SEVGİ EN İYİ İLAÇTIR

Bir düzine yıl öncesi idi… Gölcük’te Marmara’yı sallayan büyük depremin ardından iki yıl geçmiş, ama geride bıraktığı maddi ve manevi etki halen bitmemişti. Buralarda tanıdığınız ya da tanımadığınız yoksul, yetim, dul veya mağdur kalmış yahut kardeşini, arkadaşını, akrabasını veya komşusunu yitirmiş mahzun insanlar dokunsanız ağlayacak olan birer duygusal varlığa dönüşmüşlerdi. Kimi tedavi için uzmanlara başvurmuş, kimi ise problemi kendi içinde yaşamaya devam etmişti. Gönül gözleri öylesine yaş akıtmış ve dolmuştu ki küçük bir derde dahi ayıracak yer kalmamıştı. Lakin dert beklemesini bilmiyordu…

Nisan ayının yağmursuz bir gününde gece sislerini sabaha devrederken, Derince Devlet Hastanesi’nin acil polikliniği gecenin yoğunluğunu devralıyordu. Gündüz saatleri ve özellikle de akşamüstü en yoğun zamanlar olsa bile dinlenme vakti yoktu. Personeli olduğum hastaneme eşimin doğumu için gelmiştim ve sıkıntımı atmak için gezinirken yolum acil servise düşmüştü.

Tan ağarıncaya kadar yoğun geçmiş bir hastane acilinin kapısında aniden beliren bir otomobilden genç bir bayan ile beş yaşlarındaki oğlu telaşla inmişlerdi. Giyim kuşamlarıyla yurdum insanı oldukları her hallerinden belli bir aile idi. Bakışlarını acil servise yönelten bu bayan arka koltukta kalp krizi geçirmekte olan kocasını getirmişti ve korku içindeki çocuğu ağlıyordu. Kendisi son derece kaygılı olduğu halde dışarıdan bakınca aceleci ama metanetliydi; çünkü ne kocasına ne de oğluna korku vermek istemiyordu.

Kadıncağız arabanın arka kapısını açtığında hasta karşılama personelini bir sedyeyle hazır buldu. Güvenlik personeli de duruma seyirci kalamayarak hastanın sedyeye konmasına yardım etti. Telaşı işiten hemşireler de yarı yolda hazır bekliyorlardı. Doktor acil poliklinik kapısında gelmekte olan sedyeyi adeta kapıp götürecek gibiydi. Hasta acil müşahede odasına yönlendirildi. Gürültüyü duyan laborantlar da laboratuar kapısı önünde kaygılı bir merak içinde ve amade idiler. Gece nöbetçi amiri de farkında olmadan endişeyle dudaklarını ısırıyordu. Belki bana da bir görev düşer diye ben de tetikteydim.

Acil servisin ıssızlığını çocuğun kontrollü ağlamaları ve hastane personelinin çabaları bozuyordu. Belli ki ses çıkarmadan çalışan iki temizlik personelinin dahi dikkatleri bu ailenin üzerindeydi. Hüzünlü atmosfer hepimizi bir hortum girdabı gibi içine çekmişti.

Kocasının tansiyon şikâyeti olduğunu ve birdenbire yere düştüğünü söyleyen kadını çocuğuyla beraber bekleme salonuna almışlardı. Çocuk kucağında oturduğu annesine sarılmış öylece duruyordu. Anne ise evladına fark ettirmemek için her fırsatta gözyaşlarını kaçamak siliyordu.

Olay yerindeki kalabalıktan uzaklaştırılan hasta nefes alabilsin diye acil müdahale odasına yatırılmış ve yatağın çevresi perdelerle örtülmüştü. Acil müdahale odasında takriben on beş dakika kalp masajı uygulayan gayretli doktordan ve yardımcı olan telaşlı hemşirelerden başka kimseden çıt çıkmıyordu. Müdahale sırasında hastanın bilincini kaybetmesini önlemek amacıyla sürekli göz bebeklerini ve nefesini kontrol eden doktor yalvarırcasına ısrar etti:

            “Hadi aslanım, hadi koçum…”

Sonra araya hemşirelerin ağlamaklı sesleri girdi:

            “Yalvarırım hayata dön, hadi benim abim.”

Doktor alnındaki terleri silmeye vakit bile bulamamıştı. Duran kalbin çalışması için adeta kahramanca boğuşuyordu. Durumu uzaktan takip ederken içimden geldiği gibi dualar ediyordum. İçerden acı bir haber gelirse dışarıda bitik bir halde beklemekte olan bir eş ve muhtaç bir evlat bunu nasıl kaldırabileceklerdi? Onlara kalp krizi geçiren bu adamdan daha gönüllü, daha şefkatli ve daha fedakârca kim sahip çıkacaktı? Mahzun ve dalgın halde bu soruları dualarımın arasına sıkıştırıyordum.

Küçük çocuk annesinin kucağından aniden inerek doğruca acil poliklinik kapısına koşmuştu. Annesi şaşkınca peşine düştü. Çocuk “baba, baba, babacığım!” diyerek telaşla ve aceleyle her yere bakınırken dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Küçük çocuğu teselli etmeyi o kadar çok istedim ki annesi yanında olduğu için cesaret edemedim. Tam onun yaşlarında bir oğlum vardı ve onu hatırlatıyordu. Kalp krizi geçiren sanki bendim ve sanki evdeki oğlum peşimdeydi…

Poliklinikte olmadığını görünce hiç oyalanmadan önüne çıkan ilk müşahede odasına girdi. Tek tek yaşlı gözlerle yataklara bakınıyordu. Orada bulunanlar bile ne olduğunu anlayamadan babasının başındaki telaşlı kalabalıktan ve o günahsız ve saf hislerinden olsa gerek babasını bulmuştu. Kalbi duran hastaya bir yandan elektro şok verilirken diğer yandan moral de veriliyordu:

            “Hadi arkadaşım, yalvarırım dayan biraz, dayan biraz.”

            “Allah’ım sen onu ailesine bağışla.”

Personel sanki canlarından bir parça imiş gibi mahzun ama gayretli bir şekilde elinden geleni yapıyordu. Çocuk babasına seslenerek kalabalığı yarmaya çalışıyordu. Hemşire, “buraya gelme ablacım” diye müdahale edince doktorun kararlı sesi ortamı ıssızlaştırdı:

                 “Hemşire hanım bırak gelsin.”

Çocuk babasına yalvarmaya başladı:

                  “Baba, babacım, ne olur gözünü aç bana bak, beni bırakma.”

Of… Personel olmanın verdiği cesaretle belki iyi bir gelişme olur diye yavaşça yanaştım. Eğer adamcağız vefat ederse çocuğu kaparak sarılmak, odadan dışarı çıkarmak ve teselli etmek istiyordum. Bu dayanılmaz duygusal havada hemşireler daha fazla dayanamayıp ağlamaya başladılar; ama diğer yandan da çabalıyorlardı. En metanetli görünen doktordu; zira öyle çabalıyordu ki onun kendini bırakıp ağlayacak vakti bile yoktu.

Küçük çocuğun kazağının altından giydiği gömleği sarkıyordu. Gömlek yakalarından biri içerde diğeri dışarıdaydı. Saçları dağılmıştı ve hatta sol ayakkabısının bağı çözülmüş yerlerde sürünüyordu. Çocuğun dışarıdan bakınca bile perişan olduğu anlaşılan hali odadakilerin dikkatini çekiyordu. Fakat hiç kimse ona uzun uzun bakamıyor, biraz bakan başını çeviriyordu.

Sadece çocuğun titrek sesi doktoru durdurabilmişti:

                  “Doktor amca babamın elini tutabilir miyim?”

Hayretle çocuğa bakakalan doktor konuşamadı bile ve ancak başını sallayarak izin verebildi. Çocuk babasına,

                  “Babacım, babam benim, baba…” diyerek yanaştı. Müşahede odasındaki herkesin dikkatleri onların üzerindeydi. Perdelerle sarılı bölümdeki küçük bir çocuk sesi dayanılmaz derecede duyguyu odaya yayıyordu.

Çocuk babasının bileğinden tutar tutmaz ölü gibi yatmakta olan adam sanki oğlunun yalvarmalarını duymuşçasına kıpırdadı. Şaşkınlıkla geçen kısa bir sessizlikten sonra parmaklarını ısırarak kendilerini tutmakta olan hemşirelerin çıkmak için zorlayan hıçkırıkları sessizliği bozuyordu. Son derece tatlı bu çocuğun babası önce gözlerini kıpırdattı ve sonra usulca açtı. Metanetli doktorumuz işte o esnada ağladı. Çabalar sonuç vermişti. Doktor işte tam bu sırada terini silmeyi hatırladı; hemşireler perdeleri açabildiler ve etrafa coşkulu gözlerle bakabildiler. O esnada küçük çocuk tezahürat yapabildi:

                  “Babam! Babam! Babam!”

Üzüntülü iken ağlamamak için zor duran yufka yürekler mutluluktan ağlamamak için fazla direnemediler. Adamcağızın duran kalbinin hüzünle ıslattığı gözler, hayata dönmesinin süruruyla damlalar oluşturarak yanaklardan süzüldü. Herkes o kadar çok duygulu idi ki sanki bir o kadar da arınmış ve hafiflemişler idi. Personel mutluluktan birbirini kucakladı. Herkes doktoru, doktor ise tevazu göstererek çocuğu tebrik etti.

Çocuğun annesinin zihni merak, endişe ve çaresizlikle harmanlanmış olarak müşahede odasına girmeye bile çekiniyordu. Bayanlardan bir temizlik görevlisine yanaşarak arayan gözlerle rica etti:

                  “Çocuk buraya girdi, siz alıp getirir misiniz bana?”

Temizlik görevlisi bayan bir cevap vermeyince isteğini tekrarlamak için bu kez yüzüne baktı ki o da nesi? Bayan temizlik görevlisi gözyaşlarını siliyor ve sözün bittiği yerde cevap bile veremiyordu. Bakışları korktuğu şeyin başına gelip gelmediğini soruyordu. Sadece dili susuyor, ama tavır ve davranışları soru yağmuru yağdırıyordu. Derken derin bir nefes almış olan doktorun güven veren sesi duyuldu:

                   “Bayan, gelin böyle. Beyiniz iyi merak etmeyin; ufaklık da babasının başında.”

Kadıncağız kulaklarına inanamadığı bu haberden dolayı şükretmek için dilindeki tutukluğu hıçkırıklarıyla açtı. Başında bulunan doktoru, hemşireleri hatta herkesi katarak teşekkürler yağdırıyordu. Her şey yolunda olunca orada gereksiz olduğumu hissettim ve geldiğim gibi yavaşça odadan dışarı çıktım. Ben havalarda uçacak gibi rahatlamıştım ama dışarıdakiler içerdeki adamın hayata döndüğünü henüz bilmedikleri için hala mahzundular. Hatta bir temizlik personeli bir elinde paspas diğer kolunu duvara ve başını koluna yaslamış sanki öz kardeşini kaybetmiş gibi öylece duruyor ve yaşadığı olayın etkisini hala taşıyordu.

Daha sonra bu hasta anjiyo oldu; sağlık durumu her geçen gün iyiye giderek taburcu oldu. Fakat ne zaman bu hatıra aklıma gelse hüzünle harmanlanan bir huzuru yaşarım. Bu olaydan dolayı başından beri acil serviste var olan endişeler ve hüzün kalktı; gayret ve koşturmalar yavaşladı; suskunluk ve hıçkırıkların yerini yüksek bir moral ve espriler aldı. Elbette sükûnetin yerini bir müddet sonra yine hareket aldı. Gelişigüzel ama kısa aralıklarla kâh endişe oldu kâh ferahlama; kâh hüzün oldu kâh sevinç; ama mutlaka ve her daim sevgi oldu. Sevgi, sevinçle beraber olduğu gibi hüzünle beraber de oldu. Sevgi yüreklerimizde ikamet eden bir mucize idi. Sevgi, vicdanımızın soluğu idi.

Bu olayı yaşadığım günden beri bu hastanın reçetesi bir silüet olarak dalgın anlarımın hayallerine zaman zaman misafir olur. Tahayyülümün reçetesinde kardiyolojik birtakım ilaçlarla birlikte bir doktorun çirkin el yazısıyla yine bir ilaç adı olarak şu yazılıdır: “Evladınızın elinizi tutması.”

 

                                                                               YÜKSEL YILMAZ


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SEVGİLİ DEDEM: HALI YIKAMA MAKİNESİ SAÇMALIĞI (ÖYKÜ) Edebiyat 06.09.2019
EYLÜL MÜ HÜZÜN MÜ? Edebiyat 05.09.2019
Kısa Öykü - Tüh Edebiyat 03.09.2019
KABRİSTAN Edebiyat 29.08.2019
EY SEVGİLİ Edebiyat 22.08.2019