KUR’AN NE DİYORSA “KADER” ODUR

“Allah insanların ne yapacağını kesin bir bilgiyle bilmez” deyip de “sanki Allaha eksiklik izafe edilmiş gibi olmaktadır” demek de çelişkidir. Bilmez dersen elbette acziyettir. Burada levh-i mahfuz’u doğru okumak gerekiyor. Bilgi halinde olmayan için “biliniyor” denemeyeceği gibi “bilinmiyor” da denemez; çünkü “var” bile değil… Bu durumda Allah hakkında nasıl olur da acizlere ait olan bir ifadeyi kullanabilir ve “geleceği bilmiyor” dersin? “Allah yapacaklarımızı bilemez, bilmek için imtihan eder” demek hem levh-i mahfuzu ve hem Kuran’ı doğru okuyamamaktır.

Abdülaziz Bayındır gibi değerli bir mütefekkirin “bir kişinin evleneceğini, kiminle evleneceğini yani geleceği Allahu Teâlâ’nın (hâşâ) bilemeyeceğini” söylemesi ise levh-i mahfuz’u doğru okuyamamaktır. Onun delil diye öne sürdüğü Ali İmran 140-142 ve Tevbe 16 gibi ayetler de levh-i mahfuz doğru okunmadıkça doğru anlaşılamaz. Mahmut Karaosmanoğlu bu ayetlerle ilgili olarak geleneksel, “ta ezelden sabır ve imanla mevsuf olarak bildiği gibi” ifadesini kullanmaktadır. Fakat ne enteresandır ki bir gelenekçi olarak sanırım farkında olmadan 142. ayeti çevirirken o da Allah’ın bilmediğini söylemiş oluyor: “Yoksa siz cennete girebileceğinizi mi sandınız; oysa Allah (ezeli ilmiyle kimin ne yapacağını önceden bildiyse de) henüz içinizden cihat etmiş olanları da bilmemiş, sabredenleri de bil(ip belli et)memiştir.”

Bazı gelenekçiler “geleceğe” gayb olarak baktıkları için “O gaybı bilendir…” (Cin Suresi, 26) ayetini “geleceği bilendir” olarak algılıyorlar. Burada gözden kaçırdıkları şudur: “Gelecek” yaratılmamıştır; yoktur; mevcut değildir; yaratık değildir. Ama “gayb” bizim bilmediğimiz bir yede kayıp olarak vardır; mevcuttur; mahlûktur. Biz gayb olsun ya da olmasın “Allah her şeyi bilir” diyoruz.

Mütefekkir Abdülaziz Bayındır’ın, “Allahu Teala senin cehenneme gideceğini bildiği halde yaratıyorsa seni neden sorumlu tutuyor?” sorusunun cevabını Kuran’da bulamayanlar levh-i mahfuz’da bulup geleceği doğru tanımlarlarsa bu soruyu sormanın abes olduğunu da anlayabilirler. Aksi takdirde Allah’ın (hâşâ) bilmemesi gibi bir aciz ve çelişkili bir sonuca ulaşmak kaçınılmaz olur.

Gelenekçilerin, “Allahu Teala yaratmayı murad ettiği zaman zaten senin inkarı seçeceğini biliyordu ancak anlamadığın nokta “Sen, Allahu Teala istediği için veya bildiği için inkarı seçmedin.” Yani sana bir irade-i cüziye verildi ve sen onu kullanarak inkara düştün” demeleri hakikatten uzaklaşmanın bir diğer yolu. Bunlar felsefe yaparak felsefecilere kızan çelişkiyle bile barışık acınası varlıklardır. Sana anlamadığın noktayı anlamadan gösterirler; ama kibarca “anlatamamaktan” değil de küstahça “anlamamandan” yakınırlar. İfadeye bakın: “…senin inkarı seçeceğini biliyordu…” diyor. “Allah’ın her şeyi bilmesi”nin içine “sünnetullah’a aykırı bilme” türlerini de sokmuş. Bu tiplere sünnetullah’a aykırı şekilde saçmalayarak sorsan, “Allah insanın yüzünde niçin 10 burun yarattığını biliyor mudur?” Bu tip bir gelenekçi “bilmiyor” dememek için “evet” derse şaşırmayın. Korkmadan, “Hayır 1 burun yarattı” diyebilirsiniz ve bunun bilmemekle alakası olmaz… Dolayısıyla yaratmadığı bir şey için “…senin inkarı seçeceğini biliyordu…” demene gerek yoktur.

Diyor ki: “Senin inkar edeceğini bildiği için hiç dünyaya göndermeden cehenneme atsa idi, o zamanda Allahu Teala’yı zalimlik ile suçlayacak, “yapmadığın bir şeyden” hesaba çekildiğini ileri sürecektin.” O zaman da sana demezler mi ki: “Madem benim daha en baştan inkâr edeceğim belli ben sonradan inkâr edemem ki neden suçlanıyorum?” Beyni basmayanlara duyurulur: Çelişiyorsunuz!..

Bir kimsenin “Cehenneme gideceğini bildiği halde neden sorumlu tutuyor?” sorusuna geliştirdiği acınası karşılığa bakınız: “Bilmiyor ki, adam sorumlu tutulacağından dolayı cehennemi hak etmiş.” Peki, daha akıllı bir kimse bu soruyu şu şekilde sorsaydı ne yapacaktın: “Allah senin Cehenneme gideceğini bildiği halde sınavdan neden sorumlu tutuyor?” Hala “bilmiyor ki ” diyebilir misin? Soru sağlam olunca karşılık veremezsin… Saçma sorulara geliştirdiğiniz saçma cevaplarınızla tatmin oluyorsunuz.

“Akılda kalması ve daha iyi anlaşılması için” diyerek verdiği misalin saçmalığı içler acısı: “Diyelim ki bir imtihan düzenliyoruz. İmtihanda bize en iyi, layıkıyla hizmet edeni belirleyeceğiz. Seçtiğimiz kişiler kayıtsız şartsız bu imtihana katılacaklar, kaçarı yok. Kendilerine her türlü imkânı veriyoruz ama vermesek bile başarmalarını, sonucun leh veya aleyhte neticeleneceğini bildiriyoruz.. İmtihan başlamadan da kimin kazanacağını veya kaybedeceğini biliyoruz. Ancak bize hizmet etmelerini istediğimiz için ve kendi iradeleri neticesinde sonuçlarını görmeleri için sınavı gerçekleştiriyoruz. Başaranlara ödül, reddedenlere de ceza veriyoruz…

Şimdi, sınava girenler: “sonucu bildikleri halde bizi niye imtihan ediyorlar” diyebilir mi? Diyemezler. Neden?

(Kıssaya göre)

1- Bütün yetki ve hüküm bizde, biz öyle istedik

2- Bize hizmet etmelerini istiyoruz

3- Sonucunu kendilerinin de yaşayarak görmesini, ceza verdiğimiz zaman da itiraz edilmemesini istiyoruz.”

Dur senin yerine başımı duvara ben vurayım… Bu izahın neresini tutsan elinde kalır. Nasıl mı? İrdelemeğe değmeyecek kadar saçma olan bu yazıyı bizi yeni tanıyanlar hatırına irdeleyelim…

Burada “Daha iyi anlaşılması için” diyen anlamamış biriyle muhatabız. Allah bir imtihan düzenlemiş diye bizim düzenleyeceğimiz bir imtihanla kıyaslayarak zaten ilk hatasını yapmış. Biz bu misalde imtihanımızda en iyi, layıkıyla hizmet edeni belirliyoruz ama bu 1 kişi oluyor; Allah ise sayılamayacak kadar çok sayıda iyi ve sayılamayacak kadar çok sayıda kötüyü belirliyor. “İmtihan başlamadan da kimin kazanacağını veya kaybedeceğini biliyoruz” diyor. Hayır, canım imtihan başlamadan kimin kazanacağını bilmiyoruz, nasıl kabul ettin bunu böyle? Bu ne saçma ön kabul? Ne lise ne üniversite hatta ilköğretimde bile önceden kimin ne kadar hazırlanıp kimin hangi sorulara ne kadar hazır olduğunu hiçbir öğretmen bilemez. Ayrıca bu tür sınavlarda sadece bilgi sınanır. Allah’ın sınavında ise bilgi gibi kalpteki gizli duygular yani o bilgiyi yaşamak da sınanır. Aynı şey değil. Kulun sınavı ile Allah’ın sınavı kıyas götürmez. Öğretmen sınav ederken bile her şeyi bilmez; ama Allah her şeyi bilir. Böyle kıyaslardan Allah’a sığınmalı. “İmtihan başlamadan da kimin kazanacağını veya kaybedeceğini biliyoruz. Ancak bize hizmet etmelerini istediğimiz için ve kendi iradeleri neticesinde sonuçlarını görmeleri için sınavı gerçekleştiriyoruz” diyor. Böyle bir beşeri sınav yok. Bu ne saçma bir misal… Burada insanı yani öğretmeni hâşâ Allah gibi “her şeyi bilen” yapmış oldu. Böyle misallerden Allah’a sığınmalı. Bu kadar çarpık çurpuk bir misalden sonra sanki meseleyi halletmiş gibi “sonucu bildikleri halde bizi niye imtihan ediyorlar” diyebilir mi? Diyemezler” deyip kendi soruyor kendi karşılık veriyor; kendini eğlendiriyor. Sonra da kıssaya göre üç sonuca varıyor:

“1- Bütün yetki ve hüküm bizde, biz öyle istedik” diyor. Hayır, imtihana girmeyi bile istemedik; nerde bütün yetki ve hüküm bizde? “2- Bize hizmet etmelerini istiyoruz” diyor. Hayır, Allah kendisine hizmet etmeyi istemiyor kulluk (asi olmamak, itaat etmek) başka şey. Hizmeti Allah’ın dinine ve insanlığa yapacağız. Allah’ın hizmete ve hizmetçiye ihtiyacı yok. Ama mazluma, mağdura, mahzuna, mücahide, öksüze, yetime, fakire, fukaraya, anaya, babaya, muhtaçlara hizmet edilebilir. Allah da zaten hizmeti bunlara istiyor. Kulluk başka bir şey. “3- Sonucunu kendilerinin de yaşayarak görmesini, ceza verdiğimiz zaman da itiraz edilmemesini istiyoruz” diyor. Gene de ne yapmış oldu gördünüz mü? İş varacağı yere vardı ve istemediğimiz bir sınavda bize cehennemlik olmak yazıldıysa sonucunu yaşayarak görmüş olduk.

Diyor ki: “İşte Allahu Teala’da bizi kimin kazanacağını veya kaybedeceğini bildiği halde ibadet ve kulluk etmemiz, dua etmemiz, zikretmemiz,rızasını kazanmaya çalışmamız için yarattı.” Sonuç belli ise dua niye var? Sonuç belli ise ibadet niye var? Kulluk niye var? Çünkü bilinen bir sonuç var; yani sonuç belli. Bu kaderciliktir. Hatta diyor ki: “Her türlü nimeti verdi. Sorumluluklar yükledi. Bunun bir sınav olduğunu, kazananın ve kaybedenin ne kazanacağını da bildirdi.” İyi de “kazananın ve kaybedenin ne kazanacağını da bildirdi” demek problem değil, kimin kazanan ve kaybeden olduğunun şimdiden belli olması problem. Yani hangi haslette olanların kazanacakları önceden belirlenebilir ama sınavda hangi kimselerin kazanacağının önceden belirlenmesi kadercilik olur. Bu durumda kendine “ehl-i sünnet” deme; “kaderci” de.

Ben bu yorumu yapan için daha fazla uzatmadan son bir şey diyeyim: Zeki değil.

Kader alınyazısı değildir. Kader konusu geçmişten günümüze Kuran’ı referans alan bilinçli müslümanları değil Hıristiyanlığın etkilediği hadislere inananları bir hayli oyalamıştır. Bu konu Rasulullah ve sahabe döneminde Kuran’da nasıl yer aldı ise öyle yer almıştır. İmanın şartları diye ilkeler ortaya koyanlar “kadere inanma”yı imanın altıncı şartı olarak kabullendirmişler ama Kuran bu şartları sayarken 5 adet saymış ve “kader”i saymamıştır. Çünkü bu sözcük Kuran’da başka gelenekçilerde başka tanımlanmıştır. Bundan her nedense rahatsız da olmamışlardır. “…ve bi’l kaderi” Kuran’da geçmediği halde geçmemesi hiç umursanmamıştır.

Bu kader, “alın yazısı” olarak Türkçeleşmiştir ve anlamı; “Cenab-ı Hakk’ın, kâinatta olmuş ve olacak her şeyi, bütün vasıflarıyla, bütün halleriyle daha onu yaratmadan önce, levh-i mahfuz denilen kader levhasında yazmış olmasıdır.” diye açıklanmıştır. Ki kul da bu defterde ne yazılı ise onu yapar, başına o yazılı olanlar gelir. Kötü işler işlemiş kullar kaderlerinin kurbanıdırlar. Başa gelen her kötü şey, kaderde yazılı olduğu için gelmiştir. İyi durumlar da yine kaderde yazılı olduğu için gerçekleşmiştir.

Tarih incelenirse bu cebrî kader anlayışının, yönetimlerini meşrulaştırmak amacıyla Emevîlerin “cebr” düşüncesinden yararlanmaya çalışmaları sonucu ortaya çıktığı anlaşılır. Bu anlayışla toplum uyutulmuş, kendi geleceklerini kurmaktan vazgeçirilmiş ve zalim ceberutlara boyun eğdirilmiştir. Bizim gibi düşünülse idi geçmişte Cebriye ve Kaderiyye vs. gibi mezhepler ortaya çıkmaz tefrika da olmazdı. Bir delinin kuyuya attığı taşı binlerce akıllı çıkarmaya kalkmazdı. Allah’a ait levhı mahfuz bu kadar saptırılmaz ve levhi mahfı isbat (yaz-boz tahtası) icat edilmezdi. Bu hezeyanlar maalesef akıl ve terbiye timsali Rasülüllah’a fatura edilmiştir. Meşhur Cibril hadisi son derece saçma bir rivayet olduğu halde delil sayılarak “Kaza ve Kadere İman, “İman Esasları” arasında altıncı esas kabul edilmiştir. Müslümanlar arasında ve kelâm ilmi literatüründe de bu terim genellikle "kaza ve kader" şeklinde geçer.


Başlık Kategori Yayın Tarihi
BİR SAVUNMA YAZISI (14) Genel 26.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (13) Genel 25.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (12) Genel 24.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (11) Genel 15.06.2020
BİR SAVUNMA YAZISI (10) Genel 14.06.2020
Başlık Kategori Yayın Tarihi
HAFTANIN SAÇMA OLAYLARI Genel 01.07.2020
HAFTANIN SAÇMA OLAYLARI Genel 17.06.2020
HAFTANIN SAÇMALIYANLARI Genel 11.06.2020
İslam'da Güzel Ahlak Genel 03.06.2020
Torus Nefesi Nedir ? Torus Nefesi Teknikleri'ni Nasıl Uygularız ? Genel 20.05.2020