EN KALABALIK CEMAAT EN KALABALIK PARTİYE KARŞI

Dini cemaat dendiği zaman en kalabalık olan olarak Fethullah Hocanın cemaati ilk akla gelir. En kalabalık parti ise elbette Hükümet partisidir (Ak Parti). Ne olur bu ikisinin kavgasının sonu? Kime yarar, kime zarar? Yoksa berabere mi? Aşırı solcular “yiyin birbirinizi” diyorlarken, bu kavga ne kadar doğru? Yoksa zaruri mi?

Cemaat içinde birileri bir çırpıda hoşgörü sınırlarını aşarak aslında kimsenin umurunda olmayan bir konuyu zorluyorlar. Dershaneleri kurtaralım derken kolejlerinden de olacaklar gibi görünüyor. 28 Şubat’a da, 28 Şubatçılara da sahip çıkma noktasına kadar işi vardırdılar. 28 Şubat’ta bile bu kadar baskı olmadığını söylemeleri yenilir yutulur değildir. Yakışıksız ve başka çağrışımlar yaptıran benzetmeler de işin cabası.  “Ecevit olsa, okulların anahtarlarını teslim ederlerdi ama Erdoğan onun gibi değil” diyorlar. 

Dershaneden ziyade Cemaat aslında MİT ve Emniyet konusunda da kadrolaşma çabası içindeydi. Hükümet içindekiler ise her kararını Atlantik ötesine onaylatamazdı. Yargıya gitseler yasalara aykırı diye savunacakları bir argüman bile yok. Nitekim Hükümet açısından dershaneler kapatılmıyor; okula dönüştürülüyor. Dershaneler diploma verecek ve ayrıca bir okula gerek kalmayacak. Bu iş 3 yılda gerçekleşecek bir proje ve aslında geç kalan bir uygulamadır. Böylece üniversite için ücretsiz takviye projeleri de hayata geçirilecek. Yoksullar çaresizliğe terk edilmeyecek. Kurs parası bulamayanların da yararlanacakları bir sistem kurulacak. Sadece parası olanın gidebildiği bu dershaneler fakir fukaranın işine geldiği gibi dönüşecek. Diyarbakır buluşmasının, adayların belirlenmesinin, yurtdışında Türkiye üzerinde bir takım hesapların gündemde olduğu stratejik bir zamanda daha sonra bağışlanamayacak duruma gelmemeliler.“Neuzubillahi minsseyase” diyerek kendi işlerine baksınlar ve Hükümete siyasi müdahaleden de Allah’a sığınsınlar. Bu zamana kadar Erbakan’dan uzak durdukları gibi…

Yine siyaset açısından bu kadar ağır kışkırtmalar ve malum yayın organlarının haber bombardımanına rağmen toplumda ciddi bir tepkinin bile olmaması sandıkları kadar umursanmadıklarını herkese göstermiştir. Belli ki bu işin gündemde kalması Cemaati yıpratacaktır; yazık değil midir? Bu şekilde bu tartışmanın sürdürülmesi elbette mümkün; ama Cemaat için hayra varması mümkün değil. Binlerce güzel ahlaklı gençler yetiştirmişken yıpranmanın ne anlamı vardı?..

Başbakana ve Milli Eğitim Bakanına soruyorlar “Dershaneleri neden kapatmak istiyorsunuz?”diye. Yahu bunu sormayın; çünkü Başbakan “Okul varsa dershane niye var ve dershane varsa okul niye var?” gibi çok mantıklı bir soru soruyor. Peki, doğru değil mi? Senin dershanene sadece parası olanlar gelebiliyorlar ve cemaatinden olmayanlara hiç indirim yapılamıyor; olanlara bile pek az yapılıyor; yani para konuşuyor. “Sınav sistemi olduğu sürece, okullardaki kalite yükseltilmediği takdirde dershaneler ihtiyaçtır” diyorlar. Onlar da zaten bir dönüşüm projesinden bahsediyorlar. Okullarda dershaneleri gerektirmeyecek bir kalite amaçlanmış. Bu kalite yurt sathında hedeflenmiş. “Dershaneleri kapatılırsa zengin çocukları özel öğretmene gider, fakir çocukları ne yapar?” diye soruyorlar. Hayretle karşılayarak cevaplayayım: Zengin çocukları dershaneler varken de istedikten sonra bunu yapıyordu zaten. Fakirler ise aksine dershanelere dış kapıdan bakıyorlardı. Artık bu eşitlenmek isteniyor.

“Dershanelerde yüz binlerce insan çalışıyor ve devlete vergi veriliyor; bu çalışanlar ne olacak?” diye soruyorlar. “Özel öğretmenden vergi nasıl alınacak?” diyorlar. Senin dershanelerin de zaten özel öğretmenleri engelleyebilmiş değildi. Ama kaliteli bir müfredatın milletçe sahiplenilmesi yeni bir adım olabilir. Dershanelerde çalışanlar devlete vergi veriyorlar diye bu sorun ilelebet taşınacak değildir. Biz faizle, alkollü içkilerle, kumarhaneyle, kadınların namusu ve etiyle para kazanan binlerce insanın da bu işleri bırakarak Allah’tan gelen rızkı helal yolla elde etmelerini öneriyoruz. Allah’ın Rezzak olduğuna inananlar “Bu çalışanlar ne olacak?”diye soramazlar. Hem zaten hayırlı olan doğru olana tercih edilir. Tam da burada olduğu ve Said Nursi’nin dediği gibi, “Her doğru her yerde doğru değildir.”

Hürriyet Gazetesi yazarı Ahmet Hakan bile herhalde gazetesinin renginden dolayı Hükümeti hedef alarak bakın neler diyor: “CEMAAT’e meydan okuyorlar. Diyorlar ki:“Sizin kaç oyunuz var ki? Yüzde kaçsınız oğlum siz?” Bu mudur yani? Konu ne olursa olsun söz hep dönüp dolaşıp “Senin ne kadar oyun var ki aga” cümlesine mi gelecek? Ne yani? Adamların oyu yoksa... Yani yeterince “kalabalık” değillerse... Basıp geçecek misiniz üzerlerinden?”

Şu soru ulusal bir medya yazarına yakışıyor mu? Cevabı çok basit çünkü. Onlar oy potansiyelleriyle hava attıkları hatta tehdit ettikleri için Hükümet yanlıları böyle demiştir. Yoksa durup dururken onların oy potansiyelleri dile alınmamıştır.

“Cemaat devlete sızmaya çalışmadı mı? İktidara ortak olmaya çalışmadı mı? Poliste kritik konumları ele geçirmedi mi? Yargıda kontrolü ele almadı mı? Sen bunlardan şikâyetçi değil miydin? Şimdi niye Cemaat’i savunuyorsun?” sorularına karşı verdiği cevaba bakar mısınız lütfen: “Cemaat o işleri yaparken tek başına mı yaptı? Hükümet istemeseydi Cemaat örgütlenebilir miydi poliste ya da yargıda? Bir sorumluluk söz konusuysa... Neden iki grubun sorumluluğundan söz edilmez de tek sorumlu Cemaat gibi gösterilir?”

Cemaat ne kadar destek oldu ise on kat fazlasını aldı. Hatta Hükümet sayesinde kendi mağdurları da kurtuldular; hatta önemli makam ve mevkilere bile yükseldiler. Daha ne bekliyordular? Amerika’dan Türkiye’yi yönetmeyi mi?

Her iki tarafta kavganın bir an önce ifşa olması için ellerinden geleni yapan Cemaat ve Partinin geleneklerinden gelmemiş devşirmeleri mevcuttur. Cemaat ve Hükümete hemen hemen eşit bir şekilde karşı olan odakların bir kısmı herhangi bir tarafa meyletmeyip yaşanan kavganın daha da büyümesini arzulasalar da onlara bir faydası yoktur.

Başbakan dershanelerin kapatılması girişiminin bir iktidar kavgasından çok, yıllardır arzu ettikleri bir 'dönüşüm'ün sonucu olduğunu söylemişti. Bu konuda anlayış göremeyince Gülen Cemaatinin yayın organlarının bu meseledeki tavrını hükümete yönelik 'kara kampanya' olarak tanımlayıp,“Bütün bir eğitimi cemaatin kurumlarına teslim etmek gibi bir anlayışın içinde olamayız” dedi. Hükümetin dershanelerle ilgili ilk niyet beyanı Cemaat ve AK Parti ittifakının zirvede olduğu 2009 yılıdır. Cemaat açısından onlar için yeni yollar bulana kadar dershanelerin kapatılması 'toplumsal ve siyasal stratejisi'nin ya da büyük 'ahlak projesi'nin sekteye uğraması demektir.

Şubat 2012'deki MİT krizi ittifakın bir çatışmaya dönüşünün sinyaliydi. Bu aşamadan sonra özel mahkemeler ve emniyet istihbarat düzeyinde kontrolün elden çıktığını düşünen Hükümet panikledi. Cemaatin hâkim olduğu yapıların üzerine gidilerek İstanbul Emniyeti'ndeki istihbarat birimi dağıtılarak özel yetkili mahkeme ve savcılıklar kaldırıldı. Sonra Ankara'da Emniyet Genel Müdürlüğü'nde İstihbarat Dairesi tümüyle tasfiye edilerek kritik yerlerde bulunan Cemaat mensuplarına karşı süren politik bir hassasiyet ortaya çıktı. Buna karşılık Cemaatin de yanıtı çatışmacı oldu. Cemaat medyası zaman zaman ültimatom gücünde açıklamalarla hükümeti ve bizzat Başbakanı hedef alan bir istikamete yöneldi. Gezi olaylarıyla birlikte AK Parti'ye karşı açık muhalefete geçtiler.

Gülerce bile Ergenekon konusunda Hükümete alabildiğince destek olduğu ve bu stratejik zamanda Hükümete destek beklediği halde sonradan o da kılıçları çekti. Cemaat söz konusu olunca ne strateji kaldı ne Ergenekon… Cemaatin yeni bir vesayet merkezi haline gelmek istemesini ve iktidara ortak olmaya çalışmasını ağır bir suçlama olarak kabul ederek, “Böyle bir algı için akıl almaz provokasyonlar, tertipler var. Öyle bir algı oluşturulmaya çalışılsa da, hizmet insanlarına “iktidar ortaklığı istiyorsunuz” demek hakaretlerin en büyüğüdür” dedi. Düne kadar Hükümete karşı provakasyonlara dikkati çeken Gülerce daha sonra Hükümet yanlılarının provakelerine dikkat çekti. Şunu demiş Muhterem Gülen: “Fedakârlık destanı yazan insanların hiçbir beklentisi yoktur. Olsaydı, onlar da siyaset sahnesine sıçramak için bir menfez kollar, sıçrarlardı…” Bu ifade siyasetin dışından siyasete müdahale etmemek yani siyasetten bağımsız kalmak demekti.

Fakat hakkını vermek gerekir ki Gülerce hala önceki övgülerini hatırlayan bir insan. “Bugünkü hükümetin de ekonomik kalkınma, refah ve demokratikleşme konusundaki çabaları takdir ve teşvik edilmekte, onlara dualarla da destek verilmektedir. Bu destek, bir partiye veya şahsa göre değil, Türkiye’nin bugünü ve yarınları adına yapılan hizmetlerden dolayıdır. Bürokraside vazifeleri kim yaparsa yapsın, kim hangi makamı temsil ederse etsin, o konuda kimse hafife alınamaz ve kınanamaz. Demokrasiyi savunuyorsak inisiyatifin, seçilmiş insanların hükümetinde olduğunu da samimi olarak savunmalıyız. Kiminle isterlerse, onlarla çalışırlar.”Fakat yine de ekliyor ki haklıdır: “Burada AK Parti’ye düşen; herkesin hükümeti olma şuuruyla, kimseyi şucu-bucu diye ayırarak hasım gibi davranma yanlışına savrulmamasıdır…”

En hoşuma giden açıklaması ise şudur: “En önemlisi de, AK Parti-cemaat kavgası isteyenlerin, fitne için koşuşturanların, iyi niyetli olmadıklarının bilinmesidir. Fitnenin hedefi, “AK Parti’yi ve Gülen’i bitirmek”tir. AK Parti’ye hukuk ve demokrasi dışı bir şey olursa bundan bütün ülke ve “cemaat” zarar görür.” Devamında da şunu diyor: “Aynı şekilde “cemaat”e karşı hukuksuzluk ve haksızlık yapılırsa, bundan da hükümet ve bütün ülke zarar görür.” Fakat bu ifadesinin doğruluğundan çok emin değilim. Özellikle dershane konusunda Cemaate bir haksızlık ve hukuksuzluk yapıldığı kanaati bende bir türlü oluşturulamadı. Bana Hükümet işini yapıyor gibi geliyor. Hiçbir Cemaatin ya da tarikatın tekelinde olmadığını da göstermek zorundadır. Belki dershane konusunda şu da denebilirdi: Madem bu insanlar bu dershanelerle hayırlı hizmetler yapıyorlar okullarımız bu ve diğer dershanelerle hayırda rekabet etsinler. Bunun için ise dershane öğretmenleri okullarda görev almasınlar ki okullardan dershanelere bir yönlendirme söz konusu olmasın; aksine rekabet olsun.

Benim tatmin olmadığım bu hususlarda anlaşılan Başbakan da bir türlü tatmin olamamış ki, “Niye bu teklifimize evet denmiyor, kimse izah edemiyor?” diyor. Gülerce ise, “Hâlbuki aylardır izah ediyoruz. Demek izahların hiçbiri önüne konulmuyor” dedikten sonra bir kez daha bakalım nasıl izah ediyor… Tek tek değerlendirelim ki biz de bir yeri atlamayalım.

“2 milyondan fazla öğrenci sınava giriyor. Sınav varsa, onun hazırlığı olmak zorunda. Mesela, en gözde makine mühendisliği bölümü bu ülkede 5 üniversitede var. Onların da toplam kontenjanı 700-800’dür. Buraları kazanmak isteyen çok zeki, çok çalışkan, başarılı en az 20 bin öğrenci var. Sınav yapmadan onları nasıl seçeceksiniz? Başka mühendislik dalları, tıp, hukuk, İngilizce işletme, iktisat için de, siyasal için de geçerli. Sınav yapmadan nasıl seçeceksiniz?” Bunları söylüyor. Peki, sınav yapmadan seçebilen bunca hem de gelişmiş ülkenin varlığı model olamaz mı? Olur. Dünyada bütün ülkeler üniversitelerine sınavla öğrenci almıyor. O zaman sınav olmazsa olmaz değildir. Ama Başbakan sınavsız bir sistemden bahsetmiyor da “sınav gerekir” diyorsa o takdirde Gülerce’ye, “Halksın, sınav yapmadan seçme olmaz” denebilir. Peki, en azıdan şimdilik “sınav şart” diyelim, eee sonra?

“Sınav mecburiyeti varken siz çocuklarımıza nasıl, “hazırlığınızı sadece okulda yaparsınız, başka yerden destek, takviye alamazsınız” diyebilirsiniz? Bunun izahı olabilir mi?” diyor. O böyle deyince biz de şunu diyoruz: Okulların kalitesi artırılınca dershaneler gerek kalmayacak ve ekonomik olarak da karlı olacaklar. Okullar boşuna mı var? Fethullah Hoca gibi kardeşlerimizden “yeter ki okulların kalitesini artırın, dershaneye para verebilen var ama veremeyen de var. Böylece sadece parası olanın gidebildiği dershanelere gerek kalmasın” demelerini bekliyoruz. İşte izahı.

Devamla diyor ki, “Kaldı ki, dershanelere 2 milyon 100 bin öğrenci gidiyor. Dershaneler okula dönüşünce taş çatlasın, 200 bin öğrenci için alternatif olabilir. 1 milyon 900 bin genç ne yapacak? Ayrıca bu konuda eğitimcileri, öğrencileri, velileri ikna edebilecek hiçbir hazırlık, somut hiçbir adım yok ortada…” Biz de diyoruz ki, Dershaneler okula dönüşünce 200 bin öğrenci için alternatif olduktan sonra kalan 1 milyon 900 bin öğrenci zaten dershanelere gerek bırakmayan müfredat kalitesi nedeniyle telafi edilecek. Yani eğitim sisteminin kalite kazanması zaten tek başına bir devrimdir. Ancak Hükümet de Gülerce’nin görmek istediği ikna edici somut adımları göstermelidir. Eğitim kalitesinin artırılması bir talepten çok ikna edici halde sergilenmelidir. Hükümet bunları gösterirken de Cemaat yanlıları bunu görmezlikten gelmemeli ve dershanelerinde yalnızca parası olanların yararlandıklarını unutmamalıdırlar.

Hüseyin Gülerce ağabeyin, “…eğitimdeki fırsat eşitsizliğini dershaneler önlüyor. Eğitim kalitesinin düşük olduğu varoşlardan, en ücra kasabalarından nice fakir öğrenci Türkiye’nin en iyi üniversitelerini dershaneler sayesinde kazandı. Bunun binlerce örneği var. Ama fakir olup da, imkânı olmayıp da “dershaneye gidemedim, üniversite kazanamadım” diyen tek bir örnek, evet tek bir örnek gösteremezsiniz. Çünkü zeki, başarılı öğrencileri kontenjan olarak kayıt yapmak için dershaneler yarış ediyor…” demesini değerlendirelim.

Bu ifadeler dershanelerin gerekliliğini sergileyicidir. Ama böyle mi olmalı? Eğitimdeki fırsat eşitsizliğinin tek çözümü bu mu olmalı? Sizler “eğitim kalitesinin düşük olduğu varoşlar” ifadesini kullanırken neden bunu Milli Eğitim Bakanlığının değil de dershanelerin gidermesini istiyorsunuz? Eğitim kalitesinin düşüklüğü ifadesinden Hükümetin rahatsızlık duyması gerekmez mi? “Madem eğitim kalitesi düşük artırın ki dershanelere gerek kalmasın” niye demiyorsunuz? Niye ille dershanelere muhtaç olunmasından yanasınız? İlk üç dereceye giren bir veya iki hadi üç fakir öğrenciye kontenjan hakkı verirken geriye kalan binlerce öğrenci para veriyor. Elbette binlerce öğrencinin her birinin binlerce lirası iyi para. Fakir öğrencilerin zengin öğrencilerle ilk üç dereceye girme konusunda rekabet edebildiklerine inanmak da güç. İstisnalardan söz ediliyor. Elbette zengin çocuklarını geçip de kontenjan hakkı kazanmayı başarabilen olursa reklam karşılığı bedava ders alabilir. Bu mudur yani?.. Dedikleri gibi, 3 bin 640 dershanenin büyük çoğunluğunun bu camia ile alakası yok ise bu kadar direnmek niye?

Zaman’dan Ali Çolak, “Mesele, demokratik bir ülkede, yasal yollarla açılmış ve denetlenen eğitim öğretim kurumlarının kanun zoruyla kapatılması mıdır, değil midir?” diye soruyor. Cevabı basit: Yasal yollarla kurumu açmaya gelince demokratik ve yasal, ama kapamaya gelince kanun zoru. Bu mudur yani? Yine bu yazara göre Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı dershaneler hakkında peşin fikirli ve eksik bilgili. Başbakan eksik, bakan eksik, cemaat eksik değil; anladım. Yahu siyasetin içinden gelenlere siyasetten Allah’a sığınanlar siyaset öğretmeye nasıl kalkabilirler? Eksik olan senin mantaliten olamaz mı? Koca devlet adamlarının kafası çalışmıyor ve eksik, sen geleceksin ve bilirkişi olarak eksiği gidereceksin. Vay be.

Hatta diyor ki, “Avcı neredeyse, dershanelerin çocukları zorla sınıflara tıkıp onların hafta sonlarını beyhude işgal ederek hayatlarını kararttığına inanıyor. Sayın Bakan keşke bunu bir de velilere, öğrencilere sorsaydı” diyor. Hakikaten devlet okullarının kalitesi artsa öğrenciler hafta sonları dershanelerde kafa yormasalar yani hafta içi çok çalışıp hafta sonu dinlenseler inanıyorum ki daha sağlıklı ve verimli olurdu. Cemaat neden bunu bu yolla istemiyor? Neden işin ucu ille binlerce velinin gelip cebine dayanıyor? Bakan bir veli olarak bana sorsaydı; ben derdim ki, kaliteyi artırın, bir de dershanelere para vermeyelim, çocuklarımız hafta sonları hem zihinlerini dinlendirsinler ve hem de ailelerine doysunlar, biz de onlara doyalım derdim. Ey cemaat, hala anlaşılamayacak ne var? Seninki mi çözüm?

Yazar, “Çocuklar keşke hobilerine ayıracak vakit bulabilse, hafta sonlarını aileleriyle geçirebilselerdi. Geçiremiyorlarsa bunun suçlusu dershaneler midir, yoksa devletin eğitim ve sınav sisteminin kendisi mi?” diye soruyor. Destur; ‘bunun suçlusu dershaneler’ diyen yok; elbette devletin eğitim ve sınav sistemi suçlu; ama artık bu sistemi düzeltme çabası var; neden pürüz çıkarıyorsun? ‘Devletin eğitim ve sınav sistemini düzelttikten sonra dershaneleri kapatırsan kapat’ niye diyemiyorsun? O Başbakan ve Bakanda kusur bulan büyük tecrübenizi dershanelerde konuşturduğunuz kadar neden devletin eğitim kurumunun düzeltilmesi için kullanmıyorsunuz?

Yazar, “Dershaneler, resmen “itibarsızlaştırma” kampanyasına maruz bırakılıyor. Sayın Başbakan, “dönüştürme”den söz ederken, kentsel dönüşüm örneğini verdi ve gecekondular nasıl kentsel dönüşümle ortadan kaldırılıp yerine modern binalar yapıldıysa, ‘merdiven altı’ konumundaki dershanelerin de okula dönüştürüleceğini söyledi. Dershaneleri “gecekondu” ile ilişkilendirmek büyük haksızlıktır. Bu kurumlar, devletin izniyle kurulmuş, müfredatları bakanlık tarafından onaylanmış, hem Maliye hem de Milli Eğitim tarafından denetlenen, devlete milyonlarca TL vergi veren eğitim merkezleridir” derken anlamaya niyetli olmadığını belli etmektedir. Yani Başbakan hakikaten isabetli bir misal vermiş. Sen kalk bunu “ilişkilendirmek” açısından eleştir. Neymiş, “…devletin izniyle kurulmuş, müfredatları bakanlık tarafından onaylanmış, hem Maliye hem de Milli Eğitim tarafından denetlenen, devlete milyonlarca TL vergi veren eğitim merkezleri…” Devletin izni o kadar önemliyse dershaneye de gecekondu gibi izin verilmeyecek ve sen artık “Bu kurumlar, devletin izniyle kurulmuş…” diyemeyeceksin. O zaman sorun yok öyleyse. Devletin izniyle kurulmamış olunca haklı olarak artık gecekondu ile ilişkilendirilebilir değil mi? Ha sahi, işin “…müfredatları bakanlık tarafından onaylanmış…” tarafı da var. Bakan için bunun “onaylanmamış” şekline dönüştürülmesi çok basit. Ne kaldı geriye? “…hem Maliye hem de Milli Eğitim tarafından denetlenen…” Bakan bunu da halleder; bu da sorun değil. İşin “…devlete milyonlarca TL vergi veren eğitim merkezleri…” tarafına gelince, ha işte bak gecekondular bunu yapamaz. Ben de kalkmışım, eksik bilgili Başbakan gibi devlete milyonlarca TL vergi veren eğitim merkezleriyle fakir fukaranın gecekondularını bir tutuyorum.

Yazar, “…eğitim sektöründe kimse “dönüştürme”ye inanmıyor…” diyor ama elbette buna inanmak bu yolla trilyonlar kazananların işine gelecek değildir. Bu teklifin gerçekleşebilirliğini sağlayacak bir zeminin olup olmadığını dershaneciler yasa koyanlardan daha iyi bilemezler. O zaman Hükümetin bu konudaki projesinin peşine düşsünler.

Liselere ve üniversiteye giriş sınavları olduğundan yarış kaçınılmaz olsa bile, devlet okulunun kalitesinin artması bu yarışa engel teşkil etmez. Bu takviyeyi şart kılmaz. “Okullar en mükemmel eğitimi verse bile, her öğrencinin anlama ve kavrama kapasitesi, test tekniği becerisi aynı olmadığından mutlaka yardımcılara ihtiyaç olacak” ifadesi hiç inandırıcı değildir. Dershane o kapasiteyi sihirli bir değnekle yapmıyor; o nasıl yapıyorsa devlet de öyle yapacaktır. Aileler bu ihtiyacı devlete güvenerek neden deneyimli ve donanımlı devlet kurumlardan almak istemesinler?

“İhtiyaç kalmadığında dershaneler kendiliğinden dönüşecek veya kapanacaktır” diyen sen neden ihtiyaç kalmadığını anlamaya çalışmıyorsun? “İddia edildiği gibi dershane meselesi Türkiye’de sadece bir cemaat ya da camianın tekelinde de değil” ise neden diğerlerinden çok siz rahatsız oluyorsunuz? Dediğiniz gibi, “Demokratik ülkelerde sorunlar, “biz kararımızı çoktan verdik” mantığıyla çözülemez” ama “Bize rağmen Hükümet hükmedemez” de denemez.

Yeni Şafak’tan Mehmet Metiner’in soruları yorum gerektirmiyor: “ ‘Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yok!’ diyen o büyük üstadın izinden gittiğini söyleyenler vakitlerinin neredeyse tamamını husumeti yayan söz ve davranışlara hasretmeye başlamışlarsa oturup düşünmek lazım değil mi? Unutmayınız ki yazılarımızla gıybeti çoğaltıp dedikodu ve iftira zeminini tahkim ediyorsak, hep kendimizin doğru yerde durduğuna inanıp karşımızdaki kardeşlerimizin yanlışta olduğuna inanıyorsak, dahası ve en fenası kardeşlerimizi ötekileştirecek bir dil kullanmayı neredeyse itiyat haline dönüştürmeye başladıysak, sorarım ben size, durduğumuz yer Kutsal Kitabın hangi buyruklarıyla uyumludur? O halde dershaneler üzerinden bu kadar aşırı bir siyasi karşıtlık dili oluşturmak niye? Gezi olaylarından hemen sonra o karanlık güç odaklarının Başbakanımız üzerinden görmeye çalıştığı hesabın içine kendinizi Abant Platformu üzerinden yerleştirmeye çalışmanız sizce hata değilse nedir? Ama hemen sormak gerekmez mi: Aynı eleştiri dili size yöneldiğinde niye rahatsızlık duyuyorsunuz? Sahi siz hiç hata ve yanlış yapmaz mısınız? Cemaatin bu kadar çok politize edilmesi doğru mudur? Karanlık diziler üzerinden verilen karalayıcı ve itibarsızlaştırıcı mesajları yaygınlaştırmaya çalışmak gıybet, dedikodu ve iftira illetine çanak tutmak anlamına gelmez mi? Günah değil mi bütün bunlar? Başbakanın Oslo müzakereleri çerçevesinde PKK'ya verilen söz üzerine dershaneleri kapatmak istediği iddiasına dört elle sarılmak sorarım ben size Kutsal Kitabımızın hangi buyruklarıyla uyumludur? Hani siz cemaattiniz ve sadece hizmetle alakalıydınız?”

Yeni Şafak’tan Nazif Gürdoğan çok çarpıcı ifade etmiş: “Devlet okullarındaki eğitimin kalitesindeki artışa paralel olarak, dershanelere olan talep azalacak ve zaman içinde bütünüyle ortadan kalkacaktır. Hayatın bütün alanlarında, her talep kendi arzını ortaya çıkarır. Talep ortadan kalkınca, arz da kendiliğinden ortadan kalkar. Arz ve talep yasası, ekonominin olduğu kadar hayatın da ana ve doğal yasasıdır. Ancak talebin kaynağını kurutmadan, arzın kaynağının kurutulamadığı gibi, arzın kaynağını kurutmadan talebin kaynağı da kurutulamaz. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasını oluşturan, arz ve talep olgusu, çok karmaşık bir ekonomik yapı ve çok katlı bir kültürel dokudur. Arz ve talep, yasasının, sağlıklı sonuçlar verebilmesi için, toplumdaki bütün kesimlerin, iyilikleri özendirme ve kötülükleri önleme yolunda birbirleriyle sürekli yarışmaları gerekir. Arz ya da talebi, haksız kazançlarını artırmak için, yönlendirmek isteyenler, kendileriyle birlikte, bütün bir toplumun dengesini altüst ederler. Türkiye'de üniversitelerin sayısı hızla artıyor. Geçmiş yıllarda üniversite az, üniversiteye gitmek isteyen öğrenci çoktu. Gelecek yıllarda üniversite çok, öğrenci az olacaktır. Bir ya da iki yıl içinde üniversiteye giriş sınavları kaldırılacak, her üniversite kendi öğrencisini kendisi seçecek ve yeni öğrenci seçme yöntemleri geliştirecektir. Üniversite eğitimi almak isteyen her öğrenciye, dünyanın her yerinde, üniversitelerin kapıları sonuna kadar açılacaktır. Eğitim kurumları öğretmenleri ve öğrencileriyle, öğretimi duvarların dışına taşımalı, kazandırdıkları vizyonla, hayatı hem kolaylaştırmalı, hem de güzelleştirmeliler. Mesleksizliğin önlenmesi ve yoksulluğun ortadan kalkması için, özel, kamu ve gönüllü, bütün kurum ve kuruluşların, eğitim sürecinde yer almaları gerekir. Eğitimle teori pratiğe, pratik teoriye dönüşür. Üniversiteler teori ile pratik arasında köprü fonksiyonu görürler. Girişimciler projelerini, rüya dünyasından gerçek dünyaya üniversitelerden aldıkları desteklerle taşırlar. Öğrenciler hazır olduklarında, üniversiteler onları ararlar ve bulurlar. Geçmişin yöntemleriyle, geleceğin sorunları çözülmez.”

Buraya kadar görünen iki yol var:

1.     Hükümet dershaneleri kapatmadan rekabet sistemi geliştirebilir; böylece Cemaatin gönlü olur ve Cemaatin hizmeti devam eder.

2.     Cemaat Hükümetin bu kararına karşı saygı duyarak daha çok destek alır; böylece Hükümetin gönlü olur ve Hükümetin hizmeti devam eder.

Aralık 2013


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
FETÖ’YE GEBE KİŞİLER NE ZAMAN DOĞUM YAPAR ?!! Politika 19.09.2019
MHP, KEMALİST BİR PARTİ’YE DÖNÜŞÜR MÜ ? Politika 15.09.2019
ÜLKEMİZDE SU YÖNETİMİ VE ÇARE ! Politika 09.09.2019
Tahir Çalgüner ; YENİ MERKEZ PARTİ 'nin SİNYALLERİNİ VERDİ.. Politika 08.09.2019
Vay Terörist!!!!!! Politika 03.09.2019