AKLI İŞLETMEK ÜZERİNE

Buradan adını zikretmek istemediğim bir tarikatın falanca koluna bağlı insanlarla İstanbul’da Fatih Camii’nin külliyesinde muhabbet ediyorduk. Grubun farklısı olarak meseleler benim üzerimden değerlendiriliyordu. Benim tasavvuf ve tarikatlara karşı kanaatimin tam olarak bile netleşmediği, ama yine de şimdiki gibi aklı ve nakli ölçü aldığım zamanlardı…

Anlatılanlardan tatmin olmuyordum. Hangi fraksiyonla karşılaşsam aklıma ters düşen, çelişen, saçma gelen bir şeylere rastlıyordum. Sorularıma karşı az saçma değil, çok saçma karşılıklar alıyordum.

Yanımdaki öğrencimi “öğrencim” diye tanıtınca, bundan hoşlanmayan şeyh vekili, “öğrencim demeyin, talebem deyin” diye düzeltmeye çalıştı. Dedim ki ona, “Her Türkçe sözcüğün yerini Arapça almak zorunda değil ki.”

Böyle her sözcüğün yerine Arapça koyarsak Türkçeyi kaldırmış olurduk. Bunu ne Peygamber istemişti, ne de sahabesi… “Allah” ismi İslamidir, yerine “Tanrı” demem. “İnşallah” ifadesi de İslamidir, yerine “umarım” demem… “Allah bilir” ifadesi de İslamidir, yerine “kimbilir” demem. İslami terminolojiyi tercih ederim. Ama öyle her Arapça kelimeyi de Türkçe kelimeye tercih etmem. Daha önce de ulusal bir gazetede yazarken “yanıt” sözcüğünü kullandığım için hem de öğretmen bir okuyucum, “cevap” sözcüğünü kullanmamı tavsiye etmişti. Neyse… Daha sonra bu vekille polemiğe girdik ve beni “demagoji yapıyorsun” diye uyarınca, dedim ki, “öğrenci demekten imtina ediyorsun ama daha ecnebi bir sözcük olan demagoji kelimesini kullanıyorsun. Sen çelişiyorsun.”

Belliydi ki gece uzundu ve daha çok tartışacaktık…

Bir konuya girdi: “Size ibretli bir menkıbe anlatayım. Bir gün İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri Halife Harun Reşid’in huzuruna gelmişti..”

Dayanamayıp sözünü keserek sordum: “Bu anlatacağınız menkıbe çok sürer mi acaba?”

Tahammül edeyim diye telaşla: “Merak etme, merak etme” dedi., “bak ne ders çıkacak, çok değil, en fazla on dakika sürer, çok güzel bir hikaye.”

“O zaman” dedim, “Müsaade ederseniz on saniyelik bir şey diyeyim de on dakika kârımız olsun.”

“Nasıl yani?” dedi şakın bir ifadeyle.

Dedim, “İmam-ı Azam’ın Halife Harun Reşid’in huzuruna çıkamaz, çünkü o hayattayken diğeri daha halife olmamıştı. Ama kaybedecek on dakikanız çoksa buyurun yine de anlatın. Dinleyenler için belki çelişkilerin önemi yoktur.”

Afalladı… Kendini toparlayarak, “Peki o zaman” dedi, “Size daha ilginç bir olay anlatayım.”

Sustum ve sürekli itiraz eden biri olmamak için “buyurun” dedim.

Başladı anlatmaya: Hikâyede bir şeyh ile ona sadık bir müridi bir çöl yolculuğuna çıkmışlar... Bu yolculuk uçsuz bucaksız çöllerde yayan yapılmış... Çok hikmetli bir muhabbetin içinde yüzlerce mesaj ve sırlar varmış…

Mürid sormuş: “Şeyhim kurtulacak mıyım?”

Şeyh demiş: “Kurtuluşa doğru giden bir geminin içindeki paspas da o gemiyle birlikte kurtulur.”

Mürid gülmüş: “Ne güzel” demiş, “İnşallah böyle bir paspas olurum.”

Mürid sormuş: “Size layık bir mürid olabildim mi acaba Efendi Hazretleri?”

Şeyh tebessüm etmiş ve “Mesele şu” demiş, “Eğer ben hakiki bir Allah dostu isem keşfim odur ki güneş vurup aydınlatırken canımı Hak tealaya teslim ederim. Ve sen bana layık bir mürid isen gölgede canını teslim edersin. Ama unutma ki her şeyin bir bedeli var. Bu yol sabır yoludur. Bazen adımlarını dirseklerin atar ve öyle ilerlersin.”

Hikmetli konuşmalar sürer gider... Nihayet şeyhin vefat vakti gelir ve beklenildiği gibi güneşin en dik vurduğu öğle saatinde canını teslim ederken bu duruma şükreder... Buna sevinsin mi üzülsün mü bilemeyen mürid onu gömer; mezarının başına bir işaret koyarak yoluna devam eder…

Artık onun da çok takati kalmamıştır... Aç, susuz ve yorgundur... Ertesi günün öğle saatlerinde yere kapaklanır… Bakar ki eyvah, şeyhi bir gölgede can vermesini kurtuluşunun bir işareti olarak keşfetmişti. Oysa güneş dimdik açıdan vurmakta ve her yeri aydınlatmaktadır. O yine de yürümeye gayret eder... Tam umudu kesmiştir ki, fakat o da nesi, ileride bir tümsek vardır ve elbette gölgesi… Orayı hedefleyerek sürünmeye başlar… Artık bacakları üzerinde duramadığı için dirsekleri üzerinde sürünerek ilerlemektedir… Hal böyleyken şeyhinin sözlerini hatırlar. Dediği gibi adımlarını dirsekleriyle atmakta ve ilerlemektedir. Sürünür, sürünür, sürünür ve nihayet kendini gölgeye atmayı başarır… Düşünür ki cefalı yolda bazen kurtuluş için dirseklerinin üzerinde ilerlemek gerekir. Orada kelime-i şahadetle canını teslim eder…

“Bitti mi?” dedim, “Bitti” dedi. Bu sefer de onu şok eden şu soruyu sordum ama cevabı gelmedi: “Ben hala keşiften değil, akıldan yanayım. Bu hikâyenin baştan sona kadar iki kahramanı var ve ikisi de yolda ölüyorlar. Söyler misin buna şahit olup size kadar ileten üçüncü kişi kim?”

Böylece asla körü körüne teslim olmadım ve bana her zaman en çok lazım olan aklı kenara atmadım. Önyargılı da olmadım. İnanmakta ya da inanmamakta acele etmedim.

Aşkla dinleyenler inanma konusundaki zaafın kurbanı olmaktadırlar. Buna da bir misal vererek konumuzu bağlayalım:

Rabıta konusuna karşı çıkıyordum. Adıyamanlı bir molla Dr. Dilaver Selvi’nin “Rabıta” (*) isimli kitabını okumamı teklif etti. Yüzümü ekşittim ve “Bu tür kitapları geride bırakalı çok oldu; artık sıkar bunlar bizi” dedim. Dobra oldum. Tatmin olmadığım bir konuda duygumu gemleyemezdim. Israr edince kendisi gibi efendi ve nazik bir sofiyi kırmamak için “peki” dedim ve başladım okumaya.

Daha ilk sayfalardaki bir ifade dikkatimi çekince sordum ona, “bu ne?” Baktı ve o da şaşırdı. Şeyhlerin Allah’ı temsil eden veliler olduğundan söz ediliyordu. Molla da gözlerine inanamadı ama şirk yüklü cümle gözlerinin önünde öylece duruyordu. Hayretle “Allah Allah” dedi ve öylece bakakaldı. Cümlenin savunulacak ve tutup bir tarafa çekilecek hiçbir yanı yoktu. Dedim ki ona, “Bak molla efendi, sen bu koca hatayı aşkla baktığın için göremedin; ben ise akılla baktığım için gözümden kaçmadı. Böyle şeyler gafilden kaçar, basiretten kaçmaz. Bin küsur ayetin akla davet etmesinin hikmeti budur. Burada gözden kaçan sıradan bir hata değil, Allah’ın asla affetmeyeceğini vaat ettiği şirktir. Sübhan olan Allah’ı kimse temsil edemez.”

NOT: (*) Sonraki baskılarında kaldırılıp kaldırılmadığını bilmediğim için kitabın ilk basımları dikkate alınmalıdır.

                                                                                                        Eylül 2009/YÜKSEL YILMAZ

 


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SU STRESLİ ÜLKELER VE TÜRKİYE Genel 14.09.2019
Nasıl mutlu oluruz? Genel 10.09.2019
ÖZSAYGI Genel 09.09.2019
Türkiyedeki Su Kaynaklarına Yabancı Sermayelerin Önem Vermesi Hayra Alamet Olmasa Gerek !!! Genel 29.08.2019
RENKLER KAÇ TANE? Genel 19.08.2019