GEZİ İKİ

Ergenekon’un belini kıran ve su yüzüne çıkaran AK Parti ile Cemaat arasında bir mesele olduğu bir gündem konusu haline getirildi. Cemaat”in yeni bir vesayet merkezi haline gelmek istediği ve iktidara ortak olmaya çalıştığı iddiası yerleşsin diye provokasyon ve tertipler Gezi 1’in devamı olabilir. Gülen fedakârlık destanı yazan insanların hiçbir beklentisinin olmadığını söylemişti. Gülerce’nin dediği gibi; “Bu “cemaatin” bir sözcüsü yoktur. Mesela “cemaat medyası”nda, ben dâhil hiçbir yazarın ifadeleri “cemaat”i bağlamaz. İlk yanlış, bu kulvardaki gazetelerde çıkan yazılardan hareketle bir “cemaat” genellemesi yapıp, olan biteni üzülerek takip eden milyonlarca insanın rencide edilmesi, töhmet altında bırakılmasıdır. Hemen arkasından Muhterem Hocaefendi’nin isminin ortaya atılması ikinci bir yanlıştır. Dürüstlük, yanlış yaptığı söylenen kişilere, şahıslara eleştiri getirmeyi gerektirir. Öte yandan hizmet insanlarına yönelik üslup eleştirileri de elbet bir iç muhasebeye tabi tutulur. Sevap kazanalım derken, insanları günaha sokmama hassasiyeti, unutulmuş değildir.”

Cemaat, Refah-Yol Hükümeti hariç hiçbir Hükümete apaçık karşı olmamıştı. Onu da Hizmet Hareketi engellenmesin diye yapmış olabilir. Bu yanlış olabilir; ama niyet hüsn-ü zanla düşüneceksek budur. Gülen hiçbir hükümete karşı değildi. Hükümetlerin yaptıkları hizmetlere bakarak kendi hareketinin engellenmemesini birinci derece önemsemiş olabilir. Bir istisna olarak AK Parti Hükümetini apaçık desteklemiştir. Bu destek bir partiye veya şahsa değil, Hizmet hareketinin önünün açılmasından dolayı olabilir.

Şu soru çok önemlidir: AK Parti-Cemaat kavgasını kim ister? Bu iki güç vesayetçileri yerinden ettiyse, fitnenin hedefi AK Parti ve Gülen hareketini bitirmek neden olmasın? Çünkü AK Parti ve Cemaate hukuk ve demokrasi dışı bir şey olursa bundan her ikisi de zarar görür.

Taksim Meydanı’nda bir park düzenleme çalışmasına tepki ile başlayan olaylar vesayetçilerin istediğini verememişti. Çözüm süreci, anayasa çalışmaları ve Suriye ile süren gerginlik konuşulurken Gezi Parkı olayı araya girmişti. Hükümetin gelir-geçer zannettiği kıvılcımın alevleri bir anda neredeyse bütün illeri sarmamış mıydı?

12 Eylül 2010 referandumundaki % 58 ‘evet’ ile askerlerin, ‘devletin güvenliğine ilişkin suçlardan adli mahkemelerde yargılanacağı’ düzenlemesi gerçekleşmeseydi şimdi bütün o davaların içi boşaltılmış ve üstü örtülmüş olacaktı. Mesele Gezi Parkı ve ağaçlardan ibaret değildir. Bu ABD’nin bile solcu vesayetçilerle aynı istikamette olduğu bir süreçtir. ABD’de 2008’in Cumhuriyetçi Parti Başkan adayı Arizona Senatörü John McCain, biz Gezi sürecini yaşarken bir düşünce kuruluşundaki konferansta, “Şurası muhakkak ki, Gezi Parkı olayları, Erdoğan’ın Türk halkını İslami yöne doğru zorlamasına bir başkaldırıydı” demişti. Olayı böylesine çarpıtmıştı.

Seçilmişleri tanımayan, hukuk dışına çıkmayı yol edinen, bir gün hesap vermeyi aklından bile geçirmeyen cuntacı zihniyetli 28 Şubat mimarlarına göre bu darbe “postmodern” idi. Zaten Kıvrıkoğlu da zihniyeti kastederek 28 Şubat’ın bin yıl süreceğini söylemişti. Bu davaların savcı ve hâkimleri cesaret ve demokrasiye bağlılık konusunda tarihe geçmişlerdi. Fethullah Gülen, Sızıntı dergisinin Ağustos 2013 sayısının başyazısında bugünkü fitne fesata cevap olabilecek bir açıklama yapmıştı; yazısının son bölümü ne kadar iyi niyetli görünüyordu “…Öyle ise gelin, bütün günahlarımızdan tevbe edelim ve bir arınma süreci başlatalım. Bundan sonra olsun, insanlara karşı saygılı davranıp, insanî değerleri korumaya çalışalım. Fikirlere hürmet edip, kim olursa olsun, herkesi kendi konumunda kabul edelim. Geçmişi, kötü yanları ile kendi tarihselliğine gömüp, dünkü kavgaları şimdilerde yeniden kavga vesilesi yapmayalım. Toplumu değişik kamplara, gruplara ayırmadan vazgeçip, her fırsatta birlik ve beraberliğimizi vurgulayalım… Kırıp parçalayıp, sağa sola saçtığımız kendi parçalarımızı bir araya getirerek, bunları bir daha kopup dağılmayacak şekilde birbirine bağlama yollarını araştıralım…”

Süreç fitneye zemin hazırlarken Hükümet çalışıyordu… Ankara’da yeni bir projeyle aynı avluya bakan cemevi ve caminin temelleri atılınca Alevi ve Sünni kesimden itiraz edenler de olmuştu ama buna yeni alternatif projeler nazarıyla bakılabilirdi… Kutuplaşmaları sürekli hortlatılmak isteyenler hep olacaktı. Kardeşlik ve barış adına birliktelik için birkaç örneğin varlığı neden bazılarını telaşlandırıyordu? Projenin mimarı olan Fethullah Gülen yıllardır bu çağrıyı yapmış. Gülen 2001’de Başbakan Tansu Çiller’le görüşmesinde Alevi vatandaşlar için cemevi yapılmasının gereğini söyleyip “…caminin yanında cemevi de yapabiliriz” demişti. “Eline, beline, diline sahip ol”diyen Alevi kardeşlerimiz için “mum söndü” iftirasını atanların derdi nedir? Bu iftira anarşi oluşsun diye özellikle atılmış olmalıdır. Bu iftirayı asla bilinçli bir Müslüman atamaz. İslam coğrafyasına sokulan mezhep kavgası Suriye ile bir savaş üzerinden Türkiye’ye bulaştırılmak istendi. Oysaki mezhep çatışması gerçekleşmiş olsa ülkemiz için belki PKK teröründen bile tehlikeli olabilirdi.

15 Ağustos 2013’te YÖK’te ilahiyat fakültelerinin müfredat programı üzerinde oyçokluğu ile köklü değişiklikler yapılarak ilahiyat camiası ve entelektüeller, Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü derslerinin tamamının sembolik hale getirilmesini ve bazı felsefe derslerinin zorunlu dersler arasından çıkarılmasını tartıştılar. Değişikliğin bilimsel değil, idari zeminde yapılması akademisyenlerin dayatmayla karşılaşması mıydı? Fakülte akademik hüviyetinden uzaklaşıp din adamı mı yetiştirecekti? Diyanet’in ihtiyacı olan müftü, imam, vaiz, müezzin kadroları için bugün işleyen bir sistem vardır. Haseki kurumu çok güzel bir adımdı. Felsefeyi ise bütünüyle zararlı görmek yanlıştır.  İnsanlara, “her şeyi okumayın, kafanız karışır” derseniz yerli Rönesans’ımız asla gerçekleşemez. Siz okutmayacaksınız, ama başkaları okuyacak ve bizim ilahiyatçılarımız onlar karşısında fikir kısırlığı yaşayacaklar öyle mi? Cehalet, fakirlik ve kutuplaşmalar bizi perişan etti.

Her şey karıştırılmak istenirken jetlerimizin sınırımızı ihlal eden Suriye helikopterini düşürmek zorunda kalması, savaş tehlikesini kapıya taşıdı. Birileri bunu elbette istemiş olmalı… Vesayetten demokrasiye geçerken hiç de sırası değildi.

Suriye ile ilgili en etkili aktör ABD olarak görünüyordu. Ama bu bile Esed’i başka güçlü ülkelerin desteklememesine bağlıydı. BM raporu bile sivillere karşı sarin gazı kullanıldığını doğrulamıştı. Kesinlikle zalim Esed, zalim babasından da zalim dedesinden de daha zalimdi. Rusya’nın çektiği Suriye cephesi kimyasal silahı muhaliflerin kullandığı yalanını yaydılar. Bugünkü teknoloji ile kimyasal silahları atma imkânı muhaliflerde değil, elbette Esed Hükümetinde vardı. ABD’nin kırmızıçizgisi epey aşılmıştı…

Obama, 10 Eylül’de Beyaz Saray’da yaptığı konuşmada Kongre’den Suriye’ye askeri müdahale oylamasını ertelemelerini istedi. 100 bin kişi kimyasal silahla öldürüldü ve sadece konuşmuş oldular. Başbakan, “…baraj kalacak…” demişti; kutuplaşmanın ve gerilimin sona ermesi için seçim barajları da kalkmalıydı. Ancak bu surette TBMM’de adil bir istişare zemini doğabilir ve farklılıkların zenginliği görülebilirdi.

Bütün bunlar tartışılırken Beşiktaş-Galatasaray maçının bitimine birkaç dakika kala bir futbol müsabakasında tepkili seyircilerin sahaya girmeleri görünümünde çatışmalar yaşandı. Gülerce ağabeyin dediği gibi, “Kutuplaşmanın amigoları haline gelmek, hakikati talep etmek yerine önyargılarla, algılarla “ötekini” suçlu ilan etmek, eleştiri yerine düşmanlığı tercih etmek, gerilimi tırmandırmaktan başka bir işe yarar mı?”

Derbideki olaylarda maçtan önce kapılar kırılarak bir sürü biletsiz insanlar içeri giriyor ve yüzlerce provokatör sahaya inerken ortada hiçbir güvenlik tedbiri bile yoktu. Teknik adamlar ve futbolcular birkaç dakika gecikseler ve bazısı öldürülselerdi acaba bekledikleri kaos gerçekleşir miydi? Zaten birkaç gün önce emniyet binalarına füze atılmıştı ve iyi ki o mermiler duvara denk gelmişti. Polis de jandarma da gerekeni hemen yapmıştı. Demek ki istihbarat ve güvenlik hızı da önemliydi. Peki sahaya giren adamlar kimlerdi? Hükümeti suçlayan muhalefet partileri her nedense bunu sormuyorlardı. Kendiliğinden gelişen bir olay olmadığı atılan “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganlarından belliydi. Vesayetin adamları Gezi’den sonra yine devrede miydiler? Haftalardır, “sonbaharda Gezi’nin devamı var” diye bağırılması boşuna değil miydi? Emniyet binalarına füze atanlar yakalandıktan sonra hala soru işareti kalabilir miydi? Demek ki gereken hızlı Hükümet ama adil yargıdır… Acele edenler, trafiği karıştırırlar… Acele değil, hızlı…

MHP % 10 barajını, CHP % 10 barajının sıfırlanmasını savunuyorlar. AK Parti alternatiflerin de olabileceğini ve tartışabileceklerini belirtiyorlar. Ancak siyasi partiler ve seçim yasaları, maalesef 12 Eylül darbesinin birer eseridirler. Bizim vekillerimizi seçmen olarak biz değil, parti liderleri ya da onların içindeki çekirdek kadro seçiyor. Listelerde seçilecek yerlere kim konulursa, biz onları seçmiş oluyoruz. Liderin gözünün içine bakan bir vekil ricacı olmaz mı? Bu durumda benim vekilim kırık onurla dolaşmaz mı? Anayasa’nın 67. maddesine göre her vatandaş seçme ve seçilme hakkına hangi psikolojik ve sosyolojik şartlarda sahiptir? Batı demokrasilerinde daha ziyade önce sivil toplum kuruluşlarında ve sonra yerel yönetimlerde başarıdan sonra, halk tarafından teşvik edilerek milletvekili olunuyor. Bu tıkalı pratiğe rağmen, Anayasa’nın milletin temsiliyle ilgili 80. maddesinde,“Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün milleti temsil ederler” denilir. Madem bu hassas ortamlarda seçim sistemini tartışmaya açıyoruz adalete iki kat fazla dikkat edilmelidir.

Resmi Gazete’de yayımlanan “kamuda başörtüsü serbestliği” düzenlemesi nedeniyle, 8 Ekim 2013’ten itibaren emniyet, yargı ve silahlı kuvvetler dışında kamuda çalışan bayanlar görev yerlerinde başörtüsü takmaya başladılar. Bu insanlar yıllardır kendileri olamamanın ıstırabını yaşayan mazlumlardı. Vesayetçiler, siyaset-üniversite-yargı-medya desteğiyle başörtüsünü toplumsal bir mesele haline getirmişlerdi. Darbeciler eliyle, “laiklik elden gidiyor”dalaveresiyle başka zemine kaydırdılar. Belli bir kesim kurgu ile başörtüsünün bir siyasi simge olduğuna inandı. Böylece başörtülü milyonlar onlardan çok soğudular ve çok çekindiler. Başları örtülü insanlar emek verip mezun olsalar hatta sonra zar zor iş bulsalar bile, bu defa başlarını açmak zorunda bırakıldılar. Kamuda başörtüsü serbestliğinin yanı sıra dindarlar için, okullardaki seçmeli Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimizin hayatı (siyer) dersleri gönülleri fethetmişti.

İşte tam bu güzel haberler gezinirken Milli Eğitim Bakanı Avcı, dershanelerin kapatılmasını hem de kesin bir dille yeniden gündeme taşıdı. Gülerce “şu dershaneler konusundaki ısrarı anlamadım, anlayamıyorum” derken ben de kendisinin anlamamasını anlamadım, anlayamıyorum. Hatta, “Darbe dönemlerinde, hışımla bu kurumların üzerine gidilmesini anlıyorum” diyor. Fakat burada Hükümet bir eğitim politikasından söz ediyor; bunu Cemaatin dindarlığı ile bağdaştırmıyor. Hizmet eden insanların ve imam hatip liselerinin önünün kesilmesi gibi bir derdi de yok. Dershaneler kapatılırsa imam hatip liselerinin önü neden kesilsin? Aksine kaliteyi dershaneler değil devletin kendisi vermiş olacak. Dershaneye gitmeyen imam hatip öğrencisi için tıp, mühendislik, işletme, ekonomi, hukuk, siyasal tahsili yapmak, özellikle Türkiye’nin en gözde üniversitelerine girmek adeta imkânsız hale gelemez; çünkü bu fakülteleri gerektiren dersler aynıyla bu okullarda da okutulacak. Ne sanıyorlar? Sadece din ile ilgili derslerle üniversiteye hazırlayacaklarını mı? Gülerce ağabeyin, gerek okulda, gerek Milli eğitimde ve gerekse dershanede bulunması hasebiyle “masanın her tarafında bulundum” demesi onu haklı yapmaz. Çünkü masanın her yerinde bulundun ama Fethullahçı olarak bulundun. Yani bir rengin vardı ve Cemaatin işine gelmeyene karşı önyargılı olmaman çok zor.

Gülerce’nin, “Bugün ilk ve ortaöğretimde temel problemler var” demesi ve “…bütün okullarda aynı kalitede öğretim görülüyor mu?” diye sorması Hükümeti dershanelere değil, çeşitli projelere yöneltir.  Gerçekten “…ortaöğretimle üniversite arasında doku uyuşmazlığı var” ise neden okullarda bu dokuyu uyumlu hale getirmek varken dışarıda dershanelere muhtaç olayım? Öğrencilerin dershaneye gitme nedenleri ortadan kaldırıldıktan sonra ne beis var? Gülerce, dershaneler için“…öğretimdeki ayıpları örten…” ifadesini bile kullanıyorsa, siz Hükümet olsanız bu ayıbı siyasi olarak mı hallederdiniz yoksa ‘beceremiyorum birileri halletsin’ diye mi bakardınız? Neden kendi ayıbını başkasına örttürsün? En iyisi ayıp mayıp kalmasın diye düşünülemez mi? Teşebbüs hürriyeti kayıtsız ve şartsız değildir. Bu ifadelerle savunma yapılamaz ve haklı olunamaz.

Unutmamalı ki, Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğg. Bahtiyar Aydın, 22 Ekim 1993’te şehit edilmişti. Askerlerin olaydan sonra hazırladığı resmî tutanakta, Aydın’ın Lice’de PKK saldırısında şehit edildiği söylenerek olay kapatılmıştı. 2008’de yani İlker Başbuğ’un döneminde Genelkurmay Başkanlığı tarafından, Tuğg. Aydın’ın, teröristlerce açılan ateş sonucu şehit olduğu açıklaması yapılmıştı. Fakat daha sonra Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesi, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nın cinayetle ilgili hazırladığı iddianameyi zamanaşımına 1 gün kala kabul etmişti. Ergenekon ve Balyoz davalarındaki mahkûmiyet kararları halen vesayetin partileri ve medyası tarafından bir stratejiyle hükümsüz kılınmaya çalışılıyordu. CHP ve MHP’nin; “cezalandırılanlar, bölücülerle kahramanca mücadele eden vatanseverlerdir, iktidar TSK içinde tasfiye yapıyor” iddiasından sonra, Bahtiyar Aydın cinayetiyle ilgili iddianamenin kabulü, bu stratejiyi ve darbe davalarını itibarsızlaştırmaya çalışanların hevesini bitirmişti.

İddianamenin özeti şu idi: “20 yıl önce Lice’de çıkan olaylarda Bahtiyar Aydın, Uzman Çavuş Yüksel Bayar ile 14 vatandaş ölmüş, çok sayıda konut, işyeri ve araç hasar görmüştür. Resmî tutanaklarda PKK’lıların ilçeye saldırması nedeniyle bu sonucun meydana geldiği yazılmış, ancak olay günü PKK terör örgütünün, Lice ilçesine saldırdığına ve Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ı öldürdüğüne dair herhangi bir delil elde edilememiştir.

Tuğg.BahtiyarAydın, korumasının itirafları ve otopsi raporları sonrası hazırlanan krokiye göre, karşıdan açılan ateşle değil, askeriye içindeki kışlanın çatı, kule ya da binalardan birinden Kanas’la vuruldu. (Bu silahın daha sonra yakıldığı tespit edildi.) 11 saat sürdüğü söylenen çatışmada, sadece bir polis memuru zırhlı araç içinde hafif yaralanmış, bu memurun ifadesi alınmamış ve tek bir terörist, ölü ya da yaralı ele geçirilememiştir.

Suikastın gerçekleştiği dönemde Diyarbakır Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı Hasan Kundakçı, yardımcısı ise Tümgeneral İlker Başbuğ’dur. İddiaya göre 22 Ekim 1993 günü Tümgeneral Başbuğ tarafından Tuğgeneral Aydın’a “Lice’ye git” emri verildi. Aydın, vurulduğunda, Lice Jandarma Bölük Komutanlığı’nın ön tarafında araç dışında açık alanda emir subayıyla sohbet halindeydi. Suikast kamuoyunda duyulmadan, askerî bir helikopter Lice Jandarma Bölük Komutanlığı’nın bahçesine indi. Helikopterdeki iki General  Hasan Kundakçı ve İlker Başbuğ’du… Bölgede bazıları, başa çıkamadığı hasmını, JİTEM’e, bazılarını da PKK’ya ispiyonlayarak öldürülmelerini sağlamışlar, bu şekilde bölgede ‘faili meçhul’ cinayetler artmıştır. Tüm deliller değerlendirildiğinde, şüphelilerin meydana getirdikleri örgütlenmenin, ‘suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve bu örgüte üye olma’ suçlarını oluşturduğu sonucuna varılmıştır.” 

İlker Başbuğ’un bu iddialara tatmin edici bir cevap vermesi beklendi…

Cemaatçilerin “eğitimdeki fırsat eşitsizliğini dershaneler önlüyor” demeleri çözümün dershane olduğunu göstermez. “Eğitim kalitesinin düşük olduğu varoşlardan, en ücra kasabalarından nice fakir öğrenci Türkiye’nin en iyi üniversitelerini dershaneler sayesinde kazandı” demeniz okullar için yüzkarasıdır. Bu problem okullarla telafi edilmelidir. “Fakir olup da, imkânı olmayıp da dershaneye gidemedim, üniversite kazanamadım diyen tek bir örnek gösteremezsiniz. Çünkü zeki, başarılı öğrencileri kontenjan olarak kayıt yapmak için dershaneler yarış ediyor” diyorsunuz ama okulların kalitesizliği nedeniyle daha üniversiteye hazırlık aşamasına gelmeden birkaç yıl evvel ekonomik problemler nedeniyle fakir aile çocukları dökülmeye başlıyorlar bile. Herkes burs bulamıyor. Dershanedeki sınavlarda başarılı olan öğrencilere bedava değil indirim teklif ediliyor. Bu konuda 7. ve 8. sınıf çocuklarından sayısız örnekleri vermek mümkündür. Katsayı adaletsizliğine karşı hak ve hukuk mücadelesini kazanan hükümet, dershaneleri kapatmakla imam hatip ve meslek lisesi mezunlarının önünü katsayı adaletsizliğinden daha beter şekilde neden kesmiş olsun?.. 3 bin 640 dershanenin büyük çoğunluğunun Hizmet Hareketiyle alakası yok ise dünyanın 194 ülkesinde hizmet veren bir cemaat bu meseleyi bu kadar büyütmemelidir.

Gezi olaylarının arkasında uluslararası güçler ve çözüm sürecinin baltalanmasına kadar varan bir arayış olduğuna inanan Hizmet Hareketi mensuplarının kendilerinin gizli güçlerle danışıklı oldukları hususunda Hizmet Hareketi mensubu olmadığım halde en azından tabanı için hüsn-ü zan içindeyim.

Dershanelere 2 milyon öğrenci gidiyorsa devletin ‘bir şeyler yapması’ gerekmektedir. Bu ne zamana kadar böyle gidecekti? Siz geleceğinizi dershanelere göre ayarladınız diye devlet de geleceğini dershanelere bağışlayamaz. Özel okula çevrilince bunların -devlet teşvik de verse- 100 bini neden o liselere gitsin? Bir yandan devletin özel dershanelerle rekabet edeceğini de dikkate alsanıza… Geriye kalan 1 milyon 900 bin öğrenci okulların eskisi gibi olmaması nedeniyle kaliteli ders müfredatı nedeniyle okullarda yetişerek özel okullara ya da dershanelere ihtiyaç bile duymayacak. Dershane ihtiyacının okullardaki takviye kursları ve Halk Eğitim’deki kurslarla karşılanması denendi ve milli eğitimin beklediği olmadı diye neden çareyi bu kurslarla ilgili başka çözümler geliştirmek yerine ille de dershanelerde arasın? Diyorlar ki: “A’dan Z’ye sağlıklı, verimli, üniversite ile senkronize hale getirecek köklü değişiklikler yapılmazsa, okullar arası kalite eşitliği sağlanmazsa, eğitim ezberden kurtarılmazsa, dershane ihtiyacı asla azalmaz.” Doğru! “Hadi o zaman köklü değişiklikler yapılsın, kalite tavan yapsın, eğitim ezbere dayanmasın; o takdirde dershanelere biz de hayır diyeceğiz” demiyorsunuz? Neden çareyi dershane dışı konularda aramıyorsunuz? Asıl mesele nedir?

Başarılı öğrencilerin girmek istediği fakülte kontenjanları toplam 35-40 bin civarında ise hukuk, siyasal, en iyi mühendislikler, tıp, işletme için toplam 25 bin kontenjan gerekiyorsa ve buraları 200-300 bin öğrenci tercih ediyorsa özel ders ve dershane ihtiyacı hiçbir zaman ortadan kalkmaz kanaatindeler. Devlet bu kanaat sahiplerini ikna etmelidir.

“2 milyondan fazla öğrenci sınava giriyor. Sınav varsa onun hazırlığı olmak zorunda. Ülkemizde en gözde makine mühendisliği bölümü 5 üniversitede var. Onların toplam kontenjanı 700-800’dür. Buraları kazanmak isteyen çok çalışkan en az 20 bin öğrenci var. Sınav yapmadan onları nasıl seçeceksiniz? Sınav mecburiyeti varken siz çocuklarımıza nasıl, “hazırlığınızı sadece okulda yaparsınız, başka yerden destek, takviye alamazsınız” diyorlar? “Dershanelere 2 milyon 100 bin öğrenci gidiyor olduğuna göre okula dönüşünce en çok 200 bin öğrenci için alternatif olabilir. 1 milyon 900 bin genç ne yapacak?” diyorlar. Bu soruların cevabı “devlet işini bilir” değildir; avamda bile konuşula geldiği için şeffaf açıklamalar olmalıdır. Sorular değil, cevaplar ve umutlar uçuşmalıdır.

“Mesele dershaneleri kapatmama gayreti değil. Allah rızasına kilitlenmiş hasbilere çelme takılıyor. “Benim insanlık adına bir davam var” diyenlerin hukukuna tecavüz ediliyor. Hakkı savunmayalım mı?” diyorlar. Yani bunun ticari değil hizmet yönüne dikkat çekiyorlar. Ve diyorlar ki “Mütedeyyin kitlenin birbirine düşürülmesinden vazgeçilmelidir.” Bu iki kitlenin birbirine düşmesi kimleri mutlu eder ve kimleri etmez bakılmalıdır.

Gülerce diyor ki, “Bakan daha geçen hafta, ‘dershaneler ocak ayından itibaren yeni kayıt yapmayacaklar’ demişti. Bakanlar Kurulu’nda, kayıtların devam edeceği kararlaştırıldı. Şimdi boğazı sıkan el gevşedi, bir nefes aldık ve makul, sağlıklı bir zeminde yeniden değerlendirme imkânı doğdu.” Bu nasıl bir sıkıntıdır? Bu nasıl bir algıdır? Bu kadar mı önemlidir? Vereceği cevabı tahmin edebiliyorum: “Bu hizmetin engellenmesidir.”

Gülerce, “Sınav sistemi değişikliği ve dönüşüm çalışmalarının sonunda, isteyen dershaneler yeni kurumlara dönüşür ve kendiliğinden kapanmış olurlar. İstemeyen dershaneler de yoluna devam eder. Sınavsız yerleştirme yapamayacağınıza göre bu sınavlara hazırlık elbette olacaktır. Yani dönüşmek istemeyen dershanelerin üzerine devlet zoruyla gidilemez” diyor. Hakikaten özgür bir ülkede tepeden inmeci değil, hiç olmazsa her ne planlanıyorsa evrelerle ve tatmin edici yapılabilirdi.

Gülerce devam ediyor, “Hizmet hareketinin; “Erdoğan’sız AK Parti”, “Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesini önleme”, “Parti kurup siyasete girme”, “yurtdışı güçlerle AK Parti’ye karşı komplo kurma” gibi siyasi projeler içinde olduğuna dair üretilen komplo teorileri mesnetsizdir, temelsizdir, apaçık iftira ve bühtandır…” Şimdi bu sözlere ne denebilir?.. Bu ithamların nedeni Gülerce’nin, “… geçen seçimlerde gündeme gelen ve özel hayatı ihlal eden kaset komplolarıyla ilgili uyarıdır. Maalesef siyaseti şekillendirme amaçlı servis edilen kasetler, belli mihraklar tarafından ya ima ile ya da doğrudan “cemaat”e mal edilmeye çalışıldı” gibi ifadelerinin havada kalmasıdır.

Fethullah Gülen diyor ki, “Kendi mana köklerimizden kuvvet alarak, kendimiz kalarak, kendi değerlerimiz üzerinde ayağa kalkarak, dünya ile entegre olmalıyız.  Bunun için farklı din ve inanç mensupları arasında diyalog demeliyiz, hoşgörü demeliyiz, uzlaşmayı ve paylaşmayı aramalıyız. Herkesin konumuna saygıyı esas almalıyız. Konuma saygı, fikir ve düşüncelere de saygıdır. İnsanı, Allah’ın hatırı adına değerli bulmalıyız. Muhabbeti öne çıkarmalı, evrensel insanî değerlerde buluşmalıyız. Küresel barış, ancak bunu kabul eden bir insanlık korosunun şarkıları eşliğinde mümkündür.” Tabi Hükümet yanlıları bunlara inanmıyor olmalıdır. Ama bunlar güzel ifadelerdir. Hükümet yanlıları bu güzel ifadeleri çürütecek argümanlarla kendini ifade etmedikçe yara alacaktır.

Gülerce’ye göre, “AK Parti İstanbul Milletvekili Hakan Şükür’ün istifası, sıradan bir istifa değildir. AK Parti’nin mütedeyyin kitledeki siyasi itibarını sarsan en ciddi olaydır” diyor ama ben böyle düşünmedim. Bu istifaların ardı arkasının kesilmeyeceği umulmuş ama kesilmiştir. “Sayın Şükür’ün istifa açıklamasındaki gerekçeler çok dikkatli okunmalıdır…” derken elbette tarafsızca dinledim. Böyle olmasını hiç istemedim.

Ama Gülerce’nin bir gol kralı hakkında, “Hakan Şükür, sıradan bir siyasetçi değil” demesi beni hayrete düşürmüştür. Evet, siyasetçi olarak sıradandır; hem de belki sıradanlar kadar bile tecrübesizdir. “Milyonların gönlünde taht kurmuş milli bir futbolcu” olması onu sıradan olmayan bir futbolcu yapar, sıradan olmayan bir siyasetçi değil. “…saygı uyandıran, dürüst bir duruşu” nun olması yetmez. Dışarıdan bakınca bu postür milletvekillerinin belki hepsinde var. “Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye bağlılığında, hürmetinde mert, yiğit, vefalı bir dost…” derken Fethullah Hoca yanlısı tribüne yazıyor. Saygılı olsun elbette; her yaşlıya, her imama herkes saygılı olsun. Karşı tribüne “…Sayın Başbakan’a karşı muhabbeti, bir ağabey-kardeş yakınlığı ve ülkemize, insanımıza yaptığı hizmetlere takdiri, teşekkürü var” demeyi de ihmal etmiyor. “Öyle inanıyorum ki, Hakan Şükür istifa kararı için büyük ıstırap yaşamıştır” demesine de katılırım. Bence de mesele AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Sayın Mehmet Ali Şahin’in aceleyle dediği, “Bana emrettiler ben AK Parti’ye geldim, şimdi emrettiler ayrıldım” gibi değildir.

Her defasında Hükümeti savunan Gülerce’ye göre, “AK Parti, üç büyük yanlış yaptı: Birincisi, dershaneler konusunda anlamsız, izahı olmayan bir yola girilmesi. İkincisi, Sayın Başbakan’ın, Hizmet hareketi, “örgüt” diye itham edilirken, bir AK Parti milletvekili “KCK gibi paralel yapı” diye konuşurken sessiz kalması… Üçüncü yanlış, AK Parti kapanmasın diye topluca dualar eden, geceleri gözyaşları ile seccadelerini ıslatan insanlara, bugün düşman muamelesi yapılması.” Birincisine kısmen katılıyorum. İkincisi konusunda Hizmet Hareketine ben bu ithamı yapamam. Üçüncüsü Müslüman Müslümana düşmanlık yapıyorsa bunun hesabını dünyada da ahrette de verir.

Gülerce, “Hele bazı AK Parti yöneticileri tarafından “ahlaksızlık” olarak nitelenen fişlemeler yok mu?” diye soruyor. Ben de bu fişlemeler konusunda tatmin olmuş değilim. Dediği gibi, “Hükümete tuzak kurmak, dışarıyla işbirliği yapmak, Türkiye’nin adını dünyalara duyuranların işi olamaz.”

Gülerce, üç temel ilkede anlaşmaktan yanadır. “Birincisi; yolsuzluk, rüşvet, devletin malına göz koyma, yetimin hakkını çiğneme karşısında kimse taviz vermemelidir… İkincisi, devlet içinde seçilmiş iktidara karşı, paralel güç oluşturma, kafa tutma, tuzak hazırlama peşinde olan kim varsa gözünün yaşına bakılmasın… Üçüncüsü, laf getirip götürenlere, kara propagandaya, iftiralara prim verilmemelidir.“ Bu ilkelerde herkes neden birleşmesin? Gülerce bu ifadeleri kullanırken “Hüseyin Gülerce olarak bir oyum var. AK Parti adayına oy vermeyi düşünüyorum” diyordu.

25 Aralık 2013’te Ankara’da işler karıştı. Operasyonda oğullarıyla birlikte isimleri geçen üç bakan istifa etti. Ne oldu da dün Ergenekoncuların başına gelenler şimdi Hükümetin başına geliyordu? Bu gelişmelerden sonra Hükümet birden bire mi kötü olmuştu? Gülerce ağabey bile köşesinde, “Erdoğan Bayraktar; “Milleti rahatlatmak için Başbakan da istifa etmeli” dedi” yazıyordu; oysa durum böyle değildi. Bayraktar Başbakanı kötülemiyor attığı her imzanın yasalara uygun olduğunu, Başbakanın da bu imzaları onayladığını yani ‘yaslara uygun bu imzalar yasal değilse onu onaylamak da yasal değil’ anlamında bir serzenişte bulunmuştu. Buradan yasa dışı davranmak değil, yasal olduğu halde haksızlığa uğramak anlaşılır. Nitekim Resmî Gazete’deki atama kararlarıyla Bayraktar’ın istifa etmediği görevden alındığı anlaşıldı ama yine de 9 yeni bakan geldi ve Kabinenin üçte biri değişmiş oldu.

Başbakan Erdoğan’ın en yakın arkadaşlarından İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, “Hükümette dar bir oligarşik kadro var” diyerek AK Parti’den ayrıldı. Zor gelmişti. HSYK, son yolsuzluk soruşturmasını yürüten savcılar hakkında inceleme başlattı. İstanbul’da yeni bir gözaltı dalgasıyla ilgili gözaltı taleplerini emniyet yerine getirmedi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, TCDD’deki ihalelerle ilgili olarak soruşturma başlatıldığını açıkladı. Müslüman Müslümana düştü. İnançlı kadrolar birbirine girdi…

Gülerce’nin, “Benim bu dünyada, dünya hayatında kazandığım bir şeref varsa; Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin beni dost saymasıdır. Bu bana yeter” demesi onunla İslam anlayışımızın çok farklılıklar taşımasından kaynaklanıyor. Kuran-ı Kerim’de Enbiya suresi 21’de, “Kuran sizin şerefinizdir” diye buyrulurken şerefi beşerden kazanmak İslam’a aykırı bir aşırılıktır. Hayrı beşere aşırı bağlılık cehaletten ya da çıkardan kaynaklanır. Cehaletten kaynaklanıyorsa gaflet, çıkardan kaynaklanıyorsa yalakalıktır. Bunların ikisi de Gülerce gibi bir aydına yakışmaz.

Gülerce, “45 yıllık dine hizmet hayatımda, ben böyle bir yük yüklenmedim” diyor. Bu dine hizmet ifadesi iyi niyetlidir ama tabi tartışılabilir. “Üniversitede iki defa 25 metreden sıkılan kurşunlardan biri başımın 10 santimetre yanından, diğeri 30 santimetre üzerinden geçti. O günden beri ölümden hiç korkmadım. Ama milletimizin içine düştüğü bu dertten korkuyorum” derken de samimidir. Daha sonra Bakara suresinin 214. ayetini Suat Yıldırım mealinden, Furkân 20’yi Diyanet Vakfı mealinden, Ankebut suresinin 2-4 ayetlerini Diyanet İşleri Başkanlığı mealinden hatırlatıyor. Fakat Âl-i İmrân 103, Suat Yıldırım olarak kaynaklandırdığı meali örnek vermesi bize neden bu zamana kadar asla Erbakan Hoca’yı desteklemedikleri sorusunu ister istemez aklımıza getiriyor: “Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı. Allah size âyetlerini böylece açıklıyor, ta ki doğru yola eresiniz.”

Hadi yine hüsn-ü zanla diyelim ki, “Hizmet engellenmsin diye.” Ama Cebrail vahiy bile getirse desteklemeyeceğini söylemeleri suizan değil miydi? Kendi verdiği Hucurat suresi 12, Diyanet İşleri Başkanlığı kaynaklı meal ona cevap değil miydi?

“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”

Sonuç olarak gelinen durum Müslümanlar açısından hiç de iç açıcı değildir. Cuntacılar bayram ediyor olsa gerek…


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
MHP, KEMALİST BİR PARTİ’YE DÖNÜŞÜR MÜ ? Politika 15.09.2019
ÜLKEMİZDE SU YÖNETİMİ VE ÇARE ! Politika 09.09.2019
Tahir Çalgüner ; YENİ MERKEZ PARTİ 'nin SİNYALLERİNİ VERDİ.. Politika 08.09.2019
Vay Terörist!!!!!! Politika 03.09.2019
Sudan Haberler Politika 02.09.2019