SÜNNİLİK VE ALEVİLİĞİN MODİFİKASYONU

Sünnilik (Ehl-i Sünnet), müslümanların sünnete uygun olma iddiasındaki en kalabalık mezhebidir. Bu mezhebin mensuplarına “Sünni İslam” (Sünni) de denmektedir. Sünni ekol kendi içerisinde itikada iki ve amelde dört mezhep daha kollara ayrılmıştır. Amelde hadi neyse de itikatta ayrım ifadesi düşündürücüdür. En iyimser deyişle ayrımın adına “itikadi mezheb” denmesi bir daha düşünmeyi gerektirir.

İnsan aklına vahyi yorumlamakta daha kısıtlı bir alan tanınınca ve inancın insan aklından çıkamayacağı vahye ihtiyaç olduğu dolayısıyla da vahyin gelmediği durumlarda insanın sorumlu olamayacağı ilkesi savunulunca Eş'ârî kelamı doğmuştur. İnanç gibi tüm ahlaki ilkelerin kaynağı da vahiy ile peygamberin ve sahabilerin uygulamalarıdır. Tanrı'nın var olduğu bilgisine akıl yürütmeyle ulaşılabileceği savunulunca da Mâtûridîlik ekolü doğmuştur. Sünni fıkıh mezhepler Hanefi, Şâfiî, Maliki ve Hanbelî mezheplerinden ilki olan Hânefî mezhebi Mâtûridîlik'e bağlı iken Şâfiî ve Mâlikîler Eş'ârîye bağlıdırlar. Ehl-i Sünnet'in İtikadi mezhepleri olan Eş'ârî ve Mâtûridî mezhepleri arasında inançsal açıdan önemli bir farklılık olmadığı ve itîkât düzeyindeki farklılıklar sadece teferruattan ibâret olduğu için ve sadece fıkhi konularda bazı farklılıklar görüldüğü için “itikatta ayrım” ifadesi sorunludur. Çünkü itikattan inanç kastedilir. Hatta zaman içerisinde bu iş o kadar karışmıştır ki Sünni âlimlerin pek çoğu diğer mezhepten olan âlimle daha çok ortak özellik taşımıştır. Mesela birçok Eş'ârî ekolünden âlim Mâtûridîlik ekolündeki düşüncelere daha çok katıldığı halde kendisine Eş'ârî denmeye devam etmiştir. Aynısı Maturidi âlimleri için de geçerlidir. Aslında tam bir netlik kalmamıştır.

Hanbelî mezhebi kökenli İbn-i Teymiyye gibi âlimlerin fıkhi görüşleri kendi içinde başka mezhepleri türetebilmiştir (Vahhâbîlik). Vahhabiler'in bazı itîkâdî inanışları Ehl-i Sünnet'ten farklı olduğu için Sünniler, Vahhâbîleri Ehli Sünnet'ten saymasalar bile özellikle Suudi Arabistan’ı etkileyen Vahhâbîler İslamın bağrında bulunmaktan onur duyar. Hiçbir acem bir Suud’luya ne Arapçayı, ne Kuran’ı, ne Teymiyye’yi, ne Vahhâbîlik’i ve ne de İslamı anlatamaz. Onlara göre senin adın ehl-i sünnet olabilir; ama bu sünnete daha uygun olduğun anlamına gelmez. İbn-i Teymiye Selefîlik’in (Selefîyye) temellerini atarken Sünnilerin sessiz kaldığı bir soruyu sahnelemiştir: Sünniler Peygamberden sonra sıraya doğrudan doğruya mezhep imamlarını sokuyorlar; ama selefiler Peygamberden sonra ve mezhep imamlarından önce sahabeyi araya sokuyor. Bu durumda Sünniler sahabeyi atlamamak için Selefilik’e karşı çıkmamalıdırlar.

Hanefi mezhebi, Şâfiî mezhebi, Maliki mezhebi ve Hanbelî mezhebi gibi fıkıh okulları dışında da fıkıh okulları olduysa bile Hilafeti yüzlerce yıl taşıyan Türkler bunların dışındaki mezheplere destek olmadığı için daha az tanınmışlar ve zamanla yok olmuşlar; hatta izdeşleri tarafından kayıt altına bile alınamamışlardır. Osmanlı birbiriyle şiddetli husumeti olan bu dört mezhebi barıştırmıştır.

Bu dört mezhepten birinin doğruları bir diğerini bağlayamıyor; bu da düşündürücüdür. Sünniler her Müslüman bu mezheplerden birini benimseyip dışına çıkmamayı şart koşarlar ve mezheplerin birleştirilmesini (telfik-i mezahib) caiz görmezler. Senin aklına diğer mezhebin görüşü daha makul gelse bile hayır; sen öyle düşünemezsin; sen zaten düşünemezsin; sen mezhebinde düşünen âlimlere uyarsın.

Müslüman bilginler peygamberin vefatından sonra İslam toplumunun karşı karşıya kaldığı sorunlara “Kur'an”dan ve “sünnet”ten sonra üçüncü kaynak kabul edilen “hadisler”den delillerle çözüm getirmeye çalışmışlar; ancak, daha sonra hadisler ile sünnet birbirine karışmıştır. Sünnilik, Şiiliğin aksine Resulullah döneminde yaşamış peygamberin onun tüm arkadaşlarına dinin güvenilir kaynağı olarak yaklaşmakta olduğundan çeşitli Hadis bilginlerinin hadis kriterlerine uygun buldukları tüm hadisleri hangi sahabe kanalıyla gelirse gelsin kabul eder. Burada problem her ne kadar sahabe kanalıyla geldiği söylense bile son aktarıcıların sahabe olmaması ve araya birkaç yüzyıl gibi uzun bir sürenin girmesidir. Sünnilik bunu neden sindirmektedir? Sünnilik ilk dört halifeyi Peygamberden sonra gelen güvenilir ve tazime layık dini kişilikler olarak kabul ederken Allah’ın indinde bunun böyle olduğunun korunmuş bir delili var mıdır?  Şiiler ilk üç halifeyi Ali'nin elinden halifeliği çeşitli yollarla gasp etmiş kişiler olarak bakıp tazim göstermezlerken Allah’ın indinde bunun böyle olduğunun korunmuş bir delili var mıdır? Şiiler bir kısım sahabeyi güvenilmez kabul ederken rivayetlere iman etmiş ve belki de iftiraya ortak olmuş oluyorlar. Sadece on iki imamdan gelen hadisleri doğru ve güvenilir kabul ederken rivayetlerin güvenilirliğinden nasıl emin olabiliyorlar? Allah’ın Kuran’da adını bile anmadığı 12 kişi bizim hüsn-ü zannımıza göre iyidirler. Kalpleri ise ancak Allah bilir. Fakat bu nasıl bir rivayet teslimiyetçiliğidir ki emin olup iman ediyorlar? Buna karşılık Sünnilik hangi ölçüyle Peygamberi her göreni Müslümanı mübarek, iyi insan, temiz kalpli, seçkin ve sahabe kabul edebiliyor?  Sahabe Peygamberi her gören Müslüman değil de sadece Peygamberin istişare ettiği çok samimi arkadaşları olamaz mı?  Buna mani ne var?

Sünni İslam anlayışında peygamberden aktarıldığı sahih kabul edilen hadis kitapları denince İmam Buhari, İmam Müslim (Müslim bin Haccac), Nasa'î, Ebû Dâvûd, İmam Tirmizi, İbn-i Mâce akla gelir. Bunların en eskisi bile Peygamberin vefatından 250 yıl sonra hadis araştırmaya başladığı halde araştırmalarının sonuçlarına iman edilmesi düşündürücüdür. Daha az bilinmekle birlikte kabul edilen diğer hadis kaynaklarına da itibar çoktur: İmam Malik'in “Muvatta”sı, Ahmed bin Hanbel'in “Mûsned”i, Hâkim en-Nişaburî'nin “El-Mûstedrak alâ el-Sahîheyn”i, Sahih bin Huzeymâ’nın “Muhtasar el-Muhtasar min el-Musnad el-Sahih”i, İbn Hibban'ın “Sahih İbni Habban”ı, Abdülrezzak'ın “Musannaf”ı gibi… 

Alevîlik inancı, Anadolu’nun Müslümanlaşması sürecinde önemli izler bırakan, Hoca Ahmed Yesevî, Ebu'l Vefâ, Baba Haydar, Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi Evran, Taptuk Emre, Yunus Emre ve Abdal Musa gibi önemli dînî şahsiyetlerin fikirleriyle formüle edilmiştir. Ayrıca Alevîlik, Hallâc-ı Mansûr, Seyyid Nesîmî, İsmâ‘il Safevî (Hatai), Pir Sultan Abdal ve Hubyar Sultan’ı da çok önemser. Şah İsmâ‘il Safevî, Alevî inancının Anadolu’da yayılmasında çok önemli ve etkin bir rol oynamıştır. Alevîlik inancının, Anadolu’ya gelen Hacı Bektaş-ı Veli ahlakı ve ozanların nefesleriyle hayat bulmuş. Alevîlik ya da Anadolu Alevîliği Türkiye’de Sünnîlik’ten sonra en fazla mensûbu olan i'tikadî mezheptir. Alevîlik’te Muhammed’in son peygamber olduğu ve Ali’nin ise velîliği (İmâmlığı) esastır. Sünnîlik Allah-Muhammed-Dört Büyük Halife sıralamasını, Alevilik ise Onikicilik itikadının temelini teşkil eden Hâkk-Muhammed-Ali sıralaması ile Ehl-i Beyt ve On İki İmâm sevgisini esas alan inançtır.

Siyâseten İslâmiyet’in İmâmiye-i İsnâ‘aşer’îyye (Onikicilik fıkhî mezhebinden) olan Alevîler,  itikaden Horasan Melametîliği’nden köken alan Hoca Ahmed Yesevî’in kurduğu Sünnîliğin Tasavvufî–Yeseviyye Tarikâtı ile Fâtımîler Halifeliği devrinde Orta Asya ve Türkistan’da çok önemli faaliyetlerde bulunan Nâsır Hüsrev’in kurucusu olduğu Pamir Alevîliği’nin de altyapısını oluşturan Şiîliğin Bâtınî–İsmâilîyye fıkhî mezhebinin tesirleriyle gelişimini tamamlayarak ortaya çıkan Tasavvufî-Bâtın’îyye itikadî mezhebi mensuplarıdır. Alevîlik içerisinde Kızılbaş, Dazalak, Kalender’îyye, Bedr’îyye, Bektâş’îyye, Câm’îyye, Şems’îyye, Edhem’îyye gibi farklı birçok bâtınî tarikâtlar yer alır. Anadolu kaynaklı Bektaşilik Tarikatı 13. asırda Babâîlik’ten ve 14. asrın sonlarından itibaren de yoğun olarak Hurûfîlik’ten etkilenmiştir. Bunlar hep kişilerin akımlarıdırlar. O dönemlerin özelliğine bakınız ki bir kişi binlerce kişiyi sorgusuzca peşinden götürebilmektedir. 14. ve 15. asırlarda Hurûfîlik, ortaya çıkan Fadlullah Ester-Âbâdî isimli biri tarafından Şiîlikten ayrılarak zuhur eden mezhebinin tesirleri altında kendisini yeniden Bektâşîlik’i yapılandırabiliyor.

Alevîlik, “Hâkk-Muhammed-Ali” üçlemesiyle Ehl-i Beyt ve Oniki İmamları önemseyen Câferiyye Şiîliği ile ortak noktalara sahiptir. Alevîlik’te incelenmesi gereken asıl problemlerden biri panteistik ve monistik varlık birliği algısıdır (vahdet-i vücud). Bu problem Sünni tarikatlara da sıçramıştır. Muhiddin-i Arabî Sünnilerce muteberdir ve bu ifadeyi ilk kez onun etkisiyle öğrencisi Sadreddin Konevi kullanmıştır.  Hallac-ı Mansur bu inancın bedelini şeriat mahkemesinde canıyla ödemiştir. Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Niyâzî-i Mısrî, Maruf el-Kerhi, Hâce Abdullah el-Ensâri, Bıçakçı Ömer Sıkkinî, Aziz Nesefi, Müeyyidüddin el-Cendi, Fahreddin Iraki, Aziz Mahmud Hüdâyi gibiler bu inancı temsil etmişlerdir. Fıkıh, hadis, tefsir alanındaki âlimlerin birçoğu ise bunu sapkınlık olarak ilan etmişlerdir. Şeyhülislam Molla Fenarî vahdeti vücutçudur ama Şeyhülislam Çivizâde Mehmed Efendi buna karşıdır ve zaten bu yüzden görevinden azledilmiştir. Padişahlar da onların destekledikleri için hayat hakkı buldular ama bu 17. Yüzyıla kadar sürebildi. Eskilerden Teymiye ve Saadettin Taftazani gibiler ve Cumhuriyet döneminden mesela Mustafa Sabri Efendi‘ler bunu şirk olarak gördüler. Fakat bu akım sufiler içinde her zaman itibar görememiştir. 14. yüzyıl sufilerinden Alâuddevle Simnânî bu akımı eleştirenlerdendir. Hatta 17. yüzyıl sufilerinden İmam-ı Rabbani Vahdet-i vücut kavramına karşı vahdet-i şuhut (görünenlerin birliği) kavramını geliştirmiştir. Konevî'nin talebesi Kemaleddin Kâşânî'nin talebesi olan Dâvûd-i Kayserî vahdet-i vücut anlayışının Hindu felsefesiyle etkileşime giren Arapların üretimi olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca Hurûfîlik’te mevcut olan tanrının insan dâhil evrendeki her şeyin içinde olduğu inancı da vardır (Kamusaltanrıcılık).

“Dört Kapı Kırk Makam” şeklindeki kâmil insan olma ilkelerini Hacı Bektâş-ı Velî’nin tespit ettiğine inanılır. Bu Kuran’da bulunmayan hangi noksanlığı telafi etmiştir? Hacı Bektâş, "Kul Tanrı’ya kırk makâmda erer, ulaşır, dost olur" demiş. Bu bir icattır ve bunun kaynağının Kuran’da aranması gerekir; tabi Kuran bu kadar ölçülerden sonra bunlar için hala bir ölçü ise. Alevîler kendi içlerinde bir çeşit hiyerarşi oluşturmuştur; mesela bu da icattır. Bu gibi hiyerarşiler hep yukarıya doğru yükselten piramidal kurgulardır. Dört Kapı ve Mertebeler belirlemişler. Şeriat (Bel Kapısı / Mü’minlik Mertebesi), Tarikat Kapısı (Yol Kapısı / Zâhidlik Mertebesi), Hakikat Kapısı (İl Kapısı / Âriflik Mertebesi), Marifet Kapısı (Gök Aman – Yer Ana / Mûhiplik Mertebesi). Her kapının da on makâmı varmış.

Şeriat Kapısı’nın makamları: İmân etmek, İlîm öğrenmek, İbâdet etmek, Haramdan uzaklaşmak, Ailesine faydalı olmak, Çevreye zarar vermemek, Peygamberin emirlerine uymak, Şefkâtli olmak, Temiz olmak ve Yaramaz işlerden sakınmak. Bu makamlara bakılırsa Kuran’daki şeriatın daha yüzlerce ilkesi eksiktir. “Çevreye zarar vermemek”le zaten “Yaramaz işlerden sakınmış” olmuyor musunuz? Ama burada ayrıdır. “Peygamberin emirlerine uymak”la zaten “Haramdan uzaklaşmış” olmuyor musunuz? İman, ibadet, ilim, şefkat, aileye faydalı olma, temiz olma hep Peygamberimize uymanın birer parçası değil midir? Eğer bunlar ayrı ayrı telakki edilecekse şeriatın kapısında mesela nerede adalet makamı? Niye yok? Tevazu niye dâhil edilmemiş? Allah Kuran’daki şeriatında emir kipiyle bunları söylüyor. Daha nicesi sayılabilir…

Tarikat Kapısı’nın makamları sayılırken Tövbe etmek, Mürşidin öğütlerine uymak, Temiz giyinmek, İyilik yolunda savaşmak, Hizmet etmeyi sevmek, Haksızlıktan korkmak, Ümitsizliğe düşmemek, İbret almak, Nîmet dağıtmak, Özünü fakir görmek şeklinde sıralanmış. Bunların hepsi Kuran şeriatının özellikleridirler. 

Hakikat Kapısı’nın makamları şöyle sıralanmış: Edepli olmak, Bencillik, kin ve garezden uzak olmak, Perhizkârlık, Sabır ve kanaât, Hâya, Cömertlik, İlîm, Hoşgörü, Özünü bilmek, Âriflik. Bunların da hepsi Kuran şeriatının özellikleridirler. Hatta burada geçen ilim sözcüğü daha önce geçen şeriat kapısı makamlarında ikinci sırada geçmişti. Herhalde gözden kaçmış olacak…

Marifet Kapısı’nın makamları da şunlarmış: Alçakgönüllü olmak, Kimsenin ayıbını görmemek, Yapabileceğin hiçbir iyiliği esirgememek, Allah’ın her yarattığını sevmek, Tüm insanları bir görmek, Birliğe yönelmek ve yöneltmek, Gerçeği gizlememek, Mânâyı bilmek, Tanrısal sırrı öğrenmek, Tanrısal varlığa ulaşmak. Bunların da birkaçı hariç hepsi Kuran şeriatının özellikleridirler. Mesela Allah’ın her yarattığını sevmek demiş. Allah zalimi sevmemeyi Kuran’ında öğretiyor; bitmiştir. Tüm insanları bir görmek sadece hak eşitliği olarak olabilir. Kuran apaçık kitaplarla Allah’ın bize mesajlar ilettiğini buyurduğu için “Tanrısal sırrı öğrenmek” de neyin nesidir? Sır yok; apaçık hikmetler var. Böylece kimse görememekten dolayı bahane gösteremez…

Alevîler ibâdetlerini “cem evi”nde, Sünniler ise “cami”de yaparlar; ama Kuran “mescid” der. Cami, cem ve cemaat aynı kökten kelimelerdir; toplanma ile ilgilidir. Ama mescid secde ile ilgilidir. Aleviler Kadir Gecesi’yle bağlantılı olarak üç gün ve Muharrem ayında ise on iki gün oruç tutarlar. Neden? Kadir gecesi konusundaki yanlış algıları Sünnilerinkine benzer. Muharrem’den sonra da üç gün Hızır Orucu tutmaları da dinde olmayan keyfi bir icattır. İcat yarışında Sünnileri aratmamak için Muharrem orucundan evvel üç gün Masum-u Paklar orucunu tutarlar. Dinimizde sanki bunlar eksik kalmış da telafisi için çaba harcanmış gibiler.

İran ruhânilerinin ve Dehkan adı verilen Fârisî yöneticilerinin baskısından usanan Maverâünnehir ahalisi Müslümanlığı kendiliğinden kabullenmişler. Bu şekilde Müslümanlığı kabul etmek ne kadar sağlam olabilir? Özellikle “İslâm” değil de “Müslümanlık” diyorum; çünkü “İslam” Kuran’ın ama “Müslümanlık” Farisilerin sözcüğüdür. İslâmiyet’ten önce Tûran’a birçok Nesturî ve Zerdüşt rahipler gelmişler ve kendi inançlarına ait neşriyatta bulunmuşlar. Din ve mezhebe ait olan ilgilerinde pek zayıf fakat millî an’anelerine dinî talimlerden daha fazla bağlı olan Türkler, eski Şâmânî dinine benzer akidelere taraftar olmayı daha çok seviyorlarmış. Müslümanlığın en kuvvetli olduğu ve Türkistan içlerine doğru yayıldığı dönemlerde dahi Şâmânî dininin kalıntıları bu bölgede hâlâ canlıymış. Zaten Müslüman olan her toplum geleneksel alışkanlıklarını dine sokmaya her daim meyletmiş ve bunu başarmıştır. Altay dağları ile İrtiş nehri boylarından Maverâünnehre kadar uzanan sahaya aralıksız akın eden Türk göçmenlerinin Müslümanlığı benimsemiş olmalarına rağmen geleneksel yaşam tarzları asla değişmemiş. Çünkü batılı zail eden bir Hak şuuru yoktu. Bilinçsizce Müslüman olunuyordu ve ilerde bunun faturası bütün İslam toplumuna mal olacaktı. M. 744 (H. 126) yılında Semerkand’da çok önemli bir din değiştirme hareketi vuku bulmuş ve İslâmiyet neşirlerinden Ebû Sayda adında bir şahsın çabalarıyla pek çok Türk İslâmiyeti şuursuzca kabul etmişti. İçlerinde zamanla şuurlananlar da elbette olacaktı…

Emevî hâlifeleri içerisinde en âdil olanı olarak tanınan Ömer bin Abdülaziz iktidara geldiğinde yaptığı ilk iş Emevîler Hâlifeliğinin kurucusu Ebû Süfyân Oğlu Muaviye tarafından hutbelerde Hazreti Ali, Ehl-i Beyt ve bilumum Alevîler aleyhinde bir sünnetmiş gibi zorunluluk haline getirilmiş olan lânet okuma âdetini nihâyete erdirmek olmuştu. Sonra haksız yere toplanmakta olan vergileri sahiplerine geri dağıttırdı. Fakat Emevî Hanedanı bundan hiç memnun kalmadı. Çünkü ne kadar altın ve cevâhir varsa devlet hazinesine ait beytû'lmâldı ve talan edilerek alınan ziynet eşyalarıydı. Bu adaleti Emevîler tarafından zehirlenerek öldürülmesine neden oldu.

Ebû Mûslim Horasanî’nin komutasında Emevîler aleyhine başkaldıran ihtilâl fırkalarının çoğunluğunu oluşturan Türkler, Abbâsîler’in başarılarında en büyük pay sahibiydiler. Sonunda hilâfet mâkamı Türklerin de sağlamış olduğu destek sayesinde Abbâsîler tarafından ele geçirildi. İyi ama koskoca Ebu Hanife Abbâsîler’e baş kadı olmak istemediği için öldürülecekti. Abbâsîler’in ikinci halifesi olan Halife Mansûr’un Türkler’e karşı hasmane tavırlar takındı. Ebû Müslim Horasânî’nin Abbâsîler tarafından gaddarca katledilmesi Emevîler aleyhine ihtilâle katılan Horasanlılarla tüm Maverâünnehir halklarını çok üzdü. Bu katliam üzerine ihtilâlciler derhal faaliyete geçerek Mübeyyize (Beyazlar) fırkasını oluşturdular. Tam bu sıralarda Merv şehrinde fosforlu maddelerle yüzünü parlatan ve ülûhiyet dâvasına kalkışan halka Allah’ın da insan suretinde olduğunu söyleyen El-Mukanna (Peçeli)adında bir yalancı peygamber ortaya çıktı. Ebû Müslim Horasânî’nin katli üzerine ayaklanan Ravendîler, Müslüman Sünniliğini temsil eden Abbâsîler tarafından perişan edildiler. Bunun üzerine Taberistan ve Deylem Alavîleri ile bütün Horasanlılar Abbâsîler’e karşı kin ve husumet beslediler. İkinci hicrî yüzyılın ortalarında Deylem’de Alevîler’in en mümtaz şahsiyetlerinden Nefs’üz-Zekiyye’nin diğer kardeşi olan Yahya bin Abdullâh hilâfetini ilân etti. Abbâsî Halifesi Harun Reşid Bermekîler’den Fazl’ı Yahya’nın başlattığı ihtilâli bastırmakla görevlendirdi. Bermekîler ise Alevîler’e son derece sevgi ve hürmet beslemekte ve Harun Reşid’in Alevîler’e karşı yürüttüğü baskı politikalarına şiddetle muhalefet ettiler. Fazl, Harun Reşid ile Yahya’yı barıştırmayı başardı. Bütün Haşimî hanedanının imzalarını taşıyan bir imânnâme ile Yahya bin Abdullâh serbest bırakıldı. Alevîlere göre daha sonra Harun Reşid sözünde durmayarak Yahya’yı öldürttü. Sünnilere göre ise Zeydi İmamı Yahya bin Abdullah isyankârdı.

Kâşgar’da oturan İlk Han iktidarının kurucusu Abd’ûl-Kerîm Sâtuk Buğra Han’ın maiyetinden iki yüz bin çadır halkı Müslüman olmuştu. Bu ne ani bir Müslüman olma durumudur? Kitleler halinde Müslüman olmanın altında bilinç değil siyaset yatar. H. 346, M. 958 tarihinde Tibet yaylâsında yaşayan Şâmânî Türkler de Arslan bin Kâdir Han’ın yönetimine girince onun Müslümanlığa dâvetini kabul eden on bin çadır halkı Müslüman olmuş. Diğer Türk aşîretleri birbirlerini görerek Müslümanlığa girmeye başlamışlar. Türk devletlerinden olan Tolunîler, Ahşidîler, Gaznevîler gibi Selçuklular da Abbâsîler’in resmi mezhebi olan Sünnîlik aleyhinde bir cephe oluşturmaktan kaçınmışlar. Gönlüm isterdi ki atalarımın müslüman olmaları Peygamber ve sahabe dönemine dayansaydı da dinin kültürüyle değil kendisiyle tanışsaydık.

Abbâsî Hâlifesi Müstâin bil-Lâh devrinde Duât’û-Alevîyye mensubu Yahyâ bin Ömer Kûfî huruç hareketi başlattığında Irak’ta Ehl-i Beyt’e bağlı ne kadar Alevî varsa hepsi onun önderliği altında birleşerek Abbâsî Orduları’yla kanlı bir muharebeye giriştiler. Bu şiddetli harpte katledilen Yahyâ’nın başının Sünnilerce Bağdat’ta teşhir edilmesinden son derece müteessir olan Alevîler uzak ülkelere yerleştiler. Bu kelle teşhiri sünnete ne kadar uygundu? Müslümanların birbirlerine düşmeleri sapık başka fırkalara kapı aralıyordu. Sünbâd (Sonpâth) adındaki bir Mecûsî Müslümanlık âkideleri üzerinde bozguncu etkiler yapan ve pek çok kişiyi peşinden sürükleyen yeni bir mezhep ortaya attı. Fırkalaşma her geçen gün daha da artarak devam ediyordu…

Doğuda Bağdat’taki Abbâsîler ve Mısır’daki Fâtımîler, Batıda Endülüs Emevîleri Hilâfet makamını kendilerine mâletmek için en kanlı çekişmelere girdiler. Fâtımîler, Ehl-i Beyt’e olan akrabalıklarından dolayı kendilerinin Hilâfet makamına lâyık olduklarını göstermek için hadisler uydurdular. Her karşı taraf bu tür hadisleri duydukça kendi halkı olumsuz etkilenmesin diye kendi leyhlerinde hadisler uydurdular. Uydurulan hadislerle hırslanarak mukavemetlerini artırdılar. Sünnîliğe aykırı mezhepleri kabullenmiş olan hükûmetlerden Büveyhîler, Rüstemdârlar, Bâvendîler ve tüm Taberistan Alevîleri uydurma hadislerin desteğiyle Fâtımîleri Hâlife olarak tanımakta, Samânîler, Gazneliler, Selçuklular da kendi uydurma hadisleriyle Abbâsîler’in Hâlifeliğini kabul etmekteydiler. Mutezile ise bu kavgaların içine girmeyip akıl ve adalete çağırıyordu. Sultan Tuğrul’un veziri Amidû'l-Melik itikaden Mu'tezile idi ama Kerrâmîlik mezhebine mensuptu. Belli ki aslında mezhepler çok keskin sınırlara sahip değildirler. Selçuklu orduları Anadolu’nun içlerine doğru ilerleyince onlarla birlikte yürüyen Şîa-i Bâtın’îyye Anadolu’nun içlerine doğru yayıldı.

Tasavvufun Şiîlik ile alâkası olsa bile ve bazı mutasavvıflar müteşeyyî olsalar bile tasavvuf Şiîlikten doğduğu sanılmamalıdır ve kökeni İran değildir. Tasavvufun kökeni Hindistan’da Müslüman olduktan sonra önceki geleneksel Budist, Brahmanist ya da Hinduist etkileri İslam anlayışına taşıyan Hindulardır. Tasavvufa benzeyen Helenistik etkiler Hâkim Tırmızî’den sonra Fârâbî’nin getirdiği yenilikler sayesinde de girmeye başlamıştır. Şiî (Müteşeyyî) Sûfîler Sünnî mutasavvıflardan farklıdırlar.

Maverâünnehir ve Suğud ülkelerine dolaşan göçebe Türkler, Arap haricîliğinden tutun da Manicheisme ve Mazdek gibi eski İran kökenli dinlerden etkilendiler. Kûfe’den nakledilen elli bin hâne Irak Nebtîleri ve Suriye Nusayrîleri gibi çeşitli toplulukların inançlarının kalıntıları ile eski Nestûrî ve Yâkûbî Hristiyanlarıyla Şâmânîlerin akideleri de Tûrânîler’i etkilediler. Bu nedenle göçebe Oğuz Türklerinin itikadları birbirleriyle tezattır. Sultan Gazneli Mahmud’un Hindistan seferi esnasında Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-Birûnî gibi senelerce Budist tapınaklarında yaşamış ve araştırmalar yapmış olan âlimlerin eserleri farklı inanışları etkileriyle beraber sergiler.

Anadolu’da Bâtınîliğin en önemli propaganda merkezini Sultan Mes’ud evvel tarafından yaptırılmış olan Mes’udiye tekkesinin temsil ettiği yıllar Anadolu Selçukluları’nın nüfuz ve hâkimiyet sahaları tamamen Moğollar’ın müsaadesine bağlıydı. İlhanlılar’ın himâyesi altında Şiîliği neşreden "Bâtınû'l-Mezhep Babalar" tarafından açılan zâviyelerin sayıları da gün geçtikçe arttı. Moğollar’ın nüfuzuyla Mes’udiye Medresesi müderrisi Sünnî âlimlerinden Şeyh Mecdüddîn İsâ azledilerek yerine Şîa-i Bâtın’î Şems’ûd-Dîn Ahmed Baba atandı.

Horasan Erenleri nâmıyla Oğuz boyları arasında kendilerine yer edinen Şîa-i Bâtın’îyyeler ve Bâtınî Babalar Oğuzların bir kısmına kendilerini birer veli olarak tanıtmayı başardılar. Bâtınîler süslü nâzım lisanından anlamayan aşîretler arasında düzenledikleri sazlı ve şaraplı meclislerde geçmişin tüm hurafe ve efsanelerini halka naklederek insanların gönüllerine girmesini bildiler.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöküşünün başlangıcı olan Gıyaseddîn-i  Keyhüsrev-i  Sâni’nin Kösedağ yenilgisi üzerine Anadolu’nun tamamı Moğollar’ın denetim alanı içerisine girdi. İşte bu fetret devrinde Celâl’ed-Dîn Harzem Şâh Menküberti’nin ordularıyla Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Bâtınîye dervişleri faaliyetlerini serbestçe sürdürmekte ve hatta Anadolu’nun her tarafında Şiî ve Bâtınî-Alevî babalar tarafından art arda zâviyeler açılmaktaydı. Sultan Mes’ud Evvel’in Amasya’daki tekkesine Baba İlyas Horasanî gibi Şîa-i Bâtın’îyye Mezhebi’nin en meşhur bir dâîsi postnişin oldu. Vaktiyle İlhanlı saraylarının mâkam ve mevki sahibi Şiî âlimleri Anadolu Selçukluları Moğollar’ın himayesine girmesini fırsat bilerek Anadolu’ya yayıldılar.

Müridi Sâd’ed-Dîn Köpek’in Anadolu Selçuklu vezîr-i â’zamlığına yükseltilmesi ve kazandığı başarılardan çok memnun olan Baba İshâk Kefersudî, o zamana kadar Baba İlyas Horasânî nâmına yaptığı dâvetlerden vazgeçip kendisini ön plâna çıkardı. Yirmi bin ihtilâlciyle huruç hareketi başlattı. Emîrû'l-Müminîn Sadrü'd-Dünya ve’d-Dîn ve Resûlullâh Baba İshâk ünvânıyla hâlifeliğini ilân etti. El-Mukanna benzeri bir şekilde Hazreti Muhammed’in ruhunun Hazret-i Ali’ye, Ali’den de kendisine hulûl ettiğini iddia ediyordu. Nasıl olsa böyle şeylerin delile ihtiyacı yoktu. Şimşat, Urfa, Kefersud, Maraş, Ayintâb’dan gelen ve Suriye kıt’asındaki Halep Bâtınî merkezinden takviye edilen binlerce fedainin katılmasıyla elli bin kişilik büyük bir orduya dönüşen Şîa-i Bâtın’îyye fırkaları Amasya, Tokat, Sivas, Çorum’dan batıya doğru ilerlerken civar şehirlere saldırdılar. Bâtınî Babâî Ordu’su önlerine gelen bütün engelleri yıkıp hızla Konya’ya ilerledi. Babâ'îler’in bu huruç hareketi karşısında tecavüze uğrayan memleketlerin seçkinleri, ulemâ ve eşrafı Mısır’a, Pâyitaht Konya’ya ve Anadolu’nun diğer ücralarına kaçtılar. İhtilâlin müsebbiplerinden olduğu anlaşılan Baba İshâk Kefersudî’nin müridi Vezîr Sâd’ed-Dîn Köpek hemen idam edildi.

Meşhur Velâyet-Nâme Hacı Bektâş Veli’yi Şiîliğin unvan mezhebini taşıyan Câ’fer-i Sâdık’tan Beyazid Bistâmî’nin getirdiği hırkayı giymiş olan Lokman Perende vasıtasıyla Hoca Ahmed Yesevî’ye bağlar. Bunun için delil mi istiyorsunuz? Onu geçin. Velâyet-Nâme üzerinde çalışan yazarların nakillerine göre Hacı Bektâş’ın tarikât silsilesi önce Baba Haydar’a, ondan da Lokman Serhasî’ye ve oradan da Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyas el-Horasanî vasıtasıyla Hoca Ahmed Yesevî’ye bağlanır. Âşık Paşa tarihine göre Hacı Bektâş Horasan’dan Menteş adındaki kardeşiyle beraber Sivas’a gelerek Baba İlyas Horasanî’ye mürid olmuş. Bu intisaptan sonra Hacı Bektâş önce Kayseri’ye ve oradan da Kırşehri’ne gelmiş; sonra da Karacahöyük’e yerleşmiş. Bu doğruysa onun Hoca Ahmed Yesevî’nin müridlerinden biri olduğunu söyleyen rivayetler doğru olamazlar.

Bağdad Abbâsîleri’nin çökmesiyle Mısır’a kaçan ayni aileden Mûstensir billâh Ahmed bin Zâhir’in Mısır hükümdarı “Melik Zâhir” (Baybars) tarafından hilâfete geçirilmesi “Alevîler” için eskiden kendilerine ait olan Fâtımî hilâfet makâmının gasp edilmesi demekti. Fâtımî halifelerinin yeniden canlandırılması ve Mısır’ın gelecekteki siyâsî güvenliğinin teminatı için alınan bu tedbir, yeni Mısır Abbâsî hâlifesinin Mısır hükümdarının yanında sadece bir tekke şeyhi olan bir kukla olduğunu gösteriyordu. Ebû Said Bahâdir Han’ın vefatından sonra bazı küçük devletçikler ortaya çıktı. Peyda oluyorlardı ama kalıcı olmuyorlardı. Nitekim Muzafferîler de, Serbedârlar da siyâsi birer oluşum yarattıktan sonra ne oldular? Timur’un ortaya çıkmasıyla yok oldular.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrinde Osman Gazi’nin kayınpederi “Şeyh Edebali” ile Yıldırım Bayezid’in eniştesi “Emîr Şems’ed-Dîn-i Buharî” tarafından, Kirmastı’da meşhur “Geyikli Baba”, Antalya Elmalı’da “Abdal Mûsâ” ve Eskişehir Karacahisar’da “Kumral Baba” gibi daha birçok “Şîa-i Bâtın’îyye” dâîleri adına zâviyeler yaptırılarak bunlara büyük vakıflar bağlanmış. Kazdağı yamaçlarında yaşayan Yürükler’in haraç rüsumları “Emîr-i Buharî” zâviyesine tahsis edilmiş. İkinci Murad’ın ise her şehirde muhakkak bir tekke yaptırdığı ve Üçüncü Murad Han’ın tasavvufî şiirleriyle Osmanlı Padişahları arasında ayrıcalıklı bir mevkie sahip olduğu bilinir. Fatih’in ûlema ve şeyhlere verdiği önem Mevlânâ Câmî’ye gönderdiği paralardan ve Maverâünnehr’e bulunduğu ihsanlardan anlaşılır. Fatih, Hoca ÛbeydAllâh-ı Ahrar’ın halifelerinden Şeyh’ûl-İlâhî Semâvî’yi de Edremit’ten alıp İstanbul’a getirtmiş. Ayrıca, Sadr’ed-Dîn Kunevî’nin “Cem’ûl-Gayb” isimli meşhur eserini şerh ettirmiş ve İstanbul Zeyrek yokuşunda adına bir de zâviyye inşâ ettirmiş. Vilâyetnâme-i Hacı Bektâş-ı Veli’yyûl Horasanî’ye göre Batı Anadolu’nun fütuhatı Hacı Bektâş’ın hâlifeleri sayesinde gerçekleştirilmiş olup, Osman Gazi’de Hünkâr’dan nâsip alanlar arasında imiş. Âhilik ve Alevîlik Anadolu Selçukluları dönemi ile Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sürecinde Âhilik de Anadolu’daki sosyal yaşantıya çok katkı yapmış.

Osmanlı Türkleri’nin başlattığı fetihlerin en ön saflarında giden, geyiklere binerek düşmanı ürküten, bazen yeşil elbiselere bürünerek beyaz atlara binen, doğaüstü güçlere sahip olduklarına inanılan efsanevî erenlerin aniden düşmanın gözlerine görünmeleri ve birdenbire hâsımlarının karşılarına dikilmeleri şeklinde hikâye edilen ve Bâtınû'l-Mezhep Babalar tarafından sürekli olarak anlatılan masallar o devrin ilkel zihinlerinde birer kerâmet idi. Bunları nakleden Bâtınî-Babaların sayıları ise zamanla artmaktaydı. Türkler bidâyette yirmi dört boya ayrılmışlar. Oğuzlar hesapsız aşîretlerle, Uygurlar yüz yirmi boya, Orta Asya’dan göç etmeğe başladıklarında ise Türkler dört bin boya bölünmüşler. Selçuklular, Eyyubiler, Kölemenler, Akkoyunlular, Harezmşahlar ve Anadolu Türkmenleri de hep ayni teşkilâtı sürdürmüşler.

Sultan Ebû Said Bahâdır Han’ın vefâtından sonra Anadolu’daki Türkler elli iki aşîrete ayrılmışlar. Her yüz haneye bir bey seçilerek Anadolu Selçukluları tarafından Bizans sınırlarına yerleştirilmişler. Malatya, Kayseri, Sivas, Amasya taraflarında yurt edinen bu kabileler Selçuklular yıkıldıktan sonra mezhepleri sebebiyle ve Şîa-i Bâtın’îyye babalarının da teşvikleriyle dâima İran’a tâbi olmuşlar. Anadolu Selçukluları ile mezhebî ihtilâf halindeki aşîretler, Âlâ’ed-Dîn-î Key-Kûbâd-ı Evvel ve Gıyas’ed-Dîn-i Key-Hüsrev-i Sâni gibi hükümdarların mutasavvıflara karşı sâmimi alâkası devletle aralarındaki ihtilâfı unutturmuş. Babâîler İsyânı neticesinde devletin şüphe ve tereddütlerinden kurtulamayan bu aşîretler, Uç Beyleri tarafından yönetilmekte olan vilâyetlere dağılmışlar.

Selçuklular’ın yıkılmasından sonra Uç Beyleri ile birlikte bağımsızlıklarını ilân eden Osmanlılar’ın denetimi altındaki bölgelere Şîa-i Bâtın’îyye dâ’îleri de yerleştiler. Kadı Burhan’ed-Dîn’in hâkim olduğu memleketleri Yıldırım Bayezid’ın zaptetmesiyle buralarda yurt edinmiş olan bütün aşîretler de Osmanlı Devleti’nin yönetimini tanıdılar. Bu katılım siyaseti ve siyaset bu katılımcıları elbette etkileyecektir. Hacı Bektâş halifelerinden Tavas, Uşak, Söğüd, Balıkesir, Edremit’e kadar uzanan ve Akdeniz ile bağlantı kuran yörelerde, güneyde ise Burak Baba gibi daha birçok dâîlerle birlikte Osman Gazi’nin yurdunda Söğüt ile Sakarya Nehri kıyılarında ve yükseklerdeki Türkmen ve Yörük yaylâlarında dolaşan Kumral Baba benzeri birçok Şîa-i Bâtın’îyye dâ’îleri Kocaeli bölgesine yerleşen Türkler arasında Bâtınîliği yaydılar.

Orhan Gazi’nin cülûsuna kadar geçen süre zarfında kendilerini mutasavvıf olarak tanıtan bazı babaların nüfuzları, bunların Osmanlı Devleti tarafından rehberlikleri kabul edilecek derecede arttı. Hacı Bektâş, Osman Gazi’ye elifli taç giydirmiş… Orhan Gazi’nin kardeşi Âlâ’ed-Dîn Paşa, Şeyh Edebali hankahına mensup bir derviş imiş… Bu şiddetli tesirle Osmanlı’da Bektâşîlik, Melâmîlik, Hurûfîlik gibi Şîa-i Bâtın’îyye şubeleri kolayca yayıldı. Orhan Gazi tarafından bir velî olarak benimsenen Key’alû Baba Bursa’nın fethinde bulundu. Oysaki Osmanlı Devleti kurulduğu ilk günden itibaren Sünnî bir devlet yapısına sahipti. Buna rağmen Hoylu / Tokatlı Burak Baba’nın Osmanlılar’daki benzeri olan bu Şiî dervişin Keremyan Emîri ile Turgut Alp’ın şeyhi dir. Orhan Gazi’nin İnegöl ilçesini Key’alû Baba’ya dirlik olarak tahsis ettiği ve vefâtından sonra da mezarının üzerine büyük bir türbe inşa ettirdiğini Şekayık kaydeder.

Seyyid Kâsım Envar’in neşriyât alanında yürüttüğü kuvvetli Şiîlik propagandaları ve bütün müridleri aracılığıyla gerçekleştirdiği şiddetli etkiler, Sünnî Hükûmet-i Gürgânîye’yi güç duruma düşürdü. Şâhrûh’a süikasd tertiplemiş olan Ahmed Lûr ile Fadl’ûl-Lâh Ester-Âbâdî’nin hemşirezâdesi olan Hoca Adude'd-Dîn de Seyyid Kâsım Envar’in müridlerindendi. Şiîlik’ten ortaya çıkan yeni mezhepler arasında bulunan Hurûfîlik de yine bu ekibin yoğun gayretleri sayesinde zuhur etti. Seyyid Ni'met’ûl-Lâh Gürgânî (Şâh Ni'met’ûl-Lâh-î Velî ) ile Seyyid Ali Hemedânî müridleri bilhassa İran ve Azerbaycan yolu üzerinden bu âkideleri etrafa yayarak Anadolu’ya geldiler. Seyyid Ali Hemedânî’nin Baba Haydar hakkındaki medhiyelerinin dillerde dolaştığı bu devirde Anadolu’ya göç eden Seyyid Kâsım Envar’in müridleri Anadolu’da halktan rağbet, teveccüh ve iltifat gördüler.

Anadolu’da 13. Asra damgasını vuran Babâîlik hareketinin devamı niteliğinde olan ve İran Râfizîliği’nin yayılmasına hizmet eden iki büyük tarikâttan biri, 14. Asrın sonlarında ortaya çıkan Şiîliğin Hurûfîlik mezhebinin şiddetli tesirleri altında faaliyetlerini sürdüren Bektâşîlik, diğeri ise 15. Asrın sonlarında ortaya çıkan ve 16. Asrın başlarında Anadolu’da derin izler bırakan Şah İsmâ‘il Safevî’nin takipçilerinin oluşturduğu Kızılbaşlık idi. Bektâşîlik ve Kızılbaşlık’ta kendisine günahsız (ismet) sıfatı atfedilen Ali tasviri; İslam peygamberi Muhammed’den sonra İslâmiyet’i kabul eden ilk erkek olarak resm edilmişti. Bu rivayet bir itikad olmuştu. Hurûfîlik akımı İranlı bir Şiî mutasavvıf olan Fadlullah Ester-Âbâdî tarafından kuruldu. Helep sınırlarından Batı Anadolu’ya doğru hareket eden HurûfîlerSeyyid Nesîmî’nin Halep’te idamından sonra Irak’tan Azerbaycan’a ve oradan da Doğu Anadolu’ya kadar olan bölgelerde Hurûfîliği yaydılar. Nesîmî’nin Divânı ve menâkıbnâmesi bunlarla doludur ve mutasavvıflar Kuran’dan iyi bu kaynağı bilirler. Nesîmî, daha Fadl’Allah Yezdânî’nin Hurûfîlik mezhebinin ortaya çıkmasından beş asır önce yaşayan Hulûl ve ilhada yönelik söylemleri nedeniyle de ayni âkıbeti paylaşmış olan Hallâc-ı Mansûr’un muıkibi olarak kabul edildi. Aslen İbâh’îyyûn olan Hurûfîler, ayni zamanda Mücessime’den olduklarından ötürü Allah’ı cisim olarak, Bâtınîliğin esas umdesi olan hulûle olan inançları nedeniyle de Fadlullah Hurûfî şeklinde tecelli ettiğine itikat ederler.

Hurûfîler’in Kırşehir’deki Hacı Bektâş Dergâhı’na sığınmaları Hurûfîlik akımının kurucusu "Fadl’Allah Yezdânî" idam edilince, başta damadı "Aliyyû'l-A’lâ" olmak üzere Hurûfîler’in çoğu Kırşehir’deki Hacı Bektâş Dergâhı’na sığındılar. Böylece Hurûfîliği Kırşehir’de Hacı Bektâş Tekkesi’nin yoldaşları arasında Hünkâr’ın tâlimatı diyerek yaydılar. Kendisini Hacı Bektâş’ın hâlifesi olarak tanıtan Aliyyû'l-A’lâ adındaki bu ‘Hurûfî babası’nın bütün tâlimatı günümüzdeki Bektâşî inanışlarıyle tam bir ittihad gösterir. Bu tarikâta, “âşık” adı verilen ellerinde saz ve koltuklarında şarap tulumbaları taşıyan şahsiyetleri getirenler de Hurûfîler’dir. Hurûfîlik ve Bektâşîlik'te mukaddes addedilen risaleler Bektaşilik Tarikatı Hurûfî tesirlerine maruz kaldıktan sonra, Hurûfîliğin inanış ve kuramları hakkındaki esasları içeren Fadl’Allah Yezdânî’nin Câvidannâme’si, Şeyh Sâfî’nin Hakikâtnâme’si, Ali’ûl-A’lâ’nın Mâhşernâme’si, Emîr Gıyâs’ed-Dîn’in Üstüvânâme’si, Frişte Oğlu’nun Ahiretnâme’si ve yine bu konuda yazılmış olan Aşıknâme, Hidâyetnâme, Mukaddeme’t-ûl-Hâkayık, Muharremnâme-i Seyyid İshâk, Nihâyetnâme, Tûrabnâme, Miftâh’ûl-Gayb, Tuhfet’ûl-Uşşak, Risâle-i Nokta, Risâle-i Hurûf, Risâle-i Fazl’ûl-Lah ve Viran Abdal risalesi gibi eserler Bektâşî Tarikâtı üstâdları için birer kutsal kitaptır.

Safevîler adlarını bir Sünnî olan Sultân’ûl-Halvetî Tac’ed-Dîn İbrahim Zahid el-Geylânî’nin kızı “Bibi Fâtıma” ile evlenen ve böylece Tac’ed-Dîn’in vefâtından sonra da kendi adıyla anılan Safevî Tarikâtı kuran Safî’ûd-Dîn-i İshâk Erdebilî’den alır. Şeyh Cüneyd devrinde Şiîliğin “İmamiye-i İsnâ‘aşer’îyye/Onikicilik” mezhebini resmen benimseyen Safevîyye Tarikâtı, Cüneyd’in torunu İsmâil zamanında kurulan Safevî Devleti’nin de altyapısını oluşturdu.

Safev’îyye’nin kurucusu Safî’ûd-Dîn İshâk Erdebilî’nin Türbesi. İsmâil Safevî’nin himâye altına almak istediği Anadolu Alevîleri Çaldıran Savaşı’nda aralarındaki mezhebî akrabalıktan dolayı Safevîler’e destek verdiler. Safevî ordusundaki askerler, kafalarına İsmâil’in babası Şeyh Haydar’ın icâdı olan ve On İki İmam inancını anımsatmak maksadıyla da on iki kıvrımlı, kızıl renkli kumaş ile sargılanan mihverler taktıkları için Kızılbaş olarak adlandırıldılar.

Hûrremdîn’îyye Mezhebi ise aslen Azerî ve Türkmen boylarından oluşan Bâbek’îyye ve Mâzyâr’îyye fırkalarından müteşekkildi. Bû’ Müslim’îyye, Muhammira ve İshâk et-Türk’îyye gibi hep Türkler’den oluşan bu mezheplerin tamamı Rizâm’îyye mezhebinin uzantıları olup Riyâh’îyye fırkasıyla birlikte Râvend’îyye’nin taraftarlarından müteşekkildiler. Bu mezheplerin hepsinin ortak yanlarıysa itikaden Mücessime’den olmaları ve Muhtâr’îyye, Hâşim’îyye, Kebr’îyye mezhepleri gibi Ghulat-i Şîa’dan olan ve Hazreti Ali’nin oğullarından Muhammed bin Hânifîyye’nin ulûhiyetini esas alan Keysânîyye mezhebinden türeyen kollardırlar. Abdülbaki Gölpınarlı'ya göre ise Kızılbaşlar Hûrremîler'in ruhânî torunlarıydılar.

İran’da zamanın en güçlü hanedanı olan Karakoyunlu hükûmdârı Cihan Şah Şeyh Cüneyd’e Erdebil’i terk etmesini aksi takdirde şehri yakıp yıkacağını bildirmişti. Bu hâdise üzerine Şeyh Cüneyd, Karakoyunlular’ın hasımları olan Akkoyunlu Uzun Hasan’dan sığınma talebinde bulunmuş ve daha sonra da Uzun Hasan’ın kız kardeşi Hatice Begüm’le evlenerek akraba olmuşlardı. Şeyh Cüneyd’in Şirvanşahlar üzerine düzenlenen bir seferde ölümü üzerine yerine geçen oğlu Şeyh Haydar da, Uzun Hasan’ın Trabzon Rum İmparatorluğu Prensesi Theodora Despina Hatun’dan olan kızı Martha Âlemşâh Begüm’le evlendi. Bu evlilikten doğan İsmâil daha sonra Safevî Devleti’ni kurdu. Uzun Hasan’ın Pontus Rum Prensesi Theodora Despina Hatun’la evlendirilmesinin sebebi Theodora Despina’nın babası Trabzonlu IV. Yuhannes Komnenos’un kendi ülke toprakları olan Trabzon Rum İmparatorluğu’nun Osmanlı istilâsından korunması için Uzun Hasan’nın yardımına muhtaç olmasıydı.

Sekizinci hicrî asırda Anadolu hemen hemen tamamıyla Şiîleşti. Harezm’den geri dönen aşîretler, asırlar boyunca çeşitli mezhep mücadelelerinden bitâp düşmüş bir çevrenin sâhip olduğu itikadları da beraberlerinde getirdiler. İlhanlılar’ın yıkılması ve Moğol saraylarında yaşayan Şiî ulûlarının buralardan tard edilmelerinden sonra Diyâr-ı Bekir Türkmen Beyliği’nin oluşumuna kadar geçen süre zarfında bu aşîretler bağımsız olarak yaşadılar. Diyâr-ı Bekir Türkmen Beyliği’nin Akkoyunlu Aşîreti tarafından kurulması üzerine İlhanlı ve Moğol saraylarını terk eden Şiî âlimleri bu topraklara sığındılar. Akkoyunlu Hükûmeti Şiîliği resmî mezhebi olarak kabul etmişti. Şiîlik tüm gücüyle Anadolu’daki intişarına devam etti. Karakoyunlular Akkoyunlular tarafından mağlûp edilince ülkeleri ellerinden çıktı da ne oldu? Ardından Akkoyunlular da Nahçivan civarında İsmâil Safevî Hatai ile giriştikleri meydan savaşını kaybederek tarih sahnesinden silindiler.

Akkoyunluların çökmesi yle İsmâ‘il Safevî önce Tebriz’i kendisine payitaht edindi ve sonra da buradan İran’ın tamamının fethine başladı. Dokuzuncu hicrî asrın Şiî’ûl-Mezhep mutasavvıfları arasında seçkin bir yere sâhip olan “Hoca Ahmed Hitlânî” ve onun baş müridi olan Seyyid Muhammed Nûrbahş Safevîler’in ortaya çıkmasında büyük rol oynadılar.

Safevi Hanedanı doğu ve batısında yer alan Sünnî Türk devletlerine karşı kendi istiklâlini sürdürebilsin diye İran’da Şiîliği resmi bir devlet mezhebi şekline sokmaya ve İran’ın çeşitli mıntıkalarında yaşayan Sünnîlere de zorla kabul ettirmeye çalıştı. Siyasî bir maksada yönelik olan bu harekete karşı Osmanlı Devleti de siyâsî amaçlı olarak Sünnîliği yüceltti ve Safevîlerin Anadolu'da ve Rumeli’de sürdürdükleri Şiîlik yanlısı propagandalarına mukabelelerde bulundu.

Tarihi İpek Yolunun kara bölümünü kontrol eden ve bu ticareti elinde bulunduran Türkmenler’in gittikçe güçlenerek Karadeniz ve Akdeniz’deki limanlara inmeleri başta Osmanlılar olmak üzere Ceneviz ve Venedikliler'i telaşlandırdı. Safevî Şahı İsmâ‘il'in daha fazla batıya gelmemesini isteyen Osmanlılar Çaldıran'da Şah İsmâil'in ordusunu bozguna uğratıp bölgeye hâkim oldular. Yükselme ve varlık döneminde sessiz kalan Alevîler, Osmanlı Devleti’nin duraklama döneminde çiftçilerin vergi sorunları (ekonomik), Tımar sisteminin bozulması (askerî) ve iyice teokratikleşen yönetim (siyasi) gibi nedenlerle Celali ayaklanmalarını başlattılar. Bu ayaklanmalar Kuyucu Murat Paşa ve IV. Murad gibi padişah ve sadrazamlar tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. Osmanlı Devleti’nin gerileme döneminde Pir Sultan Abdal’ın bir vali tarafından asılması üzerine Sivas bölgesi ayaklandı. Daha sonra Amasya ve Tokat bölgelerinde başlayıp süren ayaklanmalara, Tanzimat sonrasında Tunceli de katıldı. Osmanlı Devleti’nin dağılma döneminde Dersim ayaklanmaları ile devam eden Celali ayaklanmaları Türkiye Cumhuriyeti kurulana kadar sürdü.

 “Yezdânizm”, İslâmî-Bâtınî inançlarla her hangi bir alâkası bulunmayan Yezîdî gnostik dini, Hitit mitolojisinden esinlenerek antik Anadolu paganizmini Kürt-Alevî kimliğini benimsemiş kitleler arasında yeniden canlandırmağa uğraşan Işık Alevîliği ve Müslüman tasavvufunun özellikle de Bektâşîliğin Mazdeizm itikatları üzerinde oluşturduğu tesirler neticesinde yeniden biçimlenen Yâresânî Kürt tarikâtı gibi gayr-î İslâmî İran-Kürt kökenli gruplar” arasında mevcut inançları tanımlamak maksadıyla ilk defa Mehrdad R. Izady tarafından kullanılan yeni bir tâbirdir. Arab istilâsına uğramadan evvel İran’da dinî bir birlik yoktu. Mazdeizm’den ayrı olan Budizm, Hristiyanlık gibi dinlerin yanı sıra Manicheisme, Mezdekisme ve benzerleri gibi birçok mezhepler mevcuttu. Sasânîler Devri’nde İran’ın resmî dininin Zerdüştçülük olmasına rağmen Zerdüşt ruhban sınıfının şiddetli takipleri dahi bu gibi mezheplerin gizli ya da âşikâr olarak yaşamalarına engel olamadı.

Arab istilâsından sonra İranlılar’ın Nevruz ve Mihrguân Bayramları gibi âdet ve âyinleri tamamen kaybolmayıp asırlarca devam etti. Hattâ Nevruz Bayramı İran’ın İslâm öncesi bayramlarından en önemlisidir ve daha sonraları Müslümanların an’anesi içinde kendisine çok ayrıcalıklı bir yer edinmiştir. Mihrguân (Mithra) Bayramı, ise İran Moğollar tarafından istilâ edilene dek Mihr ayının başında kutlanırdı. İran’da bütün eyaletlerde Araplar tarafından tahrip edilmemiş birçok “Ateşgâhlar” (pyrees) da mevcûttu. Bunların başında en meşhurlarından olan Azür Ferbegû, Azür Güşnasb ve Azür Bürzin Mihr adındaki üç büyük ateşgêde gelmekteydi.

Abbâsîler döneminde devletin de desteğiyle en önemli gelişme Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat denilen ana akım İslami hareketin sistemleştirilmesi idi. Rejim aleyhtarlarına karşı devletin en mükemmel silahı Zındıklık ithamı idi. İbn’ûl-Mukaffa, Basra valisi Süfyan bin Muaviye tarafından zındık ithamıyla öldürtülmüştü. Şair Beşşar İbn-i Bürd'ün Halife Mehdi’nin sarayında uzun yıllar geçirdikten sonra vezir Yakup İbn-i Davud’un aleyhinde hicviyeler yazınca zındık diye kırbaçlanarak öldürüldü. Şair Ebû Nüvâs da, Halife Emîn’e telmihen yazdığı şiirler nedeniyle zehirletilerek zındık diye öldürüldü.

Halife Ebû Câfer devrinde Mâniler nisbeten daha iyi muamele gördüler. Halifenin tâbibi Hasib kendisinin Hıristiyan olduğunu açıkça söyleyen bir "zındık" idi. Aynı halifenin kâtibi Yezid bin el-Feyz de Mâni idi. Mâniler ve kendilerine Dehrîler adı verilen materyalist filozoflar, Halife Mehdi zamanında zındıklık suçlamasıyla yargılandılar. İbn-i Râvendî yandaşı olan Salih bin Abdûlkuddus de Halife Mehdi tarafından idam ettirildi.

Mâniler’in dinî eğitimleri müslümanların dinî âkideleri üzerine etkili oldu. Bazı Müslümanlık mezhepleri Mâniler ile mücadelelerini sürdürürlerken onlarla kaynaşarak ya doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak Manicheisme’in tesirine tâbi oldular. Müslümanlık âleminde Manicheisme’nin gelişme devri tam olarak öncelikle Mu'tezile’nin en güçlendiği zamana ve ikinci derecede de Şî’îliğin en kudretli olduğu döneme tekabül eder. Mu'tezile reislerinin birçoğu Mânilerle dinî ve metafizik mes’elelerle alâkalı münazaralar yapmak suretiyle mücadele ettiler. Bu karşılıklı yapılan münazaralarda Mani itikadlarının Şiîlik üzerine önemli tesirleri oldu. Halife Mehdi zamanında Ebû Muhammed Hişâm bin El-Hakem, Ebû Ali Muhammed İbn-i Abd’ûl-Vahhab El-Cübbaî, Yahya bin Halid’in kâtibi ve zındıklıkla itham edilen Ebû Muhammed Hasan bin Mûsâ el-Nevbahtî, Ahmed bin Muhammed bin Hanbel, Ebû Muhammed bin Zekeriya er-Râzî ve İbrahim’ün-Nazzam’ın tilmizlerinden Ebû Affan Er-Rakî gibi Müslüman kelâmcıların Manicheisme ve onun âkideleri aleyhine yazmış oldukları kitaplarda heterodoks nitelik taşıyan ve hususiyle de Mâniliğe ait bilumum mezhepleri reddettiler. Diğer taraftan ise İbn-i Tâlut, Ebû Şâkir’ûd-Deysânî, İbn’il-A’da El-Harizî, Abdülkerîm bin Ebî’l-Evcâ, Salih bin Abd’ûl-Kuddus, Hammad-ı Acered, Yahya bin Ziyâd ve Muti bin İlyâs gibi müellifler Manicheisme âkidelerini müdaafa eden eserler yazmışlardı.

Böylesine karışık dönemlerden sonra gelinen duruma bakılacak olursa bir tespit yapılabilir. Kolayca gözlemleyebilirsiniz ki Yahudilerin kılık kıyafet ve yaşam şekilleri son derece dini görünümlüdür ama onlarla konuşsanız hep dünya konu edilir. Onlar seküleristtirler. Dıştan dindar göründükleri halde içten inancı yaşamazlar. Hıristiyanlar ise aksine dıştan yırtık blue jean pantolon ya da mini etek giyerler ama derler ki: “İnanç kalp işi. Tanrı benim kalbimde; hep onunlayım." Şu halde Yahudiler sadece dıştan, Hıristiyanlar sadece içten dindardırlar. Sünniler ve aleviler zahiren ve kul indinde elbette Müslümandırlar. Ama bu özellik açısından Sünniler hurafelerle karışık inançlarını Yahudiler gibi kılık kıyafet olarak yaşarlar. Dıştan sakallıdır ama faiz yer. Hacca gider ama kul hakkı yer. Başörtüsüyle saçını örter ama giysisiyle vücut hatlarını da belli eder. Diyanet işleri ve İlahiyatta torpil döner. Sonuçta Yahudileşen Sünnilik söz konusudur. Yahudi olmamıştır; ama Yahudileşmiştir. Bundan kurtulmanın yolu Kuran’a uygun İslam anlayışının yaşanmasıdır. Aleviler de hurafelerle karışık inançlarını Hıristiyanlar gibi iç âlemlerinde yaşarlar. Bunun yeteceğine inanırlar. “Önemli olan kalp” derler. Şekilciliği küçümserler. Sonuçta Hıristiyanlaşan Alevilik söz konusudur. Hıristiyan olmamıştır; ama Hıristiyanlaşmıştır. İstisnalar kaideyi bozmaz. Bundan kurtulmanın da yolu Kuran’a uygun İslam anlayışının yaşanmasıdır. İslam ise hem içte hem dışta bizi dengeler.

Böyle şey olur mu demeyin? Musa ve İsa resullerden sonra Tevrat ve İncil değil hadis ve fıkıh kitapları onların rehberi oldu. Sonra bu kitaplara Allah’ın indirdiği Tevrat ve İncil kalem oynatarak uyduruldu. Hıristiyanlar Augsburg İnanç Bildirgesi’ni, Martin Luther' in Kısa İlmihali’ni, Ortodoks Halk İlmihali'ni, Sakramentler - Heidelberg İlmihali’ni, Westmınster Uzun İlmihali’ni… okuyorlar. Yahudiler ise Talmud, Tanah, Targum, Tosefta, Kabbala, Halaha, Midraş, Tosefta, Midraş, Responsa, Mişna… Onlar Allah’ın kitabını terk edip yan kaynaklarla bozdular. Bizim Peygamberimiz de Kuran’ı terk ettiğimiz için Furkan suresi 30’a göre ahirette: “Ve resûl: “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim bu Kur'ân'ı terketti.” der.”

Kafanızı kaldırın bakın; akıbet Hıristiyanlaşan Alevilik ve Yahudileşen Sünnilik…

                                                                         14.11.2014/YÜKSEL YILMAZ


Başlık Kategori Yayın Tarihi
GERÇEĞİN TAHLİLİ Felsefe 06.09.2019
SIRRIN LİMİTLERİ Felsefe 31.08.2019
DİNE KATILAN HURAFEYİ SORGULAYIN Genel 28.08.2019
Ümmetin kafası neden karıştı? (17) Genel 27.08.2019
MÜSLÜMANLARIN KAÇIRDIĞI TARİHİ FIRSAT Politika 12.08.2019
Başlık Kategori Yayın Tarihi
SU STRESLİ ÜLKELER VE TÜRKİYE Genel 14.09.2019
Nasıl mutlu oluruz? Genel 10.09.2019
ÖZSAYGI Genel 09.09.2019
Türkiyedeki Su Kaynaklarına Yabancı Sermayelerin Önem Vermesi Hayra Alamet Olmasa Gerek !!! Genel 29.08.2019
RENKLER KAÇ TANE? Genel 19.08.2019