KUR’AN’DAKİ BÖBÜRLENME

Her insanın içinde iyi ve kötü taraf var ve bunlar çeşitli isimler alabilirler. Ama neticede biri iyi diğeri kötü tarafımızdır. İyinin hangisi ve kötünün hangisi olduğunu onu yok iken var eden Yaratıcı belirler. Bu belirlemenin adı “din”dir. Dine ne kadar uyulursa iyi taraf o kadar güçlenir ve güçlendikçe de kötü tarafa galip gelir; tercihler böylece etkilenir.

Yaratıcısının kudreti karşısında insan aciz olduğunu ne kadar çok anlarsa o kadar çok mütevazı olur ve o kadar az şımarır. Kibir bütün bu acziyetine rağmen şımararak büyüklük taslamaktır. Tevazu ise Yaratanın yüceliği karşısında haddini bilerek kulluğu kabul etmektir. Öyleyse Yaratıcının farkına varılmazsa insanın içinde büyüklenme doğar. Öyleyse burada soru şu: Onun farkına vardığı halde kibirlenmenin varlığı nasıl açıklanabilir? İnsanoğlu acziyetini Yaratıcının ona verdiği akıl ve diğer nimetlerle telafi eder. Fakat insan yaşantısında gelişen olaylarla zaman zaman unutabilir. Çünkü genellikle yere bakarak dolaşır. Böylece yerden çok yukarıda olan başı şımarır; adımları yeri çiğner. Lakin başını göğe kaldırsa göreceği mesafe daha çoktur.

Böylece anlaşılır ki bir Yaratıcı var olmasaydı ve var olan Yaratıcı böylesine yüce olmasaydı tevazu gerekmeyecekti. Öyleyse bir ateist için tevazu anlamsız olmalıdır; şımarıklık ise akıbet.

Demek ki tevazuunun var olmasının gerekliliği bile Yaratıcı var ve sonsuz yüce diye anlamlı. Ateistin yaratıcıyı reddederken tevazuuyu reddetmeme paradoksu, tevazuunun Allah'ın varlığına ilişkin ontolojik bir delil olduğunu da gösterir.

Reddedilemeyecek kadar güzel bir ahlaktır tevazuu… Ve ancak erdemli adamlarda görülen karakteristik bir niteliktir… Yaratılmış küçücük varlıklar olan bizleri yücelten bir edebtir… Haddini bilmektir… Tefekkürün tavan yaptığı ulvi bir şuurdur tevazu. Yaratık kendi nezdinde samimiyetle küçüldükçe Yaratan nezdinde yücelir.

Kulun tevazusu ilahının yüceliğine inandığı ölçüdedir. Senin iman ettiğin ilah ne kadar yüce ise sen kendini o kadar hiç kılarsın. İlahının kudretinin sonu yoksa senin hiç kudretin yoktur. Tevazu bunun farkında olmaktır. Lakin senin ne kadar kibr’in, riya’n, şımarman, böbürlenmen, kudretin varsa senin inandığın ilahın kudreti sende var olan kudret kadar eksiktir. İşte kibrin gizli şirk olmasının sırrı burada yatmaktadır. Öyleyse kibir bir bakıma kulluğun zıttıdır.

Allah’ın ne kadar kudretli olduğu bizim ne kadar aciz olduğumuzu açıklar. Müslümanların Allah’ı evlat edinmeyecek ve elçisiyle güreşmeyecek kadar benzersiz ve yüce, mitolojik ve hurafe olmayacak kadar tutarlı ve çelişkisizdir.

Kur’an’da geçmeyen bu “tevazu” kelimesini içeren yahut bu kelimeye yaklaşan ifadeler mevcuttur. Allah müminlere karşı “kanatların indirilmesi”ni (vahfıd cenâhake) (1) ve boynu bükük davranışı (ezilletin) (2) isterken kastedilen alçak gönüllülüktür. Aynı yaklaşım ana-babaya karşı da (3) geçerlidir. Rahmânın kulları yeryüzünde “ağırbaşlı” (hevnen) yürürler. Cahiller onlara hitap ettiklerinde “barış” (selâmâ) derler (4). Çünkü tartışmayı, kaosu, geçimsizliği, savaşı, huzursuzluğu sevmezler. Mümin hayvanlar üzerine sadece Allah’ın ismini zikrederek teslim olur ve sadece kendini düşünmeyip onu sadaka eder. Böyle olunca o mümin gönlü geniş (el muhbitîne) olduğundan müjdelenir (5). İslâm olan, umutlanan, sadakatli, sabırlı, rahmetten uzaklaşma korkusu taşıyan (ve el hâşiîne, ve el hâşiâti), cömert, oruç tutan, namuslu, Kur’an’ı her işin içine katan mü'minler mağfirete uğrayıp azametli ecir alırlar (6). Allah kulların yeryüzünde neşeli neşeli, alımlı çalımlı, yeryüzünde küçük dağları yaratmış gibi (merehan) yürümelerini istemiyor. Kul yürürken yeryüzünü asla hareket ettiremeyecek ve dağların boyuna erişemeyecek kadar küçük ve acizdir (7). Allah’a ve âhir güne inanmayarak malını insanlara riya (riâe) için infâk edenleri üzerinde toprak bulunan sert bir kayaya benzetiyor. Ona kuvvetli bir yağmur isabet edince üzerindeki toprağı gidip tekrar verimsiz hale gelen sert bir kayaya (8) benzetir. Çünkü göklerde ve yerde büyüklük (el kibriyâu) ve azamet, sadece Allah’a mahsustur (9). “Vay haline” (veylun) diyor “gösteriş” (yurâûne) yapanlara (10). Yürürken bile iktisatlı, kısıtlı, ekonomik, erdemli yani ölçülü (vaksid) yürünmesini istiyor (11). Hakkı örtenlere karşı izzetli (eizzetin) olunmasını istiyor (12). Bir rahmet tattırdıktan sonra sahip oldukları geri alınsa (o nimeti verip geri alana el açacağı yerde) ümitsiz bir nankör olan insan (13), darlıktan sonra bolluğa yani ni’mete kavuşsa ferahlayarak iftihar eden (ferihun fahûr) olur (14); şımararak böbürlenir. Zalimler lüks ve refah tarafına (mâ utrifû) , yani onları şımartan mal, mülk gibi şeylere tâbî olma suçu işlediler (15). Allah nice zalim ülkeleri kırıp (döktü) ve ondan sonra başka kavimler inşa etti (16) diye felaketi hissettiklerinde ondan kaçarlar (17). Ama Allah diyor ki, “Kaçmayın ve dönün meskenlerinize ve (şımarmanıza neden olan) etrafınıza (utriftum) orada böylece sorgulanacaksınız” (18).

Şımarık Karun da koca topluluğun bile zor taşıdığı hazinelere sahip olunca azmıştı. Kavmi ona “ferahlanma” (lâ tefrah) demişti. Allah böyle dengesiz bir sevinç içeren yani abartılı sevinerek şımarıp ferahlayanları (el ferihîne) sevmez. Kimi de resûlleri beyyinelerle geldiği zaman taşıdıkları ilim sebebiyle (şımararak) ferahladılar (ferihû) ve alay etmiş oldukları şey onları kuşattı (19). Şiddetli azabımızı gördüklerinde îmân edip şirk koştuklarını örttüler (20) ama artık onların îmânı fayda vermedi (21). Zira daha önce Allah nedenini söylemişti: “…yeryüzünde haksız yere (coşkulu sevinerek) ferahlamanız (tefrehûne) ve (alımlı çalımlı neşelenip küçük dağları yaratmış gibi şımararak) azmanız (temrehûne) sebebiyledir" (22).

Çıkan dersten anlaşıldığına göre kendini beğenmiş şımarık kişiler bu dünyada da diğer dünyada da elim bir şekilde kaybetmektedirler. Tevazu sahipleri ise kazançlıdırlar. Allah kibriya sahibidir (mütekebbir) ve bu sıfatına da asla ortak istemez. Sonsuz gibi görünen şu evrende son derece aciz olan yaratıklar kim oluyorlar da şımarıyorlar?

YÜKSEL YILMAZ

DİPNOT: Ferahlama (ferihîne) sözcüğünü birçok ayette “ferihu” olumsuz geçtiği halde (23), başka bir ayette (24) şehidlerle alakalı ve olumlu geçtiği için motomot olarak “şımarmak” şeklinde çevirmedim.

KAYNAKLAR: 
1. Bknz. Hicr 88, Şûarâ 215; 
2. Bknz. Maide 54; 
3. Bknz. İsra 24; 
4. Bknz. Furkan 63; 
5. Bknz. Hacc 34; 
6. Bknz. Ahzab 35; 
7. Bknz. İsrâ 37; 
8. Bknz. Bakara 264; 
9. Bknz. Casiye 37; 
10. Bknz. Maun 6; 
11. Bknz. Lokman 19; 
12. Bknz. Maide 54; 
13. Bknz. Hud 9, Rum 36; 
14. Bknz. Hud 10; 
15. Bknz. Hud 116; 
16. Bknz. Enbiya 11; 
17. Bknz. Enbiya 12; 
18. Enbiya 13; 
19. Bknz. Mü’min 83; 
20. Bknz. Mü’min 84; 
21. Bknz. Mü’min 85; 
22. Bknz. Mü’min 75; 
23. Bknz. Enam 44, Tevbe 50, Yunus 22, Hud 10, Müminun 53, Rum 32, Rum 36, Mumin 83, Tevbe 81, Kasas 76 ve hatta Rad 26 ile Şura 48 bile. 
24. Bknz. Al-i İmran 170.


Başlık Kategori Yayın Tarihi
YÜKSEL YILMAZ BİYOGRAFİSİ (Ekim 2019) Spor 14.10.2019
GERÇEĞİN TEŞHİSİ (3) (4) Felsefe 04.10.2019
GERÇEĞİN TEŞHİSİ (1) (2) Felsefe 24.09.2019
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
Kardeşlik Hukuku Genel 17.10.2019
KUDÜS’ÜN ANAHTARI SURİYE... Genel 08.10.2019
Batı Gibi Olamayız Genel 05.10.2019
İSLAMÎ DÜŞÜNCE NEREYE? Genel 05.10.2019
Denemeler- Serin Devlet Genel 28.09.2019