EKONOMİ MODELİ

Ekonomi denince aklıma Prof.Dr. Osman Altuğ gelir; ama “milli” ya da “model” denince, hele “adil” denince Prof. Dr. Necmeddin Erbakan gelir. Onun “adil düzen”i milli bir ekonomi modelidir ve 54. Hükümet dönemindeki pratik hayatta bu modelin faydalı olduğu ispat edilmiştir.

Haydar Baş’ın modeli ile ilgili araştırmalarımı ekonomi profesörlerine danışarak yapmaya kalkınca adeta duvara tosladım. Hiçbiri itibar etmemişti. Daha ismini anar anmaz yüzleri ekşidi. Açıkçası bu bana fazla sert göründü. Baş’ın bu konudaki kitabını bir doktor arkadaşımla beraber inceledik. Hem beğendiğimiz ama hem de cevabını bulamadığımız sorular olunca iki soru önümüzde hep durdu: 1. İyi şeyler vardı ama bunlar neden yeni şeyler değildi? 2. Bir model dendiği halde neden hayati sorularımızın cevabını bulamıyorduk?

Haydar Baş’ın ”Milli Ekonomi Modeli” adlı iktisat teorisinde Prof. Dr. N.Erbakan’ın önerdiği Adil Ekonomik Düzen paketinde olmayıp da tamamen Haydar Baş’a bağlı ama geçerli olan ne vardır? Bu teoriye göre “Kapitalizm ve Sosyalizm gibi ideolojiler miladını doldurarak tarihe karışmıştır” diyemezsiniz. Çünkü Erbakan Hoca, Haydar Baş onun peşinde daha siyaseti öğrenirken bunu çoktan demişti. Kapitalizmden başka alternatif üretemeyen dünya ülkelerinin bu yüzden krizleri atlatamadığını Erbakan Hoca’dan Haydar Baş’la beraber on binlerce insan bunları dinlemişti zaten.

Haydar Baş, kendi ifadesi ile tüm ülkeleri refaha çıkartacak ekonomi teorisi yarattığını söylerken varsa şahsına münhasır olan buluşunu söyleyebilmelidir. Akademik çevrelerin de çok iyi bildiği gibi adına “Milli Ekonomi Modeli” demek yeterli değildir. Her ülkeye kendi parasını basma hakkı tanımayı ve dışa bağımlılığı bertaraf etmeyi Milli Ekonomi Modeli’ne ait bir iktisadi kalkınma modeli olarak görmek “Türkiye siyaset tarihinde Erbakan adında biri yaşamamıştır” demekle aynı kapıya çıkar; bu ise gaflettir. Çünkü Erbakan Türk siyaset tarihine damgasını vurmuş en büyük isimlerden biridir. Hatta Erbakan Hoca uluslar arası piyasası olsun diye “İslam Dinarı”ndan bile söz etmiştir. Dolayısıyla bazı habersizlerin sandığı gibi ortada Haydar Baş’ın şahsına münhasır olarak ortaya çıkardığı bir model yoktur.

Baş’ın ortaya çıkardığı bu modele göre, “Geri kalmamızın en büyük nedeni senyoraj hakkının ABD dolarına endekslenmiş olması. Çünkü Merkez bankasında dolar rezervi üzerinden tespit edilen milli servet, Türk Lirasına bloke ediliyor ve para iç piyasaya öyle dağıtılıyor. Şayet ülkede cari açık varsa Merkez Bankasındaki dolar rezervi de tükendiğinden ülkemiz para basamıyor. Bu durumda dışarıdan sıcak para girdisi sağlanıyor ve ülkemiz hızla borçlandırılıyor. Bu sayede dışa bağımlı bir ekonomi yaratıldığından ülkenin bağımsızlığı da tartışmaya açık hale geliyor.” Şimdi buna kalkıp da “Haydar Baş’ın tespiti” demek akıl karı mıdır? Yani iktisatçılar bilmiyorlar mı bunu? Bir Prof. Dr. Osman Altuğ ya da mesela bir Prof. Dr. Mete Gündoğan bilmiyor muydu?..  “Sanayi devrimi yaşanmadığı müddetçe istihdam sorunu, işsizlik ve milli gelirin düşüklüğü gibi sorunlar var olacaktır” diyen Haydar Baş bunu ilk olarak “ağır sanayi” diye diye dilinde tüy biten Erbakan Hoca’dan öğrenmiş olmalıdır. Öğrenebilir ve elbette bu olağandır; ama birileri Baş’a yaranmak için “bu sizin tespitiniz” dediğinde, tevazu göstererek “ben bunu ilhamla değil öğrenerek edindim” diyebilmelidir. Tüm bağımsız devletler sınırlan içinde senyoraj hakkından faydalanırlar. Fakat ABD Dolan gibi uluslararası işlemlerde kullanılan bir para söz konusu olduğunda uluslararası değerinin oluşmasında ekonomiden ziyade askeri ya da siyasi egemenlik ilişkileri rol oynuyorsa senyoraj’ın anlamı değişir. ABD dünya ekonomisinde az paraya çok mal alabilir ve bazı paralan devalüasyona zorlayabilir. Mesela ABD dolarlarının tamamı ABD malları satın alımında kullanılarak ABD ekonomisine geri dönseydi uluslararası senyoraj doğmazdı. Dünyada hiçbir ekonomist Baş’ın senyoraj hakkında söylediklerini işitince şok olmamıştır.

İstihdam ve Meslek Uzman Yardımcısı Mehmet Candan, “Kayıt Dışı İstihdam, Yabancı Kaçak İşçi İstihdamı Ve Toplumumuz Üzerindeki Sosyo-Ekonomik Etkileri“ başlıklı yazısında, “Açıkları kapatmanın diğer bir yöntemi ise para basma (senyoraj) politikasıdır. Bu yönteme de borçlanmada olduğu gibi ekonomiyi olumsuz etkilemekte ve enflasyona neden olmaktadır” derken bunu Haydar Baş’tan öğrenmemiştir. Emine Bilgili de, “Avrupa Parasal Bütünleşmesinde Senyoraj Problemi” (1)başlıklı yazısında senyorajı problem olarak görür.

Milli Gazete yazarı Reşat Nuri Erol çok daha çarpıcı ifadelerle senyoraj zulmünü anlatır: “Çeşitli aşamalar geçirdikten sonra sermaye sonunda kâğıt parayı keşfetti. Bunu da yine Müslümanlardan öğrendi. İslâmiyet’ten önce İranlılar devlet olarak malları halktan alıp devlet hazinelerine koyar, sonra hak sahiplerine belge verir, halk da bu belge ile ambarlardan malları çekerdi. Belge üzerinde mal yazılmaz, sadece pay yazılır, mesela gümüş gram yazılır, mallar fiyatlandırılıp öylece müstahaklara verilirdi. İranlılar buna “çek” demekte idi. Araplar ise “ç” harfini kullanmadıkları için ya “şek” ya da “sak” derlerdi. İşte bu “çek” kelimesi uygulamalı olarak Avrupa’ya geçti ve bugünkü Türk Lirası veya Dolar oldu. Yahudi bankerleri altını alıp çek veriyorlardı. Ayrıca altına faiz de vermeye başladılar. Sonra altını halka faizle kredi olarak vermeye başladılar. Halk altını alıp götüreceğine çeki alıp götürmeyi tercih etti ve altın para doğdu. Ancak bazı bankerler bu işi çok fazla ileri götürdüler ve altın talebini karşılayamadılar. O zaman devletler altının en çok beş misli altın para çıkarılacağını hükme bağladılar. Sonra derebeyler bu işi kendileri yapmaya başladılar. Bu para çıkarma hakkına senyoraj hakkı dediler.” (2).

Erol devam ediyor: “Büyük devletler oluşunca merkez bankaları kuruldu. ABD’deki Merkez Bankası’nı (FED) Yahudi zenginleri kurmuşlardı. Diğer bankalar yavaş yavaş bu bankanın şubesi hâline geldi. Hâlen de ABD’deki Merkez Bankası 200 kadar tekel sermaye sahibi Yahudi’nin elindedir… Dünya ülkelerindeki merkez bankaları hazineye altın koyar ve ona karşılık beş misli millî paralarını çıkarır, halk istediği zaman merkez bankasına gider altınını alırdı… Faizci Amerikan sömürü sermayesi, İkinci Cihan Savaşı’ndan sonra dünya merkez bankaları ile anlaştı. Altınları ABD Merkez Bankası (FED) stok edecek, dolarla istendiği zaman değiştirecek, devletler ise altın yerine doları stok edeceklerdi. Böylece tüm dünyanın senyoraj hakkını sömürü sermayesi eline geçirdi. 1970’lerde bu uygulamadan da vazgeçerek karşılıksız dolar üretmeye başladı. Türkiye dâhil diğer uluslar da işte bu karşılıksız dolar karşılığı para üretmektedirler…”

Erol, “AB, ABD, Çin Krizi ve Tek Çözüm” isimli harika yazısında ekonomik sıkıntıların çözümlerini özetleyerek senyoraj konusuna dikkat çekmektedir: “Bir yerde kriz olursa oranın kooperatifi ve yöneticileri tasfiye edilecek, yeni yöneticiler göreve getirilecektir. Zararlar senyoraj hakkı yani enflasyonla sübvanse edilecektir. Başka türlü hiçbir suretle para çıkmayacaktır” diyor: “Yeni Siyaset ve Sermaye İçin İki Yol” başlıklı yazısında da senyorajı konu ediyor: “Sömürü sermayesi ekonomiyi devletlerin hâkimiyetinden kurtarmak suretiyle halkla doğrudan ilişki kurmak istemektedir. Vizelerin ve gümrüklerin kalkması sermayenin çıkarına olacaktır. Çünkü artık sadece karşılıksız para, paranın senyoraj hakkı ve faizle yeteri kadar güç elde etmekte, böylece devletler doğrudan veya dolaylı tekel sermayeye pay vermektedir.”

Mehmet Barlas, "Beylik Hakkı" da (senyoraj) denilen bu konuda, "Para basmak", terör amaçlı silah kullanmaya, çoluk çocuk demeden önüne geleni vurmaya, yollarda mayın patlatmaya benzemez”derken ve Prof. Dr. Yakup Kepenek, “ABD, bir taraftan doların “senyoraj” ayrıcalığı sayesinde askeri harcamalarını finanse edip dünyanın en güçlü ordusunu yaşatabiliyor. Diğer taraftan bu orduyu, senyoraj ayrıcalığını da tehdit edici olasılıklara karşı (örneğin, kimi savlara göre petrol ihracatında, dolardan çıkmaya hazırlanan Irak’a ambargo koyarak sonra işgal ederek) caydırıcı bir araç olarak kullanıyor” derken senyorajı olumsuzluyor. Şu halde Haydar Baş gibi düşünen daha çok sayıda isim sayılabilir. (3).

Milli Ekonomi Modeli, Türkiye’de yabancı sermayeye karşı olan ne ilk ne de tek modeldir. Haydar Baş’tan önce madenciliğin, bankacılığın, sigortacılığın ve hipermarket sektörünün yabancı sermayenin elinde olmasını eleştiren yüzlerce isim sayılabilir. Haydar Baş üretim araç ve gereçlerinin kamulaştırılmasına ve ekonominin devletleştirilmesine tek karşı olan değildir. Bu durumda onu özel kılan nedir?

Haydar Baş bugüne kadar ”Kaynaklar sınırsızdır, ihtiyaçlar sınırlıdır” teorisini elbette ortaya ilk atan da değildir. Neo-klasik iktisatçılara karşı gelip ”Kaynaklar sınırsızdır” diyen yüzlerce sosyalist vardır. Bu onun gafıdır ama kendisi siyasi ve özellikle dini alanda fikir bakımından daha büyük gaflara sahiptir. 18. yüzyıldan sonra Batı’da başlayan sanayi devrimi, Kıta Avrupa’sında kömür ve çelik rezervlerini bitirdiğine göre demek ki kaynaklar sınırlıdır. Dünya’nın büyük bölümü Yakındoğu’daki petrol rezervlerine muhtaç olduğuna göre demek ki kaynaklar sınırlıdır. 100 yıl sonra petrol rezervleri de sona ereceğine göre demek ki yine kaynaklar sınırlıdır. Kaynaklar sınırsız olsaydı enerji kıtlığı söz konusu olmazdı. Zaten iktisat biliminin ortaya çıkma nedeni de mevcut kaynakların sınırlı ama insan ihtiyaçlarının sınırsız olması değil midir? Nitekim iktisat bilimi kaynakların kıt olması nedeniyle insanların tercihlerini ve tercihleri nedeniyle aralarındaki ilişkiyi inceler.

Dünyanın beşte üçü su olduğu halde yine de içme suyunu barajlara ve göllere yağacak olan yağmurlardan elde ediyoruz. Ekolojik denge bozulurken kozmik denge de bozulmakta olduğuna göre yağmurlar yağmamaya başlarsa ve göller, denizler ya da okyanuslar zehirlenirse gelecek için kaynaklar daha da sınırlı olacaktır. Her şey hatta güneş bile sürekli enerjisini yani kendini yitirmektedir. Her şey sürekli harcanırken ihtiyaçlar gitgide daha çok artmaktadır. İsrafın önlenmesinin bile kurtaramayacağı bir realite önümüzde beklemektedir. Doğa kullanıldıkça eksilmektedir. Haydar Baş’ın önerileri Milli Görüş’ün ve Sosyalistlerin ekonomi modellerinde zaten mevcuttur. Burada hep birlikte kapitalistlere karşı çıkılmaktadır.

Malthus’ın teorisi Fransız Devriminin demokratik eşitliğine karşı bir reaksiyondu. Nüfus artışı geometrik olarak artarken geçim araçları aritmetik olarak artar. Yani geçim ve beslenme araçlarının üretimi nüfus artışının gerisinde kalır ve bir nüfus fazlası oluşur. Bu fazlayı oluşturan yalnızca yoksullardır. Maltusçu teoriye karşı çıkan Alison, “Her insan gereksiniminden fazla üretimi yapacak durumdadır” der. Engels ise bilim aracılığıyla gerçekleştirilen tarım devrimi sonucunda yeryüzünün insanı besleme gücünden yoksun olduğu yolundaki iddiaların tarihe gömüleceğini söyler. Kim ne derse desin, neticede “Kaynaklar sınırlı, ihtiyaç ve istekler sınırsızdır” ya da “Kaynaklar sınırsız, ihtiyaç ve istekler sınırlıdır” deyip kestirip atmak doğru değildir. Rölatif durumlar genellenemez.

Dünyadaki petrol kaynakları sınırlı değil midir? Petrol kaynakları sonsuza kadar var olacak mıdır? Haydar ağabey, sosyalistlerin “insanlık sürekli olarak yeni kaynaklar bulmuştur” demelerine bakmamalıdır. Ağaç ve demirle yetinmeyen insanlık mesela plastik gibi başka kaynaklar yaratmıştır. Ama tükettiği doğayı ve doğallığı geri alamamaktadır. İnsanlık elbette petrole mahkûm değildir. Enerji kaynakları denince güneş ya da rüzgâr gibi enerji kaynakları elbette görmezden gelinemez. Bu açıdan bakılınca kıt kaynaklar bütün gerçeği yansıtmamaktadır. İhtiyaç ve istekler birbirinden ayrıdır. Yemek, içmek, giyinme, barınmak gibi ihtiyaçlarımızın sınırsızlığını öğünlük ya da günlük düşünmemek gerekir. Bir öğün yer ve doyarsınız; fakat sonra acıkacaksınız. Bu yeme ihtiyacı her gün hayatınızın sonuna kadar hep olacaktır. Buradan bakınca milyarlarca insan için ihtiyaçlar daim ve sınırsız olacaktır. “Kaynaklar ihtiyaca göre değişken” olduğundan kaynakların sınırlılığı tartışılabilir. Geçmişte kaynak edindiğimiz bazı maddeler bugün bize lazım değilse ve kullanmıyorsak hiç olmazsa kullanılmadığından dolayı sınırlı olmayacaktır. Dolayısıyla sınırı, mevcut olması gibi biraz da tüketim belirleyecektir. Rousseau “Uygarlık, iktisadi büyüme, bilim ve teknoloji bizi gerçek ihtiyaç ve isteklerimize karşı körleştirmiştir” (4) derken bu da tartışılabilir. Nasıl ki hiçbir bina tek pencereli değildir, biz de tek pencereden bakamayız.

Yine Haydar Baş’ın ekonomik savlarından birisi herkes için verilecek vatandaşlık maaşıdır. Ülkemizde 25 milyon ev hanımı, ilk ve orta dereceli okullara devam eden 18 milyon öğrenci ve 700 bin er ve erbaş mevcuttur. İşsiz sayımız ise 10 milyonu aşmaktadır. Bu verilere göre nüfusun üçte ikisi kendisini üretimden soyutlamışken, mal ve hizmet üretemediği halde nasıl vatandaşlık maaşı alacaktır? Herkese vatandaşlık maaşı verecek olan devlet bu kaynağı nasıl yaratacaktır? Erbakan Hoca bunu gerektirmeyecek önlemler ve çareler göstermişken herkese maaşı gerektiren bir ekonomi politikası güven verici midir? Yani ‘iş vermek’ emeksiz maaş vermekten daha cazip ve daha inandırıcı bir ifade değil midir?

İnsan ihtiyaçları sınırlı ya da sınırsız değil tarihsel ve toplumsaldır. Komünizm şunu sorar: Hangi sınıfın, hangi toplumun, hangi tarihsel dönemin insanından söz ediyoruz? Ama tersi de sorulabilir: Hangi bireyin sınıfından, toplumundan ya da tarihsel döneminden söz ediyoruz?

Çok daha az tüketim aracına, ilkel bir yaşantıya sahip olmasına karşın komünal topluluğun üyesi günümüz modern kapitalist toplum insanıyla karşılaştırıldığında, kendisiyle, içinde yaşadığı toplumla ve doğayla daha uyumlu ve barışık görünebilir. Onun dünyasında “sınırsız ihtiyaçlar” diye bir şey olmayabilir. Aynı olgu geçmiş ile günümüz kıyaslanınca da söz konusu olabilir. Fakat sınırsız ihtiyaç söz konusu olsun diye ilkelleşemez ya da geçmişi yaşayamayız.

İleri kapitalist ülkelerde GSYH’nin % 2’lerini bulan devasa reklam harcamalarının kökeninde yatan, elbette insan ihtiyaçlarının sınırlarını ve onun tüketim talebini arttırma ve bu sınırları genişletme amacıdır.  Sosyalistlerin “İnsan ihtiyaçları sınırsız olsaydı, hangi kapitalist, insanların daha fazla tüketmesini sağlamak üzere milyarları reklamlara, pazarlama uzmanlarına, ürün çeşitlendiricilere, piyasa araştırmacılarına vb. harcardı?” sorusu tek pencereden bakmaktır. Bir kapitalist kısa ve sınırlı ömründe ama yedi ceddine yetecek paraya ve her istediğine sahipken bu soruya güler. Bireysel açıdan kısa ve sınırlı ama zengin ve aksiyoner bir ömürde ihtiyaç sınırsızdır. Sosyalistler kapitalistlerin işine gelen hatta onları güldüren tutumları terk etmelidirler. Kapitalistlerin canlı problemleri alternatif ama cansız çözümlerle çözülemez.

İnsan sınırsız ihtiyaçlara sahip olmadığı gibi sınırsızca tüketme yeteneğine de sahip değildir. Ama kapitalistler tarafından sınırsızca satın almaya sürekli teşvik edildiği bir hakikattir. Doğayı tahrip eden şey üretim eyleminin kendisi değil, üretim biçimidir. Mademki insanız ve insani ilişkilerde bulunmaya mecburuz, o halde Kapitalist özel mülkiyeti ortadan kaldırma hayali yerine tasadduku yani maddi yardımseverliği öne çıkarmalıyız.

İlle bomba istiyorsanız alın size bomba: Merkez Bankasının İstanbul’a taşınması söylemlerini anlamsız bulan ve Dolayısıyla Merkez Bankası'nın bulunduğu yerin coğrafi olarak o kadar da önemli olmadığının altını çizen Osman Altuğ hoca, Merkez Bankası'nın merkezinin aslında Washington olduğunu söyleyerek ekliyor: “Merkez Bankası'nın İstanbul'a gelmesiyle yabancılara bir kolaylık daha hedeflenmiş olabilir.”

Erbakan Hoca adaletin zulmü kaldırmasıyla Adil Siyasi Düzeni, doğrunun yanlışı kaldırmasıyla Adil İlmi Düzeni, iyinin kötüyü kaldırmasıyla Adil Ahlaki Düzeni ve faydalının zararlıyı kaldırmasıyla Adil Ekonomik Düzeni kuruyordu. Madem öyle şimdi Adil Ekonomik Düzenin başlıca özelliklerini hep beraber hatırlayalım bakalım…

ADİL DÜZEN

Adil Düzen'de devlet ekonomik faaliyetlerde bulunmaz. Ekonomik faaliyetleri özel kesim yürütür.
Devlet özel sektör faaliyetlerine yardımcı olur. Serbest piyasa düzeni ve fiyat mekanizmaları arz ve talep kaidelerine göre tamamen serbesttir. Üretimi talep yönlendirir. Bu mekanizmanın işleyişini olumsuz yönde etkileyecek merkezi planlama kurumu yoktur. Devletin görevlerinden biri de tekelleşmeyi önlemektir. Devletin özel sektöre yardım için hazırladığı projeler emredici değildir. Özel sektör projeyi beğenmezse başka projeler geliştirir. Her müteşebbis devlet hizmetinden yararlanır. Kişi ve kurumlar arasında fark gözetilmeden herkes istediği projeyi seçer ve yapar. Gereken teminatları veren müteşebbise faizsiz kredi verilir. Adil Düzen gerçek anlamda tekelden arındırılmış özel teşebbüsçü bir düzendir. Adil Düzen'de vergi ve kur bellidir. Para ancak mal karşılığı piyasaya çıkar ve faiz yoktur. Bu istikrarlı zeminde özel ve tüzel kişiler kaynaklarının en iyi şekilde kullanılmasında serbestçe aktif rol oynarlar. Adil Düzen'de "istediğin müesseseye imkân vererek geliştir, istediğin müesseseyi batır" gibi zulmü sağlayan faydasız kurum ve mekanizmalar ortadan kaldırılır. Adil Düzen'de dürüst her müteşebbise faizsiz kredi imkânı vardır. Böylece Adil Düzen'de daha yaygın ve rekabete dayanan özel teşebbüs mevcuttur. Öyleyse Adil Düzen gerçek anlamda serbest bir ekonomi düzenidir. Hızlı kalkınma; süratli, rantabl ve yeterli ölçüde gerçekleştirilecek yatırımla sağlanabilir. Şimdiki düzenle bunu sağlamak mümkün değildir. Bankaların ve devletin yüksek faizle para toplaması kaynakların yatırıma yönelmesini önler. Adil Düzen'de faiz olmadığı için faize yatan paralar yatırıma yönelir; kaynaklar üretime kanalize edilir. Yatırım 5-6 misli ucuzlar; aynı parayla bir yatırım projesi yerine 5-6 proje gerçekleşebilir. Aynı tesis üçte bir işletme sermayesiyle çalışabilir. Sermayenin azlığı mevzubahis değildir. Gerek yatırım, gerek işletme az sermayeye ihtiyaç duyar. Para üretim gerçekleşir gerçekleşmez, bu üretimin ihtiyacı kadar hemen piyasaya sürülür. Bunun için sermaye sıkıntısı yoktur. Haksız vergiler kaldırılarak yatırımı önleyici tahribat yok edilmiştir. Adil Düzen'de işçi de işveren gibi üretimden pay aldığından ve üretim faktörlerine sahip olanlar arasında menfaat paralelliği kurulduğundan üretimin arttırılması zaten hepsinin ortak gayesidir. Adil Düzen'de para basımı, vergi konması gibi hususlar anayasada belirlenecektir. Hükümet hiç bir şekilde bu kanunlarda keyfi davranamaz. Bu ise yatırımcının istikrarlı bir yapıda ileriyi hesaplayarak yatırım yapmasını özendirir.

Krediler sadece teminata bağlı olamaz. Kredi önceden belirlenen kriterlere göre sağlanır. Kalkınmada aktif rol alanlar çoğalır, yaygınlaşır, rekabet ortamı oluşur, tekeller olmaz ve gelir dağılımı adil olur. Her türlü yatırım projeleri daha evvel tanzim edildiğinden, yatırımcı bu projeleri gösteren albümlerden istifade ederek verimli yatırımlara yönelme ve daha erken yatırıma başlama imkânı elde eder. Böylece daha hızlı kalkınma imkânı sağlanır. Tabii ki müteşebbis bu hazırlanmış projeleri her yönden değiştirebilir. İsterse kendi imkânlarıyla hazırladığı projeleri gerçekleştirebilir.

İşsizliği önlemenin yolu yeni ve büyük yatırım hamlesi yapmaktır. Adil Düzen'de yatırımı pahalılaştıran faiz ve adaletsiz vergi olmadığından, aynı sermayeyle yatırımlar 5-6 misli, aynı işletme sermayesine mukabil üretimler en aşağı 3 misli artar. 3 misli üretim için ise işgücü ihtiyacı şimdiye nispeten en az üç misli daha fazlalaşır. Adil Düzen'in tatbikiyle işgücü ihtiyacı en az 3 misli olacağından bu sonuç işsizlerin tümüne iş imkânı sağlanması, yani işsizliğin ortadan kalkması demek olur. Yurt içinde maliyetlerin düşmesine bağlı olarak dış talepteki artış ihracat patlamasına yol açar.

İhracatı arttırmanın şartları vardır:  Üretim tesislerinin yatırım maliyetlerinin ucuz olması, böylece üretilen malın maliyetine intikal ettirilecek olan amortisman ve yenileme giderlerinin küçülmesi suretiyle üretim maliyetinin düşük olması, üretim maliyetini en çok arttıran maliyet kalemleri içindeki faizin ve haksız verginin olmaması, işletme giderlerinin az ve girdilerin ucuz olması, üretim için finansmanın yeterli olması ve kolay tedarik edilmesi, yatırımı ve üretimi önleyici bürokratik ve diğer engellerin ortadan kalkması, gelir seviyesinin yükselmesi dolayısıyla iç arzın artması, iç arzın artışı ve fiyatların genel seviyesinin düşük olmasının birim maliyetlerini düşürmesiyle ihracat hacminin büyümesi. Zaten sonuç kaliteli, bol ve ucuz üretimin yapılmasıdır. Adil Düzen'de yatırım tesislerinin 5-6 misli ucuza mal edilmesiyle bir yatırım tesisi yerine aynı imkânla 5-6 yatırım tesisi yapılabilir. Böylece üretim 5-6 misline çıkar, gider kalemi olan amortisman ve yenileme giderleri küçülerek üretim ucuza mal edilir. İşletme esnasındaki giderlerde faiz ve haksız vergi olmayacağından maliyetler düşük, yani üretim ucuz olur. Girdiler Adil Düzen içinde ucuz üretildiğinden, bu girdilerin ucuzluğu, üretilecek malın ucuz olmasına sebep olur. Üretim için finansman sorunu çözümlenir. Çünkü finansman ihtiyacı üçte bire inmiştir. Faiz kalktığından finansmanın faiz yerine yatırıma yönelmesi sağlanır. Para, üretime karşılık basılacağından üretimin meydana gelişiyle istenen parayı bulmak mümkündür. En az 4-5 misli artan üretim yurtiçi ihtiyacını karşıladıktan sonra 2-3 misli de artacağından, dış pazarlara bol ve ucuz mal ihraç edilerek ihracat patlaması sağlanır. Bunun neticesinde dış ticaret açığı kapanır, dış borç ihtiyacı kalmaz ve eski borçlar süratle ödenir. Artan zenginlikler en ileri teknolojinin kullanılmasına ve her türlü araştırmanın yapılmasına imkân verir. Böylece en ileri teknolojiyle en modern ve kaliteli üretim imkânı doğar. Türkiye, başta kardeş Müslüman ülkeler olmak üzere, diğer ülkelere borç verecek konuma gelir. Yurtiçi ihtiyacın karşılanarak ihracat ve ithalatın aynı düzeye gelmesi, ithalat ve ihracat arasındaki farkı yani dış ticaret açığını ortadan kaldırmıştır. Bu durum cari işlemler dengesini müspete çevirir yani borç almadan borç ödeme imkânını gerçekleştirir. İhracat rakamının ithalat seviyesini katlaması nedeniyle ödenecek borç taksitleri çok küçük seviyede kalır ve taksitlerin çok üstünde ödeme gücü doğar.

Adil Düzende faiz ve haksız vergi olmadığı, para mutlaka üretim karşılığı basılacağı, bunun dışında açıktan karşılıksız para basmanın mümkün olmadığı, bu sebeple paranın satın alma gücünün sabit kalacağı; buna bağlı olarak, döviz kurunun da sabit kalacağı ortadadır. Bankacılık sistemimiz faiz olmamasından dolayı genelde yatırımı teşvik ve özendireceğinden çok yatırım, ucuz ve bol üretim söz konusu olacaktır. Büyük ihracat patlamasıyla döviz ihtiyacı da büyük çapta karşılanır. Böylece enflasyon söz konusu olmaz. Adil Düzen'de devletin gelirleri de artar ve faiz olmadığından şimdiki faiz-enflasyon kısır döngüsü de olmaz. Adil Düzen'de arz ve talebe bağlı olarak fiyatlarda ufak artış ve azalışlar olabilir ama enflasyon olmaz. Çünkü bu düzende enflasyonun bütün sebepleri ortadan kaldırılmıştır.

Adil Düzen'in üretimi 5-6 misli arttırması, neticesinde ihracatın ve döviz gelirlerinin istenen düzeye çıkması ithal edilen birçok ürünün de içeride üretileceğini göstermektedir. Bütün bunlara rağmen dışarıdan gelecek ürünlerin ve ithal maddelerinin yol açacağı enflasyonun topyekûn ekonomi içinde payı küçülür. Kifayetli miktarda dövizin mevcudiyeti dış piyasalarda pazarlık gücümüzü artırır. Şartlı kredi alırken maruz kaldığımız zorlayıcı ve pahalı alımlara, bol dövizimiz olması halinde elbette maruz kalmayız. Şartlı kredili satın almaların dünya piyasa fiyatlarından % 35 daha pahalı olduğu bir realitedir. Adil Düzen'e geçildiğinde bu durum değişir, ekonominin kalkınma hızı ve hacmi büyük oranda artar, ihracat patlaması olur, ülke büyük döviz rezervlerine kavuşur ve dışarıdan ithal edilmesi gereken mallar dünyanın neresinde en ucuza satılıyorsa oradan alınır. Dünyadaki enflasyon takriben % 3-5 mertebesinde olduğundan, ithal edilen malların gelişen büyük ekonomi içindeki payı ve etkisi de çok küçüleceğinden ve ayrıca Türkiye araştırma ve gelişmeye daha büyük oranda para ayırıp, teknolojisini hızla geliştireceğinden dolayı her yıl üretim maliyetleri daha da düşer. Netice olarak, dışarıdan yapılan ithal katkılarının sebep olacağı enflasyon hissedilmeyecek kadar azalır veya bu bereketli ekonominin içinde etkisiz kalır.

Adil Düzen'de aynı imkânla 5-6 kat yatırım projesinin gerçekleşebilecek olması ve bu durumun üretimi 5-6 kat artıracağı hatırda tutulmalıdır. Bu çok önemlidir. Adil Düzen'de aynı işletme sermayesiyle 3 kat üretim gerçekleşir. Sermaye faizsiz olarak güvenilir her müteşebbise verilir. Böylece müteşebbis sayısı artırılarak yatırım yaygınlaşır ve üretim artar. Tekeller kalkar. Teşebbüs rahatlığı ve kolaylığı getirilir. Her müteşebbis, hazırlanmış proje albümünden proje seçerek onu tatbik imkânı bulduğundan proje araştırma ve tanzim zamanı kazanılarak ve en verimli projelere kavuşularak üretim daha erken, ucuz ve bol yapılabilir. İşçi üretimden pay aldığından üretimi artırmaya çalışır. Böylece işçi-işveren arasında kavga değil, menfaat paralelliği ve uyum vardır. Bu da üretimi hızlandırır. İşçi üretimden pay alacağından fazla değil ihtiyaç kadar işçinin çalışmasını ister. İşçi başına yapılan üretim artar. Bozuk düzende boş duran işçi, Adil Düzen de azami ölçüde üretim yapabilen işçiye dönüşür (5). Devlet orman sahibidir; maden sahibidir; bunu işletecek pay alacaktır. Mevcut tesislerin yarısı devletindir. Bunları işletecek tesis payını ilaveten alacaktır. Diğer gelirlerle birlikte devletin gelirleri 2-3 misli artar. Böylece Adil Düzen ile birlikte GSMH süratle gelişmiş devletlerin seviyesine çıkar.

Adil Düzen açık ve berraktır. Üretim ve hizmet yapan her yere bir devlet memuru gelip görev yapacak değildir. Bütün üretim müesseselerindeki görünen yapı takriben aynıdır. Sadece üretim hacmi hızla aratar. Teknoloji gelir, bolluk ve zenginlik olur. Üretim satıldıktan sonra devlet de tespit edilen payını alr. Muhasebe sistemi değişmiştir. Üretim en ucuz ve engelsiz olur. Bölüşüm, üretime katkıda bulunanlar arasında adilane bir şekilde yapılır. Esasen sipariş senedi (selem senedi) tatbikatıyla üretimlerin büyük çapta daha meydana gelmeden satın alınacağı ve artık firmaların daha küçük stokları olacağından ambar kapasitesi küçülür. Adil Düzen'de işçi üretimden pay aldığından payını fazlalaştırmak için daha çok üretim yapmaya çalışır. İşçi-patron arasında menfaat paralelliği vardır. Adil Düzen'de bu yüzden grev ya da lokavt olmaz. Çünkü gerek kalmaz. Bunu haklı kılacak sebepler ortadan kalkmıştır. Sendikalar, eğer kaybolan veya yanlış takdir edilmiş haklar varsa bunları arar.

Adil Düzen "gerçek özel sektörcü" düzendir. Devletin görevi, özel sektör tarafından yapılacak yatırımlar için özel sektör isterse yardım etmektir. Bu yardım makro plan çerçevesinde, bir albüm vasıtasıyla proje yardımı, yönlendirme, tam teşvik ve tam destektir. Bir ilde bir yatırım yapılması gerektiği halde bunu kimse yapmıyorsa devlet buna yardımcı olur ve sonra özel sektöre devreder. Bu durum arızidir. Adil Düzen doğuda, batıda, kuzeyde ve güneyde özel sektör cennetidir. KİT'ler Türkiye ekonomisinde büyük bir yer tutar. Önce bunların ekonomik çalışması sağlanır. Çalıştırmak isteyen müteşebbise devlet tesis ve genel hizmet payı diye üretimden iki pay alarak devredebilir. Diğerleri ise isçilik, hammadde ve teşebbüs paylarını alırlar. Şayet işletme kâr sağlamazsa müteşebbis değiştirilir. Bir kimse KİT'lerden herhangi birini satın almak isterse bu da mümkündür. Ancak Adil düzen bu tesisleri peşkeş çektirmez. Yurtdışından birçok işçi yatırım yaptığı halde yönetici olmadığı için başarılı olamadı. Şimdiye kadar müteşebbis ve yöneticinin yetişmemesinin sebebi imkânların tümüne yakınının holdinglere yönlendirilmesidir. Adil Düzen'de dürüst her müteşebbise kredi imkânları sağlanacağı için, müteşebbis ve yöneticiler artar ve yaygın yatırım hamlesi gerçekleştirilir. Stratejik tesislerin satılması hiçbir zaman mümkün değildir.

Kapitalizmde devlet haksız ve keyfî müdahalelerde bulunur. Faiz ve sömürü, fiyatların tekeller tarafından oluşturulması, paranın köle etme unsuru olarak kullanılması, kalkınmayı, teşebbüsü ve üretimi önlemesi söz konusudur. Kapitalizmin beş mikrobu vardır: Faiz, vergi, darphane, banka düzeni ve kambiyo. Bu beş mikrop şu hastalıkları ortaya çıkarmaktadır: Açlık, fakirlik, pahalılık, enflasyon, işsizlik, sömürü, geri kalmışlık, adaletsiz gelir dağılımı, uluslararası dengesizlik, dış borçlar, sosyal patlamalar, harpler, terör, mafya, rüşvet, ahlâki çöküş…

Peki, kapitalizm kesin olarak zulüm düzenidir. Komünizm çok mu farklıdır? Komünizm her ne kadar bu sonuçlara reaksiyon olarak doğduysa da, komünizm faizi kaldırayım derken kârı da ortadan kaldırarak zulüm etmiştir. Oysa kâr ihtiyaç duyulan mallar ve hizmetlerin süratle üretilmesini sağlayan en önemli hayati faktördür. Tekeli kaldırayım derken, fiyatların serbest piyasada teşekkülünü de ortadan kaldırdı. Fiyatların serbest piyasada teşekkülü sıhhatli bir ekonominin en hayati unsurudur. Böylece ekonomi kendisini en iyi şekilde tanzim etmekte ve israflar önlenmektedir. Rasyonel üretim, iyi kalite, ileri teknoloji böylece teşvik edilmiş olmaktadır. Sömürüyü kaldırayım derken, mülkiyeti de, serbest teşebbüsü de ortadan kaldırdı. Mülkiyet ve serbest teşebbüs ekonomi ve hızlı kalkınmanın motoru ve itici gücüdür. Bunların kaldırılması insan tabiatına aykırıdır. Bunların olmaması ekonomide geri kalmanın temel sebebidir. Komünizm 70 yıllık bir zulüm döneminden sonra iflas etmiştir. Komünizm, kapitalizm kanserine karşı adeta kanser hücrelerini öldürürken sağlıklı hücreleri de öldüren bir kemoterapi metodudur. Adil Düzen ise henüz tıp alanında bulunamamış ama gelecekte kemoterapiyi gereksiz kılacak ileri ve doğal bir metottur.

Komünizmde ezen güç "siyasi güçtür", kapitalizm' de ise ezen güç "sermaye gücü"dür. Bugün komünizm nasıl iflas edip çökmüşse aynı şekilde kapitalizm de iflas etmeye mahkûmdur. Kapitalizmin halen suni olarak yaşatılmaya çalışılması yeryüzündeki bazı sömürü mihraklarının işidir. Kapitalizm ve sosyalizm, insanlara felaket getiren sömürüye dayalı hastalıklardır. Dünyada huzuru bozmuş ve milyarlarca insanı sefil bırakmıştır. Çünkü bu sistemler kuvveti üstün tutan sistemlerdir. Hakkı üstün tutan Adil Düzen maalesef bugün dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Ancak bu hastalıkların tedavi edilip sıhhat bulması için Adil Düzen'in tatbiki şarttır. Haydar ağabey Rus sosyalistlerle boy boy poz veriyor ama sonuç itibarıyla yok onların da kapitalist Amerikalılardan bir farkı. Fark, Adil Düzen’dir!

Bütün bunlar “Adil Ekonomik Düzen” prensiplerinin sadece bir kısmıdır. Adil Düzen modeli hiç olmazsa şimdilik geriye pek bir şey bırakmamaktadır…

DİPNOTLAR: 1. (Maliye Dergisi, sayı:126 (Eylül-Aralık 1998), s. 96-11), 2. (Kuran ve İlim 728. Hafta seminerinden-1, Reşat Nuri Erol, 01.09.2013, Pazar, Milli Gazete), 3.(Ayrıca bakınız: Soylu, Hakk.Türkiye’de Senyoraj Gelirleri ve Kamu Açıkları. Ankara: SPK, Yay. No: 81, 1997. “Para Politikasında Friedman Kural, Optimal Senyoraj Teorisi ve Sıfır Enflasyon Üzerine Teorik Bir 7nceleme,” Liberal Dü*ünce Dergisi, Yıl: 7, Sayı: 30, Bahar 2003),4.(J.J. Rousseau, İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kaynağı, s.151), 5. (Örnek: Milli Görüş, 1974-1978 yılları arasında MSP olarak bu düzen içinde dahi bazı bürokratik engelleri kaldırarak, işçiyi üretime ortak ederek ve faizsiz krediler vererek, büyük ağır sanayi hamlesini yapmış, KİT'leri ve bu arada Sümerbank'ı kâra geçirerek, kârı ile birçok fabrika inşa etmiş, her sahada üretimleri artırmıştır.)


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
HUKUKUN EKONOMİYE AÇTIĞI GÜVENLİ LİMAN Ekonomi 06.07.2019
ÇOKLU BİRİM İŞLETME (ÇOBİ) ÖNERİM Ekonomi 05.06.2019
2019 YILI EKONOMİK BEKLENTİLER Ekonomi 11.03.2019
TOPRAK KAYBI VE YENİ ASKERLİK SİSTEMİ Ekonomi 09.03.2019
Tanzim Satışlar Sınırlı Süreli Olacakmış... Ekonomi 01.03.2019