RUH'UN ANLAMI

Kuran'da ruh sözcüğünün hiç bir ayette insanla ilgili olarak geçmemesi düşündürücüdür. Ruh kavramı vahyin diğer bir adı olup tamamen hidayetle alakalıdır. Nereden mi biliyoruz? Çünkü meleklerden sadece Cebrail'e yani vahiy meleğine bu isim verilmiştir. 

RUH CEBRAİL'DİR ONUNLA HİDAYET TAŞINIR

Bakara 87'de "...Meryem’in oğlu İsa’ya beyyineler (açık deliller) verdik ve onu Ruh’ûl Kudüs ile destekledik" dedikten sonra bu desteğe uymayanlarla ilgili olarak devamında "...nefslerinizin hoşlanmadığı bir şeyle gelen resûle karşı her defasında kibirlendiniz. Bu sebeple bir kısmını yalanladınız..." buyruluyor. 

Bakara 253'te "...Ve Biz, Meryem’in oğlu İsa’ya beyyineler verdik ve onu Ruh’ûl Kudüs ile destekledik..." derken yine devamında bu beyanlara uymayanlar için "...kendilerine beyyineler (ispat vasıtaları) geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Lâkin ayrılığa düştüler. O zaman onlardan kimi îmân etti, kimi de inkâr etti" buyurmaktadır. dikkat edin, beyyineler yani apaçık deliller dediği ayetlerdir ve 'kutsal ruh' hemen beraberide geçmektedir.

Meyrem 17'de Cebrail'e "ruh" denmiştir: "Sonra da onlardan (ayıran) bir perde çekti. O zaman ona Ruhumuz’u gönderdik. Ona normal bir beşer temessül etti (gibi göründü)"Bu ayetlerde vahyi taşıyan meleğe yani Cibril'e apaçık olarak ruh dendiğine göre burada hemen şu sorulabilir? Neden diğer meleklere değil de ona? Çünkü o vahiy meleğidir. Temessül kelimesinin kökü "m-s-l" dir ve Kur’ân benzeri ile arasında fiziksel bir bağ bulunmayan söze "mesel" der (1). Benzeri ile arasında fiziksel bir bağ bulunmayan heykele "timsal" der (2); çoğulu "temâsîl"dir. Benzeri ile arasında fiziksel bir bağ bulunmayan ma’kûlâta ise "temessül" der. Ayette görüntüsü ile arasında fiziksel bir bağ bulunmayan Cibril’dir; tıpkı Cibril’in bir bilge olarak  Musa Resul'e temessül edip hayatının tevilini üç meselede kendisine öğretmesi gibi (3). Bu duyuların ve aklın değil ruhun işi olup genel değil özeldir. Mahsûsâttan olmadığı için genel tarafından izlenmemiştir. İman ve inkâra açıktır. Ruh 'can' demek olsa Allah 'ruhumuzu" der mi?

Nisa 171'de "...Mesih İsa, Meryem'in oğludur ve sadece Allah'ın Resûl'ü ve O'nun kelimesidir (Ruh'ûl Kudüs); onu Meryem'e ilka etti ve o, Kendisinden bir ruhtur..." buyrulur. Maide 110'da "Allah o zaman şöyle diyecek: Ey Meryem oğlu İsâ! Sana ve annene olan nimetimi hatırla! Seni kudsî ruh ile desteklemiştim..." dedikten sonra daha çok toy iken hakkı konuştuğunu; Kitab’ı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğrendiğini; izniyle çamurdan kuş şeklinde bir heykel yaptığını, ona üflediğini yani sanat kattığını, ustalıkla (tam bir) kuş (gibi) yaptığını, anadan doğma gafilin basiret gözünü açtığını ve dışardan bakınca bile gafil görünmeyecek kadar onları iyileştirdiğini; manen ölü olanları manen dirilttiğini buyuruyor. İsrailoğullarına getirdiği apaçık delilleri gören inkârcılar elçinin bu köklü etkisinin apaçık bir sihir olduğunu söylüyorlar. 

Enbiya 91'de "Ve o (Meryem), ırzını korudu. O zaman Biz, ruhumuzdan onun içine üfledik. Onu ve oğlunu, âlemlere âyet kıldık" buyruluyor. Irzını koruyup namuslu bir kadın olduğu için Allah da ona hidayet vererek nimetlendiriyor; içine üflemesi hidayetlenmesidir; içi dediği gönlüdür. Nitekim sonra da oğlu İsa resul ile birlikte yürüyen vahiy oluyorlar. Bu durum Tahrim 12'de anlatılıyor; İmran’ın kızı Meryem'in iffetinin güzel (ahsen) olduğunu, bu sebeple onun içine Ruhumundan üflediğini ve böylece Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik ettiğini ve samimiyetle bağlananlardan olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Ayet şöyle: "İmran’ın kızı Meryem ki, onun iffeti ahsendi. Bu sebeple onun içine Ruhumuzdan üfledik ve o, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti ve o, samimiyetle bağlananlardan oldu."

Neden önce güzel iffet? Sonra ruhun üflenmesi? Ardından da vahyin ve kitapların tasdiki. Dikkat ediniz; ruhun üflenmesinden hemen sonra ne oluyor... Öyleyse ruhun üflemesi mecazidir... Ruh bedendeki 'can' demek olsa 'güzel iffet'ten sonra değil, önce gelirdi... Çünkü kişide 'güzel iffet' iman ve akıl yokken yani 'can'ı yaratılmadan önce var olmaz.

Gerek Mearic 4 ve gerekse Nebe 38'de geçen "ruh ve melekler" hidayet için inecek ayetler ve onları taşıyıcı unsurlardır. Bu Kadr 4'de kendini şöyle belli eder: "Melekler ve Ruh o gece Rablerinin izniyle, her iş için inerler." 

Bu ayetteki "ileyhi" (ona) zamiri dil bilim ve gramer kurallarına göre bir önceki kelimeye atfedilir; önceki ayetteki son kelime olan meariç. Burdaki 'ona' zamiri Allah'a atfedilirse ona mekan isnadı anlamına gelir. Bu düşünce tevhide aykırıdır.

Ruh kavramının, vahiy anlamında olduğunu söylemiştik. Bu yüzden bu kavram onlara bile yabancı geliyor. Namazın nasıl kılınacağını sormayanlar ruh'u soruyorlar. Çünkü bu hidayetle ilgilidir ve Allah'a mahsus olduğundan çok gizemlidir. Allah da İsra 85'te "Sana ruhtan soruyorlar. De ki: Ruh Rabbimin emrindendir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir." Ruh bedendeki can olsa ide bu ne sorulurdu ne de bu konuda ilim az olurdu...

Hemen devamında bu "ruh" denilenin ne olduğu az da olsa belli ediliyor: "Yemin olsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız; sonra bize karşı kendine bir vekil bulamazsın." Burada neden "vahyettiğimizi"denilmiştir? Çünkü dediğimiz gibi vahiy ve ruh içiçedir. Biri diğeriyledir. Devamındaki  ayette "sadece Rabbinden bir rahmettir" dediği de, "senin üzerindeki fazlı" dediği de budur. Bu yüzden ruh'u vahiyden ayrı düşünmeden dikkate almak gerekir. Devamındaki ayet de aynı şekilde meseleyi Kur'an'a vardırmıştır: "De ki: Eğer insanlar ve cinler bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek için içtima etseler; onların bir kısmı, bir kısmına yardımcı olsa bile onun bir benzerini getiremezler.”

Gördüğünüz gibi ruh'un ne olduğu sorusu ta Kur'an'la ilgili bu ayeti buyurmaya kadar varmıştır. Ayetler devamıyla dikkate alındığında görüldüğü gibi İsra 85'teki ruh'tan maksat vahiydir. Bulunduğu toplumda insanlara Allah'ın elçisi olduğunu ve Allah'tan vahiy aldığını söyleyen peygambere vahyin mahiyeti hakkında soruların sordulması olağandır. Onların bu sorusuna Allah bu ilimden az bir şey verildiğini söyledikten hemen sonra böyle cevaplamıştır. Hani hatırlayın "Ve eğer yeryüzünde bulunan ağaçlar kalem olsaydı ve denizler (mürekkep olsaydı) ve ondan sonra, onun yedi katı daha deniz eklenseydi, Allah’ın kelimeleri tükenmezdi" (4) buyruluyor ya işte bunun yanında ruh ilminden az bir şey verilmiştir. Yani Allah'ın sonsuz ve sınırsız ilminden bizlere bildirilen bu az bilgi sadece Kuran'daki kadardır.

Mümin 15'te "Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından dilediği kişinin üzerine Allah’a ulaşma gününün geldiğini  ihtar etmek için, emrinden bir ruh ulaştırır" derken "ruh" yine vahiydir. Yine Nahl 2'de"Kullarından dilediği kişinin üzerine “benden başka ilâh yoktur” (diye) uyarmaları için melekleri, emrinden ruh ile beraber indirir..." derken de ruh vahiyle içiçedir. Bu âyette geçen rûh kelimesi meleklerin taşıdığı "vahy" anlamına gelmektedir. Yine Nahl 102'de de aynı durum söz konusudur: "De ki: O’nu (Kur’ân-ı Kerim’i), Rabbinden hak ile âmenû olanları sebat ettirmek için ve teslim olanlara, hidayet ve müjde olarak Ruh’ûl Kudüs indirdi.”

Cebrail Nahl 102'de "ruh’ûl kudüs" yani 'kutsal ruh' olarak geçerken, "Onu ruh’ul-emin indirmiştir" (5) ayetinde ise"ruh’ul-emin" yani 'güvenilir ruh' olarak geçmektedir.

Kur'an'da başka nerede "ruh" sözcüğü geçiyorsa bakınız... Mesela "Allah’a ve ahiret gününe îmân eden..." diye başlayan Mücadele 22'de geçiyor: "...İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi..." İmanın yazılması ve ruh'la desteklenmesi birarada... 

Allah ruhundan üflemeyi sadece Meryem'e yapmıyor; elçisi olan Adem'e de yapıyor:

Hicr 28'de "Rabbin meleklere şöyle demişti: Ben mutlaka, hamein mesnûn olan salsalin'den bir beşer halkedeceğim.” Nedir "hamein mesnûn" olan salsalin? Organik dönüşüme uğramış biçim verilebilir özlü kara balçık. Nihayet beşer vahye muhatab olacak hale gelmiştir. Yaratmasının nasıl olduğuna girmeyeceğim; bunu Allah'ın tabiat kitabına  bakarak okuyabilirsiniz. İlginçtir ki bu ayetin devamında yaratılışın tamamlanmasından bahsediyor: "Ben, onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın."

Yaratılış tamamlandıktan sonra ruh üfleniyor; ruhun üflenmesiyle ne oluyor? Elbette vahiyle ilşkileneceği için elçi oluyor. Kim o? Adem. Ona secde edecek olan melekler kimlerdir? Meleke sahibi olan her şey...Ademoğlu için vasıta olacak her şey...Tüm eşya... Tüm araçlar...

Secde suresinde insanı yaratmaya bir çamurdan başladığını, sonra onun neslini değersiz bir suyun özünden kıldığını söyledikten hemen sonra 9. ayette "Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine ruhundan üfürdü ve sizler için işitme (sem’î), görme (basar) ve gönül (fuad) kıldı. Ne kadar az şükür ediyorsunuz" buyruluyor. 'Fuad' gönül, kalb, yürek, idrak anlamında soyut bir ifadedir; bedensel bir organ değildir. Bu yüzden hemen önce kulak değil 'işitme', göz değil 'görme' denmiştir. Manevi bir işitme, manevi bir görme ve manevi bir idrak söz konusudur. Önce gerçeği işitti (duydu), sonra anladı (gördü) ve sonra da sindirdi (idrak etti). Bu nimetten sonra da elbette çok şükretmemizi istiyor. Neden şükretmeiyiz? Onu fark ettiğimiz için. Nitekim Sad 71'de de aynı durum var: Meleklere nemli topraktan (tînden) bir beşer yaratacağını, devamındaki ayette Allah onu düzeltip ruhundan ona üflediğinde derhal ona secdeye kapanılacağını buyuruyor. Bu iki ayetten anlaşıldığına göre ilk önce yaratma var; sonra düzenleme var; rühundan üfleme sonra ve daha sonra da idrak. Zira idrak sahibine secde edilir; çünkü amaç odur ve ona her araç secde eder. 

Bunu bedene girmiş bir can diye anlamak "ruh" sözcüğünü "nefs" sözcüğüyle karıştırmak demek olacaktır. Nefs çıkınca nefes de çıkar; nefes nefsten türemiştir. Şu ayette geçen "enfus" yerine meallerde hiç alakası olmayan "ruh" sözcüğünü koyarlar: "Allah, nefisleri ölüm anında öldürür. Ve onlar ki uykularında (olup) ölmemişler (ise), o zaman üzerine ölüm hükmedilecek olanı tutar ve diğerini (nefsi) belirlenmiş ecele kadar gönderir. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden kavim için elbette âyetler (ibretler) vardır" (6). "Enfüs" kelimesi "nefs" sözcüğünün çoğuludur. 

Bu ayette "enfüs" yazdığı halde onu "ruh" diye çeviren kafalar Tekvir 7'de geçen "en nufûsu" sözcüğünü de "ruh" yazarak saptırmaktadırlar. Kuran "ruh" diyeceği yerde zaten "ruh" demektedir; bir yerde "nefs" yazıyorsa ona yine "ruh" demek saptırmak olur. Bir defa sapınca da devamı geliyor, ruh "can" anlamında algılanınca peşinden parantezlerle anlamı şöyle saptırılıyor: "Ruhlar (bedenlerle) birleştirildiği zaman." Hadi bakalım şimdi çık çukurundan... Sapmanın devamı ruhlar alemi inancı... Derken hurafe kapıları ardına kadar açılır... Ekle ekleyebildiğin kadar...

Araf 172'de geçen şu ayet de ruhlar alemiyle alakalandırılarak şöyle saptırılmaktadır: "Hani Rabbin, Âdemoğullarının bellerinden zür riyetlerini çıkarıp da onları kendilerine karşı şâhid tutmuştu (ve buyurmuştu ki:) '(Ben) sizin Rabbiniz değil miyim?' (Bütün ruhlar) (dediler ki:) '(Evet! Sen bizim Rabbimizsin!) Şâhid olduk!' Tâ ki kıyâmet günü: 'Doğrusu biz bundan habersiz kimselerdik!' demeyesiniz." Gördüğünüz gibi orijinalinde "ruh" sözcüğü geçmeyince Allah'ın anlatmak istediğini değil de kendi anlatmak istediğini vermek için parantezle beslemiştir. Bu ayet orijinale bağlı kalınarak şöyle meal edilebilir: "Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik dememeniz için, senin Rabbin, Âdemoğullarının bellerinden onların zürriyetlerini çıkardığı zaman onları kendilerinin üzerine şahit tuttu: Ben, sizin Rabbiniz değil miyim? Dediler ki: Evet, biz şahit olduk.” Ne alakası var ruhlarla? Bizler kıyamet günü Allah'tan peygamberlerin bu anlattıkları gibi haberimiz yoktu demeyelim diye zaman zaman peygamberler gönderdiğine dair ümmetlerin şahitliğiyle ilgilidir. Hakkı bilmiyorduk demeyelim diye Allah Ademoğlundan zürriyetler çıkararak bu nesillere peygamberler vasıtasıyla Rabbin kim olduğunu iletmiştir. Toplumlar peygamberlerden gelen bu mesajları duymuşlardır ve çeşitli vesilelerle gelen bu duyurulara şahit olmuşlardır. Biz onlardan Rabbin Allah olduğunu öğrendiğimiz için bugün iman ettiğimiz gibi kıyamet günü de duyduğumuza dair itirafta bulunacağız. Yani bunları hiç duymamıştık, gafildik deme şansımız yok. Bir sonraki ayette de beyan olduğu üzere, "Veya fakat daha önce babalarımız da şirk koştu ve biz onlardan sonraki nesiliz. Hal böyle iken bâtılla amel edenlerin yaptıklarından dolayı mı bizi helâk edeceksin? dersiniz diye" buyuruyor Allah. Yani "artık babalarımızdan veya atalarımızdan böyle gördük, biz de gördüğümüzü yaptık demeyelim" diye Allah zaman zaman peygamberler göndererek Rabbin kim olduğunu bildirmiştir. Ayetin öldükten sonra şahit tutulmamızla alakası yok; sadece sorgu öldükten sonradır. Şahitlik dünyada olmuştur; ruhlar aleminde değil. Çünkü daha önceki ayetin girişinde "Rabbin, Âdemoğullarının bellerinden onların zürriyetlerini çıkardığı zaman ..." ifadesi var; bellerinden zürriyetin çıkması dünyada olur; halen daha olmaktadır. Ruhlar alemine zorlamanın ve ayeti alakasız bir anlamın içine zorla sokuşturmanın vebali ödenemez.

RUH KUR'AN'DIR ONUNLA HİDAYET TAŞINIR

Madem ki "Rûh" kelimesi hep hidayetle ilgilidir sadece Cebrail, Meryem, İsa, Adem gibi vahyi taşıyanlar için kullanılmış olamaz değil mi; Kur'ân için de kullanılmıştır: "Ve işte böylece sana emrimizden bir ruh (Kur'ân-ı Kerim) vahyettik. Ve sen, kitap nedir ve îmân nedir bilmiyordun. Ve lâkin O'nu “nur” kıldık. Kullarımızdan dilediğimizi O'nunla hidayete erdiririz. Ve muhakkak ki sen, mutlaka Sıratı Mustakîm'e hidayetlendiriyorsun" (7). 

Burada hitab son elçiyedir; "ileyke" deniliyor yani "sana". Bu âyette "ruh" kelimesi hayat veren ilâhî mesaj olması yani vahy olması nedeniyle Kur'ân'dır. Şûra 52'de doğrudan son elçiye yönelik olduğundan "Kur'ân", Nahl 2'de genel olduğundan "vahy" diye manalandırılır. 

HIRİSTİYANLARA GÖRE RUH BEDENDEDİR

Kuran'ın orijinalinden kopulmadıkça ruh'un bedende olmasına rastlamak mümkün değildir. Bu yüzden bu Kuran dışı toplumların kanaatidir. Kuran'da geçen onca ruh sözcüğünün hiçbiri bedenle alakalı değil iken bunu bizim inancımıza uydurma hadislerden başka hiçbir unsur sokamaz. Ecnebilere göre ruh ölünce bedenden çıkarak ruhlar alemine kanatlanır. İslam dışı tüm görüşler ruh'u doğrudan doğruya asla vahiyle ilişkilendirmez. Kuran bu özelliğiyle de tektir. Müslüman ruh'a başka anlamlar yüklemedikçe ecnebiler gibi düşünemezler. Kuran böyle iken nasıl oldu da bizim hadislerimiz Kuran'dan ziyade Hıristiyanlığın itikadına benzedi? Çünkü Hıristiyanlığın daha birçok öğretisi gibi Mesiyyat yoluyla sızdı... 

Bedendeki can'ı ruh olarak anlamak hıristiyanların anlayışıdır (8). Katoliklere göre her insanın bir ruhu vardır (9). Bir hıristiyan ölünce ruhu bedeninden çıkarak havalanır ve ruhlar alemine gider. Bu yüzden bunların ruh çağırma hurafeleri de vardır. Dinlerini bozan birçok anlayıştan sadece biri de budur. Yehova'nın Şahitleri'ne göre de ruh insanın bedenini yaşatan bir güçtür. Eski Mısırlılar kişinin fiziksel beden (etten) kısmıdır. 

AKLEDENLER GERÇEĞE YAKLAŞIRLAR

Descartes ruhu “eşyanın zıddı olan düşünen şey” olarak tanımlarken yaklaşır. Spinoza ruhtan “ilahî cevherin özellik ve tarzı” olarak söz ederken bu hakikate hayli yaklaşmıştır. Leibnitz'in ruhla ilgili olarak “kendi içine kapalı teklik alevi" adını vermesini sınırlı tutmak kaydıyla sorun yok. Lessing'in ruhu “sonsuz soluk” olarak ifade etmesi hidayet için bile uygundur. Kant'ın ruhu “mutlak olanı idrak etmenin imkânsızlığı”yla nitelemesi daha çok şuurlanmakla olumlu düşünmek kaydıyla kabul edilebilir. Fichte'in ruhu “bilgi ve fiil” olarak ifadesinde bu bilgi ilahi ise tam isabet. Hegel ruhu “fikrin gelişiminin kendisi” olduğunu söylerken tefekkürü hidayete sebep görebileceğimiz ruhsattan dolayı ilginç bir isabettir. Schelling ruhu “mistik kudret” olarak tanımlarken gerçekten de anlamı gizemlidir. Nietzsche ruhu “kudretin iradesi” olarak ifade ederken bu kudret Tanrı olarak kabul edilecekse gerçekten de ruhun bir özelliğine isabet etmiştir. Freud ruhu "ego ile süperego arasındaki fark" olarak belirtirken Kuran'daki anlamından çok uzaktır. Jaspers ruhu varoluşla tanımlarken gerçekten Kuran'da ruhsuzu manen ölü saymıştır; öyleyse manevi var oluş denecekse kabul edilebilir. Heidegger ruhu “orada olmak” olarak ve Bloch “geleceğin kökenindeki gerçekleşme” olarak ifade ederken maalesef çok uzaktırlar. 

Öyleyse bu filozoflar Kuran'ı hiç bilmedikleri halde gerçeğe yaklaşmışlardır. Kuran'ı bilmesi hasebiyle İbn-i Sina ruh'u vahiyle ilişkilendirirken tam isabetlidir. Görüldüğü gibi düşünen insanlar kendi kendilerine bile bazı gerçeklere az ya da çok yaklaşabilmekteler. Önünde Kuran olanların düşünmediklerinde önünde Kuran olmadan düşünenler kadar bile başarılı olamadıkları ortadadır. Bunu anlamanın yolu hurafelerden uzaklaşmaktır. Uzaklaşmak için ise imanın tek kriteri Kuran olmalıdır. Çünkü Allah kaynak olarak sadece Kuran'ı korumuştur. Buna rağmen başka kaynakları da kriter edinmek sadece alışkanlıkla, menfaatle, korkaklıkla, bile bile, körü körüne veya inatla olur.

SONUÇ

Bu konuda ön yargılı olmayanlara hitab ediyoruz. Bir bilgiyi kafasında klişeleştirenlere hiçbir katkımızın olmayacağını biliyoruz. Kuran'da içinde "ruh" sözcüğü geçen bütün ayetleri burada inceledik. Orijinalinde "ruh" geçmeyen iki ayet mealini de ibret için sergiledik. Bunların dışında başka ayet meallerinde de "ruh" sözcüğüne rastlarsanız bilmelisiniz ki orjinalinde kesinlikle "ruh" yazmıyordur. Ruh sözcüğü adı üstünde bedensel ya da bedenle alakalı değil ruhsal'dır; hatta tamamen dinsel'dir; ama bilim adamlarının, psikiyatrların, psikologların bahsettiği ruhla bunun alakası yoktur. Ona bilimsel başka bir isim bulabilirler; mesela "psikolojik" diyebilirler. Rüyanın ruhla alakasının olması için Allah'ın resulüne rüya yoluyla vahiy indirmesi gerekir. Ruh konusunun daha fazla yanlış anlatılıp karikatürize edilmesine izin verilmemelidir. Türlü türlü şeylere "ruh" denmesinin arkasında "ruh" değil kendimizi aramalıyız. Kuran'ın üslubu böyle... Kuran dünyada canlı yaşayana bile eğer hidayetsiz ise "ölü" anlamında "ruhsuz" demiş oluyor. Aksine dünyada mesela şehid olsa onu ruh'lu kabul ediyor ve ona ölü denmesini istemiyor. Çünkü başkasındaki hidayet bizde hissedilir değildir ve Allah indinde diridir. Bu diri oluşun bedenle değil ruh'la yani hidayetle alakası vardır. Bu yüzden her mümin vefat bile etse diridir ve her kafir hayatta bile olsa aslında ölüdür. Bu ruh'tan nasiplenenler ve nasiplenmeyenler arasındaki farktır. Dolayısıyla Kuran'da birkaç Allah elçisinin ruh ve hidayetle alakası birer örnektir. Ama Kuran hiçbir kafiri ruh kelimesiyle bir araya getirerek kafirin ruhu olduğuna dair tek bir işaret bile vermemiştir.

Bizden hatırlatması. Kuran'da yazmadığı gibi inanmayın. Allah Maide suresini üçüncü ayetini son Nebi'ye indirirken dinini tamaladığını buyurmuş ve kısa zaman sonra Resulullah vefat etmiştir. Ama o daha sağ iken dinini tamamlandığını söyleyen ayet inmişti. Öyleyse dinin tamamlanmasından sonra ortaya çıkan kaynaklarda "ruh" sözcüğünün tanımı aranmamalıdır. Allah "Muhakkak ki O (Kur’ân), senin için ve senin kavmin için mutlaka bir zikirdir (öğüttür). Ve siz, (Kur’ân’dan) sorumlu olacaksınız"  (10) buyurduğu için başka kaynaklardan medet umulmamalıdır. Yoksa kıyamet günü Resulullah dediğinde: “...Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur’ân’ı terketti...” (11), sen de buna dahil olursun...

Size diyebilirler ki "Ruhun bedende olmadığını söyleyen hangi alimler var?" Siz onlara deyin ki;

1. Ruhun bedende olduğunun söylenmesi Resulullah'ın vefatından 250 yıl sonra aniden başlamıştır; Resulullah'a yakın dönemlerde bu iddia yoktur.

2. Resulullah'a yakın dönemlerde Hıristiyanlık gibi dış etkiler Müslümanları bozamadığı için Müslümanlar karşılaşmadıkları bir şeye karşı neden "ruh bedende değildir" desinler; çünkü ruh konusunu anlamakta bir problemleri yoktu.

KAYNAKLAR: 1. Zümer 29, 2. Enbiyâ 52, 3. Kehf 78, 4. Lokman 27, 5. Şuarâ 193, 6. Zümer 42, 7. Şûra 52, 8. Bknz. Ecclesiastes, 12/7; Tekvin, 2/7, 9. Denzinger 657 Denzinger es un autor que recopiló en su obra todas las declaraciones dogmáticas del magisterio católico. Denzinger, Heinrich y Rahner, Karl. Enchiridion Symbolorum Definitionum et Declarationum. 28ava Edición. Herder: Freiburg, 1952, 10. Zuhruf 44, 11. Furkan 30.


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SU STRESLİ ÜLKELER VE TÜRKİYE Genel 14.09.2019
Nasıl mutlu oluruz? Genel 10.09.2019
ÖZSAYGI Genel 09.09.2019
Türkiyedeki Su Kaynaklarına Yabancı Sermayelerin Önem Vermesi Hayra Alamet Olmasa Gerek !!! Genel 29.08.2019
RENKLER KAÇ TANE? Genel 19.08.2019