KUR’AN’DAKİ BARIŞ-1

Tarihin herhangi bir zamanında herhangi bir yerinde “hak” ile “batıl” ayrılalı beri “batıl” hak yeme peşine düştü; “haklı” olan, “zalim” olana uzun zaman boyu direnmedi; “zalim” zulmünü artırdı; ne zaman ki direnmekten başka çare kalmadı “hak” işte o zaman “batıl”ı engelledi. Engellenen “batıl” savaş açtı; “hak” barışı teklif etti; “batıl” haksızlığı savaş açarak istedi. Ne zaman ki barış mümkün olmadı, “hak” açılan savaşa mecburen razı oldu.

İlk çağlara kadar gidilecek olursa Âdem’in kötü oğlu Kabil öz kardeşi Habil’i öldürmeye kalkışırken Habil’in tepkisiz teklifidir “barış”. Kabil’e direnmiyor bile ve öldürülüyor. Mazlum savaşmayınca zalim galip oluyor diye daha sonraki zamanlarda elbette mazlumun savaşması istenecektir. Ta ki İsa peygamber bile “sağ yanağına bir tokat yersen sol yanağını çevir” (1) demiş; hep aynı saflık ve temizlik savaşı tercih etmeden varlığını sürdürmüş… Hiçbir nebi savaş başlatmamış; hep kötüler savaş başlatmış. Nebiler savaştan nefret etmişler; barış teklif etmişler. Sonra mecburen ama barış amaçlı savaşmışlar. Her türlü savaş için barış teklifiydi İslam. Bu gerçeği örtmekti küfür…

Sefalet mazluma zulmetmek, asalet mazlumun zulme direnmesidir. Şeref, haysiyet, onur, keramet hak istikametinde olmaktır. İyilerin kötülerle barışmanın tek yolu iyilerin daha iyi savaşmasıdır. Peki, her asırda övüneceğimiz kaç kahraman hafızalarda kalmıştır? “Al, ne istersen yap, yeter ki barışalım” diyeceksen düşmana, iyi bir savaş kötü bir barıştan üstündür. Tabi buna barış denirse… İyi barış, haklının iyi savaşmasından doğar; savaş ise başkalarının hakkına göz dikmekten doğar. Barış haksızlığa uğrayanın vazgeçirme teklifidir. Barış savaş başlamadan engellemek, başladıysa uzatmamak, uzadıysa bitirmek içindir. Barış savaşın nedenidir; ama savaş barışın nedeni değildir.

Kuran’ın ne dediğine bu konuda dikkatli bakanlar buraya kadar söylemiş olduğumuzu görürler. Ama Kuran’ın değil mealin ne dediğine nüzul sırasına dikkat bile etmeden bakanlar doğrudan “…Savaşın!” ayetini okuyup nasıl bir zaruretten sonra savaşılması istendiğini bilmeden ürkebilirler ya da sapabilirler. Bu dikkatsizlik inanmayanları ürküterek dinden soğutur; bodoslama inananları ise saptırarak militan yapar. Militarist olmanın sonucu olarak toplum içinde “İslam’da terör” gibi saçma sapan paradoksal ifadeler doğar. İslam’a atılmış en büyük iftiralardan ikisi Müslümanların “terör”le ve “cehalet”le anılmalarıdır.

İlk surelerde savaştan izler bulamıyoruz… İlk baskılar başladığında sabır ve güzel tavır tavsiye ediliyor. Nüzul sırasına göre inen 3. surede “Ve onların söylediklerine sabret (isbir) ve onlardan güzel (cemîlen) bir ayrılışla ayrıl…” (2) buyruluyor. Barış yanlıları ilk olarak “…ve Allah yolunda savaşa çıkanlar (yukâtilûne fî sebîlillâhi) olacağını bilir...” (3) ayetiyle savaş ifadesiyle karşılaşıyorlar ama teğet geçiliyor; cihad emredilmiyor. Sadece zulmün ve buna karşı savaşacak (yukâtilûne) kimselerin yani savaşa gönüllülerin olduğu ortadadır. Burada haksızlığa uğramaktadırlar ama inananlar canalamazlar. Öylece kala kalıyorlar. Bir hadis rivayetine göre Muhammed resul’ün amcası Hamza zulme uğradıkları için beklemekten sabırsızlanıyor. Resulullah vahiysiz kafasına göre hareket edemiyor; bulunduğu duruma çözüm için vahiy bekliyor. Çünkü sürekli saldırıya uğruyorlar. Malları yağmalanıyor. Canları ve namusları da son derece tehlike içindedir. Karşı koyması için bile vahyin gelmesi gerekmektedir; gelmedikçe de zulme rağmen yerlerinden kıpırdayamıyorlar…

8. sureye gelindiğinde, “…Eğer zikr (ez zikrâ) fayda verirse, zikr et (zekkir)…” (4) ayetiyle karşılaşıyoruz. Kuran’da Kuran’ın diğer adı “zikr”dir. Yani isteniyor ki karşı tarafın dinlemeye ve anlamaya niyeti varsa vahyettiklerimizi anlat. Anlamaya niyeti yoksa ne mi olacak? Zorlamayacak…

34. surede öğreniyoruz ki, “…Sen, onlara karşı bir zorba (cebbârin) değilsin. O hâlde sen, benim uyarımdan korkan kimselere Kur’an ile zikret (zekkir bil kur’âni)(5). Demek ki hakikaten daha önce de geçtiği üzere “zikret” denilen Kuran imiş.

39. sureye kadar “savaş” sözcüğü yok. 39. surede Allah elçisi Hud’dan bahsederken “…benimle mücâdele (etucâdilûne-nî) mi ediyorsunuz?” (6) dediği yerde cedelleşmekten bahsediyor. “Sen af (huzil afve) yolunu tut, irfan (bil urfi) ile emret, cahillerden yüz çevir” (7).

Daha sonra 42. sureye gelindiğinde nihayet bir tavır koyma kabilinden hakkı inkâraşartlanmış olanlara uymaması; aksine, bu ilahi mesajın nurunda onlara karşı bütün gücünü ortaya koyarak büyük bir direnç ve çaba göstermesi isteniyor. Ayet açıktır “Artık kâfirlere itaat etme ve onunla (Kur’ân ile), onlarla büyük cihadla (cihâden kebîrâ) savaş (câhid-hum) (8). Savaşı Kuran’la onlara karşı nasıl yapacaktır? “Büyük cihad”
ile… Düşmana karşı gösterilecek olan bu dirence “büyük cihad” (cihâden kebîrâ) denmesine dikkatinizi çekerim. Bu dirençte kılıç kullan demiyor; öldür demiyor ama Kuran’la karşı tebliğ etmesi ve çıkacak zorluklara karşı direnmesi isteniyor. Bu direnç esnasında zarar görebilir hatta belki de ölebilirler. Burada sıcak savaş her an söz konusudur. Cesaret gerekir. Kulun nefsiyle mücadelesi olarak rivayet edilen “Hayırlı bir yerden döndünüz, küçük cihaddan büyük cihada döndünüz” hadisinde olduğu gibi canemniyeti açısından tehlikesiz bir cihad söz konusu değildir. Ayetin “büyük cihad” dediği hadiste “küçük cihad” olarak tanımlanmıştır. Çünkü ayetteki direnç ölümle neticelenebilir ama hadiste riziko bile yoktur. Bu hadisin uydurma olduğunu göstermeye zikredilen ayet fazlasıyla yeter. Hadisin küçük cihad dediği kaynaklar (9) zikredilen ayetten daha kıymetli olamazlar. Ayet hangi cihada “büyük” (kebîrâ) diyorsa “büyük cihad” odur. Nitekim bu
hadis de topa tutulmuştur (10). Bu surenin sonlarına doğru elçiden şiddet istenmediğini sergileyen şu ayet iniyor: “Biz, seni ancak bir müjdeci (mubeşşiren) ve bir uyarıcı (nezîren) olarak gönderdik” (11) buyruluyor. Karşı tarafın tehditkâr ve zorba davranışları elbette sabrı gerektirecektir. Tebliğli günler sıkıntılı günlerdir.

45. surede “O halde söylenen şeylere sabret (fasbir) (12) buyruluyor. Elbette elçi de emre uyarak sabrediyor.

52. surede yine mücadele (cidâle-nâ) sözcüğü geçiyor ama Allah’ın nebisi Nuh’a karşı söyleniyor (13). Hala “cihad edin” ayeti yok. Aynı surenin 74. ayetinde de mücadele (yucâdilu-nâ) sözcüğü geçiyor ama İbrahim nebi döneminden örnek verilmektedir. Bu örnekler son elçiyi bilgilendirmekte ve pişirmektedir.

54. surede “Artık emrolunduğun şeyi açıkça bildir ve müşriklerden yüz çevir” (14) buyrulduğu için düşmanlara karşı tavrın açıkça ortaya konduğu cesaretin ilk işaretini görüyoruz. Artık sabır kadar önemli bir şey daha söz konusu olmuştur: Cesaret. Rivayetlere göre bu ayetle açık davet başlamış, böylece Kâbe ve civarındaki yerlerde namaz da kılınır olmuş. Ancak bu durum daha sert bir mücadeleyi gerektirecektir. Ebû Bekir'in de ısrarıyla Müslümanların Kâbe önünde topluca namaz kılma gayreti müşriklerin hücumuyla önlenmek istenmiş. Müslümanlar ölümden dönmüşler. Ebû Bekir'in evinin avlusunda namaz kılıp, Kur'an okuması bile engellenmek istenmiş. Peygamberliğin altıncı yılında Hamza ve Ömer gibi kendilerinden çekinilen yiğitler Müslüman olunca Kâbe'de iki saf olarak ilk defa açıkça ve topluca namaz kılınmış.Müslümanların hakkı daha açık söylemeleri ve zulmü cesaretle eleştirmeleri bir şekilde aşlamalıydı… Daha ne zamana kadar saklanılacaktı?..

55. surede geçen mücadele ederler (yucâdilûne-ke) sözcüğü son nebiye tartışmak için gelmelerinden söz etmektedir (15). Biraz sonra da Allah’ın ayetleriyle cehd edildiği (yechadûne) söyleniyor (16). Cehd sözcüğünün burada olumsuz geçmesi düşündürücüdür; çünkü bazı âlimler “mücadele” ve “mücahede”yi ayırarak Müslümanlara “cehd” kökünden geldiği için ve “cihad” demek olan “mücahede”yi yakıştırmışlardır. Bu ayetle de bu çürümüş oluyor. Burada “Sen, onunla (Kur'ân'la) zikret (zekkir bihî) de hiç kimse, kazandığı suçlar yüzünden helâk olmasın” (17) ifadesi tekrar karşımıza çıkıyor. Elçi vahyi zikrediyor. Amacı tartışmak değil, tebliğ ve davet etmek. Bu surenin sonlarına yaklaşırken şeytan(insan)ların kendi dostlarına sizinle yani Müslümanlarla mücadele etmeleri için (li yucâdilû-kum) fısıldadıklarını söylüyor (18). Sıkıntılar çok  ama hala bir cihad emri yok…

57. surede yine olumsuz anlamda “cehd” sözcüğüne rastlıyoruz; şirk koşmak için yapılan mücadeleden (câhedâ-ke) bahsediliyor (19). Tekrar “mücadele” (yucâdilu) sözcüğüne rastlıyoruz (20).

60. surede kâfirlerin mücadelesinden (yucâdilu) bahsediliyor (21). Devamında resullere yapılan hücumdan (hemmet) söz ediliyor; hakkı batılla yok etmek için mücadele (câdelû) ediliyor (22). Delilsiz olarak Allah’ın ayetlerine karşı mücadele (yucâdilûne) ediyorlar (23). Bu hususta mücadele (yucâdilûne) edenlerin kibirli olduklarını (24), mücadele (yucâdilûne) edenlerin döndürüldüklerini söylüyor (25).

62. surede ayetler hakkında mücadele edenleri (yucâdilûne) sığınacak bir yer bulamayacakları konusunda tehdit ediyor (26).

63. ayette rastladığımız “husumette” yahut “düşmanlıkta” olarak çevirebileceğimiz (fî el hisâmi) sözcüğüne rastlıyoruz (27). Elçiye karşı mücadele eden (cedelen) bu kavmin düşmanlar (hasımûne) olduklarını (28) öğreniyoruz.

69. ayette tartışma (mirâen) ifadesi geçiyor (29); fakat bu da savaşla ilgili değil. Aynı surenin ilerleyen ayetlerinde insanların mücadeleye (cedelen) düşkün oldukları ifadesi geçiyor (30). “Biz elçileri, müjde vericiler ve uyarıcılar olmak dışında (başka bir amaçla) göndermeyiz. Kâfirler hakkı batılla iptal etmek için mücadele (yucâdilu) ediyorlar…” (31).

70. sureye gelindiğinde hala “Artık yüz çevirirlerse, bundan sonra sana düşen, sadece apaçık (el mubînu) bir tebliğdir (el belâgu) (32) buyruluyor ve sertlik değil açıkça tebliğ isteniyor. “Daha sonra da muhakkak ki senin Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret edenlere sonra da cihad edip (câhedû) sabredenlere, şüphesiz bunlardan sonra, elbette Gafur’dur ve Rahîm’dir” (33) buyurduğunda hala emir kipiyle gelen ve sıcak savaş olan bir cihad ayetine rastlayamıyoruz. Devamındaki ayet ahrette hesap sırasındaki mücadeleden (tucâdilu) söz ediyor (34). Nitekim devam eden ayetlerde hikmetle ve güzel öğütle davet edilmesi istenirken en güzel (el haseneti) şekilde onlarla mücadele (câdil-hum) edilmesi isteniyor (35).

84. surede elçinin tebliğini kolaylaştırıcı bir açıklama geliyor. Elçi şahit olmuştur ki kimi inanıyor kimi inanmıyor. Allah da elçiyi dinleyeceklerini kimler olduğu konusunda elçinin işini kolaylaştırıyor: “Sen,
körleri sapkınlıklarından çıkarıp doğru yola iletemezsin. Sen, çağrını ancak âyetlerimize inanıp müslüman olan kimselere işittirebilirsin”
(36).

85. sureye gelindiğinde imtihan edilmeden “iman ettik” demenin yeterli olmadığını (37), öncekileri de imtihan ettiğini (38), kötülerin imtihanı geçemeyeceklerini (39), takdir ettiği vadenin mutlaka gelip çatacağını (40) söyledikten sonra anlıyoruz ki imtihandan kastedilen cihad (câhede) imiş ve “O halde, kim cihad ederse (câhede) yalnız kendi nefsi (li nefsi-hi) için cihad yapmış (yucâhidu) olur: Çünkü Allah, âlemlerden müstağnidir” (41). Müstağnidir; çünkü Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Cihadı öven bu dokunuşlar yakında sıcak bir cihadı gerektireceğinin ilk emareleri gibidir. Kendilerine güzel davranılması vasiyet edilen anne baba bile olsa eğer şirk koşmak için elçiyle cihad ederse (câhedâ) bu konuda ikisine itaat edilmemesi hususundaki ayet (42) de savaş anlamındaki cihad ile alakalı değil. İlerleyen ayetlerde “cedel” kökenli olumlu bir ifadeye rastlıyoruz: “…en güzel şekilde (ahsenu) mücadele (tucâdilû) (43). Böylece bir kez daha mücadelenin kötü mücahedenin iyi olduğu düşüncesi çürüyor. En’am 33 cehd’i kötü ve Ankebut 46 ise cedel’i iyi bir anlamda kullanmış oldu. Nihayet surenin son ayetinde öğreniyoruz ki Allah’ın uğrunda cihad edenler (câhedû) onun yoluna mutlaka ulaşıyorlar (44).

87. surede Allah hakkında “Allah hakkında bizimle mücâdele (tuhâccûne-nâ) mi ediyorsunuz?” (45) şeklinde bir ifade var ki bunun da savaşla alakası yoktur. İlerleyen ayetlerde “şiddetli savaş (el be'si) halinde sabredenler (es sâbirîne)…” ifadesi geçiyor (46). Bu ayet bize buraya kadar haklı olduğumuzu gösteriyor; çünkü cihad edenlere karşı cihadı değil sabrı tavsiye ediyor. Hatta dikkat edin aynı ayette geçiyor: “…iyilik, ... esirlere verenlerin (fî er rıkâbi)... davranışlarıdır”. Henüz savaş hiç söz konusu olmadığından esir dediği çeşitli surette özgürlüğü elinden alınanlardır. “Esirlere vermek” ne güzel bir ifadedir…

Nihayet Medine’de savaşı farz kılan ilk ayet!.. Saldırganlara karşılık verilmesi için ilk defa önümüze sıcak cihada davet eden sert bir ayet çıkıyor… “Ve sizi öldürenleri Allah’ın yolunda siz de öldürün ve haddi aşmayın (lâ ta'tedû). Muhakkak ki Allah haddi aşanları (el mu'tedîne) sevmez.” (47). Dikkat ederseniz 87. ayete kadar bir türlü savaşılması istenmedi ve istenince de aşırıya kaçılmaması istendi. Çünkü artık alimlerle savaşmaktan başka çare kalmadı. Bu ayetle birlikte buraya kadarki gidişat uzun uzun tefekkür edilirse kalpler tatmin olur.

Sonraki ayette ise ne düşmana savunmasız bir hedef olmaları ne de ilk saldıran taraf olmaları isteniyor. Düşman saldırırsa yani düşmana savunmak zorunda kalırsalar savunmak için savaşacaklar. Onlara savaş açanları karşılaştıkları yerde öldürmeleri ve elçiyi çıkardıkları Mekke’den onları çıkarmaları isteniyor. Fitnenin öldürmekten daha şiddetli olduğu söyleniyor. Mescid-i Haram yanında onlar öldürmeye kalkmadıkça onlara zarar verilmemesi ama öldürmeye kalkarlarsa onları öldürebilecekleri söyleniyor (48). Yani öldürmek yok ama zalime rıza da yok. Yine de eğer vazgeçerlerse Allah mağfiret ve merhamet edici olduğunu hatırlatıyor (49). İstenen çok şey değildir; zulüm kalkmak zorundadır. Zulümden vazgeçilirse savaşa gerek kalmayacaktır. Adalet davet ediyorlar diye Müslümanlara saldıramazsınız. Varsa böyle bir niyetiniz vazgeçmek zorundasınız. Tecavüz ve zulümden vazgeçerseniz mağfiret, vazgeçmezseniz haddi aşmamak şartıyla aynısıyla karşılık var. Bundan daha doğal ne olabilir? Dünyada neredeyse her ülkede resmi ve legal bir askeri güç var. Ülke
güvenliği için saldırı değil savunma amaçlı olarak var. Bu ayette de amaç saldırı değil, savunmadır. Hatta ülkeler başka ülkelere resmi ve legal oldukları halde haksızca ve illegal tecavüzlerde bulunabilirler; ekonomik nedenlerle başkalarının topraklarına göz dikebilir ve işgal edebilirler. Ama bu ayete göre Müslümanlar bunu kesinlikle yapamazlar; sadece savunmak için savaşabilirler. Terör İslam ahlakının olmadığı yerde doğar. İslam “barış” anlamına geldiği için terörün, saldırganlığın, zalimliğin tam zıddıdır. Ayetin devamında fitne kalmayıncaya ve din Allah için oluncaya kadar onlarla savaşılması isteniyor ve onun da devamında “eğer bundan sonra vazgeçerlerse o zaman zâlimlerden başkasına karşı düşmanlık yoktur” (50) buyruluyor. Zulmün egemenliği fitnedir; çünkü zalim söz sahibi olursa dilediğine iftira atar ve onu cezalandırır. Dinimizde daima barış arayışı söz konusu olduğu için savaş olmasın diye her ne mümkün ise devreye sokuluyor ve mesela hacda “…cedelleşmek yoktur…” (51) buyruluyor.

İlerleyen zamanlarda dönemin atmosferini çok açık yansıtan yani Müslümanların savaşı değil, barışı sevdiğini yine apaçık sergileyen şu ayet buyruluyor: “Savaş, o sizin için kerih olsa da üzerinize farz kılındı ve hoşlanmayacağınız bir şey olur ki, o sizin için bir hayırdı ve seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şerdir. Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz” (52). Yani deniliyor ki, çatışmanın hoşunuza gitmediğini biliyorum ama buna tek çözüm olarak savaşmak üzerinize farz kılındı. Şimdi nasıl savaş tek çıkış yolu olduysa işte böyle bazen mümkündür ki nefret ettiğiniz bir şey sizin için iyi olabilir ve yine mümkündür ki zalimle savaşmak gerekirken savaşmamak gibi hoşlandığınız bir şey de bu durumlarda sizin için kötü olabilir. Bütün bunları Allah bilir ve siz bilmezsiniz.

Devam eden ayetlerden anlaşılıyor ki tehlike devam ediyor. Saldırmazlık örfünün yani haram ayda savaşmanın hükmünü soranlara o ayda savaşmanın çirkin bir şey olduğunun söylenmesi isteniyor. Madem karşılıklı söz verilmiş söz tutulmak zorundadır. İnsanları Allah yolundan çevirmek, her şeyin Yaratıcısını inkâr etmek ve Mescid-i Haram’a girmek isteyenleri men ederek halkını oradan sürmek Allah indinde daha da kötüdür. Çünkü zulüm ve baskı öldürmekten daha korkunçtur. Düşmanlar güçleri yettikçe inananlar inançlarından döndürünceye kadar savaşmaktan vazgeçmezler. Ama imanından dönen ve hakikati inkâr eden biri olarak ölenin yapıp ettikleri her iki dünyada boşa gider; böyleleri ahirette ateşte kalıcıdırlar (53). Peki, ne olacak? Sonraki ayet iman ederlere Allah’ın rahmetini ummaları için iki çıkış yolu gösteriyor: Hicret ve cihad. Allah affedici ve merhametli olduğunu tekrar hatırlatıyor (54). Yol Allah’ın yolu olunca onun yolunda savaşılmasının istenmesinin mahzuru yok. Çünkü savaş şartları bellidir: Barış daha öncelikli olacak, savunmak için zarureten savaşılacak, onlar öldürmedikçe öldürülmeyecek, fitne kalkınca savaşa devam edilmeyecek, savaşırken aşırıya kaçılmayacak. Artık elbette, “Allah’ın yolunda savaşın” ayetinin gelerek Allah’ın en iyi işiten ve en iyi bilen olduğunu hatırlatması doğaldır (55).

Devamındaki ayette Musa peygamber döneminden örnek veriyor. İsrailoğullarından ileri gelenler peygamberlerine, “Bizim için bir melik görevlendir de Allah’ın yolunda savaşalım” deyince, Peygamber “Eğer savaş sizin üzerinize yazılırsa sizin savaşmamanızdan korkulur" diyor. Çünkü üzerlerine farz olduğunda savaşmamaları durumunda sorumlu olurlar. İleri gelenler “Biz niçin Allah’ın
yolunda savaşmayalım? Yurtlarımızdan ve oğullarımız (arasından) çıkarılmıştık”
diyorlar. Fakat savaş onların üzerine yazılınca onlardan pek azı hariç çoğu yüz çevirmişler. Bu durumda Allah onları zalim olarak niteliyor (56). Görüldüğü gibi savaş Kuran’da zaruret olmadıkça sevimsiz ama zaruret olunca kaçınılmazdır. Sonraki ayetlerde savaşla ilgili olarak öğreniyoruz ki, “Nice az bir topluluk, Allah’ın izniyle çok bir topluluğa galip gelmiştir ve Allah, sabredenlerle beraberdir” (57). Az
topluluğa Allah yardım ederse galip olabiliyor. Ama devamına dikkat Allah “sabır” istiyor. Bu sabrın
Bakara suresi inene kadar cihadın emredilmemesi ve savaş esnasında Allah’tan umudun kesilmemesi
şeklinde olduğu muhakkaktır. Hiçbir şekilde zalimlere benzemiyorlar. Hatta tam bu atmosferde
“Dinde zorlama (lâ ikrâhe) yoktur…” (58) ayeti inzal oluyor. Zorlayamaz çünkü “Onları hidayete
erdirmek sana ait değildir. Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir...”
(59).

Allah iman edenlerden takva olmalarını, ribadan arta kalanı (bakiyesini) almamalarını (60), bunu
yapmazlarsa Allah ve Resûl’ü tarafından savaşa maruz kalacaklarını ve tövbe ederlerse ana malın
kendilerine ait olduğunu söyleyerek tartışılmaz bir ölçü getiriyor: “Zulmetmezsiniz ve
zulmedilmezsiniz”
(61). Anlaşılması gerekenlerin kilit cümlesi belki de burada geçen “lâ tazlimûne ve
lâ tuzlemûne”
yani “…zulmetmezsiniz ve zulmedilmezsiniz…“ ifadesidir. Ne zulmet ne de zulme uğra!

88. sureye gelindiğinde artık cihadın ölçüleri kesindir ve cihad çok önemlidir. Allah iman sahiplerinin
kâfirlerle topluca karşılaştıklarında savaştan kaçmamalarını emrediyor (62), bir savaş taktiği yahut
diğer müminlerle birleşme stratejisi gibi savaş gerekçesi dışında korkaklık gibi bir nedenle sırtını
dönerek kaçanlar üzerlerine Allah’ın gazabını çekerler ve cehenneme gireceklerdir (63). Öyleyse iyi
insanların savaşmayı bilmeleri gerekiyor. Hiçbir fitne kalmayıncaya ve bütün din Allah için oluncaya
kadar savaşılması (kâtilû-hum) emri yineleniyor ve devamında eğer küfürden vazgeçerlerse Allah
gördüğünü hatırlatıyor (64) buyruluyor. Nihayet cihad o kadar önem kazanıyor ki devamında gelecek
olan şu ayete bakın: “Onları savaşta karşında bulursan, arkalarından gelenler için öyle yıldır ki, belki
onların arkasında olanlar ders alırlar”
(65). Yıllardır cihaddan uzak durulmuş ve sadece barış
istenmişti. Ama zalimler demek o derece ileri gittiler ki savaş tek çıkış yolu oldu. İlerleyen ayetlerde
imkânları ne kadarsa bağlanan yani savaş için beslenen atlardan hazırlamaları ve böylece Allah’ın
düşmanlarını ve diğerlerini caydırmaları isteniyor. Allah yolunda sarf edilenin bütünüyle ödeneceğini
ve haksızlık yapılmayacağını da hatırlatıyor (66).

Savaşa hazırlığın önemi artıyor ve düşmanların korkutulması isteniyor. Ne yapılması konusunda
herkes bir şeyler söyleyebilir. Fakat Allah gerek o dönemin şartlarını gerekse insanların kalplerinden
neler geçirdiklerini elbette daha iyi bilir. Yeter ki barışa meyletsinler Allah barışı tercih ediyor: “Ve
eğer barışa
(selm) meylederlerse, o zaman (sen de) ona meylet ve Allah’a tevekkül et. Muhakkak ki
O; en iyi işiten, en iyi bilendir”
(67).

Cihadın önemi gittikçe artıyor. Sayıca az olsalar bile Allah’ın yardımıyla üstün geliyorlar (68) Sonraki
surede de benzer vurgu söz konusu olacaktır (69). Aynı surede gitgide daha çok önemsenen cihad
konusunda mücahidlere Allah’ın yardımı söz konusudur (70). Benzer vurgular yine vahyediliyor (71).

89. ayette Allah kötülerin gözünü korkutarak mücahidlere nasıl yardım ettiğine misal veriyor (72).
Elçiye “…sana düşen şey ancak tebliğ (belâgu) etmektir” (73). Kötülere yardım edilmediğini tekrar
hatırlatıyor (74). Nihayet cihad cennet için belirleyici bir neden ve gerekçe olacaktır (75). İlerleyen
ayetlerde nice peygamberin kendini Allah’a adayanlarla birlikte savaşmak zorunda kaldığını ve
sabrettiklerini öğreniyoruz (76). “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın.
Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi...”
(77). Allah cihad
etmemek için savaşmayı (kıtâlen) bilmemeyi mazeret gösterenleri yadırgıyor (78). Evlerinde oturanlar
mücahidlerin ölmelerinin nedeni olarak cihadı gösteriyorlar ama Allah “sanki siz hiç ölmeyecek
misiniz?” anlamına gelen “…haydi ölümü kendinizden savın…” ifadesini kullanıyor (79). Mücahidlerin
kötülüklerini silip bağışlayıp cennete sokacağını da müjdeliyor (80).

90. surede savaştan kaçmak isteyenlerin bahanesi tekrar karşımıza çıkıyor (81). Allah tehlikede iken
elçi ile olan ama tehlike geçince müminleri çekiştirenlerin gerçekten iman etmediklerini ve onların
amellerinin boşuna olduğunu açıklıyor (82). Münafıkların savaştan uzak duracaklarını öğreniyoruz
(83). Sonuçta müminler savaşın galibi oluyorlar (84). “Muhakkak ki Allah ve melekleri, Nebî’ye
yardım ederler
(yusallûne). Ey imanlılar, siz (de) ona yardım edin (sallû), ancak teslim olarak yardım
edin
(sellimû teslîmâ)
(85). Kuran’ın genelinde “namaz”, “dua” ve “yardım” anlamlarında
karşılaştığımız “salât” sözcüğü bu cihad ayetinde bağlamı dikkate alındığında elbette “yardım”
anlamındadır. Çünkü burada “Allah” da “salât” ediyor. Bunu salâvat-ı şerife olarak anlayanları ise
eleştirmeye bile değmez buluyorum.

91. surede mücahidlerin peygambere düşman olanlara dost olamayacağını aksi takdirde yoldan
sapmış olacaklarını söylüyor (86). İlerleyen ayetlerde barışı yine öne çıkarıyor: “Allah, din konusunda
sizinle savaşmamış ve sizi yurdunuzdan çıkarmamış olan kimselere iyilik etmenizden ve onlara
adaletle davranmanızdan sizi nehyetmez. Muhakkak ki Allah, adaletli olanları sever”
(87). Zalim
olmayan kâfire iyilik olduğunu gösteren bir ayet… “Fakat Allah, din hususunda sizinle savaşmış ve
sizi yurdunuzdan çıkarmış olan ve sizin çıkarılmanıza arka çıkmış olan kimselere dönmenizden sizi
nehyeder. Ve kim onlara dönerse, o takdirde işte onlar, onlar zalimlerdir”
(88). Söylenen
söylenmiştir; artık her şey bellidir. Allah savaşılmasını istediğinde demek ki savaşmak gerekmiştir.

devam edecek


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SU STRESLİ ÜLKELER VE TÜRKİYE Genel 14.09.2019
Nasıl mutlu oluruz? Genel 10.09.2019
ÖZSAYGI Genel 09.09.2019
Türkiyedeki Su Kaynaklarına Yabancı Sermayelerin Önem Vermesi Hayra Alamet Olmasa Gerek !!! Genel 29.08.2019
RENKLER KAÇ TANE? Genel 19.08.2019