8
105. Bknz. Haşr, 11-12
106. Bknz. Haşr, 14
107. Bknz. Nur, 53
108. Bknz. Hacc, 3 ve 8
109. Bknz. Hacc, 9
110. Hacc, 39
111. Hacc, 40
112. Hacc, 68
113. Bknz. Hacc, 78
114. Hucurat, 9
115. Bknz. Hucurat, 15
116. Bknz. Tahrim, 9
117. Tegabün, 12
118. Saff, 4
119. Saff, 7
120. Bknz. Saff, 11
121. Bknz. Fetih, 15
122. Fetih, 16
123. Bknz. Fetih, 17
124. Bknz. Fetih, 25
125. Bknz. Maide, 24
126. Maide,25
127. Bknz. Maide, 33
128. Bknz. Maide, 35
129. Maide, 54
130. Bknz. Tevbe, 5
131. Tevbe, 6
132. Bknz. Tevbe, 12
133. Tevbe, 13
134. Bknz. Tevbe, 14
135. Tevbe, 16
136. Tevbe, 19
137. Bknz. Tevbe, 20
138. Tevbe, 24
139. Bknz. Tevbe, 25
140. Bknz. Tevbe, 29
141. Tevbe, 36
142. Tevbe, 38
143. Tevbe, 39
144. Tevbe, 41
145. Tevbe, 44
146. Tevbe, 46
147. Bknz. Tevbe, 47
148. Bknz. Tevbe, 60
149. Bknz. Tevbe, 73
150. Tevbe, 79
151. Tevbe, 81
152. Tevbe, 83
153. Bknz. Tevbe, 86
154. Bknz. Tevbe, 88
155. Bknz. Tevbe, 102
156. Bknz. Tevbe, 107
157. Tevbe, 111
158. Bknz. Tevbe, 122
159. Tevbe, 123
160. Maide, 3


Başlık Kategori Yayın Tarihi
BİR SAVUNMA YAZISI (14) Genel 26.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (13) Genel 25.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (12) Genel 24.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (11) Genel 15.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (10) Genel 14.06.2020
Başlık Kategori Yayın Tarihi
HAFTANIN SAÇMA GÜNDEMİ Genel 08.07.2020
HAFTANIN SAÇMA OLAYLARI Genel 01.07.2020
HAFTANIN SAÇMA OLAYLARI Genel 17.06.2020
HAFTANIN SAÇMALIYANLARI Genel 11.06.2020
İslam'da Güzel Ahlak Genel 03.06.2020